Siyasallaşmış Yargı, İmamoğlu ve Kürtler

Türkiye’de yaşanan son gelişmeler, Erdoğan ve iktidar çevresinin halk desteğini kaybettiğinin güçlü bir işareti. Mevcut iktidarın seçim yoluyla devam edemeyeceğini anlaması, baskıcı ve operasyonel yöntemleri devreye sokmasına neden oldu. Bu operasyonların en dikkat çekici hedeflerinden biri de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu oldu. Diploması “olmayan” Erdoğan, diploması olan İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettirerek seçimlerde halkın kendisine oy vermeyeceğini kamuoyu ile paylaşmış oldu.

İmamoğlu, bugün “PKK/KCK’ye yardım etmek, suç örgütü kurmak, rüşvet, dolandırıcılık ve ihaleye fesat karıştırma” suçlamalarıyla alındı. Aynı operasyonda danışmanı Murat Ongun, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da aralarında bulunduğu 84 kişi gözaltında. Bu gelişme, siyaseti haraketlendirdi. Gündeme ilk sıradan yerleşti.

Dilek İmamoğlu soysal medya üzerinde yaptıı açıklamada “Millet; bu müdahalelerin aslında kendi iradesine yönelik olduğunu çok iyi görüyor. Bu kadar büyük haksızlık, hukuksuzluk karşısında hiç kimse susmaz, susmamalı. Milletin, kendi iradesine yönelik bu hamlelere en iyi cevabı vereceğinden hiç şüphem yok. Bu milletin ferasetine güveniyor, adaletin tecelli edeceğine tüm kalbimle inanıyorum. Ekrem İmamoğlu millete emanettir.” dedi.

Tüm kesimler bundan sonra başta CHP olmak üzere muhaliflerin ne yapacağı konusuna odaklandı. Kimse bu gözaltıların hukuki bir boyutunun olacağına ikna olmuş değil. Diplomanın iptal ettirilmesi, ardından böyle bir operasyonun gelmesi, Erdoğan’ın rakiblerini şimdiden etkisiz hale getmek istediğini gösteriyor. İmamoğlu’na operasyon Cumhurbaşkanı adayları için bir başlangıç gibi görünüyor. Bunun devam edeceğini herkes görüyor. Siyasallaştırılmış yargının nasıl işletildiğini gözler önüne seriyor.

Türkiye’de anayasanın uygulanmaması, hukukun bağımsızlığını yitirmesi, yargının güvenilir olmaktan çıkması, rüşvetin yaygınlaşması, uyuşturucu ve mafya çete örgütlenmelerinin devlet yapısına sirayet etmesi ciddi bir kaos ortamı yarattıyor. Yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarından bolca “tassaruf” ediyor. İç politikadaki baskılar, medya, akademi ve iş dünyasına kadar uzanıyor, demokrasiye yönelik tehditleri Erdoğan daha da derinleştiriyor.

İktidarın suç karnesi olarak adlandırılan geçmişi; yolsuzluk, hukuksuzluk, baskıcı politikalar, insan hakları ihlalleri ve siyasi skandallarla anılıyor. Bu durum, iktidarın kaybedilmesi halinde hesap verme korkusunu büyütüyor ve daha otoriter adımların atılmasına neden oluyor. Toplumun geniş kesimleri, bu hukuksuzluklara karşı daha güçlü bir muhalefet bekliyor ve demokratik hakların korunması için daha etkin bir mücadele talep ediyor.

Bu konuda Özgür Özel liderliğindeki CHP hiç bir umut vermiyor. Vermediği gibi olası tepkileri barajlamak için çabalıyor. Adım adım gelen, Kürt illerinde başlayan kayyumlar siyaseti, İstanbul’a ilk sıçradığında yaptıkları basiretsizliğin örneği olarak duruyor. Şimdi partinin en etkin isimlerinden biri gözaltına alınmışken, hukuk üzerinden açıklamalar yapmaya çalışmaları zaten siyasallaşmış hukuku meşru göstermekten öteye bir anlam ifade etmiyor.

Sanki çalışan bir sistem varmış gibi, yasalar ve hukuk devleti çalışıyormuş üzerinden halkın tepkisi barajlanmaya devam ediliyor. “Çağırsalardı kendisi giderdi ifade vermeye” demek, gözaltı gerekçelerini meşru göstermektir. Erdoğan yargısına paye biçmektir.

Bu süreçin diğer bir etki cephesi de Kürdistan İşçi Partisi-PKK ile başlatılmak sitenen süreçtir ki; yapılanlar güvensizliği derinleştirmektedir.

Türkiye’de Kürt meselesi ve Rojava politikaları, iç ve dış siyasette büyük çelişkiler yaratıyor. Bir yandan “Kürtlerle barış” söylemi gündemde iken, diğer yandan Rojava’da yapılan katliamlar, medya üzerinden Kürtlere karşı yürtülen aşağılma kampanyaları, siyasetçilerine yönelik baskılar, bu söylemin “samimiyetsiz” olduğu fikrini güçlendiriyor. Kürtler arasındaki süreci destekleme isteğini törpülüyor. Yine hergün legal siyasetin önü kapatılırken, Kürtler verilen sözlere nasıl güveneceğini sorguluyor.

Siyasetçilerin tutuklanması, muhalif gazetecilere yönelik operasyonlar ve CHP gibi devletin kurucu partisine dönük baskılar, kısaca tüm muhalefeti susturma adımları, ürkütücü bir tablo sergiliyor.

İçinden geçtiğimiz durumun barış sürecine karşı olan güçlerin harekete geçtiği yönünde okumak yada dönemin sorumluluklarını, zorunluluklarını Erdoğan’ın şahsi iktidarını pekiştirmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Rojava’da bu dönemde katliam yapılması barış sürecinden rahatsız olan kesimlerin saldırganlığına bir örnek teşkil ediyor diyebiliriz. İmamoğlu’na çekilen çirkin operasyonunda Erdoğan’ın iktidarda kalma arzusunun yansıması olarak okuyabiliriz.

Türkiye’de iktidarın giderek artan baskıları, muhalefetin nasıl bir strateji izleyeceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Hukukun üstünlüğüne yönelik ihlaller, yolsuzluk iddiaları, mafya ve uyuşturucu çeteleriyle iç içe geçmiş devlet mekanizması, Türkiye’nin geleceğini tehdit ediyor. Bu süreçte muhalefetin ve sivil toplum kuruluşlarının daha kararlı ve örgütlü bir mücadele yürütmesi gerekiyor.

Türkiye’de yaratılan korku atmosferi, toplumun daha fazla demokratik taleplerde bulunmasına yol açıyor ve iktidarın baskıcı politikalarına karşı daha geniş çaplı bir direnci tetikliyor.

Bu süreç, Türkiye’nin ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürükleneceği ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine gireceğini gösteriyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bu baskılara karşı daha kararlı, örgütlü ve stratejik bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, savaşın durdurulması, basın ve ifade özgürlüğünün korunması, seçim güvenliğinin sağlanması gibi kritik başlıklar, yalnızca siyasi partilerin değil, tüm demokratik kitle örgütlerinin ortak mücadelesini gerektiriyor. Halkın iradesine yönelik bu müdahalelere karşı toplumun daha güçlü bir demokratik refleks göstermesi kaçınılmaz. Türkiye, otoriterleşme ile demokrasi arasındaki bu kırılma anında, geleceğini belirleyecek bir eşikte duruyor. Önümüzdeki süreçte Türkiye, ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürüklenecek ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine girecek.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Diğer Yazıları