Connect with us

Erdoğan Yalgın

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” ERDOĞAN YALGIN

Published

on

Çinli Üstat Konfüçyüs (MÖ.551-479); “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” dedi. Uğur Mumcu bu sözü; zamanın Türkiye şartlarında “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmayın” a çevirdi.

Bu iki örnek; aynı düşüncenin farklı coğrafyalarda, kültürlerde, farklı dillerde ve dönemlerde dile getirilmiş biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ortak noktaları, “bilginin, fikirden önce gelmesi gerektiği“, yani bilgisizce konuşmanın, tartışmanın veya hüküm vermenin tehlikeli olduğuna yapılan vurgusudur. Bu sözün açılımlarına, kısaca bakalım: Sözün özü: “Bilgi olmadan fikir sahibi olmak tehlikelidir.“

Bu düşünceyi ilk savunan Üstat Konfüçyüs; Burada “gerçek bilginin; aklın rehberi olduğunu, yeni bir fikrin ise ancak bu bilgiye dayanarak açığa çıkarılabileceğini“ anlatılır. Yani “İnsanın, bir konu hakkında fikir, düşünce yürütmeden önce, o konu hakkında doğru, sağlam bilgiye sahip olması gerektiğini“ bize salık verir. Aksi halde bilgisizce bir fikri beyan eden insanın; ortaya atacağı fikir-i düşüncenin temelsiz olacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalacağına dikkat çeker. Bu da ahlaki erozyona yol açar.

Uğur Mumcu, muhtemelen Üstat Konfüçyüs’ten devraldığı bu sarsıcı emir kipini  değiştirmişti. İlk defa Cumhuriyet Gazetesindeki 10 Ağustos 1992 günkü yazısında, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye sadeleştirerek, Konfüçyüs’ü kaynak göstermeden bunu halka mal etmeyi hedeflemişti. Fakat o yıllar, Türkiye’de; toplumsal sorunlar karşısında yanlış bilgiye dayalı düşüncelerin, ön yargıların, ön kabullerin gerçekmiş gibi hararetli fikirlerle manipüle edildiği zamanlardı. Aslında bu süreç, yoğunlaşarak günümüzde de maalesef hala devam etmektedir.

Sonuç ne olursa olsun Üstat Konfüçyüs’ün günümüzden 2500 yıl önce söylediği bu altın değerindeki söz, aslında bireyin ve toplumun uyması gereken ahlaki değerlerin bir düşünce sistematiğini alevlenmektedir. Bu da bize; fikir üretmenin ahlaki şartının bilgi edinmek olduğunu hatırlatır.

Buna eklemem gereken bir şey daha var. O da Konfüçyüs’ten en az 1000 yıl sonra, Kur’an’ın Âl-i İmrân Suresinin 66. Ayetinde kendisini göstermektedir. Zira Uğur Mumcu karşıtları, kendi yazılarında ve konuşmalarında bu sözün kaynağı olarak; Âl-i İmrân Suresini delil olarak göstermekteydiler.

Ayette “Siz ki, bir parça bilginiz olan konuda tartıştınız diyelim; hiç bir bilginiz olmayan şey hakkında nasıl oluyor da tartışmaya giriyorsunuz? Her şeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz” diyor.

Buradaki en yalın anlamıyla Allah; insanlara, “azıcık bilgileri olan konularda bile tartışırken ölçülü olmaları, hiç bilmedikleri konuda ise iddia ve tartışmaya girmemeleri gerektiğini” hatırlatıyor. Buraya kadar doğru!

Ve fakat “Her şeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz!” sonuç emri, çağımız dünyasında sanki yetersiz kalmaktadır. Yada bu alan; daha geniş bir anlam açılımıyla analiz edilmelidir. Zira dindar bilince göre olmasa da, Allah; “düşünsel ve eylemsel yetisini, insana aklıyla vermiş” ve insanı; “kendi iradesiyle baş başa bırakmıştır” genel kabulü, akli tecrübelerle sabittir.

Sonuç olarak:

Peki buradan geçip, kendi mahallemize gelecek olursak; Şu soruyu –tenzih edeceklerimizin dışında-  açık yüreklilikle sormamız gerekmez mi? Özellikle son 30 yıldan beri örgütlenen Aleviler, kurumsal kimlikleri olan yöneticiler, inanç önderleri, akil insanları vs. Üstat Konfüçyüs’ün  günümüzden 2500 yıl öncesinde söylediği; “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” sözüyle, kendi konumlarını yeniden gözden geçirip, sıfatlarını cam da değil; can da yüzleşerek, kendi hakikatlerini, kendilerine fısıldayabilirler mi?

Peki her hangi bir konu hakkında, yeterince bilgi sahibi olmadan, bu sosyal medya ağlarında mangalda kül bırakmazcasına, biri birilerine karşı ahkam kesmeleri doğru mu?

Alevilik inancının dil, tarih, coğrafyası hakkında hiç bir bilimsel okumadan, üzerine düşünüp tartışmadan, inanca ilişkin felsefi çözümlemeleri imani değil- akli düşünsel fikirle ele almamaları normal mi?

Evet! Her hangi bir konu hakkında etraflıca bilgi sahibi olmadan, gelişi güzel fikir beyan etmenin Üstadın da dediği gibi ne denli “tehlikeli” olduğunun bilinciyle hareket etmenin, inancın ahlaki değerlerine uygunluğu; tepe gözünden değil, gönül gözünden ırak tutulmamalıdır.

Tekrar etmek gerekirse: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir.” Tabir yerindeyse; işte o tehlikeli sularda yüzülmemelidir. Takdir sizindir.

Hak ile kalın!

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Erdoğan Yalgın

Aslanın Gücü, Tilkinin Aklı: Machiavelli’nin Prensi ERDOĞAN YALGIN

Published

on

Doğa; canlısı ve cansızıyla bir bütündür. İnsanlık tarihi dediğimiz olgu; insanlığın geçmişinin tasvirini bize anlatır. İnsanın; arkeoloji, antropoloji, genetik, dilbilim ve diğer disiplinler ile yazının icadından bu yana; hayvanlarla olan gizemli bir ilişkisi hep vardı. İnsan, doğanın bir parçası olarak “özel bir tür” olmaya başladığı halde bile, hayvanlarla kurduğu sembolik ilişkiye hep devam etmiştir.

Bu vesileyle; Toplulukların düşünsel, sanatsal ve maddesel yaşamına özgü olan özelliklerin tümü, doğadaki diğer canlılarla da yakın ilişki içerisinde olmuştur. Varoluşun başından beri İnsanlar; özellikle hayvanlar üzerinde yaptıkları gözlemlerle, elde ettikleri tecrübeler sonucunda İnsan ve hayvan türleri arasında özdeşlik bağlar, benzeşik yanlar bulmuşlardır.

Dolayısıyla Aslan ve Tilki; antik kültürlerin “güç” ve “akıl” ı nasıl konumlandırdığını temsil eden iki arketiptir. Hayvanlar aleminde Aslan ve Tilki, en çok göze çarpanlar arasında yer almaktadır. Gerek devlet-siyaset yönetiminde ve gerekse edebi eserlerde, Aslan ve Tilkinin yeri oldukça önemsenmiştir. Öyleyse Aslan’dan başlayarak Tilki’ye gidelim.

Aslan güçlüdür! Bu yüzden ormanların kralıdır. Mezopotamya’dan, İngiliz Kraliyetine kadar, Aslan, güç ve iktidarın sembolüdür. Aslan her çağda, devletlerin otoritesini ve gücünü yansıtmıştır. Bu gerçeklik; Aslan motifli arkeoloji buluntularda sıkça göze çarpmaktadır. Kükremeleri, yaklaşık 10 kilometrede duyulur. Gece görüşleri, insanlardan sekiz kat daha ileridedir. O; iyi bir et oburdur! Dahası, çok gaddar bir avcı olarak da bilinir.  Aslanın “erkeği,” “dişisi” sorulmaz! Zira Aslan, her koşulda yine aynı Aslandır..!

Bazı “yiğit, cesur ve güçlü” insanlara, mecazen “Aslan, Aslanım” diye hitap edilir.  Bunu duyan zayıf insan dahi, kendince sevinir, hatta böbürlenir. İşte bu tür insanların aklı ile,  Aslanın aklı aslında da paralellikler kurulur. Çünkü Aslan güçlüdür ve fakat, akılı kıttır.

Yani Aslanın tek bir eksiği vardır. O da akıldır. Dedik ya, Aslan güçlüdür, fakat akıllı değildir.  Peki Tilki öylemi dir? Hayır! Tilki, çelimsizdir ama akıllıdır. Elbette Tilki; Aslan gibi güçlü ve ormanların kralı değildir. Zaten akıllı bir Tiki, bu eksikliğinin farkındadır. Duruma göre, her koşulda aklıyla vaziyet alır.

Siyasi yönetimlerde Aslan-Tilki karşılaştırması hep yapılır. Hele Orta Doğu siyasetinde; Aslan-Tilki birlikteliği hep vardır. Tilki, bir nevi ormanı yöneten Aslanın baş danışmanıdır. Güçlü bir Aslan’ının yanında; istisnasız, akıllı bir Tilki bulunur. Ama her Tilkinin yanında, bir Aslana pek de ihtiyaç yoktur. O tüm sorunlarını aklıyla çözer. Öyle ya çağımızda; akıl, gücün tek yaratıcısı değil midir? Akıl, en büyük güçtür! Önce Akıl!

Aslan, gücü-kuvveti ve krallığı simgelerken; Tilki kurnazlığı, hileyi ve zekayı temsil eder. Mesela İtalyan Rönesans hareketinin önemli şahsiyetlerinden devlet adamı, askerî stratejist, modern siyasetin akıl danışmanı (!) ve edebiyatçı olan Niccolò Machiavelli (1469-1527); ölümünden beş yıl sonra basılan (1532) “Prens” adlı eserinde*, “bir hükümdarın hem “Aslan” gibi güçlü hem de “Tilki” gibi kurnaz olması gerektiğini anlatır. Machiavelli’nin bu eseri, Osmanlı  da ilk defa, Mehmet Şerif Paşa tarafından 1919 yılında tercüme edildi. Fakat kitabı, Cumhuriyet kadroları okudu.

Yani bu eserin içerik tasfiyeleri ışığında bir yönetici, hem Aslanın gücünü ve hem de Tiklinin aklını kendisinde bulundurmalıdır. Bundan dolayı tuzakları tanımak için Tilki olmak ve Kurtları korkutmak için Aslan olmak gerekliliğini önerir. Bu vesileyle özellikle Orta Doğu siyasetçileri, hep bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Kendi iktidarları için; Aslanın gücüyle, Tilkinin aklını hep bir arada kullanmışlardır. Uzun yıllar, bu  alanda başarılı da olmuşlardır.

Ahlaka karşı menfaati, vicdana karşı tiranlığı önceleyen yaklaşımı benimsemek maksadıyla kullanılan Machiavellist düşünceye göre; “Bir yönetici, Aslan gibi güçlü olmalı ve tuzaklardan kaçınmalıdır. Tilki gibi kurnaz olmalı ve Kurtlara yem olmamalıdır” pratik düşüncesiyle hareket etmelidir.

Tarih boyunca  “Haksızlıklara ve kötülüklere güzellemeler dizdiği” için hep eleştirilen Machiavelli ismi; “Machiavellist yada Makyavelizim” terimleriyle anıldı. Siyasette; negatif-olumsuz anlamlarda kullanılan etik olmayan, politik ve psikolojik olguları tasvir eden bir terimdir. Bu terimler; Hayatın gerçekliğinden uzak, hakikatte na-hak olan “amaç için her yolu mubah gören” politikacının tutumunu yansıtır. Nitekim devletleri yönetenlerin tıpkı ormanların kralı Aslan gibi güçlü ve akıl danışacağı kurnaz bir Tilkiyle birlikte hareket etmesi gerektiği siyaseten uygulanmıştır. Yani Machiavelli ahlaki değil, “çıkar temelli” bir politika önerir.

Son bir not:

Fars siyasetinde ise “Tilki” yerine daha çok; “Çakal” benzetmesi kullanılır. Zira Çakal, Kurt ile Tilki arasında bir noktada durur. Mesela Kurt avlanır. Yemini yerken Çakal; bu menüyü, sahip olduğu Tilkinin o küçücük aklıyla uzaktan uzağa-gizliden gizliye seyreder. Kurt, doyup çekilince, Çakal, geride kalan artıklarla karnını doyurur. Ki elbette bu yönüyle Tilki; Çakal’dan üstündür.

Bu yüzden Çakal, siyasal sembolizmde daha eleştirel ve aşağılayıcı bir metafordur.
Buna karşın Tilki’nin aklı, kendisine ait doğal hakkıdır. Çakal’ın kurnazlığı, başkasının emeğinden arta kalanı kapma refleksidir. Ezcümle: “Acaba” diyorum; “hayvanlar, bir nevi insanların aynası mıdır?”

 

Kaynak:

  • Niccoló Machiavelli “Prens’in Açıklanmış Sırları İle İktidâr” Hazırlayan: İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Altuntaş, 2012.
  • Machıavelli (1993)“Prens” İtalyanca’dan çeviren Nazım Güvenç, Anahtar Kitabevi.
  • Görsel: Machiavelli’nin Prens’i: Etik ve Güç Arasındaki Çatışma | Kitap İncelemesi – Kitap ve Seyahat

 

 

Continue Reading

Erdoğan Yalgın

Kadın Ananın İnsan Oğlu ERDOĞAN YALGIN

Published

on

Tasma, gem, yular, boyunduruk, kafes, tuzak, pranga, kelepçe ve darağacı

Dönüp geçmişe baktığımızda İnsanın, kendi uygarlık tarihinde büyük mesafeleri kat edildiğini görürüz. İnsanın zekası karşısında çözümsüz hiç bir şeyin olmadığını, içinde bulunduğumuz bu bilişim çağımızda, zaten yeterince anlamaktayız.

Ve fakat!

Aynı insan; Eski Çağlardan bu yana, canlılara ve yine bizatihi kendi türüne de acımasız şeyleri reva gördü. Bunları düşündüğümüzde, doğrusu şaşırmamak içten bile değil! Mesela O İnsan;

Köpeklere tasma

Atlara gem

Eşeklere yular

Öküzlere-boğalara boyunduruk

Kuşlara kafes

Yaban hayvanlarına “tuzak” keşfetti

Kendi cinsine yani “İnsana” da, önce “kölelik prangasını“ buldu. Günümüz koşullarında ise düşünen, konuşan çağdaş İnsana “kelepçe, giyotin ve darağacını” yarattı.

Bütün bunlar ve dahası, birer insan düşüncesinin ürünüdür. Bütün bunların mucitleri, ne yazık ki yine insanın bizatihi kendisidir. Bütün bunlar, sadece ruhsal-tinsel faaliyetleri ortadan kaldıran etmenler değildir. Aynı zamanda canlıların bedenini bir bütün olarak engellemek, yetisiz bırakmak, ölüme terk etmek için tasarlanmış araç ve gereçlerdir. Ve bütün bunları, muhtemelen “Kadın Analar” değil, maalesef onların “oğulları” icat etmiştir.

Hak ile kalın!

Continue Reading

Erdoğan Yalgın

Oğullarıyla Birlikte Asılan Babalar ERDOĞAN YALGIN

Published

on

Tarihin tozlu sayfaları acı hatıralarla doludur. Acı hatıraları yaşayanlar ve yaşatanlar ise iki zıt kutupta yer almaktadır. İnsanların bu hatıraları bilmesi, bilince çıkarıp ve buralardan türlü dersler çıkararak ilerlemesi, asıl mühim olanıdır. Zira tarih, sadece yaşanmış ve geçmiş olaylar dizini değildir. Aynı zamanda yaşanılan an ve gelecektir.

Tarihin tozlu sayfalarında yer alan ve oğullarıyla birlikte asılan iki önemli Kürt şahsiyetten söz etmek istiyorum. Bunlardan birisi Nakşibendi şeyhlerinden Seyyid Abdülkadir, diğeri Réya Heqi inancından Séy Rıza. Bunu yaparken, elbette ortak yönlerin, karşılaştırmalı verilerine de ayrıca temas edeceğim. Tarihsel kronolojik açıdan ilk önce Seyyid Abdülkadir’den başlamak istiyorum.

Seyyid Abdülkadir ve Oğlu Seyyid Muhammed (Mehmed)

Seyyid Abdülkadir 1851 yılında Nakşibendi Şeyhi olan Şeyh Ubeydullah Nehri’nin oğlu olarak Hakkari-Şemdinan’da dünyaya geldi. Müslüman olup, Şafi mezhebindendi. Babası, 1879 da, Osmanlıya karşı 1880-1882 yılları arasında, Osmanlı-İran sınırında ayaklanmıştı. Bu ayaklanma, kendi adıyla anılan Şeyh Ubeydullah Nahri ayaklanmasıydı. Ayaklanma bastırılınca, Şeyh Ubeydullah Efendi; ailesiyle birlikte Mekke’ye sürgüne gönderilmişti.

Meşrutiyetin (1908) ilanı ile birlikte, bir çok Kürt parti ve gazetelerinin yayınlanmasında öncülük eden Seyyid Abdülkadir; Osmanlının Âyan meclisinde (Senato, üst kamara) görev aldı. 1919’da, Damat Ferit Paşanın hükümetinde Şuray-ı Devlet Reisliği (bugünkü Danıştay başkanı) yaptı. Osmanlı yıkıldı ve yerine Cumhuriyet kuruldu. Seyyid Abdülkadir; 1924’ten, 1925 Mart ayına kadar Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanlığını yaptı. Seyit Abdülkadir ve  oğlu Seyyid Mehmed; Şeyh Said ayaklanmasına destek verdiği gerekçesiyle, tutuklanarak yargılandı. Şark İstiklal Mahkemesi tarafından, 27 Mayıs 1925 te Diyarbakır, Ulu Camii meydanında baba-oğul ve diğer üç arkadaşıyla birlikte 5 kişi idam edildi.

Seyyid Abdülkadir’in son bir isteği vardı. Yetkililere; “beni önce asın ki; evladımın ölümünü görmeyeyim” demişti. Ancak mahkeme heyeti bu isteği ret etti. Tam aksine önce evladı Seyyid Muhammed’i (Mehmet), hem de babası Seyyid Abdülkadir’in gözleri önünde astılar. Acılı baba haykırarak; “Yakıp yıkmakta büyük bir şöhretiniz vardır. Burasını da Kerbelâ’ya çevirdiniz” dedi. Seyyid Abdülkadir, asıldığı zaman tam 74 yaşındaydı. Biricik oğlundan sonra, hemen yanındaki darağacına çekilmişti.

Seyyid Rıza Ve Oğlu Reşik Hüseyin

Séy Rıza, 1863 yılında Dersim’in, Lirtik köyünde, Seyyid İbrahim’in oğlu olarak dünyaya geldi. Şeyh Hasanan aşiretine mensup, Dersimin ileri gelenlerinden, saygın konumuyla Séy Rıza; Dersim 37/38 süreçlerinde, isyanın başı olarak görülüyordu. Oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte yargılandığı Elazığ’da, Askeri mahkeme tarafından idama mahkum edildi. Oysa kanun koyucular, 75 yaşında ve 18’den gün almamış bir insanın, idam edilemeyeceğini, yasada belirtmişlerdi.

Ve fakat Séy Rıza’nın yaşı, yalancı şahitlerle rakamların yeri değiştirilmişti. Yani Séy Rıza’nın yaşı, 75’den,  57’ye indirilmişti. Bombalama sırasında bir eli yaralanan ve sonrasında kesilen yaralı oğlu Reşik Hüseyin’in yaşı ise 17’den, 21’e çıkarılmıştı. Sonuç: 14-15 Kasım 1938 gecesinde, Séy Rıza, oğluyla birlikte 5 arkadaşı, Elazığ buğday meydanında idam edildiler.

Séy Rıza, oğlunun asılacağından habersizdi. Mahkeme heyeti, kendisine son isteğini sorduğunda; “kırk liram ve saatim var, oğluma verirsiniz!” demişti. Oysa o sırada oğlu Reşik Hüseyin, dar ağacına çekiliyor ve idamı gerçekleştiriliyordu.

17’lik Reşik Hüseyin asılırken ipi, iki defa kopmuştu. Muhtemeldir ki baba Séy Rıza; oğlu Hüseyin’in asıldığına o sırada tanık oldu. O anı, gördü ve bundandır ki; “Evladı Kerbelayık, bi hatayık, ayıptır, zulümdür, cinayettir” cümlesini, en yüksek sesle ve heyecanla kendi ana diliyle haykırdı. Kendisi için kurulan idam sehpasının önüne yürüdü. Çingeneyi eliyle itti. Ve…

Bu iki Kürt şahsiyetin; biricik oğullarıyla birlikte idam edilmişleri, tarihin tozlu sayfalarına aynen böyle not edildi.

Son söz yerine kısa bir karşılaştırma:

Seyyid Abdulkadir ve Séy Rıza: Her ikisi de Kürt’tü.

Seyyid Abdülkadir. Müslüman  olup  Şafii mezhebindeydi.

Séy Rıza: Réya/Raa Heqi inancında olup,  şimdiki tanımıyla Aleviydi.

Her ikisi de “Seyyid” olarak anılmaktaydı. Arapça bir sözcük olan Seyyid: aslında toplumda “efendi, şerefli, saygın, ileri gelen” anlamlarına geliyordu.

Her ikisi de, Kerbela’ya ironi bir gönderme yaparak, yaşadıkları kendi durumlarını İmam Hüseyin’e, acılar çektikleri topraklarını da Kerbelaya benzetiyorlardı

Yaşadıkları dönemin devlet aklıyla her ikisi de  “Kürt isyanlarına katılmış” ortadan kaldırılması gereken birer suçluydular.

Her iki baba da  yaşlıydı. Evlatları ise gencecik birer fidandı.

Séy Rıza, evladıyla birlikte asılan Seyyid Abdülkadir’den tam 13 yıl sonra aynı suçla, aynı coğrafyada ve aynı akıbeti yaşamıştı.

Ama asıl önemli olan; her ikisi de evlatlarıyla birlikte idam edilmiş yaşlı Babalardı.

Her ikisi de dinlerinden, inançlarından dolayı değil, Kürtlüklerinden dolayı idam edilmişlerdi.

Müslüman Seyyid Abdülkadir, Oğlu ve arkadaşlarıyla birlikte Diyarbakır’da Ulu camii meydanında asılırken; Réya/Raa Heqi mensubu çiftçi çocuğu Rençber Séy Rıza, Elazığ Buğday meydanında dara çekilmişti.

Seyyid Abdülkadir; kendisinin, oğlundan önce asılmasını isterken, Séy Rıza, 17’lik oğlunun asılacağından bihaberdi.

Birisinin oğlu Muhammed diğerinin ise Hüseyindi.

Hak ile kalın!

Continue Reading

Trending