88-89 yıllarıydı. Norveç’teydik. Nesrin isminde İranlı komşumuz vardı. İran Kürtlerindendi. Eşi doktordu. En azından memleketteyken doktorluk yapıyormuş. Norveç’te ise bir sığınmacı. Kocasıyla zaman zaman oturur, savaşı konuşurduk. O konuşmalarda bir yerde hep o ağırlık vardı, bırakıp gitmek zorunda kalmış insanların sesi. Bir gün Nesrin bir şey anlattı, yıllar geçti ama o söz hiç çıkmadı içimden.
Komşusunun oğlu savaştan dönmemişti. Cenazesi geliyordu. Onu karşılayışını, nasıl uğurlandığını, nasıl öldüğünü anlattı. Genç asker bataklık bir bölgedeymiş. İran’ın tankları geçmesi gerekiyor, tank kıymeti, zemin çamur, paletler tutunamıyor. O bölgede ne yapılmış? Askerler tankların palet izlerine yatmış. Tank geçsin diye. Kendilerinin de şehit olduğuna inanarak.
Durdum. Uzun süre bir şey söyleyemedim. Nasıl yani…
O yıllarda İran-Irak savaşının dengeleri çok açıktı. Irak büyük bir destek alıyordu Batı’dan, petrol parasıyla, her taraftan. Teknik üstünlük Irak’taydı, uçaklar, tanklar, kimyasal silahlar. İran ise yeni bir iç kaostan çıkmıştı. “Devrimi” henüz sindirememişti, ordusu dağınıktı, teknolojisi eskiydi, üstüne üstlük her taraftan yalnız bırakılmıştı. Ambargo vardı.
Bu eşitsizliği nasıl kapattılar?
İnsanla kapattılar.
Tankın altına yatarak, mayınlı tarlalara çocuk göndererek, dalga dalga cepheye sürerek. Bu savaşta İran’ın silahı inançtı, inancın bedenle buluştuğu yer ise ölümdü. Şehadet bir son değil, bir araçtı. Bu araçla teknik üstünlüğü dengelediler. Uzun yıllar dengelediler.
İran aynısını yapmak istiyor. Göğüs göğüse gel, savaşı karaya çek, teknik üstünlüğü insanla dengele. Sekiz yıl Irak’a karşı bu hesapla dayandılar. Şimdi ABD-İsrail koalisyonuna karşı aynı hesabı masaya koyuyor.
ABD-İsrail koalisyonunun hava üstünlüğü tartışmasız. F-35’ler, insansız hava araçları, uydu güdümlü sistemler karşısında İran bu alanda yarışmaya çalışmıyor. Hesabı başka, tünel ağları, sürü taktiği, yıllarca örgütlediği vekil güçler. Hizbullah bu modeli Lübnan’da uyguladı. Husiler Yemen’de uyguluyor. Ama bu modelin yakıtı insandır. Tankın altına yatmak değişmiş olabilir, biçim değişir, mantık aynı mantık.
Ama şunu da sormak gerekiyor, O bataklığa kim sürükledi onları?
1980’de Irak, İran’a saldırdı. Bu saldırı Batı’nın teşvikiyle, Batı’nın desteğiyle gerçekleşti. İran’ın bölgede güçlenmesi Batı’yı rahatsız ediyordu, Saddam bu rahatsızlığın tetikçisi yapıldı. Sekiz yıl sürdü o savaş. Irak’a kimyasal silahı kim verdi? Amerika verdi. Almanya verdi. Saddam o silahı kendi halkına ve İranlı askerlere karşı kullandı, Batı baktı, sustu, hesap sormadı. Çünkü İran’ın zayıflaması işlerine geliyordu. İki taraf da kanamaya devam etsin, ikisi de güçlenmesin, hesap buydu. O savaşta ölenlerin sayısı bir milyona yaklaştı. Bir milyon insan. Ve bunu mümkün kılan silah akışı, teknik destek, istihbarat paylaşımı büyük ölçüde Batı’dan geldi.
İran bu saldırı dalgasına 8 yıl insan gücü ile dayandı. Sonrasında Saddam’ın hikayesi biliniyor, kullanım süresi bitince onu da Amerika astı.
İran köklü bir tarihe ve savaş geleneğine sahip. Teknik üstünlüğe karşı insanı kalkan yapabilen bir kültür, aynı zamanda insanı kalkan olmaya razı eden bir kültürdür. Bu iki şey birbirinden ayrılmaz. Ve bu ayrılmazlık içinde en büyük soru şu, O tankın altına yatan asker ne için yatıyordu? Ülkesi için mi, halkı için mi, yoksa kendisini Tanrı’nın yerine koyarak hüküm biçen bir rejim için mi?
Nesrin bize o soruyu sormamıştı. Ama anlatırken kocasının gözleri yaşardı, ikisi de sustular…
Nesrin çoktan hayatını kurmuştu orada. Ama anlattığı hikayeyi yanında taşıyordu. Bir insanın kendini bir tankın altına yatırabilmesi için nelere inanmış, nelerden umudunu kesmiş, neye o kadar bağlanmış olması gerektiğini soruyordu. Cevap vermemişti.
Ben de hala cevabı yok…