İmam Canpolat
Hünkâr Bektaş Veli Ahmed Yesevi’nin “Halifesi” mi? İMAM CANPOLAT
Alevi toplumu ve kurumları içerisinde Ahmed Yesevi ve Hünkâr Bektaş Veli üzerine çok konuşuluyor, bu çarpıtılmış özel konu, sistematik bir şekilde Alevi toplumu ve kurumların gündeminde tutulmaktadır.
Neden bu tartışma sürekli gündemde tutuluyor?
Türk İslam teorisyenleri, Aleviliği Orta Asya’ya götürerek, Şamanizm’le bağ kurmak ve Aleviliğin, Şamanizmin Anadolu’daki versiyonu, dolayısıyla bir Türk inancı olduğu teorisini geliştirmektedirler. Hakikat dışı bu teorilerine hem Ahmed Yesevi hem de Hünkâr Bektaş Veli ismini araç yapmaktadırlar.
Bu teorilerin hakikatlerden ne kadar uzak olduğunu birlikte inceleyelim.
Önce Ahmed Yesevi’nin hangi dönemde, nerede yaşadığına ve hangi dine inandığına bakalım.
Ahmed Yesevi Kazakistan’ın Seyram kasabasında doğmuş, (1093-1166) ömrünün büyük bir kısmını Türkistan’ın Yesi şehrinde geçirmiş bir Müslüman ve İslamiyetin Orta Asya’da yayılmasında etkili olan bir tasavvufcudur. Türkistan’da adına bir üniversite vardır.
Değerli araştırmacı yazar ve bu konuların uzmanı olan Mehmet Bayrak’ın aktarımlarından da öğreniyoruz ki, Abdülbaki Gölpınarlı, Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’da Sünniliğin çalışmasını yaptığını çok açık bir biçimde yazmıştır.
Tarihe bakalım, Hünkar Bektaş Veli ne zaman doğmuş, ne zaman hakka yürümüş?
Hünkar Bektaş Veli, farklı görüşler olsa da Horasan’da doğduğu rivayet edilir. (1209-1271) Bu tarihlerden de anlaşılmaktadır ki, Hünkar Bektaş Veli, Ahmed Yesevi’nin ölümünden 43 sene sonra doğmuş.
Türk-İslam teorisyenleri, Hünkar Bektaş Veli‘nin, Hoca Ahmed Yesevi’nin öğrencisi ve bizzat kendisi tarafından Anadolu’ya „halife“ olarak gönderildiğini yazmakta ve propaganda etmektedirler.
Bu Türkçü teorisyenler; Hünkar Bektaş Veli’nin; „Peygamber soyundan gelen bir İslam alimi, Sünni bir mutasavvufcu“ olduğunu da yazmaktadırlar.
Devlet, akademisyenlerden, „Aleviliğin bir Türk inancı, Şamanizmin Anadolu vesiyonu olduğunun teorisini geliştirmelerini“ istedi. Bugüne kadar devletin istemi doğrultusunda, farklı üniversitelerden birçok akademisyen, yüzlerce kitap ve binlerce makale yazdı. Sipariş edilen makale ve kitapların ana teması; Bektaşiliğin bir „İslam tarikatı, sünni bir mezhep“ ve Bektaşi tarikatına girmenin şartları oluşturuyordu. Bu şartlardan birinin de iki rekat namaz kılmak olduğunu yazdılar.
Gerçekleri o kadar tersyüz ettiler ki, Hünkar Bektaş Veli’nin de „namaz kıldığını“ yazacak kadar ileri gittiler.
„Hoca Ahmed Yesevi, koyu Sünni, katı şeriatçı bir kimsedir. Yazılı kaynaklar onun çevresinde ‚doksan bin derviş‘ bulunduğunu söyler. Biraz düşünelim bu doksan bin dervişi kim saydı, hangi ölçüye dayandı, nerelerde gördü, nerelerde tanıdı? Yine kimi kaynaklara göre, Hoca Ahmed Yesevi, Anadolu’ya elliyedin (ya da elli bin) dervişi görevlendirip yolladı. Onun öldüğü 1166’da Anadolu, bütün olarak, Türklerin egemenliği altında değildir. Öte yandan elli bin dervişin, o dönemin ulaşım olanaklarına göre; Anadolu’ya gelip yerleşmesi, ayrı ayrı etki alanı bulması, yandaş toplaması, geçinmesi kolay değildir. Bu nedenle, Hoca Ahmad Yesevi-Hacı Bektaş Veli bağlantısı, birincinin ikinciyi etkilemesi tartışma götürür. Konuya soğukkanlılıkla yaklaşırsak şunu belirtebiliriz: Eflaki Dede, ‚Ariflerin Menkıbeleri‘ adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli’yi ‚oruç tutmaz, namaz kılmaz‘ bir kimse olarak gösterir.“ (c. 1, s. 539-540.)
„Öte yandan Hacı Bektaş Veli adına kurulan, Bektaşilik’i incelediğimizde, bu kuruluşun Yesevilik’le özdeş bir yanını bulamıyoruz, üstelik kendisinden en az yüz yıl önce doğmuş bir kimseden nesnel buyruk alması sözkonusu değildir.“ (İsmet Zeki Eyuboğlu, Bütün Yönleriyle Hacı Bektaş Veli, s, 76-77)
Ahmed Yesevi’nin „Divan-i Hikmet“ adlı eserini inceleyin. Bu eser, İslami ideoloji doğrultusunda yazılmış, „İslam dinine özenle, özveriyle bağlılığını vurgular, Kur’ana, peygamber sözlerine (hadislerine) dayandığını ileri sürer.“ (age, s. 78)
Hünkar Bektaş Veli’nin iki temel eseri olduğu söyleniyor. Aslında bunların kendisinin yazıp-yazmadığı konusunda da farklı görüşler var. Biz işin bu kısmına takılmadan geçelim. Biri „Vilayetname,“ diğeri „Makalat“tır. Makalat’ın içeriği bir bütün olarak, İslamın Sünniliğine göre yazıldığı, inceleyen her insan, bu kitapta yazılanların Bektaşilikle bağdaşmadığını görecektir.
Türk resmi tarihçileri, Hoca Ahmed Yesevi’nin; “Aleviliğin derin tasavvufi ve felsefi köklerinin en önemli temsilcilerinden biri” olarak yaydılar, yaymaya da devam etmektedirler.
Ra Haq İnancının Serçeşmesi olan Dersim’e giderken, Geyiksuyu üzerindeki köprüye, “Hoca Ahmed Yesevi Viyadüğü” tabelasını yerleştirmişler.
Hiç alakası olmayan “Hoca Ahmed Yesevi” adını kadim Dersim’e taşıma ihtiyacı neden duydu bu devlet? Hem kimliksel hem de inançsal boyutuyla değerlendirmeye değer bir konudur.
Dersim coğrafyası, Ra Haq inancının merkezidir. Koçgiri’den Varto’ya, (Gımgım) Varto’dan Maraş’a kadar her yerde Ra haq Kızılbaş Alevi Ocakları, ziyaretleri vardır. Başta Anadolu olmak üzere, Balkanlarda ya da başka bölgelerde bulunan Alevi Ocakları Dersim Ocaklarından el alan ikinci, üçüncü derecedeki ocaklardır. Uzun tarihi süreç içerisinde “bağımsız” ocaklara dönüşmüşlerdir.
Bu bağlamda bizzat devlet eliyle farklılaştırılmaya çalışılan ve adına “Bektaşilik” dedikleri Alevilik de temel Ra Haq Ocaklarına bağlıdır. Tarihsel süreç içerisinde, bizzat devlet eliyle Ra Haq Ocaklarından koparıldı.
Bu nasıl oldu, nasıl geliştirildi?
Bu sorunun yanıtına geçmeden önce Ra Haq Kızılbaş Alevi entelektüelleri ve kurumlarına bir hatırlatma yapmak sanırım yerinde olacaktır.
Alevi araştırmacıları, yazarları, akademisyenleri, Türk İslamcı teorisyenlerin, Hünkar’ı bu kadar tersyüz etmelerine seyirci kalmamaları gerekir. Alevi entelektüellerin, pirlerin, anaların ve kurumların bu yeteneği güçlüdür.
Bugün yapılması gereken Hünkâr Bektaş Veli’yi bu ceberut devletin ve aslını inkâr eden haramzadelerin ellerinden kurtarmaktır.
Sorunun yanıtına gelirsek, önce Osmanlı, sonra İttihat Terakkinin yüzyılı aşan özel müdahalesiyle kadim Ra Haq inancından farklılaştırıldı ve “Bektaşilik” adında bir tarikat geliştirdiler. Bu farklılaşma Hünkâr Bektaş Veli’nin hakka yürümesinden 230 yıl sonra geliştirilmeye başlandı.
İlk müdahale 1501 yılında İkinci Beyazıt tarafından Enderun devşirme okullarında yetiştirilen bir Sırp halk çocuğu olan Balım Sultan, Hünkâr Bektaş Veli’nin Tekkesi’ne atandı.
Hünkâr Bektaş Veli, Anadolu’daki geniş Türkmen toplumun piri olarak etkili bir şahsiyettir. O’nun adı üzerinden, devlete karşı sürekli direniş içerisinde olan ve “Etrakı bi idrak” dedikleri Türkmen topluluklarını sisteme bağlamayı ve çocuklarını da Yeniçeri Ocaklarına savaşçı olarak almayı hedeflenmiştir. Bu amaç için “Bektaşilik” adıyla bir tarikat geliştirilmiştir.
Hünkâr Bektaş Veli, Babai İsyan önderlerinden ve Sivas’taki direnişte katledilen Menteş’in kardeşidir. Direnişin diğer iki önderi Baba İlyas ve Baba İshak ise Amasya’da idam edilirler. Hünkâr Bektaş Veli bu dönemde 31 yaşındadır, isyanın bastırılması ve önderlerinin idam edilmesinden sonra Anadolu’da saklandığını birçok kaynak yazmaktadır.
Ra Haq Kızılbaş Alevilik üzerine her zaman başvurduğumuz Mehmet Bayrak’tan da öğrendiğimize göre; Hünkâr Bektaş Veli, Baba İlyas ve Baba İshak’la birlikte Tacü’l- Arifin Ebu’l- Wefa-yı Kürdi’nin halifeleridir. Üçü de Ra Haq Kızılbaş önderleridir. Bu konu başka bir çalışmayı gerekli kıldığı için sadece hatırlatmış olalım.
Hünkâr Bektaş Veli üzerinden çokça kirli bilgi üretilmektedir. Öyle çarpıtmalar yapılıyor ki Osmanlı ordusunun omurgasını oluşturan Yeniçeri Ocaklarını sanki Hünkâr Bektaş Veli kurmuş ve geliştirmiştir. Hünkâr Bektaş Veli 1271 yılında hakka yürümüş, Osmanlı Beyliği 1299 yılında kurulmuş, Yeniçeri Ocakları, Birinci Murat döneminde 1362 yılında kurulmuş. Yeniçerilerin tamamı Alevi değildir. Devletin resmi mezhebi olan Hanefilik ocağın da resmi mezhebidir. Ancak Yeniçerilerde zamanla Alevilik daha etkin konuma gelmiştir.
Hünkâr Bektaş Veli’yi devletçi, devletin hizmetine girmiş bir pir olarak değerlendirmek son derece yanlıştır, yanıltıcıdır, haksızlıktır.
Dersim, sadece ocaklarıyla, ziyaretleriyle Ra Haq Kızılbaş Aleviliğin merkezi/serçeşmesi değil, aynı zamanda Ana Tanrıçaların da merkezidir. Buyere, Xaskare, Jele, Bağıre, Ana Fatma, Dersim’deki Ana Tanrıçalardan bazılarıdır.
Bu Tanrıçaların efsanelerine bu kısa makalede değinme olanağı zaten olmaz. Sadece Tanrıça Xaskare ilişkin bir cümle yazmakla yetinelim.
Bava Duzgın (Kemere Duzgın/Düzgün Baba) mekanına, ziyarete gidenler fark etmişlerdir. Düzgün Baba Dağı’nın en tepesinde, yani zirvesinde Ana Tanrıça Xaskare’nin mekânı vardır. Karşısında da Ana Tanrıça Jele mekân tutmuştur.
Unutulmamalıdır ki, Dersim bu ve benzeri nedenlerle devletli sistemlerin tasfiye edilmesi gereken hedefleri arasındadır.
İmam Canpolat
Kızılbaş Alevi Süreklerin Varlık Sorunu! İMAM CANPOLAT
Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi toplumu varlık sorunu ile karşı karşıyadır, hem de Cumhuriyet Türk Devleti’nin kuruluşundan beri!
“Tekke ve Zaviyeler Kanunu” yüz bir yıl önce çıkarıldı. Bu kanunla Alevilik yasaklandı. Bu kanun, M. Kemal’in tek seçici ve yetkili Cumhurbaşkanı olduğu ve İsmet İnönü’nün Başbakanlığı döneminde çıkarıldı.
Alevi toplumu içerisinde bir özel savaş propagandası olarak, bizim gibi sonraki kuşaklara hep; “Dersim katliamında M. Kemal ve İ. İnönü’nün haberi yoktu, Celal Bayar yaptı,,,vb” hikayeler anlatıldı.
Kanun numarası: 677
Kanun kabul tahiri: 30 Kasım 1925
Kanun yürürlük tahiri: 13 Aralık 1925
Bu kanun, 12 Eylül faşist askeri rejim tarafından anayasanın ilk dört maddesi gibi değiştirilemez kanunlar arasına alındı.
Dersim merkezli bütün Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumu, varlığını ortadan kaldıran bu kanuna riayet etmedi, ona karşı hep direniş içerisinde oldu.
Çünkü, bu kanunla Alevi toplum inancı inkâr edildi, yasaklandı!
Cumhuriyet Türk devletinden önce de Kızılbaş Alevi toplulukları katliamlara uğradılar, topluca kuyulara gömüldüler ama boyun eğmediler, varlıklarını sürdürdüler. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini inceleyen her insan, bahsettiğimiz bu yüzyılların Kızılbaş Alevi direnişleriyle geçtiğini görür. Bu ayaklanma ve isyanlardan ikisini hatırlatmak yerinde olur. Biri Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedrettin önderliğinde, diğeri ise Baba İlyas, Baba İshak ve Menteş önderliğinde gelişen Babaii isyan ve ayaklanmalarıdır. Yıllara yayılan bu büyük ayaklanmaları ancak dışardan destek alarak bastırdılar. Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devleti Alevi direnişlerini bastıramayınca Doğu Roma, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almışlardı.
Kızılbaş Alevi toplumu hiçbir dönem M. Kemal ve İ. İnönü öncülüğünde kurulan Cumhuriyet Türk devletinde olduğu gibi varlık sorunsalı yaşamadı.
“Laik” denilen Cumhuriyet Türk devleti Kızılbaş Alevi inancını bir kanunla inançsal ve kültürel soykırım kıskacına aldı.
Bu nedenle bütün süreklerden Alevi Kızılbaş toplumunun varlığı tehlike altındadır. Suriye merkezli cihadist çetelerin Alevi katliamları da dikkate alındığında tehlikenin boyutu sanıldığından da büyük olduğu açığa çıkmaktadır.
Bu tehlike karşısında Alevi kurumların bugünkü duruşu problemlidir! Bir sorunu çözmek, sorunu ortaya çıkaran etkenleri bilmek, doğru tanımlamaktan geçer.
Alevi toplumu, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği mücadelenin yarattığı siyasal zeminle birlikte örgütlenmeye başladı. Bu, “Defacto” bir durumdur. Devlet Alevi inancını tanımamış, üzerindeki yasaklar kaldırılmamış, yasaklar hala yürürlüktedir ve bu bir varlık sorunsalıdır. Alevi kurumları o kadar rahat davranıyorlar ki sanki inancı serbest olmuş gibi bir duruş içerisindedirler.
Bazı istisnalar dışında Alevi kurumların isimleri bile problemlidir. “Alevi Kültür Merkezleri” tabelaların asılması doğru değildir. Doğru olan inanç merkezleri olduğunu ifade eden isimler konulmalı. Mesela; “Alevi İnanç Evi,” “Alevi İbadet Mekânı,” vb. Alevi inanç önderleri, ozanları ve kurumları ortaklaşarak buna karar vermeliler. Bu konuda hiçbir konfederasyon ya da federasyon tek başına karar vermemeli, farklı süreklerden yetkin/etkin temsilci canların katılımı esas alınmalıdır.
Unutmayalım ki, daha şimdiden Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Cemevlerini “Kültürel Tesis” olarak tanımlamaktadır. Elbette bakanlığın bu tutumu devletin resmi görüşünü yansıtmaktadır. Devlet Alevi inancını tanımıyor, Türk İslamcılığı dayatıyor. Kurumlarımız da tabelalarıyla buna zemin sunmamalıdır.
Devletin Alevi inancını tarif etmesi, Kültür Bakanlığına bağlaması toplumumuz tarafından kabul görmemiştir. Ancak bazı kurumlar henüz ikircikli davranmaktadırlar. İkircikli duruşun biate yol açma tehlikesi her zaman mevcuttur.
Kültür Bakanlığın maddi yardımları (elektrik, su, çimento vb) Alevi inancını asimile eder, bir kültür seviyesine çeker, yok eder, verilen yardımlar reddedilmelidir. Daha da vahimi pir ve anaları maaşa bağlayarak devletin elemanı yapmak istiyorlar.
Senin inancın varlık sorunuyla karşı karşıyayken, varlığını ortadan kaldırmak isteyen inkârcı selefist devletin çimento yardımına ve derneklerin elektrik ve su paralarını ödemeyi kabul etmen, yola aykırıdır.
Örgütlenmeyen, farklılıklarıyla birlikte, ortak mücadeleyi geliştirmeyen Alevi toplumu Suriye örneğinde gördüğümüz gibi her zaman selefist çetelerin ve tekçi, inkârcı devletli sistemlerin gazabına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.
Bu tarihsel gerçeklikler ortadayken Alevi kurumları bu kadar rahat olmamalılar.
Ra Haq Önderi Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının direnişi sahiplenilmelidir!
Seyit Rıza hem Kürtlüğün hem de Ra Haq inancının bir direniş önderidir. Bütün ömrü boyunca bu uğurda mücadele etmiştir. Son nefesine kadar zalim Kemalist rejime karşı direnmiştir.
Seyit Rıza, 1937 yılının Kasım ayında Elâzığ Buğday Meydanında yol arkadaşlarıyla birlikte idam edilmeden önce, M. Kemal’in istemi üzerine tren istasyonunda görüştürülür. Bu görüşmenin tek bir amacı vardır: Seyit Rıza’ya diz çöktürmektir. M. Kemal, Seyit Rıza’ya; “Bir daha Kürtlük adından söz etmeyeceksin. Dersim’in Türk yurdu olduğunu ve pişman olduğunu söyleyeceksin, seni idam etmem” demiştir.
Seyit Rıza kendisine dayatılanın teslimiyet ve ihanet olduğunun farkındadır. Ve M. Kemal’e; “Ben sizin hile ve yalanlarınızla bahsedemedim, bu bana ders olsun. Ben de sizin önünüzde diz çökmem bu da size dert olsun,” cevabını vererek onurlu duruşu göstermiştir.
Seyit Rıza ve yol arkadaşları dayatılan ihanet ve yapılan işkenceler altında hem Kürt kimliğini hem de kadim Ra Haq inancını son nefesine kadar savunmuşlardır. Seyit Rıza ve yol arkadaşlarını sadece inancı için direndiklerini, Kürdistan davası için direnmediklerini söylemek büyük bir yalan ve ahlaksızlık olur.
Seyit Rıza, Alişer, Hasan Hayri, Nuri Dersimi vd Dersimli direniş önderleri, bütün Kürtlerin birliği için çalışmışlardır; Koçgiri Halk Hareketine, Piran-Xani-Palu İsyanına ve Ağrı Direnişine bakarak Kürt halkının birliği için yürüttükleri çalışmaları görebiliriz. Kürt halkının birliğini önlemeye çalışan Türk özel savaş rejiminin geliştirdiği propagandaları elimizin tersiyle bir kenara itmeliyiz!
Kemalist rejim, “mezarları ziyarete dönüşmesin” düşüncesiyle mezar yerlerini gizlemeye devam etmektedir.
Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyılda darağacına götürülürken müritlerine taşlattı “Xızır” denen Osmanlı paşası. O zor dönemde kimse Pir Sultan’ın arkasında durmadı, rivayete göre musayıbı taş yerine “gül attığı” söylenir. Yüzyıllar sonra Pir Sultan’ı asan zihniyet bile savunur oldu, tabii özünden kopararak. Yine, idamdan önce Pir Sultan’ın “Kalsın, benim davam divana kalsın,” dizelerini söylediği rivayet edilir.
Pir Sultan döneminde etnik/kavimsel kimliklerden ziyade inançsal aidiyet öndeydi. Topluluklar kendini inanç aidiyeti ile tanımlıyorlardı. 20. Yüzyıl ulus devletler dönemidir. Seyit Rıza ve yol arkadaşları için hem etnik hem de inanç kimliği öndedir, ikisi birbirinden koparılamazdır. Çünkü ikisi de soykırım kıskacına alınmışlar.
Bu küçük karşılaştırmaya beni zorlayan, yüzyıl sonra bile bazı Alevi kurumlarımızın, Dersim Ra Haq Kızılbaş Alevi Kürtlerin inkara ve yok etmeye karşı geliştirdikleri varlık mücadelesini ve bu mücadele önderlerine hala mesafeli durmaları, cesaretle onlara sahiplenmeme duruşlarıdır.
Varlık mücadelesi iki temel hedef üzerinden geliştirilebilir.
Birincisi; Kızılbaş Alevi inancı köklerinden koparılmaya çalışılıyor, buna karşı köklerimize daha çok bağlanmalıyız. Ocaklarımıza, ziyaretlerimize sımsıkı sarılmalı ve cesaretle savunmalıyız. Tarihsel inanç önderlerimize sahip çıkmalıyız.
İkincisi; varlığını korumak ve yasal güvenceye kavuşturmak için bütün Alevi kurumları ortaklaşmalı, on milyonlara varan Alevi toplumunu harekete geçirerek, yasakların kalkması için demokratik eylem ve etkinlikler yapabilirler. Yıllar önce demokratik taleplerle on binlerin Sıhhıye, yüzbinlerin Kadıköy meydanına aktığı gibi.
İmam Canpolat
İmam Canpolat
Rojava Devrimi Aleviliği de Özgürleştirecektir! İMAM CANPOLAT
Bugün, Üçüncü Dünya Savaşı Ortadoğu’da yoğunlaşmıştır. Kürdistan da Ortadoğu’nun merkezinde bulunmaktadır. Kadim Aleviliğin anayurdu da bu coğrafyadır. Bu savaş Arap, Kürt, Türkmen Alevi topluluklarını doğrudan etkilemektedir.
Devletli sistemlerin ve esas olarak da İslamiyet’in bölgeye egemen olmasıyla birlikte, bölge halklarının kadim inançları olan Alevilik ve Ezidilik darbe aldı, yasaklandı.
Kürtler, nasıl ve hangi tarihlerde statüsüzleştirildi?
Kısaca hatırlayalım!
1639’da Osmanlı ve Safevi (İran) devleti arasında yapılan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Kürdistan tarihte ilk kez bölündü.
24 Temmuz 1923 tarihinde yapılan uluslararası Lozan Antlaşmasıyla Kürdistan’ın tamamı bölündü, parçalandı, paylaşıldı ve haritadan silindi. Her parçanın üzerinde de bir devlet kuruldu. Kürtler, varlığını ortadan kaldıran bu antlaşmayı kabul etmedi, direndi.
Kürt Özgürlük Hareketinin yarım asrı aşan kesintisiz devrim mücadelesi Kürt halkına özgürleşme yolunu açtı. Kürdistan devriminin yarattığı gelişmelere bakıldığında, sadece Kürt halkına özgürleşme yolunu açmakla sınırlı kalmadığını görüyoruz. Kürdistan Devrimi, bütün Ortadoğu bölgesini etkiledi, hatta dünyanın bütün sömürge ve ezilen halklarına ilham kaynağı, umut ışığı oldu!
Rojava devrimi bir kadın devrimidir. Rojava’da yaşayan bütün halklar, din ve inançlar, farklılıklarını tanıyarak, eşitlik ve özgürlük temelinde bir sistem kurdular. Tıpkı renga renk çiçeklerin açtığı bahçe gibi bir arada yaşıyorlar. Rojava devrimi, devletli sistemlerin soygun düzenine alternatif, komünaliteye dayanmaktadır. Buna göre komünler, kooperatifler, atölyeler, okullar, akademiler, üniversiteler, hastaneler kurdular. Sermayeyi değil insanı öncelediler.
Bugün, cihadistlerin Rojava devrimine karşı verdiği savaş, aynı zamanda özgürleşen Kürde, Ermeni’ye, Çerkez’e, Araba, Türkmen’e, Alevi’ye, Ezidi’ye, Hristiyan’a, Müslümana karşı verilen savaştır.
George Busch, 37 sene önce reel sosyalist devletler dağılınca, “sosyalizm öldü, zafer kapitalizmindir” demişti. Rojava devrimi gösterdi ki “zafer kapitalizmin” değil, “ölen” sosyalizm değildir. 1989’da dağılan devlet sosyalizmiydi. Rojava’da gerçekleşen devrim, Demokratik Toplum Sosyalizmidir.
Rojava’daki direniş, başta kadim Alevilik olmak üzere, yasaklanan bütün etnik kimlik ve inançlara özgürleşme yolunu açmaktadır.
Bazı Alevi kurumların, Türkiye’nin desteği, ABD’nin onayı ile HTŞ/DAİŞ’in Rojava devrimini yıkma savaşına karşı ortak açıklama yapmış olmaları değerlidir, ancak eksiktir. Eksikliği, Kürt ve Arap Alevi kurumların ortak açıklamada imzasının olmamasıdır.
Bugün, bütün Alevi kurumları tüm gücüyle sokaklara çıkarak demokratik tepkisini ortaya koyma günüdür.
Hitler faşist yönetimi muhalif kesimlere yönelince sessiz kalanları beklediği sonucu çok özlü ifade eden Yahudi Papazın pişmanlık ifade eden sözlerini hatırlamak gerekir.
Ne demişti Yahudi papaz?
“Sosyalistleri almaya geldiklerinde sesimizi çıkarmadık, sosyal demokratları almaya geldiklerinde yine sessiz kaldık. Bizi almaya geldiklerinde, artık direnecek kimse kalmamıştı.”
Arap, Türk/Türkmen, Kürt bütün Kızılbaş Alevi toplulukları sıranın kendilerine gelmesini beklememeli.
Bu tarihi bir hata olur.
Küresel kapitalist modernite güçleri ve onların bölge ayakları olan Türkiye ve Arabistan’ın desteğiyle, (İsrail’i de tarafsızlaştırarak) Suriye’nin başına getirilen HTŞ/DAİŞ çeteleri eliyle Rojava devrimini boğmak ve Kürt soykırımını sonuca götürmek istiyorlar.
Bugün Rojava’da varlık mücadelesi verilmektedir. Bu devrimci direnişin merkezinde Kürtler olsa da sadece Kürtlerin direnişi değildir, ezilen ve inkâr edilen bütün etnik kimliklerin ve inançların direnişidir.
Kürt Özgürlük Devrimi etkisizleştirilirse sıranın Alevi topluluklarına geleceği açıktır. Sırada sadece Suriye’deki Aleviler yok. Türkiye’deki Aleviler de bu yeşil selefist faşistlerin hedefi olduğu bilinciyle hareket edilmeli.
Alevi topluluklarına bir kere daha Emevi siyaseti dayatılacaktır.
Türk, Kürt, Arap ve bölgede yaşayan bütün Kızılbaş Alevi toplulukların konfederasyon, federasyon, vakıfları ve bunlara bağlı yüzlerce dergâh, cemevi ve dernekler var. Bu durum Alevi toplulukların önemli bir düzeyde örgütlülüğünü göstermektedir.
Ancak bu kurumlarımızın kendi özgürlüğüne de yol açacak olan Kürdistan Özgürlük Hareketi’ne ve O’nun geliştirdiği devrimci direnişe mesafeli yaklaşmaktadırlar. Sanki devletli sistemler Alevilerin “üzerindeki yasakları kaldıracaklar, tanıyacaklar” gibi yanılgılı bir yaklaşım içerisindedirler.
Özgürlük devrimine kayıtsız kalmak kaybettirir!
Ortak, demokratik mücadele kazandırır!
İmam Canpolat
Kadim Alevi Toplumu İç Asimilasyonu Durdurmalı! İMAM CANPOLAT
Elbette devletli sistemler, Alevi toplumunu asimilasyon kıskacına yeni almadı, hatta bugünkü uygulamaları dikkate aldığımızda asimilasyonu da geride bırakan, kültürel ve inançsal soykırımla izah etmek daha doğru olandır. Özelde Ra Haq, genel anlamda bütün Kızılbaş Alevi toplulukları böyle bir tehdit altındadır.
Bu makalenin esas konusu devletli sistemlerin Aleviliğe karşı uyguladığı asimilasyon politikalarından ziyade, Alevi kurumlarında iç asimilasyona yol açan sorunlar oluşturacak. Buna zülfü yâre dokunmak da diyebiliriz.
Ra Haq inanç toplulukları, toplumsal inşaların gelişmesiyle birlikte yaşam bulan, deyim yerindeyse ilk itikat/inanç içerikli felsefi bir yaşamı örgütleyen toplumsal birimin inancı olarak vücut bulur.
Faşist 12 Eylül darbesine karşı Alevi toplumu örgütleniyor!
12 Eylül 1980 darbeci generaller, Dersim’i merkeze alarak Alevi kasaba ve köylerine cami yaptırdı. Alevi toplumuna camiye gitmeyi dayattı, sayıları binlere varan ilkokul çağındaki erkek çocukları zorla alarak imam hatip okullarına götürdü. Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi’de olduğu gibi zaman zaman da katliamlar yaptı.
Alevi kurumlaşmaları ağırlıklı olarak 1990’lı yılların başında devletin bu politikalarına karşı gelişti. Alevi toplulukları, varlığını sürdürmek için farklı isimler altında dernekler, vakıflar, federasyonlar kurdular.
Bir bütün olarak Alevi kurumları, yazarları, sanatçıları, ozanları, akademisyenleri, anaları ve pirleri son 45-50 yıllık bir süreci değerlendirmesi gerekir. Yarım asırlık süre içerisinde Alevi toplumu ne kaybetti ne kazandı? Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi kurumları bu 50 yıllık süreci değerlendirmelidir. Alevi kavramıyla ifade etmek gerekirsek; “Dara Durma, Özünü Dara Çekme” sürecinden geçmelidir.
Konunun anlaşılması açısından ifade etmek gerekirse, Alevilik 50 yıl önce hem ahlaki hem itikat hem sosyal yaşam hem de siyasal anlamda bu kadar dejenere durumu yaşamıyordu. Alevi toplulukları 50 yıl önce kadim geleneğe daha bağlıydı, sosyal yaşamda daha fazla kadim geleneği yaşatıyordu, vb.
Bugün neden zayıfladı? O zaman bunun nedenlerini sorgulamak gerekir.
Devletin Alevi toplumuna yaklaşımı mı, yoksa Alevi kurumlarında izlenen siyaset mi, geliştirilen pratikler mi bu duruma yol açtı?
Devletli sistemlerin baskı ve fiziki katliamları geride bıraktığımız yüzyıllarda daha acımasız ve yoğundu. Ama Alevi toplumu yine de kadim inancını daha çok sözlü olarak günümüze taşıdı. Bunda en büyük pay ocaklar, ziyaretler, (Jar u Dar) ve aşiretsel yapılarındır.
Bugün fiziki katliamlar Dersim’de (1937-1938) olduğu gibi yoğun ve büyük değildir, ama dağılma, bozulma, başkalaşma daha fazla gelişmiştir. Bugün fiziki katliamlardan daha çok kültürel ve inançsal asimilasyon gelişiyor ya da gelişmiş, esas tehlikeyi bu oluşturuyor.
Bir toplum fiziki katliamlardan geçtikten bir süre sonra yaralarını sarabilir, yaşadığı acıları aşabilir ve tekrar kendi inancını, kültürünü yaşayabilir, ancak kültürel ve inançsal soykırımdan geçirildi mi bir daha eski inancına ve kültürüne kavuşamaz.
İlk önce, analar, pirler ve Alevi kurumları gelişen asimilasyon sonucu inancımızın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu görmeli, bu tehlikenin uzun vadede nelere yol açacağının farkına varmalılar, sonra ise iç asimilasyonu durdurtmak, önüne geçmek için hangi adımların öncelikli olduğuna karar vermeliler.
İç asimilasyon nasıl gelişiyor? Birlikte hatırlayalım!
Kurumlarımızdaki işleyişler kurumsal değil, sistemsel değil, toplumsal örgütlülüğü geliştirmiyor.
Her şeyden önce inancımızı gelecek kuşaklara taşımada oldukça yetersiz, yarattığı boşluklar sonucu gençlerimiz başka inançlara/dinlere kayıyor.
Bugün hiçbir kurumumuz Rıza Toplumu yaratmayı hedeflemiyor, bu doğrultuda karar alanlar vardır, ancak pratikleşme yok denecek kadar azdır. Rıza toplumunda hiç olmaması gereken kayırmacılık, ayrımcılık, kadın erkek can olma yerine cinsiyetçilik yaygındır.
Musayıplık, kirvelik gibi temel kurallar yok denecek düzeye varmıştır.
Pir talip ilişkisinde yaşanan dejenerasyon, maddiyatçılığın öne çıkması, daha da vahimi, bazı kurumlarda rantçılık gelişmiştir.
Aleviler yaşadıkları sorunları kendi kuralları ile kurullarında çözme yerine devletli sistemlerin mahkemelerini tercih eder duruma gelmişlerdir.
Kadim Alevi kavramları yerine yabancı kavramların kullanması çok yaygınlaşmış, ibadetimiz giderek anadilinden uzaklaştırılıyor.
Cemlerimizde inancımızın kuralları uygulamada bir hayli aşınma yaşanıyor, “halka namazı” diye bir yabancı ritüel ibadetimize dahil edilmek isteniyor.
Devletli sistemlerin sofrasına oturanlardan “pirlik” yapanlar var. Bu kadar büyük asimilasyon karşısında analarımız, pirlerimiz ve kurumlarımız neden seyircidir? Buna, devletin görevlendirdiği gri pasaportluları da eklemek gerekiyor.
Bu kadarı yeterli, ama sizler bu saydıklarımızın üzerine daha çok sorun ekleyebilirsiniz.
Tabi, çözüme yönelik adımları atmak için bir yol ve yöntem geliştirilmelidir.
Örneğin; iç asimilasyonu önlemek için her kurumdan yetkin ve yetkili ana, pir, yönetici, akademisyen, ozan vb kişilerden bir heyet oluşturarak adım atılabilir.
Alevi kurumlarının ezici çoğunluğu adında “Kültür Merkezi” ibaresi geçiyor bu doğru bir adlandırma değil, kaldırılmalıdır. Alevi inanç kurumları kendini “kültür merkezi” diye tanımlarsa, devlette sizi kültür bakanlığına bağlar. Elbette devletin böyle bir hamle yapmasına Alevi kurumları yol açmadı, bunu biliyoruz, ama bir zaafı düzeltme zamanı çoktan gelmiştir.
Bu düşünceler karşısında sizler ne düşünüyorsunuz?
6 Ocak 2026
-
HABERLER14 yıl ago’40 bin Alevi’ye kan kusturdum!’
-
HABERLER13 yıl agoDiyarbakır Alevi-Türkmen köyleri
-
Zeynel Gül1 yıl agoUtanmayalım da, ne yapalım!
-
Şükrü Yıldız9 yıl ago
Alevilerinin Gizli Payitahtı Elbistan!
-
Mehmet Tanlı12 ay agoSuriyede Aleviler Yok Ediliyor, Alevi Katliamı Var!
-
Şükrü Yıldız2 yıl agoBu fırtına nereden kopuyor? BAHOZ
-
Firaz Baran9 yıl ago
Pazarcık’ın Kürd Köyleri
-
Ali Köylüce6 ay agoDemokratik Toplum Paradigmasının, Mezopotamya Ve Ortadoğudaki Kültürel Arka Planı ALİ KÖYLÜCE
