Akbelen’de toprağını, yaşam alanını ve geleceğini savunan Esra Işık’ın tutuklanması, yalnızca bir köylünün cezalandırılması değil; doğaya, emeğe ve halkın iradesine yönelen açık bir saldırıdır. Bu tutuklama, sermayenin çıkarları uğruna hukukun nasıl araçsallaştırıldığını bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Muğla İkizköy’de yaşam savunucusu Esra Işık, gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak cezaevine gönderildi. Milas’ta halkın itirazlarına rağmen alınan kamulaştırma kararları kapsamında açılan el koyma ve bedel tespit davaları sürerken, Işık bu sürece karşı çıkan doğa savunucuları arasında yer aldı. Kamulaştırma kararlarının iptaline ilişkin yargılama devam ederken, köylere yönelik bilirkişi incelemelerine karşı itirazlarını dile getiren Işık’ın tutuklanması, hukuki sürecin ve adaletin işleyişine dair ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Ancak bu saldırı karşısında yükselen toplumsal tepki, yalnızca Akbelen’le sınırlı değildir. Esra Işık şahsında, Türkiye’nin dört bir yanında toprağına, suyuna ve yaşamına sahip çıkan herkesin sesi yankılanmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca bir “çevre mücadelesi” değil; aynı zamanda demokrasi, adalet ve yaşam hakkı mücadelesidir.
Doğayı ve yaşamı savunmak suç değildir. Zeytin ağaçları bu toprakların kadim bileşenleridir; aynı zamanda sosyo-ekonomik olarak da yaşamsal bir değere sahiptir. Doğayı korumak, yalnızca bugünü değil, geleceği de savunmaktır.
Tam da bu noktada Alevi kurumlarının tarihsel sorumluluğu devreye girmektedir. Alevi toplumu, yüzyıllardır zulme karşı direnişin, hakikatin ve adalet arayışının taşıyıcısı olmuştur. “İncinsen de incitme” diyen bir inancın mensupları olarak Aleviler, her zaman mazlumun yanında, haksızlığın karşısında durmuştur.
Bugün de Alevi kurumları, hem Akbelen köylülerinin direnişine hem de Esra Işık’ın bir an önce özgürlüğüne kavuşması için yürütülecek mücadeleye güçlü bir destek sunmalı; bu mücadelenin aktif ve belirleyici bir parçası olmalıdır.
Esra Işık’ın tutuklanmasına karşı yükselen toplumsal tepkinin büyütülmesi, yalnızca bireysel bir dayanışma meselesi değil; kolektif bir demokratik direnişin inşası açısından da hayati önemdedir. Bu tepki, örgütlü bir güce dönüşmediği sürece etkisi sınırlı kalacaktır. Oysa Alevi kurumları, sahip oldukları örgütlülük, toplumsal meşruiyet ve tarihsel birikimle bu sürece güçlü katkılar sunabilecek en önemli dinamiklerden biridir.
Alevi kurumlarının bu direnişe daha aktif katılması; yalnızca bir dayanışma değil, aynı zamanda kendi varoluş felsefelerinin bir gereğidir. Çünkü Akbelen’de savunulan yalnızca ağaçlar değildir; yaşamın kendisi, doğanın kutsallığı ve insanın doğayla kurduğu kadim bağdır. Bu değerler ise Alevi inancının özünde yer almaktadır.
Bugün ihtiyaç olan şey; var olan tepkinin büyütülmesi, daha güçlü bir ortak sesin yükselmesi ve bu sesin kitlesel bir demokratik direnişe dönüşmesidir. Esra Işık’ın özgürlüğü, ancak bu tür bir toplumsal sahiplenme ile mümkün olacaktır.
Akbelen’de yakılan direniş ateşi büyütülmeli, Esra Işık yalnız bırakılmamalıdır.
