Madımak’ı yakanlar Muaviye soyundan GÜLCAN DERELİ

Sivas Katliamı’nın üzerinden 33 yıl geçti. 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas Madımak’ta 33 Alevi aydını kamuoyunun gözü önünde televizyonda canlı yayında yakılarak katledildi.

33. yıldönümünde, 33 can için anmalar yapılacak. Katliam davasında ise sanıklar süreç içinde tek tek bırakıldı, esas sorumlular ise hiç yargılanmadı. Bir yara gibi ülkenin kalbinde duran Sivas Katliamı konusunda gerçek bir yüzleşme yaşanmadığı gibi Alevi toplumu hep bir güvercin tedirginliğinde tutuluyor. 33. yılında 33 canın yakılmasının arka planına dair Pir Rıza Yağmur ile konuştuk. Pir Rıza Yağmur, Aleviliğin derin bilgisinin, hak bilincinin, devletçi ve iktidarcı kesimleri tarih boyunca nasıl rahatsız ettiğini, katliama nasıl zemin hazırlandığını anlattı.

Sivas Katliamı’nın zemini nasıl hazırlandı?

“Bu yıl bu dağların karı erimez, sabah eser vardı. Yel bozuk. Bizim göçler yaylaya yürümez.” Böyle bir söz söylemişti Pir Sultan. 500 yıl sonrasını akıl etmişti yani. Yol önderleri öyledir. Bir de sözümüz var: “Kırk yıl bir kazanda piştim, hâlâ bu can çiğ” dediler. Ama bu son 40-50 yılı Aleviler iyi geçirmedi. 1960 ile 1980 yılları arasında dünyada da hareketler vardı. Alevi kesimin çocukları genelde sisteme karşı başkaldıranların ön sıralarındaydı. Bu toplumun çocukları bir kavgaya giriştiler, kaybettiler. Karşı devrim oldu. 12 Eylül geldi, silindir gibi ezdi geçti. Bir kesim büyük kentlere taşındı. Önemli bir kesim, bir milyona yakın insan, cezaevlerine konuldu. Bir kısmı da Avrupa’ya geldi. O gün buralara yirmi yaşında gelen insanlar şu an 60-65 yaşında. Devlet orada boş durmadı tabii. 12 Eylül’ü yapanlar, “bu mantıkla bu bataklığı kurutmamız gerekiyor” dediler. Yani bunu görmeden Sivas’ı anlayamayız. Bu başkaldırılar nerelerden gelişiyor, onun hesabını yaptılar. Ondan sonra bir dizi program uyguladılar.

Bu nasıl bir plan ve programdı?

80’li ve 90’lı yıllarda devletin tek işi en son Alevi köyüne kadar cami yapmaktı. Çünkü dini bütün insan yetişirse sağa sola kaymaz, ümmet olur, boyun eğer. Gerçekten Peygamber de öyle demiş miydi? Peygamberin iddiası farklıydı: Okuyun, bölüşün diyordu. Birbirinizi öldürmeyin diyordu. Aralarınıza sınır koymayın diyordu ama tersi yapıldı. Aleviler buna karşı koyamadılar. Takatleri yoktu. Son Alevi köyüne kadar cami yapacağız derken, Alevilerin tek bir itirazı yoktu. Yani samimi olursak böyleydi. Çünkü pirleri önceden müdahale görmüştü. Ölüp gitmişti. Bilgileri birlikte toprağa götürmüşlerdi. İkrarında duran bir pir, eğer gerçekten ikrarında durabilmişse, on binlerce yıl önce Hakk’ı, Tanrı’yı idrak ederken verdiği sözde durmuş demektir. Böyle bir pir, her zamanın, her tarihi zamanın hakikatini göğüsleyenlerin, hak ve hakikat adına mücadele edenlerin saflarında durur. Çünkü Alevi’nin ikrarında bu vardır. Yer alması gerekiyor. Aksi halde düşkündür. Yani inanç bize bunu emrediyor. Ocağımızdan destur aldık. Bize böyle telkin edildi.

Yani Sivas Katliamı’nın zemini, 12 Eylül öncesinden mi hazırlandı?

Nasıl olmuşsa özel idareleriyle, valileriyle, kaymakamlarıyla seferberlik halinde Alevi köylerine cami yapanlar, 85-86’lı yıllarda Alevi pirlerini Ankara’ya çağırdı. O sıra ben İstanbul’da yaşıyordum. Ben dedim ki: Madem cami yapılıyordu son köye kadar, ne oldu, ne değişti de bu pirler Ankara’ya çağırıldı? Toplandık, Karşıka Merdiven Köyü’nde Şahkulu Baba Dergahı var, hâlâ duruyor. Orada toplandık. Yüzlerce Alevi piri. “E ne yapalım, ne edelim?” “5-10 kişi gitsin” dedik. İki tane de bakan gelmişti o sıra. “Alevileri işte yanlış değerlendirmişiz, yanlış görmüşüz de ne yapalım? Alevileri Ankara’ya çağıralım dedik” diye konuşuyor. Kendine göre profesörler de buldular. Ama ocaktır, ikrardır, taliptir, pirdir, haktır, hakikattir, bunun esamesi yok. Kendilerine göre Türk-İslam sentezi gibi bir proje yaparak, “Cami de bizim, cemevi de bizim”… İyi güzel ama biz 1400 yıldır Muaviye’ye lanet ediyoruz, siz edebiliyor musunuz? Hayır. Biz 1400 yıldır Muaviye’nin katlettikleri için yas tutuyoruz. Bu yas kesintisiz devam eder. Nerede kimler zulme uğruyorsa onlar için yasımız devam eder. Haklıyla haksızın kavgası sürdüğü sürece Alevi’nin ikrarında o haklının yanında durmanın ilkesel olarak duruşu devam eder, yasımız da devam eder. Hızla bir baktık, mantar biter gibi Alevi örgütleri kuruldu.

Devletin kurduğu Alevi örgütleri hangileri? Asıl amaçları neydi? Alevi aydınlanmasının önüne mi geçilmek istendi?

Devlet o sıra bir çağrı yaptı. Demirel dedi ki: “Ya İzzet, gel de şu Alevilerin başına geç İzzettin Doğan’a.” İzzettin Doğan da geldi, Alevilerin başına geçti. Neyse, gittiler işte, Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi kuruldu. Aleviler adına o sıralar bir dernek kurulamıyordu. Anayasaya takılıyordu. İşte Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi olarak pazarlanan bu kurum, baş harflerini alınca CEM oluyor. CEM Vakfı kuruldu. Bu pirler Ankara Gölbaşı’nda MİT tesislerinde ağırlandılar. Önlerine bir şey kondu. Burhan ve yazılı belgeleri sorulmaz. Ama biz idrak ediyoruz, ne koydular önlerine. “Size bir şey demeyeceğiz ama yasal olarak bir şey de vermeyeceğiz, dokunmayacağız size. Cami yapmayı rafa kaldırdık. Örgütlenebilirsiniz” dediler. Ama şu an devlete karşı duran, işte ne deniliyor? Bugün de söyleniyor ya “Terörsüz Türkiye”. İnsan utanır ya. “Savaşsız Türkiye” desen yerindedir. “Terörsüz Türkiye” değil. Savaşsız Türkiye. Sen elli yıldır kendi vatandaşınla savaşıyorsun. Bak bu da ayrı bir şey. Neyse, Aleviler adına dernekler kurulmaya başlandı. Pir Sultan Abdal dernekleri kuruldu. Cem Vakfı örgütlendi, başka dernekler kuruldu. Bir sürü dernek, Avrupa’da federasyonlar, konfederasyonlar kuruldu. Ben 30 yıl önce geldiğimde burada Alevi gençliği başka bir ruh halindeydi, bugün başka bir ruh halinde. Neden? Çünkü karşı çalışma yapılmış. Bu inanca karşı olan çalışma yapılmış. Şu an çok tehlikeli bir durumu yaşıyorlar…

Katliam için yapılan hazırlıkları biraz anlatır mısınız?

O dönemler devletin özellikle askeri kanadı, televizyonu çok sık kullanıyordu. “İrtica birinci tehlike.” Bu mesajı kime veriyorlardı? İrtica nedir? Şeriata gitmenin yolu. Aleviler şeriatta yaşamak istemez. Derileri yüzülen, önderlerinin darağacına giden pirlerinin Alevilere gösterdiği yol şeriata gitme yolu değildir. Hakk’a doğru gidecek yoldur. Pir Sultan Abdal diyor ya: “Sekiz derler şol Cennet’in kapısı, Hakk’a doğru açılırmış hepsi, Korkusun çektiğin Sırat köprüsü, Onu doğru geçen insana neyler…” O yol Hak yoludur. Bütün insanlık o yolun talibidir, peygamberler de dahil. Bu yolun talipleridir. Dolayısıyla o sıra Pir Sultan Abdal etkinlikleri düzenlendi. Ben de davetliydim. Sonunda ben fark ettim. O gün Sivas’ta bizden önce Sivas’ta bir dergi, Sivas’ta “Şeytan Ayetleri” diye bir yazı dağıtıyor. Bir yanda Kızılbaşlar, Aleviler orada Pir Sultan’ı anacaklar. Zaten dinsiz damgası yemişler. Öbür yandan da Hz. Muhammed’e hakaret eden birtakım yazılar, Sivas’ın bütün caddelerinde dağıtıldı bu dönem. Haberi alınca ben bir şartla gelirim dedim: “Etkinlikleri Sivas’ta değil, Banaz’da yapın. Pir Sultan Abdal Banazlıdır. Gidelim Banaz’da etkinlik yapalım. Orada semah dönelim…” Çünkü haberi aldık biz. Böyle bir durum var. Sivas’ta yapma kararı değişmedi.

Sonra ne oldu?

Bu insanlar sekiz saat televizyon karşısında devleti beklediler. Madımak’a en fazla 500-600 metre uzakta bir askeri tümen var. O tümenden kimse gelmedi. Ve sonunda o günün yetkilileri ne dediler? “Çok şükür dışarıdaki vatandaşlarımıza bir şey olmadı.” Sekiz saat bekledikten sonra Alevi aydın ve sanatçıları yaktılar. Yakınca aynı general televizyona çıktı: “Ben yıllardır diyorum ki irtica yıkıcı birinci tehlike. Bak işte irtica geldi, yıktı.”

Sivas, tasarlanarak, organize edilerek, devletin organize ettiği bir katliamdır. Ve ondan sonra da zaman aşımına uğratmıştır. Ondan sonra da Alevi örgütleri: “Efendim, hadi müze yapalım.” O zaman ben buradan bir şey söyleyeyim. Bunu yazın. Madem müze yapmak bir şeyi değiştirmiyor, madem halka ziyaret yapacaksın, her sene git orada kurban kes. Burası benim ziyaretimdir, ziyaretgahımdır diyeceksin. Nasıl ki Kürdistan’ın bütün dağlarında ziyaretler var. Ali’yi, Ana Fatma’yı çağırdılar. Ben DêrsimliyimDêrsim’de işte bir taşta Düldül’ün izi var. Peki Ana Fatma mı geldi, Şah İsmail mi geldi Dêrsim’e? Hayır. İnanmak istediğini orada mekan sahibi yapmış. Pir Sultan Abdal diyor ya: “Nerede Pir Sultan’ım nerede? Özümüz asılı darda. Yemen’den öte bir yerde. Hâlâ Düldül savaşındadır.”

600 yıl önce bunu söylüyor. Tarsus’ta, Amman’da, Lazkiye’de neler oluyor? Aleviler ölüyor. Aleviler camiye gidiyor mu? Gidiyor. Ramazan tutuyor mu? Ramazan’ı da tutuyor. Ona rağmen öldürülüyor. E nedir o zaman esas sorun? Esas sorun Ali ile Muaviye’nin kavgasıdır. Bunu idrak etmemiz gerekir. Hüseyin ile Yezid’in kavgasıdır.

Bizim deyişlerimiz vardır. Diyor ki: “Yolumuz on iki İmam’a çıkar. Mürşidim Muhammed Ahmed-i Muhtar. Rehberim Ali’dir sahip-Zülfikar Kulundur. Şahi’ya divana geldim. Allah dost eyvallah peymana geldim.” Binlerce yıl önce bunlar yazılmış, kuşaktan kuşağa aktarılmış.

Bir daha o Sivas’ların yaşanmaması için, orada şehadete ulaşanların tek istediği şey, hakikati orada dile getirmek, Hak aşkına semah dönmekti. Orada şehadete ulaşanların tümünün ruhları, inanıyorum ki şu an coğrafyamızda en kutsal yerlerdedir, aramızdadır. Gönüllerimizde yaşamaya devam edecektir. Cenab-ı Hak onları şefaatinden mahrum etmesin. Bir daha da böyle zulümler yaşanmasın. O zulmü yapanlara, o zulmü yapan yezid zihniyetine lanet olsun. Zulme uğrayanların da ruhları şad olsun.

Bu katliam ve devletin Alevi kurumlarına el atmasıyla Alevi aydınlanmasının önüne mi geçildi?

Tabii bunu başardı da devlet bir konuda. Federasyonlar kuruldu, konfederasyonlar kuruldu. Hatta çok ileri giderek “Almanya bizi tanıdı, Fransa bizi tanıdı.” Bunlar uydurulmuş bilgilerdir. Alevi tabana söylenir. Atalarının bütün yaptıklarına gerici damgası vurdular. Seyit Rıza darağacına giderken en son sözü, kendi toplumuna söylediği vasiyet şuydu: İhsan Sabri Çağlayangil yazdı bunları. O yaşlı insan karanlıkta seslendi diyor. Çünkü lambaları söndürmüşler, askeri bir gaz lambasının ışığında asmışlar bu insanları. O karanlıkta sanki on binlerce insan varmış, onlara hitap etti diyor. Bağırdı, dedi ki: “Evlâd-ı Kerbelâ’yız. Bi-hatayız. Ayıptır, zulümdür, cinayettir!” Şimdi bu mesaj ne anlatıyor bize? Seyit Rıza, “Evlâd-ı Kerbelâ’yız.” derken bir Arap soylusu değil. İmam Hüseyin’in akrabası değil. “Evlâd-ı Kerbelâ’yız” demek, yani bizim verdiğimiz ikrarda o dönemin hakikatini bunlar temsil ediyor. Biz onlara ikrar verdik. Zaten Alevi inancında da Kırklar Cemi var. Onun sözleşmesi, son nefesiyle yapılan sözleşmedir. Muaviye taifesinin karşısında Ali taifesiyle birlikte. Ama Aleviler onu göremedi.

Sonrasında Alevi halkı sokaklara çıktı, eylemler yapıldı…

Alimler hızla örgütlendi. İstanbul’da bir milyonu aşkın insan, sokaklara döküldüler. İstanbul’da yürüyorlar. Ne diyorlardı? “Türkiye’de laiklik kalacak, mollalar İran’a.” Attıkları slogan, devletin işlediği suçu aklıyor. O organizasyonu yapan, o programı hazırlayan devletin kendisidir zaten.

İkrarında duran bir pir ise her zamanın hakikatini göğüsleyenlerin, hak ve hakikat adına mücadele edenlerin saflarında durur. Çünkü Alevi’nin ikrarında bu vardır. Onun için şu an biraz birlikte hareket ediyorlar. Onun da rantı var yani. Nedir? Üstelik çatıda birlik yapmak Muaviye politikasıdır. Açık söylüyorum. Vitrinde birlik yapmak, Muaviye politikasıdır. O coğrafyayı zehirlemiştir. Tabanda birlik, Ali politikasıdır. Tabanda birlik olalım. Vitrinde değil. Vitrinin üstünde rant var.

Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şu an ülke çok kötü durumda, etrafı sarılmış bir durumda. İran’ın başına gelen, Türkiye’nin başına gelse, Türkiye 15 gün dayanamaz o işe. Onu şimdiden bilmeleri lazım Alevilerin. Herhangi böyle bir karşıtlık durumunda birinci hedefte yine Aleviler var. Onun için Aleviler, ikrarlarının gereği, haklı olan safta durup, örgütlenip, demokrasi alanında kendi mücadelelerini hazırlamaları gerekiyor. İnanç alanında da, yıllar önce kovdukları pirleri yaşıyorsa, bir kısmının onlarla buluşup ocaklara geri ikrar vermeleri gerekiyor. Mesela 50 yıl öncesine kadar Alevilerde Kürt, Türk, Arap tartışması yoktu. 25 milyon Alevi varsa 7-8 milyonu Kürt’tür. 50 yıl öncesine kadar Alevilerde İslam’ın içi, İslam’ın dışı tartışması yoktu. Bunlar, başka şeyler üzerinden Alevi ortamlarına geldi. Arkasında yine karanlık bir durum var. Kürtlerle demokrasi, özgürlük ve hakikat mücadelesinin bu kesimle ortaklaşamaması için yapılmış bir çalışmadır ve başarılmıştır.

Türkiye’nin bugün insanları feryat ediyor. Onun için yeni Sivasların yaşanmaması için, Alevilerin, samimi Müslümanların, diğer halkların sorunu olan bu cebbar sisteme karşı kimler huzursuzsa onlarla birlik olmak, Alevi inancının esas hedefidir. Şu an barış tartışılıyor. Alevi inancında 50 yıldır Aleviler örgütleniyor. Sorsunlar Alevi örgütlerine: 50 yılda kaç tane Alevi’yi birbirine musahip ettiniz? Yol kardeşliğidir. Çıkar bir tane Dêrsimli Kürt Alevi, gider bir tane Eskişehirli Türkmen Alevi ile musahip olur. Al sana halkların kardeşliği. Önünde örnekler duruyor.

Yani oradaki kavga bitmemiş. Alevi piri olarak ben söylüyorum bunu. Oradaki kavga, şu anki kavga da dahil, yanı başımızdaki Suriye. Bir demokrasi kavgası falan değil. Oradaki kavga Ali ile Muaviye’nin bitmeyen kavgasıdır. Oradaki kavga Hüseyin’le Yezid’in bitmeyen kavgasıdır. Alevi hakikatinde zulmeden her zaman Muaviye ve Yezid zihniyetidir. Zulme uğrayan ve o zulme karşı direnen de Ali ve Hüseyin’in direnişidir. Alevilerin öyle anlaması lazım.

Özgür Politika Gazetesi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Diğer Yazılar