Ana Sayfa Blog Sayfa 101

Alevi köylerine yönelik yeni saldırılar: HTŞ çeteleri harekete geçti!

HTŞ’li gruplar, Suriye’nin Hama ilindeki Alevi köylerinde sivil yurttaşlara yönelik yeni bir katliam gerçekleştirdi. Geçiş Hükümeti’ne bağlı çeteler, Hama’nın Hawrat Ammourin Mahallesi’nde birçok eve baskın düzenleyerek Alevi sivilleri hedef aldı.

Hawar Haber Ajansı’nın aktardığına göre, silahlı gruplar köylerde arama yaparak birçok kişiyi gözaltına aldı. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, yerel kaynaklara dayanarak, Suriye Geçiş Hükmeti Savunma Bakanlığı’na ait 100 araçlık bir askeri konvoyun Eyn El Werd ve El Rimîle köylerine girdiğini bildirdi. Konvoyun gelişi güzel ateş açtığı, yurttaşlara hakaret ettiği ve birçok kişiyi tutukladığı belirtildi.

Ayrıca, Horat Emorîn köyünde, çevre köylerden gelen silahlı kişiler tarafından çok sayıda dükkân yağmalanıp yakıldı. Bu saldırılarda ölü ve yaralıların olduğu bilgisi teyit edildi. Alevi köylerinde yaşanan bu olaylar, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

Elbistan’da Eğitimci Hasan Yıldız’ın Anısına 4 Metrelik Zülfikar

Maraş’ın Elbistan ilçesine bağlı Deretopallı köyünde, Alevi kimliği ve eğitimci kişiliğiyle hafızalarda yer eden Hasan Yıldız’ın mezarı, torunlarının özel bir çalışmasıyla yeniden anlam kazandı. 1949 yılında hayata veda eden Yıldız’ın kabri başına, Alevi inancında adaletin, direnişin ve hak yolunun simgesi olan Zülfikar’ın 4 metre yüksekliğindeki mermerden bir anıtı dikildi.

CAN TV’de Hüseyin Kelleci’nin hazırlayıp sunduğu Can Bizim Eller programında tanıtılan mezar, Alevi toplumu açısından dikkat çekici bir örnek olarak öne çıktı.

“Öğren ki öğretsin, karanlığa ışık veresin”

Mezar taşında Hasan Yıldız’ın eğitimci kimliğini yansıtan şu sözler yer alıyor:
“Öğren ki öğretsin, karanlığa ışık veresin. Hasanî Xalle”

Hasan Yıldız’ın yeğeni Halis Üstündağ, dayısının köy gençlerinin aydınlanması için büyük çaba verdiğini anlattı:
“Dayım gençleri toplar, okutur, eğitirdi. Burada 2-3 yıl eğitim verdi. Evini büyütmek isterken soğuk almış, ardından zatürreye yakalanmış. O yıllarda yol da yoktu, doktor da. 49 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bugün torunları, onun anısını bu anlamlı eserle yaşatıyor.”

Bir diğer yeğen Hüseyin Yıldız ise amcasının dönemin aydınlarından biri olduğunu vurguladı:
“Mezarın yapımı için Malatya’dan gelen ustalar iki gün boyunca çalıştı. Ortaya çıkan bu Zülfikar, hem amcamızın inancına hem de aydınlık yoluna bir nişane oldu.”

Alevi Kimliğine Anlamlı Bir Vurgu

Torunları tarafından 2023’te yaptırılan bu anıt, Hasan Yıldız’ın Alevi kimliğine güçlü bir gönderme niteliği taşıyor. 4 metre yüksekliğindeki Zülfikar, yalnızca bir mezar süsü değil; aynı zamanda hak, adalet ve ışığın simgesi olarak gelecek kuşaklara da mesaj veriyor.

AAKB Genel Başkanı Özgür Demir: “Kurtuluş Kadının Ellerindedir”

Almanya Alevi Kadınlar Birliği (AAKB) Genel Başkanı Özgür Demir, Jin Dergisi için kaleme aldığı “Kurtuluş Kadının Ellerindedir” başlıklı yazısında, Alevi inancında kadın–erkek eşitliğinin yolun özünde yer aldığını, ancak günümüzde bu eşitliğin pratikte görünmez kılındığını vurguladı.

Demir, Alevilik’te kadın ve erkeğin birlikte “can” olduğunu belirterek, “Kadınıyla erkeğiyle birlikte Alevi hukukunu örgütlerde hâkim kılmak, gerçek dönüşümün ön koşuludur. Kadınlar karar mekanizmalarında eşit temsil edilmeden, inanç önderliği kadınlara da açılmadan kurumlarda rızalık ve eşitlik sağlanamaz” dedi.

“Hünkâr’ın sözü yolun eşitlik temelidir”

Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde. Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerindedir. Bizim nazarımızda kadın–erkek farkı yoktur. Eksiklik senin görüşündür” sözünü hatırlatan Demir, bu anlayışın Alevi yolunda eşitlik ve özgürlük mücadelesinin temel taşı olduğunu vurguladı.

Demir, tarih boyunca Ana Fatma, Kadıncık Ana ve Bacıyan-ı Rum’un öncülüğüne işaret ederek, “Bugün Alevi kadınların inanç ve toplumsal hayatta yaşadığı eşitsizlikler, bu özden kopuşun somut göstergesidir” dedi.

“Alevi kurumlarında eşitsizlik politik bir sorun”

Demir, cemlerde kadın ve erkek yan yana otursa da karar alma süreçlerinin çoğunlukla erkeklerin elinde olduğunu, dedeliğin erkeklere özgülenip kadınların sınırlı rollere sıkıştırıldığını, Alevi kurumlarında kadın temsil oranının düşük olduğunu kaydetti.

“Kadınların inanç alanında ikincilleştirilmesi, yolun özüne ihanettir” diyen Demir, bu durumun yalnızca kültürel değil, aynı zamanda politik bir sorun olduğuna dikkat çekti.

“Kurtuluş, kadınların ellerinde”

Çözümün erkeklerin izin vermesinde değil, kadınların kendi iradeleriyle haklarını talep etmesinde yattığını vurgulayan Demir, şöyle devam etti:

“Gerçek kurtuluş, kadın–erkek eşitliğinin her alanda yaşatılmasıyla mümkündür. Bu kurtuluş, başkalarının lütfuyla değil; kadınların kendi elleriyle olacaktır. Hünkâr’ın dediği gibi: ‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.’ Bunu hakikate dönüştürmek kadın–erkek yan yana, can cana mücadeleyi büyütmekle mümkündür.”

Savaş ve barış üzerine ERGİN DOĞRU

0

İnsanlık tarihinin en çok konuşulan karşıt kavramlarından biri savaş ve barıştır. İnsanlığın adeta belası olan savaş gerçeği karşısında barış arayışları, insanlığın en büyük mücadelesi olarak günümüze kadar süregelmiştir.

Barış, insanlığın en büyük değer arayışı ve kavgasıdır. Bu yönüyle barışın anlamını ve değerlerini kavrayabilmek için öncelikle savaşı doğru anlamak gerekir. “Barışı yapmak, savaşmaktan daha zordur” tespitinin izahını ise insanlığın hegemonik güçlerinin ısrarlı savaş yaklaşımında aramak gerekir. Hegemon olan savaşsız yapamaz; zira savaş, hegemonyanın sürekliliğini sağlamanın aracıdır. Hegemon, savaşın sonuçlarına değil; savaşın sağladığı çıkara bakar. Bunun için savaş hegemonların, barış ise insanların kendini ifade etme biçimidir.

Savaşın yıkıcılığını, kanlı yüzünü ve tüketicilerini anlamayan, barışın değerini de bilemez. Savaş, doğrudan insanın özsel ve varoluşsal değerlerini yok etmeye dönük bir politikadır. İnsanla birlikte doğayı da yok eder; içindeki bütün canlılarıyla beraber hayatı tüketir.

İşte savaşın bu yıkıcılığı karşısında barış, insanlığın en ulu arayışı ve mücadelesi olarak ortaya çıkar. Bu büyük mücadele doğal olarak sanatın ve onun bir kolu olan şiirin de ana temalarından biri olmuştur.

Toplumun ve doğanın bir parçası olan şair, insanlığın büyük mücadelesi olan barışa kayıtsız kalamaz. Kelimelerin ustası olan şairin barışa uzak durması düşünülemez. Bu gerçeklikten dolayıdır ki dünyada ve Türkiye’de şairlerin büyük çoğunluğu barış şiirleri yazmıştır. Şair, barışı şiirlerinde savunur.

Bazı şairler yalnızca barışı yazmakla kalmamış, aynı zamanda aktif bir barış savunucusu olarak mücadeleyi politik bir duruş haline getirmiştir. Örneğin Asım Bezirci, yaşamı boyunca barış mücadelesi yürütmüş; “Şairlerimizin Diliyle Barış” ve “Türk-Yunan Dostluk ve Barış Şiirleri” adlı eserleriyle bu mücadeleyi kalıcılaştırmıştır.

Şairin barışı yazması en doğalıdır. Çünkü şiirin özü insandır, duygudur. Duygu insanı olan şair, iyiliği, dostluğu, aşkı, eşit ve kardeşçe bir yaşamı savunduğu gibi barışı da en derinden hisseder, işler ve dile getirir.

Dünya şiirinin büyük ustaları Aragon, Victor Jara, Neruda, Brecht, Ritsos, José Martí, Mahmud Derviş, Kavafis gibi isimler; özgürlüğün, eşitliğin sesi oldukları gibi barışın da büyük şairleridir.

Türkiye’de Nazım Hikmet, İlhan Berk, Behçet Aysan, Enver Gökçe, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Ataol Behramoğlu, Ahmet Arif, Ahmet Telli, Hicri Özgoören ve daha nice şair, şiirlerinde barışın sesi olmuş, mısralarında barışı işlemişlerdir.

Şairlerin barış şiirleri yalnızca ülkeleriyle sınırlı kalmamış, dünyayı kucaklamalarıyla evrenselleşmiştir. Nazım Hikmet, Hiroşima katliamı sonrası “Bulutlar adam öldürmesin” derken Türkiye’den Japonya’ya, katledilen insanlara yüreğini açmıştır. “Japon Balıkçısı” şiirinde “Balık tuttuk, yiyen olur” derken; “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler” dizelerinde ise yerelden evrensele uzanıp savaşın acısını yaşayan yüreklere seslenmiştir. Ataol Behramoğlu, “Stratis Kuru Kosa’ya Mektup” şiirinde barış ve kardeşlik özlemini dile getirmiş; Behçet Aysan “Beyaz Başörtülü Kadınlar” şiirinde Arjantinli anaların kayıp çocuklarının acısını paylaşmıştır.

Apollinaire, “Barış için güzel türküler söyler, sanatta ölenler” diyerek sanat ve barışın bağını kurar. Aragon’un şiirleri barışı dillere ve yüreklere yerleştirmiştir. Arthur Rimbaud, Paris Komünü’nü “Hafif mavilikte bir akşam / bombaların katıldığınla aydınlandı evlerimiz” dizelerinde anlatırken direnişi ve barış özlemini dile getirir. Yannis Ritsos, “Barış şiirlerinin anası” olarak görülmüş, barışa inancını güçlü dizelerle yansıtmıştır. Brecht’in “Generalim, tankınız ne kadar güçlü” şiiri barış dendiğinde akla gelen en önemli şiirlerdendir. Çek şair Nezval da “İnsanlar sürekli iyi yaşasın diye / köyünde dört bir yanında dünyanın / söylerim barış türküsünü” dizeleriyle barışı yüceltmiştir.

Barışı savunmak, evrensel insan sevgisini dünyanın dört bir yanına taşımak ve canlı tutmak, yaşamın ve şairlerin temel özelliklerindendir. İnsani değerlerin korunması ancak barışla mümkündür. Özgürleşme arayışında barış mücadelesinin en güçlü savunucuları ise savaşın yıkımını en ağır yaşayan halklardır. Çünkü onlar savaşın sonuçlarını derinden yaşadıkları için barışın değerini en iyi bilenlerdir.

Şair, çökmüş ve çürümüş değerlerin değil; güzelliğin, iyiliğin, aşkın, sevginin, eşitliğin, insanı ve doğayı yücelten değerlerin sözcülüğünü üstlenir. Onları dile getirir. İnsani değerleri ve duygusu olmayanın şiiri hep eksik kalır; o yalnızca iktidarların ve zorbanın oyuncağı olur. Bu da şairin ölümüdür.

İnsanlığın felaketi olan savaşlar, şiirin doğasına da aykırıdır. Şair, ancak özgürlük ve daha güzel bir yaşam savunuculuğuyla değer bulur. Aksi halde zorbanın şiirini yazarak onun sesi haline gelir; ama sonunda kirlenmekten kurtulamaz.

Özcesi, şiir ve barış birbirine yakışan değerlerdir. Eğer şiir insanı, doğayı ve güzeli anlatacaksa, barışa muhtaçtır. Barış, en güzel mısraları, metaforları ve imgeleri fazlasıyla hak eder. Çünkü barış, insanın varoluşunun ve geleceğinin anlamıdır.

yeni yaşam gazetesi

Mannheim Cemevi: Gerçekler Üzerine Kurumsal Tavrımız

Mannheim Cemevi, son günlerde sosyal medya üzerinden yayılan asılsız iddialara karşı yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) bireysel çıkarları değil, inanç değerlerini ve kolektif aklı temsil ettiği vurgulandı.

AABF’nin kuruluşundan bu yana Almanya’daki Alevi toplumunun hakları için sürdürdüğü kararlı mücadelenin önemli kazanımlar sağladığı belirtildi. Kamu tüzel kişiliğinin elde edilmesi, Alevilik inancına uygun derslerin eğitim müfredatına dahil edilmesi ve cemevlerinin tanınması gibi başarılar, bu mücadelenin ürünleri olarak sıralandı.

Açıklamada, AABF’nin bir inanç kurumu olduğu ve yönetiminde bireysel çıkarlar değil, ilkelerin esas alındığı ifade edildi. “AABF, hesap verdiği yer sosyal medya değil, toplumsal alanlardır” denildi. Bu bağlamda, yetkisi olmayan kişilerin hedef aldığı açıklamaların bilgiye dayanmadan yapıldığına dikkat çekildi.

Mannheim Cemevi, eleştirilerin Alevi inancının bir parçası olduğunu, ancak bu eleştirilerin samimi ve yapıcı bir şekilde yapılması gerektiğini vurguladı. Aksi takdirde, bu tür söylemlerin yalnızca AABF’ye değil, tüm Alevi toplumuna zarar verebileceği ifade edildi.

Son olarak, tüm Alevi toplumuna kamuya açık alanlarda daha fazla sorumluluk ve edep ile hareket etme çağrısında bulunuldu.

KAN KARDEŞLER, KANKALAR… NECATİ ŞAHİN

PETRAEUS ve COLLANİ
Der Stratege des Imperiums und sein Schüler,
der CIA-Şef ve der Dschihadistenführer.
Bu resmi anlamak için diplomaya gerek yok.
Diplomat yok.
Sadece gözler açık –
ve Suriye hakkında biraz bilgi.
Bakan herkes için arkasındaki karanlığı görür.
Tek: David Petraeus
Generalim.
Chef der CIA.
Irak’taki ABD birliklerinin komutanı.
Der andere: Collani.
Einst ein Dschihadist, El-Kaida, IS.
Sakal kısalırken,
ama kanla daha taze ve taze akıyor.
Resmi hikaye şöyle:
Collani, beş yıldır Irak’ta esir.
Eyin Mitos!
Hapishane mi? Bir fon.
Wahrheit’te:
Beş yıllık eğitim
İngiliz ajanlarıyla.
Petraeus’un gözünün altında.
Şiddet üniversitesi.
Sonunda: “özgür bırak”.
Ama aslında:
bir göreve gönderildi.
Suriye’ye doğru .
Sonra ödül: 10 milyon dolar.
Bir oyun.
Ein Trick.
Yani cihatçılar diyor ki:
‘Ne kadar cesur olduğuna bak –
Amerika ondan korkuyor! “
Collani böyle bir kahraman oldu.
Zum İdol.
İdlib liderine.
Şam yolu hazırlandı
40, 50 pick-up’lar yuvarlandı.
Kein Widerstand.
Çünkü Assad’ın generalleri uzun zaman önce satın alındı.
Rusya sessiz.
Putin işini yaptı:
“Senin için Ukrayna –
Bizim için Suriye. “
Lanet olsun Collani,
motoru hiç kapatmadı,
İdlib’den Şam’a.
Ve bitiş çizgisinde: hemen başkan.
Ama kim ona oy verdi?
Collani –
Amerika devlet adamı.
İngiltere Büyükelçisi.
İsrail Askeri Ataşeliği.
Collani –
Alawîlerin icraçıları,
der Druzen,
Suriye’deki Hristiyanlar .
Peki ya hindi?
Büyük kardeş,
Koruyucu elini üzerinde tutuyor.
Petraeus – sein Mentor,
Öğretmeni.
Bu fotoğraf mı?
New York’ta.
Bir araya gelme.
Öğretmenler ve öğrenciler.
Nostaljiyle bana sarıldı.
***
Burası Ortadoğu.
Herkes için bir oyun parkı –
ama kendi halkı için değil.
Bilge bu sisteme bir isim vermiş:
Emperyalizm.
Ben bir senaristim.
Ama yazdıklarım bir senaryo değil.
Çünkü Ortadoğu’nun senaristleri
Ne Araplar, ne Kürtler, ne Aleviler, ne de Druze –
ve ayrıca Necati gibi Türk yok Alawit yok Kürt yok.

Fırat: Alevilere Yönelik Nefret Suçlarına Son Verilsin!

DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, Alevilere yönelik nefret suçlarının araştırılması ve gerekli önlemlerin alınması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) araştırma önergesi sundu. Fırat, bu önergesinde, Alevilere karşı işlenen nefret suçlarının toplumsal barışı zedelediğine dikkat çekti.

Fırat, El Cezire çalışanı Amel Zaamta’nın Alevilere yönelik hakaretlerini örnek göstererek, bu tür nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü adı altında cezasız bırakılmasının kabul edilemeyeceğini belirtti. Alevi toplumunun karşılaştığı ayrımcı politikaların, Anayasa’da güvence altına alınan eşit yurttaşlık ilkesine açıkça aykırı olduğunu vurguladı.

Önergesinde, Alevilere yönelik nefret söylemlerinin yaygınlığı, cezalandırılmayan bu suçların teşvik edici etkisi, kamu kurumları ve medya organlarının rolü ile Alevi toplumunun taleplerinin detaylı bir şekilde incelenmesini talep etti. Fırat, bu konuların araştırılmasının Türkiye’nin eşitlikçi ve demokratik bir hukuk devleti olma yolunda önemli adımlar atılmasına katkı sağlayacağını ifade etti.

Sonuç olarak, Fırat, Alevilere yönelik nefret söylemleri ve ayrımcı politikaların tüm yönleriyle incelenmesi gerektiğini, cezasızlığın önlenmesi ve gerekli önlemlerin alınmasının elzem olduğunu belirtti.

Hamburg Hak Evi’nde Ali Kenanoğlu ile Alevi Toplumu Buluştu

Hamburg Hak Evi’nde Ali Kenanoğlu İle Halk Toplantısı Gerçekleştirildi

Hamburg ve çevresinde etkinlikler düzenleyen Hak Evi – Alevitisches Kulturhaus, HDK Eşbaşkanı Ali Kenanoğlu’nun katılımıyla bir halk toplantısı gerçekleştirdi. Yoğun ilgi gören toplantıda, barış ve demokratik toplum süreci üzerine önemli tartışmalar yapıldı.

Kenanoğlu, Türkiye’de demokratikleşmenin yalnızca siyasal değil, toplumsal bir mücadele ile mümkün olduğunu vurguladı. “Barış süreci, yalnızca masada değil, halkın yaşamında da anlam bulmalıdır” diyen Kenanoğlu, Alevi toplumunun tarihsel olarak barış, eşitlik ve adalet mücadelesinde önemli bir rol oynadığına dikkat çekti.

Alevi toplumunun demokratik süreçlere katılımının vurgulandığı toplantıda, Aleviliğin rızalık ve barış kültürünün toplumsal barışın inşasında özel bir anlam taşıdığı ifade edildi. Katılımcılar, Alevilerin katkısının sadece siyasal değil, inançsal ve kültürel açıdan da değerli olduğunu belirttiler.

Toplantı sonunda Hak Evi yönetimi, katılımcılara teşekkür ederek, “Barış ve demokratik toplum mücadelesinde hep birlikte yan yana, omuz omuza yürümeye devam edeceğiz” mesajını iletti.

Ar Damarı Çatlamış Bir Düzen: Yolsuzluk, Pişkinlik ve Çürüme ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye siyaseti kirlenmişlik o dereceye vardırılmış ki artık “Bu kadarı da olmaz.” dediğiniz bir noktaya geliyorsunuz. O kadar “Olmaz.” dediğiniz yerden bir bakıyorsunuz, olabilirliği olan şeylerle karşılaşıyorsunuz. O kadar açık bir şekilde yalan üretiliyor, o kadar açık bir şekilde manipülasyon yapılıyor ki kimse dönüp de bunun üzerinde konuşma gücü göremiyor. Eğer konuşabilenler olursa, karşılarında da iktidarın baskı araçlarının devreye girdiğini görüyoruz.

Bu anlamıyla son dönemlerde tartışılan birçok konu aslında tartışılmamak üzere gündeme getirilen konular olarak önümüzde duruyor. Hem gündemi önümüze koyuyorlar hem de “Bunu tartışamazsınız.” diyorlar. “Bizim size sunduklarımızı kabul edeceksiniz, benimseyeceksiniz ve siz de bunları tekrarlayacaksınız.” dayatmasını yapıyorlar. Büyük bir medya ordusuyla, büyük bir trol ordusuyla topluma yanlış bilgi, kirli bilgi pompalanmaya iktidar cephesinden devam ediliyor.

Ne yazık ki Türkiye’nin bugün gelmiş olduğu nokta, Ar damarı çatlamış bir düzen. Hiçbir suçun, hiçbir günahın, hiçbir hatanın kabul edilmediği; herkesin gözünün içine baka baka siyasetçilerin özellikle yalan söyledikleri bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti düzeni ile karşı karşıyayız.

Gözümüzün içine baka baka Erdoğan yolsuzluklara dair açıklamalar yapıyor.

“Siyasi hayatım boyunca böyle şeylerle hamdolsun karşı karşıya kalmadım.”

Bunu söyleyen Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Bunu diyen Bilal’in babası Recep! Peki, kamuoyu hiç mi bir yolsuzluk davasıyla, bir rüşvet davasıyla Erdoğan’ı anmadı? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’ndan bugüne kadar siyasi hayatı boyunca yaptığı tüm işlerde yolsuzlukla adı anılan bir şahıs bunu söylüyor.

Bir yüzükle iktidara geldi! “Bundan fazlasını görürseniz bilin ki Tayyip Erdoğan çalmıştır.” diyen şahıs, şu anda dünyanın en zengin liderleri arasında sayılıyor. O günkü Recep bugünkü Recepe kendisi “hırsız” diyor.

Nasıl bir Cumhurbaşkanı bu kadar rahatlıkla bu yalanları söyleyebiliyor, bu cümleleri kurabiliyor? Cumhurbaşkanı bu cümleleri kurduğu zaman, varın siz düşünün, toplumun diğer kesimleri olaylara nasıl yaklaşabilir ya da olaylar karşısındaki refleksleri nasıl olur?

“Balık baştan kokar” hikâyesi gibi, bu iktidarın yukarıdan aşağıya kadar silsilesine baktığınızda dehşet bir utanmazlığı, dehşet bir pişkinliği ve aslında bir anlamda da iktidar olmanın sarhoşluğunu görmek mümkün. Sonradan görmüşlüğün dibe vurduğu bir tabloyla karşı karşıya olduğumuzu söylememiz gerekiyor.

Çok zor değil web üzerinden tarayalım, soralım: Recep Tayyip Erdoğan’ın yolsuzluk ve rüşvet ile anıldığı davalar var mı? Girin internete, hangi platformu istiyorsanız ordan sorgulayın. Arama motorlarına sorun. Bir kaçını sizin için notlayayım;

  • 1994-1998 İBB dönemi: Belediye ihaleleri, İGDAŞ ve İSKİ dosyaları. Erdoğan’ın isminin yolsuzlukla anıldığı ilk dosyalar.
  • Deniz Feneri Davası (2008-2011): Almanya’daki mahkemelerde açıkça çözüldü. Yolsuzluğun içinde olanlar itirafçı oldu, cezaları aldılar. Bu dava Erdoğan’ın “gemicikler” sürecinin başladığı dönemdir.
  • İhale ve yandaş sermaye tartışmaları (2000’ler-2010’lar): İhalelerin belli iş insanlarına verilmesi, Erdoğan çevresinde havuz medyası ve sermaye grupları oluşturulması.
  • 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu (2013): Erdoğan’ın 4 bakanı istifa etti. Reza Zarrab ABD’ye sığındı, itirafçı oldu. Netflix bu operasyonun belgeselini çekiyor. Meşhur “sıfırlama” tape’leri bu dönemde yayımlandı.
  • Man Adası belgeleri (2017): Kılıçdaroğlu, Erdoğan ve yakınlarının milyonlarca doları Man Adası’na transfer ettiğini açıkladı.
  • Malta, Man Adası, Panama belgeleri: Erdoğan ve ailesinin yurt dışında servet tuttuğu iddiaları. Resmî soruşturma açılmadı.
  • İmar ve kamu kaynakları iddiaları: Yol, köprü, havaalanı ihaleleri.

Ama Erdoğan ne diyor? “Hamdolsun böyle bir şeyle karşı karşıya kalmadım.”

Aklımızla mı dalga geçiyor? Nasıl bir ruh haliyle söylüyor? Ama söylüyor. Çünkü kamuoyunun bu kadar rahat manipüle edilebileceğini görüyor. Bir kesimin bunları benimsediğini ve doğru kabul ettiğini biliyor.

Üzerinde siyaset yaptığı toplumsal yapıyı tanıyor, o yapıya sesleniyor. Muhalif kesimler zaten bu durumu görüyor ve kabullenmiyor. Ama Erdoğan’ın esas aldığı kesim onlar değil, kendisine bugüne kadar destek veren yapılar.

Bugün sosyal medya platformlarına girin: Birçok haber kaldırılmıştır, birçok görüntü sansürlenmiştir. Bilal’in keyif partileri, Erdoğan ile ilgili rüşvet iddiaları, Erdoğan’ın ekibinin adı geçen yolsuzluk hikâyeleri, mafya ilişkileri… Bunların neredeyse hiçbiri bırakılmamıştır. Hepsi yargı eliyle kaldırtılmıştır. Ama Erdoğan’ı öven binlerce trol hesabı rahatlıkla haber akışına devam ediyor. Durmadan cilalayıp parlatıyor.

İşte bu arındırılmış, temizlenmiş ve sadece kendisini övmek üzerine kurulu sistem içinde Erdoğan konuşuyor. “Hamdolsun böyle bir şeyle anılmadım.” diyor. Kendi dünyasında söylüyor. Yapılanların hepsi biliniyor.

Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar kamuoyunu manipüle etmeye yönelik oluyor. Mesela, Erdoğan’dan sahte diplomalar açıklaması geliyor:

Erdoğan’ın söylüyor: “Devletimiz sahte diploma soruşturmasında milletin hakkını yiyen haramzadelere acımamıştır.”

Bunu söyleyen diplomasını ibraz edemeyen, kamuoyuna sunamayan, üniversitede okuduğunu ispatlamayan şahıs. Başkalarının var olan diplomalarını kendi yargısı eliyle iptal ettirip, onlara “diplomasız” diyor. Sonra da sahte diploma soruşturmasından bahsediyor. Bu sahtekârlığın, Osmanlı torunları dedikleri insanlara kadar uzanan bir dolandırıcılık hikâyesinin parçası olduğu da ortada. Kendisinin çevresine kadar uzanan bir soysuzluk.

Tüm bunları gözümüzün içine baka baka söylüyor. Onun için diyoruz ki pişkinlik diz boyu, arsızlık had safhada. Türkiye Cumhuriyeti devletinde pişkinliğin, arsızlığın kitabı yeniden yazılıyor. Ve bu, yukarıdan aşağıya doğru sirayet ediyor.

Sadece Erdoğan’la sınırlı değil. Tepeden aşağıya doğru her yerde hukuksuzluk, pişkinlik sürüp gidiyor.

Bakınız, Bayrampaşa Belediyesi’ndeki durum: AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir ne demiş?

“Bayrampaşa’da gördük ki CHP demokrasisi milli şef dönemlerini aratmadı.”

Arsızlık işte budur. Adamlar seçimi Bayrampaşa’da kaybetmişler. Halk bir seçimde iradesini beyan etmiş. Milli irade diyorsanız milli irade. Yerli diyorsanız yerli irade. Halk gitmiş, sandıkta tüm baskılarınıza rağmen oyunu kullanmış. Sen tutuyorsun, o belediye başkanını görevden alıyorsun. Aldığın gerekçelerin hepsinin arkasında muhalefeti tasfiye etmek var.

Sonra belediye meclis üyelerinin bir kısmını tehdit ederek istifa ettiriyorsun. Gerekli sayıyı bulunca da kendi adayını seçtirmeye çalışıyorsun, kimi yerlerde seçtiriyorsunda. Bu, utanmazlığın en açık örneği. Seçimde kazanamadıklarını, halkın vermediği desteği, yargı üzerinden, kolluk kuvvetleri üzerinden almaya çalışan bir saldırganlık var.

Şu anda Türkiye’nin birçok yerinde, seçimde kaybeden AKP, belediyeleri bu şekilde geri alıyor. Yarın öbür gün Erdoğan kürsüye çıkıp rahatlıkla “Bizim şu kadar belediyemiz var.” diyebilir. Ama bu belediyelerin çoğu halkın oylarıyla değil, yargı eliyle alınmış durumda. Yargıya veilen talimatla alınmış durumda.

İstanbul’daki operasyonlara baktığınızda bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Erdoğan kaybetmiştir. Milli irade tarafından seçilmemiştir. Onun adamları seçilmemiştir. Bu yüzden milli iradeye karşı kendi zihniyetini, yolsuzluktan beslenen kadroları öne sürerek geri almaya çalışıyor.

Bu sadece bununla da kalmıyor. Adamlar kalkıyorlar, ekranlarda kendilerine baskı yapıldığını söylüyorlar. “Yapamadık, edemedik.” diye bahaneler üretiyorlar. Peki Recep’e dönüp ne diyecekler? Bayrampaşa’da o kadar hile yaptınız, adamlarınız o kadar oyun çevirdi, ama “Reis biz orayı alamadık, sana teslim edemedik.” mi diyecekler? Onun utancıyla saldırganlığı da kendilerine hak görüyorlar.

Mesela Ali Erbaş’ın kızı Merve Safa Lik’ioğlu, “Benim babam çok iyi bir insandır.” demiş. Haftalarca sosyal medyada Ali Erbaş’ın gidişi konuşuldu.

Ben kesinlikle Ali Erbaş’ın kızı için iyi bir insan olduğunu kabul edebilirim. Recep Tayyip Erdoğan da Bilal için çok iyi bir baba olabilir. Çünkü onların dünyasında zenginlik, lüks yaşam, şatafat var. Bunları sağlayan babadır. Baba Recep’tir, baba Ali’dir. Elbette onlar için iyi insandır. Ama halka karşı durum farklıdır.

Hanımefendiye dönüp söylemek lazım: Altı kere hacca giden, yani bir anlamda Allah’a –haşa– rüşvet vermeye kalkan bir adam, senin için iyi olabilir. Seni ve anneni hacca götürmüş olabilir. Ama bunu hep halkın cebinden yapmıştır. Bizim boğazımızdan kesmiştir. Onun için senin baban sana iyidir, Recep, oğluna iyidir, ama halka karşı kötü bir adamlardır.

Şimdi gelelim Yusuf Tekin’e. Çocuğunun özel okula gittiği ortaya çıktı. İmam Hatipleri övüp dünya modeli diye satarken, çocukları özel okullarda özel eğitimler imkanları kullanıyorlar. Okulun imkanları sayılmış: sabah kahvaltısı, öğle yemeği, ikindi atıştırmalıkları… Bir x platformu paylaşımda şu denilmiş:

  • İmam hatipleri destekleyip kendi çocuklarını özel okullara gönderiyorlar.
  • Şehitleri övüp çürük raporu alıyorlar.
  • Kefenimizi giydik geldik deyip zırhlı araca biniyorlar.
  • Fakirlik Allah’a yakın olmaktır deyip dört ayrı yerden maaş alıyorlar.

İşte utanmazlık budur. Aymazlık, ar damarının çatlaması meselesi budur.

Bu ülkenin insanları neden fakir? Çocuklarımız neden açlığa, eğitimsizliğe maruz bırakılıyor? Veliler varını yoğunu ortaya koyup çocuklarını okutuyor, ama okullar bittiğinde işsiz kalıyorlar. Ama birileri de “Çocuğumu meclise soktum, vatana hizmet etsin.” diyebiliyor.

Utanmazlık, siyasetin her alanına sıçramış durumda. Bu aslında toplumsal çürümenin de resmi. Çürütülmüş bir toplum. Bu siyasetçileri seçen toplum da çürümüş demektir. Bunlara ses çıkarmayan kitle çürümüş demektir.

Bu adamlar kimden besleniyor? Yalanlardan, ikiyüzlülükten, pişkinlikten… Hâlâ bizi yönetme pozisyonunda olabilmelerinin nedeni bu. Irkçılıktan, siyasal İslam’dan, düşmanlaştırmadan besleniyorlar. Kürt’e düşmanlık, Ermeni’ye düşmanlık, Alevi’ye düşmanlık üzerinden siyaset kuruyorlar.

Sanki Alevi’yi ortadan kaldırırlarsa karınları doyacak. Sanki Kürt’ü yok ederlerse özgür olacaklar, dünya devleti olacaklar. Böyle bir mantıkla yaşayan, kendi sefaletine ses çıkarmayan kitleler sayesinde, bunlar halkla dalga geçebiliyorlar.

Bugün Türkiye’de artık hak aramanın temsilcisi sokak çeteleri olmuş durumda. Devletin yapmadığını mafyalar yapıyor. Herkes kendi hukkunu kendisi, adaletini kendisi uygulamak istiyor. Çeteler para tahsilatı yapıyorlar, uzlaşmazlıklarda aracı oluyorlar. İnsan öldürmeyi en ucuzundan iş halien getirmiş durumdalar. Hangi çeteden ne kadar destek alırsan o kadar gücün var. Bir çete seni destekliyorsa koruyucun var, desteklemiyorsa evin kurşunlanıyor, işyerin kurşunlanıyor. Ve bunlar günlük hayatın parçası haline geliyor.

Bunun sorumlusu devlettir, iktidardır, iktidarın yaptıklarıdır. Devlet devlet olursa, parlamento parlamentonun gereklerini yerine getirirse, sokaktaki mafyalar da bunu yapamaz.

Adıyaman’da depremzede engelli vatandaş Ali Geçer’in başına gelen olay: İş talebinde bulunuyor. Vali Mahmut Çuhadar’dan olumsuz yanıt alınca, “Bu engelli maaşıyla bir ay siz geçinin, geçinebiliyorsanız.” diyor. Sonuç ne? Engelli maaşı kesiliyor.

Bir kişinin engelli maaşı onun hakkıdır. Bir valinin keyfine göre kesilemez. Ama Türkiye’de hak, hukuk, adalet olmadığı için valinin keyfiyeti, devletin hukuku haline geliyor. Erdoğan’ın keyfi, anayasa oluyor.

Bugün Türkiye, hukukun askıya alındığı, yolsuzluğun normalleştirildiği, pişkinliğin ise siyaset kurumu haline geldiği bir düzende nefes almaya çalışıyor. Tepeden tırnağa sirayet eden bu yozlaşma, sadece iktidarın değil, toplumun da çürümesine zemin hazırlıyor. Yalanlarla, manipülasyonlarla, baskılarla sürdürülen bu düzen; halkın iradesini gasp ediyor, adaleti yok ediyor, geleceğimizi ipotek altına alıyor. Gerçek gündeme dönülmedikçe, yani halkın yoksulluğu, adaletsizliği ve eşitsizliği masaya yatırılmadıkça, Türkiye’nin çıkış yolu olmayacak. Çözüm, susmayan, hakikati dile getirmekten vazgeçmeyen, korkunun zincirlerini kıran bir toplumdan geçiyor.

Çünkü unutmayalım: Sessizlik, çürümüşlüğün en büyük destekçisidir.

Alevilere Yönelik İhlaller: Sorumlular Hesap Vermeli

İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Suriye’de cihatçı Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) tarafından Alevilere yönelik gerçekleştirilen katliam ve insan hakları ihlallerini raporladı. Rapor, Baas rejiminin devrilmesinden bu yana Alevilere karşı hedef alınan saldırıları detaylandırarak, sorumluların yargılanması çağrısında bulundu.

HRW, Hakikat ve Adalet İçin Suriyeliler ile Suriye Arşivi iş birliğiyle hazırladığı raporda, 6-10 Mart tarihleri arasında yaşanan olaylara dair 100’den fazla yurttaş, tanık ve gazeteciyle yapılan görüşmelere yer verdi. Tanık ifadeleri ve doğrulanan ses, görüntü kayıtları ile uydu fotoğrafları, 24’ten fazla yerleşimde sivillere yönelik keyfi infazlar, ev baskınları, yağma ve mezhep temelli saldırıları belgelerle ortaya koydu.

Rapor, Suriye Ulusal Kıyı Araştırma Komisyonu’nun 22 Temmuz’da 1,426 kişinin katledildiğini kabul etmesine rağmen, cihatçı komutanların sorumluluklarının göz ardı edildiğini belirtiyor. Komisyon, olayları “bireysel intikam eylemleri” olarak nitelese de, HRW’nin bulguları, Alevilere karşı daha geniş çaplı bir ‘kolektif cezalandırma kampanyası’ yürütüldüğünü gösteriyor.

HRW, ayrıca, Humus ve Hama kırsalında Alevilere yönelik kimlik temelli saldırıların başladığını ve Temmuz ayında Süveyda’ya yayıldığını vurguladı. Burada, Dürzi sivillerin de keyfi infaz, yağma ve yıkıma maruz kaldığı aktarılıyor. Rapor, adaletin sağlanması ve tazminatların acilen hayata geçirilmesi gerektiğini ifade ederken, tanıkların korunması ve adil yargılamaların yapılması çağrısında bulunuyor.

Uluslararası mekanizmaların devreye girmesi talep edilen raporda, güvenlik reformlarının uygulanması ve insan hakları ihlallerinde rol alanların görevden alınması gerektiği vurgulanıyor.