Şer İttifakı Haydar Selçuk

53 Alevi aydınının imzasıyla yayımlanan bildirgeyi yalnızca Abdullah Öcalan’a atfedilen ve Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi üzerinden yapılan değerlendirmelere verilmiş bir tepki olarak okumak eksik kalır. Asıl bakılması gereken, bildirgenin altında kimlerin imzasının bulunduğu, bu kişilerin geçmiş siyasi ve düşünsel çizgileri ve bugün Alevilik adına hangi ortak zeminde buluştuklarıdır.

Burada önce bir ayrım yapmak gerekir. İnsanların geçmişte farklı siyasi yapılarda yer almış olması tek başına bir suçlama konusu değildir. İnsanlar zaman içerisinde düşüncelerini değiştirebilir, farklı partilerde görev alabilir veya farklı siyasi çevrelerle ilişki kurabilir. Mesele bunların kendisi değildir. Mesele, farklı siyasi ve düşünsel geçmişlerden gelen insanların bugün Alevilik adına aynı bildirgenin altında nasıl bir ortak söylem oluşturduklarıdır.

Müslüm Doğan bu açıdan dikkat çekici örneklerden biridir. HDP İzmir milletvekilliği ve Kalkınma Bakanlığı görevlerinin ardından Ayhan Bilgen ile birlikte Türkiye’nin Sesi Partisi’nin kuruluş sürecinde yer almış, daha sonra CHP’ye üye olmuştur. Bunların hiçbiri tek başına eleştiri konusu değildir. Ancak farklı siyasi dönemlerden ve farklı siyasal zeminlerden geçen bir kişinin bugün Alevilik adına imza attığı bir bildirgenin hangi düşünsel zeminde oluştuğunu sorgulamak doğal bir haktır.

Üstelik bildirgenin yayımlanmasının ardından Sercem TV’de yaptığı ilk değerlendirmede, imzacılar arasında aynı bildirgenin altına birlikte imza atamayacağı kişiler bulunduğunu ve aynı düşünsel zemini paylaşmadığını ifade etmesi ayrıca dikkate alınmalıdır. Bildirgede sakıncalı bölümlerin olduğunu söyleyip buna rağmen daha sonra başka bir televizyon kanalında verdiği röportajda bildirgeyi savunması, kendi sözleriyle ortaya koyduğu bu mesafeyle açık bir tutarsızlık oluşturmaktadır. Burada asıl üzerinde durulması gereken nokta, aynı bildirgenin altında imzası bulunan insanların hangi ortak zeminde buluştuğudur. Çünkü bir bildirgenin altına imza atmak, yalnızca metindeki birkaç cümleye katılmak değil, aynı zamanda o metnin ortaya koyduğu siyasi ve düşünsel çerçeveye ilişkin ortak bir sorumluluk üstlenmektir.
Reha Çamuroğlu da benzer biçimde değerlendirilmelidir. İlk imzacılar arasında yer almamış, ancak kendisine ulaşılsaydı bildirgeyi imzalayacağını ifade etmiştir. Çamuroğlu 2007 seçimlerinde AK Parti İstanbul milletvekili seçilmiş ve 23. Yasama Dönemi’nde görev yapmıştır. Burada da mesele geçmişte hangi partide görev yaptığı değildir. Asıl mesele, birbirinden farklı siyasi geçmişlere sahip kişilerin bugün Alevilik üzerinden nasıl ortak bir siyasi söylem kurduklarıdır.

Benim “şer ittifakı” olarak tanımladığım şey gizli bir örgütlenme, önceden yapılmış gizli bir anlaşma ya da kapalı kapılar ardında kurulmuş bir yapı değildir. Bu ifade, farklı siyasi ve düşünsel geçmişlerden gelen insanların Alevilik üzerinden ortak bir siyasi söylem içerisinde buluşmalarını anlatan bir tanımlamadır.

Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Alevilik hangi zeminde yeniden tanımlanıyor?

Zaza kimliği, Kürt kimliği, İslam, Şiilik ve “Alisiz Alevilik” gibi farklı kavramlar aynı çerçevenin içine yerleştirilirken Aleviliğin kendi tarihsel hafızası, kendi erkânı, ocakları, cemleri ve rızalık anlayışı nerede duruyor? Aleviliğin tarihsel anlamı mı açıklanıyor, yoksa bugünün siyasi ihtiyaçlarına göre yeni bir Alevilik tanımı mı oluşturuluyor?

Buradaki mesele yalnızca bir tarih tartışması değildir. Aleviliğin nasıl tanımlanacağı, Kürt meselesinin nasıl ele alınacağı, geçmişin nasıl okunacağı ve Alevilerin bugün yeniden bir siyasal denklemin içine nasıl yerleştirileceği de tartışmanın parçasıdır.

Abdullah Öcalan’ın Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden yaptığı değerlendirme Alevilerin tarihsel hafızasında elbette karşılığı olan bir konudur. Ancak bu tarihsel göndermeye verilen tepkiyi değerlendirirken, tepkiyi verenlerin geçmiş siyasi ve düşünsel çizgilerine de bakmak gerekir.

Alevilerin tarihi yalnızca Osmanlı-Safevi çatışmasına indirgenemez. Aynı şekilde Alevilerin yaşadığı bütün katliamları yalnızca Sünni toplum ile Aleviler arasındaki bir çatışma olarak açıklamak da yeterli değildir. Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi kendi tarihsel koşulları içinde değerlendirilmelidir.

Doç. Ayfer Karakaya-Stump’ın Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide dile getirdiği kaygılar bu açıdan ayrıca ele alınmalıdır. Karakaya-Stump, çözüm sürecine bütünüyle karşı çıkmanın da koşulsuz desteklemenin de doğru olmadığını söylerken, sürecin gerçek bir laiklik açılımıyla birlikte yürütülmesi gerektiğini belirtiyor. Abdullah Öcalan’ın 2013 Newroz konuşmasında dile getirdiği “İslam bayrağı” ve İslam şemsiyesi altında buluşma yaklaşımına yönelik kaygısını da geçmişten beri taşıdığı endişelerden biri olarak ifade ediyor.

Bu kaygının haklılık payı vardır. Benim gibi Aleviliğin İslamiyet’le herhangi bir bağı olmadığını savunanlar açısından Aleviliğin yeniden İslam’ın geniş çatısı altında tanımlanması kabul edilebilir bir durum değildir. Ancak Aleviliği İslamiyet’in bir mezhebi veya kolu olarak görenlerin neden aynı gelişmeden rahatsızlık duyduğu ayrıca sorgulanmalıdır.

Çünkü burada başka bir ihtimal de göz önünde bulundurulmalıdır. Acaba bu rahatsızlığın arkasında İslam dünyasının kendi içindeki Sünni-Şii çatışmasının yeniden Alevilerin üzerine sirayet etmesi endişesi mi vardır? Aleviliği Şiilik üzerinden İslamiyet’in bir parçası olarak tanımlayanların, gelecekte ortaya çıkabilecek yeni İslam içi siyasi ve mezhepsel çatışmaların Alevileri de bu çatışmanın tarafı haline getirmesinden duyduğu kaygı mı söz konusudur?

Bu soruların cevabı peşinen verilmemelidir. Ancak Aleviliğin İslam içindeki bir mezhep olarak tanımlanması ile Aleviliğin kendi başına bir inanç ve Yol olarak ele alınması arasındaki farkın açık biçimde ortaya konulması gerekir. Çünkü Aleviliği İslam’ın bir kolu olarak tanımladığınız anda, İslam dünyasındaki mezhepsel ayrışmaların tarihsel ve siyasal sonuçlarını da Aleviliğin üzerine taşıma ihtimalini kabul etmiş olursunuz.
Tam da bu nedenle Karakaya-Stump’ın kaygısını yalnızca Öcalan’ın sözlerine verilmiş bir tepki olarak değil, Aleviliğin gelecekte hangi inançsal ve siyasal çerçeve içerisinde tanımlanacağına ilişkin daha geniş bir tartışmanın parçası olarak okumak gerekir.

Fakat tarihçi kimliği taşıyan birinin tarihsel olayları ele alırken yalnızca işine gelen kısmı öne çıkarması, işine gelmeyen kısmı görmezden gelmesi de sorgulanmalıdır.

Bir tarihçi olayları çarpıtarak anlatmaz. İşine geleni söyleyip işine gelmeyeni söylememek tarihsel bir yaklaşım olamaz.

İdris-i Bitlisi örneğini vererek Kürtlerin, Alevilere karşı kafalarında hep bir düşünce olduğu sonucuna varmak da tarihsel bir gerçeklikten çok bir algı üretme biçimi olarak değerlendirilebilir.

Tarihte Yavuz Sultan Selim ile hareket eden Kürtlerin olduğu gibi, Şah İsmail ile hareket eden Kürtleri de söylemek hakkaniyet olur. İdris-i Bitlisi’nin tarihsel tercihi üzerinden bütün Kürtleri aynı siyasi düşünce içerisinde göstermek mümkün değildir.

Burada şu soruyu sormak gerekir. Kürtlerin tamamını İdris-i Bitlisi üzerinden Alevilere karşıymış gibi gösteren bir algı oluşturuluyorsa, bu yaklaşım neden sorgulanmasın? Böyle bir yaklaşımın Kürt düşmanlığı üretip üretmediği de ayrıca tartışılmalıdır.

Özellikle Şah İsmail öncesi ve sonrası dönem birbirinden koparılmadan incelenmelidir. Aleviliğin tarihini yalnızca Osmanlı-Safevi çatışması üzerinden okumak da, Aleviliği doğrudan İslam içerisindeki mezhepsel ayrışmaların bir parçası olarak değerlendirmek de tarihsel gerçekliğin tamamını açıklamaya yetmez.

Kul Nesimi’nin 17. yüzyılda söylediği şu sözler de bu açıdan önemlidir:
“Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz, yolumuz vardır.
Tutmuşuz evvelden rah-ı selamet
Çağırma meclis-i riyaya bizi.”

Bu sözler, Aleviliğin kendisini bir mezhep tanımı içine yerleştirmediğini gösteren tarihsel hafızanın parçalarından biridir.
Yavuz Sultan Selim ve İdris-i Bitlisi üzerinden yürütülen tartışmada da aynı tarihsel dikkat gösterilmelidir. Yavuz’un Çaldıran sonrasında bölgedeki bazı Kürt beyleriyle kurduğu ilişkileri yalnızca “Kürtler Yavuz’la birlikte hareket etti” şeklinde anlatmak, dönemin siyasal ilişkilerini bugünün kimlikleri üzerinden okumaktır. Çemişgezek örneği bile bu anlatının ne kadar karmaşık olduğunu göstermektedir.

Çemişgezek Beyi Hacı Rüstem Bey’in öldürülmesinden sonra oğlu Pir Hüseyin Bey’in Yavuz Sultan Selim’in huzuruna çıkarak bağlılığını bildirmesi ve yönetimini yeniden elde etmesi, dönemin ilişkilerinin yalnızca bugünkü etnik ve mezhepsel kategorilerle açıklanamayacağını gösteren örneklerden biridir. Burada Alevi olarak tanımlanan bir bey ailesinin bir üyesinin öldürülmesi, ardından yerine geçen kişinin Yavuz’a bağlılık bildirmesi söz konusudur. Dolayısıyla tarihsel aktörlerin tamamını bugünkü kimlik kategorileriyle aynı siyasi pozisyonun içinde göstermek doğru değildir.

Aynı şekilde “Şafii Kürtler” ifadesinin sürekli kullanılmasına karşı “Şafii Zazalar” meselesinin neden ayrıca tartışılmadığı da sorulmalıdır. Çünkü Zaza kimliği ile Kürt kimliği, özellikle Dersim ve çevresinin tarihsel toplumsal yapısında birbirinin yerine otomatik olarak konulabilecek kavramlar değildir. Zaza Aleviliğinin tarihsel varlığı da bu tartışmanın dışında bırakılamaz.

Alevi tarihini tek bir fail, tek bir kimlik veya tek bir siyasi hareket üzerinden açıklamak mümkün değildir.

Prof. Bedriye Poyraz’ın Ruşen Çakır’la Medyascope’ta yaptığı söyleşide Dersimli Alevilerin Kürt hareketi ve özellikle PKK içerisinde yer alışına ilişkin değerlendirmeleri de bu nedenle ayrıca ele alınmalıdır. Poyraz, Dersim’den çok sayıda Alevi gencin PKK’ya katıldığını ve çok sayıda Dersimlinin PKK içerisinde yaşamını yitirdiğini ifade ediyor. Ardından bu kişilerin kendi Alevilik ve Dersim kimlikleriyle hareket içerisinde var olamadıklarını söylüyor.

Burada öncelikle bir ayrım yapmak gerekir. O insanların PKK içerisinde yer almış olmaları, Alevilik adına orada oldukları anlamına gelmez. Onlar kendi siyasi tercihleri doğrultusunda o hareket içerisinde yer aldılar. Bu kişilerin Alevi veya Dersimli olmaları, onların siyasal tercihlerinin Aleviliğin tercihi olarak değerlendirilmesini gerektirmez. Bir insanın Alevi olması ile yaptığı siyasi tercih aynı şey değildir.

PKK içerisinde Alevilerin, özellikle Dersimli Alevilerin kendi anadillerini konuşamadıkları ve kendi inançlarını yaşayamadıkları yönündeki değerlendirme ise ayrıca tartışılması gereken iddialı bir söylemdir. Kendisi o dönemde orada mıydı? Bu kadar kesin bir değerlendirme hangi tanıklıklara, hangi araştırmalara ve hangi somut verilere dayanmaktadır? Poyraz bu değerlendirmesini hareket içerisinde yer almış kişilerin daha sonra yaptıkları konuşmalara dayandırıyorsa, hangi tanıklıkların ve hangi araştırmaların bu sonucu desteklediğini de ortaya koymalıdır.
Dili ve kimliği bu kadar önemseyen birinin, Dersim üzerine çağrıldığı panellerde Dersim toplumunu kendi anadilinde selamlamayı da dert edinmesi gerekir. En azından iki kelime öğrenmek için zahmet göstermesi beklenir. Başkalarının dil ve kimlik deneyimleri üzerine kesin hükümler kurmadan önce, kendi kürsüsünde o dile ne kadar yer verdiğini de sorgulamak gerekir.

Poyraz’ın Alevi katliamlarına ilişkin değerlendirmelerinde de aynı sorun görülmektedir. “Alevi katliamlarını hep cuma günleri camiden çıkan insanların yaptığı saldırılar” şeklinde anlatırsanız ağaca bakıp ormanı görmemiş olursunuz.

Koçgiri’yi de mi cuma namazından çıkan insanlar yaptı?

Dersim’i de mi?

Alevilere yönelik tarihsel şiddeti yalnızca camiden çıkan insanlara bağlamak, devlet politikalarını, siyasi kararları, askeri müdahaleleri ve dönemin iktidar ilişkilerini görünmez hale getirme riski taşır. Koçgiri’de Ankara Hükümeti’nin askeri müdahalesi, Dersim’de ise devletin aldığı siyasi ve hukuki kararlar ile askeri operasyonlar tarihsel tablonun önemli parçalarıdır. Maraş, Çorum, Sivas ve Gazi gibi olaylarda da saldırılara katılanların bireysel sorumlulukları ile devletin, güvenlik güçlerinin, siyasi yapıların ve hukuk mekanizmalarının sorumlulukları birbirinden ayrılarak incelenmelidir.

“Alisiz Alevilik” meselesinde de aynı ölçü geçerlidir. Bu kavramın PKK veya Kürt hareketi içerisindeki tartışmalarla ortaya çıktığı ya da görünürlük kazandığı ileri sürülüyorsa, bunun tarihsel ve akademik kaynakları gösterilmelidir. Hangi dönemde, kimler tarafından, hangi metinlerde ve hangi tartışmalar içerisinde kullanıldığı ortaya konulmadan bu kavramı doğrudan belirli bir siyasi harekete bağlamak tarihsel bir sonuç değil, iddia olarak kalır.

Bir başka mesele de Avrupa’daki Alevi kurumlarıdır. Bu kurumların önemli bir bölümü Aleviliğin kendi başına bir inanç olarak tanınması, cemevlerinin hukuki statüye kavuşması ve Alevilerin kendi inançlarını özgürce yaşaması için mücadele etmektedir. Bu kurumların Alevilik anlayışına itiraz edenlerin, aynı kurumların düzenlediği panellere katılırken hangi Alevilik anlayışının içerisinde konuştuğunu da açıklaması gerekir.

Eğer Avrupa Alevi örgütlerinin savunduğu Alevilik anlayışına ve “Alisiz Alevilik” tartışmasının siyasi köklerine itiraz ediyorsanız, bu kurumların düzenlediği toplantılarda konuşurken de bu çelişkiyi açıklamanız gerekir.

Eğer Avrupa’daki demokratik Alevi kurumlarının savunduğu Alevilik anlayışına ve “Alisiz Alevilik” tartışmasına bu kadar itirazınız varsa, o zaman bu kurumların düzenlediği panellere de katılmayacaksınız. Çünkü mesele yalnızca bir kürsüye çıkmak değil, o kürsünün temsil ettiği Alevilik anlayışıyla kurduğunuz ilişkinin tutarlı olmasıdır.

Buradan 1990’lı yıllara uzanan başka bir tartışma da ortaya çıkmaktadır. O yıllarda yükselen Kürt hareketine Alevi gençlerin de katılması, devlet açısından Alevilerin siyasal hareket içerisindeki konumuna ilişkin yeni bir tartışma alanı yaratmıştır. 1995 yılında CEM Vakfı’nın kuruluşu, Süleyman Demirel ile İzzettin Doğan arasındaki görüşmeler ve Doğan’ın daha sonraki anlatımları bu açıdan yeniden incelenmeye değerdir. Alevilerin siyasi bir hareket içerisinde yer almak yerine inanç merkezli bir yapı içerisinde örgütlenmesinin devlet açısından tercih edilen bir model olup olmadığı sorusu da tarihsel kaynaklar üzerinden araştırılmalıdır.

Bugün aynı siyasi mantığın farklı aktörler ve farklı söylemler üzerinden yeniden üretilip üretilmediği de ayrıca sorgulanabilir. Yani DEM Parti üzerinden Alevilerle Kürtleri yan yana getirmemek için yeni bir senaryo oluşturuluyor. Ancak burada mesele DEM Parti’yi desteklemek ya da desteklememek değildir. Mesele, Alevilerin kimlerle yan yana duracağına kimin karar vereceğidir.

Aleviler herhangi bir siyasi partiyle ilişki kurabilir, iş birliği yapabilir, eleştirebilir veya mesafe koyabilir. Buna karar verecek olan Alevilerin kendisidir. Hiçbir siyasi yapı, akademik çevre veya kurum Alevilerin yerine bu kararı veremez.

Bildirgenin altında “aydın” yazmakla aydın olunmuyor.

Üniversite bitirmekle akademisyen olunmuyor.

Akademik bir unvan taşımak da her konuda hakikatin sahibi olmak anlamına gelmiyor.

Alevilik adına konuşmak ile Alevilerin kendi sözünü söylemek aynı şey değildir.

Aleviliğin sözünü belirleyecek olan da önce Aleviliğin kendi hafızası, kendi erkânı ve kendi Yol’udur.

Âşk ile…

16.09.2026

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Diğer Yazılar