Saçlarımızın her teli özgürlüğe atılmış bir adımdır.
Rojava’ya yönelen saldırıları hâlâ “güvenlik”, “beka” ve “istikrar” gibi ezber kelimelerle açıklamaya çalışanlar, gerçeği ne kadar örtmeye çalışırsa çalışsın, hakikat kendini dayatıyor. Çünkü son dönemde yaşananlar, hedefin askeri değil ideolojik olduğunu bir kez daha açık etti. Bombalanan şey mevzilerden çok kadın iradesidir.
Son süreçte artan hava saldırıları, altyapıya dönük yıkım, enerji ve yaşam kaynaklarının sistematik biçimde hedef alınması tesadüf değildir. Bu saldırılar, savaşın cephede değil, gündelik hayatın içinde yürütüldüğünü gösteriyor. Elektriksiz bırakılan kentler, susuz bırakılan halklar, göçe zorlanan kadınlar ve çocuklar… Bu bir “güvenlik operasyonu” değil, açık bir cezalandırma politikasıdır.
Rojava’da kadınlar sadece silahlı direnişin değil, yaşamın yeniden inşasının da öncüsü oldu. Meclislerde eşbaşkanlık sistemiyle, mahallelerde kolektif yaşamla, patriyarkal düzeni pratikte parçalayan bir deneyim ortaya koydular. İşte bu yüzden Rojava, cihatçı çeteler kadar devlet aklını da rahatsız ediyor. Çünkü bu model, “başka bir Ortadoğu mümkün” diyor.
Cihatçı çeteler bu ihtimale vahşetle karşılık verdi; kadın bedenini savaş ganimeti sayarak, köleleştirmeyi ideoloji haline getirerek. Bugün hâlâ bu çetelerin yeniden dolaşıma sokulmasına göz yumulurken, aynı anda kadınların özsavunma ve özörgütlenme mekanizmalarının hedef alınması, kiminle gerçekten mücadele edildiğini sorgulatıyor.
Daha da çarpıcı olan ise uluslararası sessizliktir. Son dönemde diplomatik masalarda kurulan yeni dengeler, “normalleşme” adı altında yapılan pazarlıklar, Rojava’yı bir kez daha gözden çıkarılabilir bir alan haline getirdi. Kadınların kazanımları, petrol anlaşmalarına, sınır pazarlıklarına ve bölgesel ittifak hesaplarına feda edilmek isteniyor.
Soruyu artık yüksek sesle sormak gerekiyor: Kadınların eşit olduğu, halkların birlikte yönettiği bir sistem mi tehdit, yoksa bu coğrafyayı sonsuza dek karanlıkta tutmak isteyen erkek egemen iktidarlar mı? Eğer yanıt hâlâ Rojava ise, mesele güvenlik değil; özgürlük korkusudur.
Rojava’nın hedef alınmasının bir nedeni de ilham vermesidir. İran’da saçını kesen kadınlardan, Ortadoğu’nun farklı kentlerinde “Jin, Jiyan, Azadî” diye haykıranlara kadar uzanan bir hat vardır. Saçın, bedenin ve hayatın politik bir itiraz haline gelmesi, iktidarların en büyük kâbusudur. Bu yüzden her saç teli bir tehdide, her özgürlük adımı bir saldırı gerekçesine dönüştürülüyor.
Ama tarih bu tür korkuların sonunu iyi yazmaz. Kadınların yürüyüşünü ne bombalar durdurabilir ne de diplomatik suskunluk. Bastırılmaya çalışılan her deneyim, daha güçlü bir hafıza ve daha derin bir direniş olarak geri döner.
Bugün Rojava’ya sessiz kalanlar şunu bilmelidir: Tarafsızlık diye bir şey yok. Ya kadın özgürlüğünden yanasınızdır ya da onu boğmaya çalışan bu kirli düzenin parçasısınız. Ve tarih, kimin nerede durduğunu mutlaka not eder.