Ana Sayfa Blog Sayfa 1024

HDP davasında her şey kapatmaya gerekçe!

HDP’ye açılan kapatma davası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin tarafından sunulan ‘deliller’ arasında millevekilliği düşürülen Semra Güzel’den, Sezai Temelli’ye ve gazetecilerin yaptığı tüm haberlere kadar her şey yer aldı

Mayıs ayında olacağı tahmin edilen seçimler için çalışmalar sürerken, Halkların Demokratik Partisi’ne (HDP) yönelik baskı ve kapatma tehditleri de sürüyor. HDP’ye açılan kapatma davasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin, 10 Ocak’ta Anayasa Mahkemesi heyetine sözlü savunmasını verdi. Savunma sonrası Anayasa Mahkemesi (AYM) çıkışında açıklama yapan Şahin, kapatma davasına HDP Amed İl Örgütü önünde oturtulan aileleri delil olarak gösterirken, tüm delilerini sunduklarını söyledi.

Temelli gerekçe yapıldı

Sunulan deliller arasında kişisel görüşler ön plana çıkarken, savcının HDP’nin her çalışmasını kapatma gerekçesi görtermesi dikkat çekti. AYM’ye sunduğu deliller arasında HDP’nin katıldığı eylem ve etkinliklerde “talimat” olduğunu savunan Şahin, AYM’ye sunduğu ilk iddianamede yer alan HDP Milletvekili Sezai Temeli’nin, “Kürt sorununun çözümünün baş aktörü İmralı’dır” açıklamalarını bir kez daha sundu.

Semra Güzel de yer aldı

İktidar tarafından hedef gösterilerek tutuklanan ve sonrasında milletvekilliği düşürülen HDP Amed Milletvekili Semra Güzel’in durumu da Şahin tarafından kapatmaya gerekçe yapılan “deliller” arasında gösterildi.

Kınamayı beğenmedi

HDP’nin seçim bağlamında yaptığı eylem ve etkinliklerde kitlenin çektiği halaylar, attığı sloganlar da delil olarak sunulurken, Meclis Genel Kurulu’ndaki bütçe görüşmelerinde, milletvekillerinin savaşa ayrılan bütçeyi eleştirmeleri ve televizyon bağlantılarında “Bütçe savaşa ayrıldı” değerlendirmesini yapmalarını da kapatma gerekçesi olarak gösterildi. Şahin, 13 Kasım 2022’de İstanbul Beyoğlu’nda meydana gelen patlamada 6 hayatını kaybetmesine dair HDP’nin, “Üzüntü duyuyoruz sorumlular derhal açığa çıkarılmalıdır” kınamasını beğenmezken, HDP’nin nasıl kınama yapıp yapmayacağına dair kişisel görüşüne yer verdi.

Haberler suç sayıldı

17’si tutuklu 108 kişinin yargılandığı Kobanê Siyasi Soykırım Davası’nın temelini oluşturan gizli tanık Ulaş, açık tanıklar Sami Baran ve Kerem Gökalp’in ifadelerini de kapatmaya delil olarak gösteren Şahin ayrıca, HDP Mali Davası’nı da dosyaya ekledi. Şahin, HDP’nin PKK’ye para aktardığını iddia etti.

HDP’nin attığı her adımı kapatma gerekçesi olarak gören Şahin, 16 Haziran’da tutuklanan ve 7 aydır iddianameleri hazırlanmayan 16 gazetecinin yaptığı gazetecilik faaliyetlerini ve HDP’nin haberlerinin ve çekimlerinin yapılmasına dair ödenen ücreti kapatmaya gerekçe gösterdi.

Öte yandan AYM HDP’nin kapatma davasının seçim sonrasına bırakılması talebini ise yarın görüşecek.

HABER MERKEZİ

#HDP #davasında #şey #kapatmaya #gerekçe

36 kişili heyet ‘tecrit’ için Türkiye’de

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride ilişkin temaslarda bulunacak 7 ülkeden 36 kişiden oluşan Tecride Karşı Uluslararası Delegasyon heyeti Türkiye’ye geldi

İmralı Cezaevi’nde 24 yıldır ağır tecrit altında tutulan ve 22 aydır da hiçbir şekilde haber alınamayan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın durumuna dikkat çekmek için eylem ve etkinlikler sürüyor. Bu amaçla ağırlaştırılan tecride karşı bir araya gelen hukukçu, gazeteci ve akademisyenlerden oluşan ve 7 farklı ülkeden 36 kişilik Tecride Karşı Uluslararası Delegasyon, Türkiye’ye geldi.

İstanbul’da forum yapılacak

Heyet, 25-27 Ocak tarihleri arasında İstanbul, Ankara ve Amed’te sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerle görüşmeler gerçekleştirecek. 3 ayrı heyet şeklinde görüşmeler yapacak olan heyet 28 Ocak tarihinde İstanbul’da Tecride Karşı Uluslararası Forum düzenleyecek.

Delegasyonun bugünkü ki programı şöyle:

Ankara

11.00 -Türk Tabipleri Birliği (TTB) ziyareti

13.00 – İnsan Hakları Derneği (İHD) ziyareti

14.00 -Türkiye İnsan Hakları Vakfı ziyareti

Amed

10.30 – İmralı’da bulunan tutukluların aileleriyle görüşme

Yer: New Garden Otel

1.00 – Barış Anneleri ziyareti

15.30 – MED TUHAD-FED ziyareti

İstanbul

11.30 – Asrın Hukuk Bürosu ziyareti

15.00 – Hukuk Kurumlarıyla buluşma

Yer: İHD İstanbul Şubesi

HABER MERKEZİ

#kişili #heyet #tecrit #için #Türkiyede

Sincan’da tacize varan cinsiyetlendirilmiş ceza uygulmaları

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki hak ihlallerine dair konuşan ÖHD’li avukat Kılıç, kadınlara dönük disiplin cezalarının cinsiyetlendirildiğini belirterek ‘Tacize varan aramalar bizim için şiddet durumuna işaret ediyor’ dedi

Cezaevlerinde tutuklulara yönelik hak ihlalleri artarak devam ediyor. Bu ihlallerin arttığı cezaevlerinden biri de Sincan Kadın Kapalı Cezaevi. Burada kadınlara dönük ihlallerin ardı arkası kesilmezken, itiraz eden onlarca kadın ise, cezaevi idaresi tarafından disiplin cezalarıyla yıldırılmaya çalışılıyor.

Geçtiğimiz günlerde Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Ankara Şube Kadın Komisyonu ve Hapishane Komisyonu, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde yaşanan disiplin cezaları, ince aramalar, kantindeki ürünlere erişimdeki zorluklar ve yeni getirilen uygulamalardan biri olan siyah cam film uygulamalarına dair tutuklu kadınlarla yaptıkları görüşmelerin ardından hazırladıkları “Kadın tutsakların özgün sorunlarına ilişkin tematik raporu” kamuoyu ile paylaştı.

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Kadın Komisyonu Sözcüsü Avukat Nurdan Kılıç, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutukluların maruz kaldığı hak ihlallerine ilişkin Jinnws’den Dilan Babat’a değerlendirmelerde bulundu.

‘Sincan’daki ihlaller çok derin ve boyutlu’

Komisyon olarak İç Anadolu Bölgesi’nde bulunan cezaevlerini belli aralıklarla ziyaret ettiklerini söyleyen Kılıç, bu cezaevlerinden birinin de Sincan Kadın Kapalı Cezaevi olduğunu belirtti.

Sincan’daki koşulların, ihlallerin çok derin ve boyutlu olduğunu söyleyen Kılıç, “Yerleşik hale gelen ihlalleri, tematik raporlaştırma ihtiyacı duyduk. Biz dışarıda ekonomik kriz gerçekliğinde yaşıyoruz, yoksulluğun kadınlar için daha da derin ve katmerli olduğunu da biliyoruz. Haliyle bu durum tutsak kadınlar için daha katmerli. Özellikle cezaevinde kadın ve politik kadın tutsak olmak tam bir tabiiyet halini işaret ediyor. Bazı tutsaklar, bulundukları odaları temizlemek için alacakları hijyen ürünlerinde ciddi sorunlar yaşıyorlar. Bu hijyen ürünlerini kantinden alabiliyorlar, kişisel ürünlere ulaşmak zor ve cezaevi idaresi tarafından verilmiyor. Tutsaklar çalışmadığı için de tam bir tabi olma hali söz konusu” dedi.

Siyah cam film uygulaması

Yoksulluğun insan psikolojisi üzerinde yarattığı tahribata dikkat çeken Kılıç, tutuklu kadınların en fazla kantinde satılan ürünlerin pahalılığından şikayet ettiğini dile getirdi. Kantin listesindeki ürünlerin alternatifsiz ve kalitesiz olduğunu belirten Kılıç, tutukluların ürünlere erişemediğini aktardı.

Kılıç, uygulamalardan birinin cam film uygulaması olduğunu söyleyerek, “Siyah cam filmler ile ortak alanlar, kapatılmış durumda. İçeriden dışarının görüldüğü camlar cezaevi idaresi tarafından siyah cam filmlerle kapatılmış. Tutsaklar ortak kullanım alanlarında içeriden kim tarafından izlendiklerini göremiyorlar, ama dışarıda infaz koruma memurları içeriyi görebiliyorlar. Bu özel hayata ve mahremiyete aykırı bir durum. Tutsaklar nezdinde sürekli güvende hissetmeme durumuna da neden oluyor. Buna ilişkin birkaç tutsak üzerinden başvuru yapıldı. Çünkü bu diğer cezaevlerinde yok. Sadece Sincan’da var. İnfaz hakimliği tarafından başvuru kabul olundu, ancak cezaevi idaresi infaz, hakimliğinin kararını uygulamadığını ve tekrardan yapılan başvuruya henüz yanıt verilmediğini biliyoruz. Avukatlar olarak bu türden uygulamalara ilişkin infaz hakimliği nezdinde yapılan başvuruların reddi halinde diğer cezaevlerine sirayet edeceğinin kaygısını da yaşıyoruz” diye konuştu.

‘İnfaz yakma gerekçeleri bile cinsiyetlendiriliyor’

İnfaz yakmalara da değinen Kılıç, kadınların infaz yakma gerekçelerinin bile cinsiyetlendirildiğini söyledi.

“Orada ‘makul’ kadınlık üzerinden bir uygulama söz konusu” diyen Kılıç, politik tutuklular nezdinde ise onları dışarıdaki mücadeleden alıkoymak, dışarı ile teması zayıflatmaya yönelik olduğunu aktardı.

Kılıç, Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki infaz yakma gerekçelerini şöyle aktardı: “‘Çok fazla hijyen ürünü kullandı, çok fazla kitap okudu’ diye ‘iyi halli olmadığı’ kararı çıkıyor ve infazı tamamlanan kadınların tahliyesi engelleniyor. Disiplin cezaları da, aslında kadın tutsaklar nezdinde cinsiyetlendirilmiş şiddetin bir biçimine işaret ediyor. Yakın zamanda adına ‘sirke davası’ dediğimiz bir yargılama oldu. 5-6 kişilik odalarda kalan tutsaklar, bulundukları yeri temizlemek için limondan, elmadan sirke yapmaya çalışıyor ve aramalarda infaz koruma memurları, tutsaklara, ‘burada alkol mü yapıyorsunuz’ diyor ve disiplin cezası verilerek suç duyurusunda bulunuluyor. Cezaevi idaresi bunu, suç kapsamında değerlendiriyor. Bununla beraber bilirkişiye sıvıyı 6 ay sonra gönderiyor. Bilirkişi raporunda fermente olduğu tespiti vardı, ancak mahkeme sıvının 6 ay sonra gönderildiği ve dolayısıyla bu tespitin olağan olduğunu gözeterek beraat kararı verdi. Disiplin soruşturmaları, kadınların infazlarının yakılmasına gerekçe olarak gösteriliyor.”

‘Tacize varan ince aramalar’

Cezaevinde artan oda aramalarının tacize varacak boyuta geldiğine işaret eden Kılıç, aylık gerçekleştirilmesi gereken ince aramaların haftalık rutin aramalara dönüştüğünü ifade etti. İnfaz koruma memurlarının aramalarında kadınların kişisel eşyalarını, iç çamaşırlarına kadar baktığını dile getiren Kılıç, bu arama şeklinin mevzuatta bulunmadığını söyledi.

Kılıç, “Ceket çıkartılıyor, eteğin altına bakılıyor ve bunun da üzerinde durulması gerekiyor. Özellikle etek altına bakılan tutsak şikayet etti ama bu şikayetlerin tarafı, inceleyenler olduğu için şikayetler çoğu zaman karşılık bulmuyor. Etek altına bakma şikayetinde de hala bir netice alınmadı. Avukatın üstüne kapıyı kilitlemek, tutsaklara dair tacize varan aramaların yapılması bizim için şiddet durumuna işaret ediyor” ifadelerini kullandı.

‘Cezaevindeki bağı diri tutmak gerekiyor’

Cezaevlerinde yaşanan ihlalleri tespit edip raporlaştırmanın önemli olduğunu, daha çok içeri ile dışarının bağını kurmanın ve bunu diri tutmanın imkanını tartışmak gerektiği üzerinde duran Kılıç, ayrıca tecrit altında tutulan kadınlarla birlikte mücadelenin büyütülmesi için çağrıda bulundu.

HABER MERKEZİ

#Sincanda #tacize #varan #cinsiyetlendirilmiş #ceza #uygulmaları

Kayyum’da 9,2 milyon TL’lik Kuran kursu

Van Büyükşehir Belediyesi’ne atanan kayyum yönetimi belediyeye tahsis edilen pazar yerine 9,2 milyon TL harcayarak 4-6 arası için yaş Kuran kursu inşa edecek

Vali Ozan Balcı yönetimindeki Van Büyükşehir Belediyesi, 23 Aralık’ta, “4-6 Yaş Grubu Kur’an Kursu Yapım İşi” başlıklı ihale açtı. Açık ihale yöntemiyle gerçekleştirilen ihaleye verilen en düşük ve en yüksek teklifin sırasıyla 9 milyon 265 bin 265 TL ve 9 milyon 570 bin TL olduğu öğrenildi.

BirGün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, İdarenin 9 milyon 930 bin 393 TL harcama öngörüsü ile gerçekleştirdiği ihale, 9 milyon 265 bin 265 TL maliyetle karara bağlandı. Van Büyükşehir Belediyesi Destek Hizmetleri Daire Başkanlığı ile Hicran Sönmez isimli yüklenici arasında 20 Ocak’ta sözleşme imzalandı.

4-6 yaş grubuna yönelik Kuran kursunun yapılacağı alanın yükleniciye tesliminin ardından inşaat işlerinin 215 gün içinde tamamlanacağı belirtildi. Kuran kursunun yapılacağı alanın, belediyeye tahsisli pazar yeri olduğu bildirildi.

WAN

#Kayyumda #milyon #TLlik #Kuran #kursu

HDP’nin ‘devlet içindeki çeteler’ önergesi AKP-MHP oylarıyla reddedildi

HDP’nin ‘Devlet içindeki çete yapılanmalarla ilgili iddiaların araştırılması” amacıyla Meclis Başkanlığı’na verdiği önerge, AKP-MHP oylarıyla reddedildi

Meclis Genel Kurulu’nda bugün, HDP grubunun, “Devlet içindeki çete yapılanmalarıyla ilgili iddiaların araştırılması” amacıyla verdiği Meclis Araştırma önergesinin gündeme alınması önerisi görüşüldü. Önergenin gerekçesini HDP İzmir Milletvekili Murat Çepni, açıkladı.

Çepni, “Tüm toplumun büyük bir endişeyle izlediği çeteleşme, mafyalaşma, bunların devletle ilişkisi ve siyasi cinayetlerle ilgili iddiaların araştırılmasını istiyoruz. Doğal olarak da TBMM’nin bu konuda yapması gereken en temel işlerden bir tanesinin buna hızlıca el atması ve bu konuda doğrudan bir sorumluluk almasını beklemektir” dedi.

İYİ Parti: Devleti ele geçirmeye çalışan bu tür yapılar olmuştur

HDP’nin önergesi üzerine İYİ Parti Grubu adına söz alan Aydın Milletvekili Aydın Adnan Sezgin, “Tarih boyunca birçok ülkede devleti içeriden ele geçirmeye ya da devletle iş birliği yapmaya yeltenen bu tür yapılanmalar var olmuştur. Bunlar, mutlak kötülüğün timsalidir. Ülkemizde de benzer girişimler olmuştur, olmaya devam etmektedir. Bu tür yapılanmalar kalleştir çünkü kendilerine ait olmayan imkânları kendi çıkarları için kullanıp bunu ideoloji ve değerler madrabazlığıyla meşrulaştırmaya çalışırlar; kalleştirler çünkü kendilerine ait olmayan olanakları istismar ederler; kalleştirler çünkü gasp ettikçe ideolojik söylemlerini abartırlar, ezdikleri değerleri kutsadıklarını öne sürerler; kalleştirler çünkü olmayan düşmanlar yaratırlar” diye konuştu.

CHP: Tuğla çekilsin duvar yıkılsın

CHP Grubu adına konuşan Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin, tam 30 yıl önce bugün katledilen araştırmacı gazeteci, yazar Uğur Mumcu’yu anarken, “Uğur Mumcu katledildiğinde dönemin İçişleri Bakanı, bugün de adı bir dizi karanlık işlerle anılan Mehmet Ağar’ın ‘Tuğlayı çekersek duvar yıkılır’ sözü vicdan sahibi olan herkesin yüreğini dağlamaktadır. Metin Göktepe, Musa Anter, Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Onat Kutlar, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok, Tahir Elçi; daha geriye gittiğimizde Ümit Kaftancıoğlu, Cavit Orhan Tütengil ve Abdi İpekçi… Hepsi devletin içerisine sızmış çetelerin, suç örgütlerinin, yabancı servislerin kurbanıdır ve tüm bunlarla ilgili gerçek bir hesap sorma tüm ailelerin ve toplumun beklentisidir. Bugün ise Sinan Ateş dosyası aynı zihniyet tarafından kapatılmak istenmektedir. Buradan bir kez daha güçlü bir şekilde söylüyoruz; o tuğla çekilecekse çekilsin ve o duvar yıkılacaksa yıkılsın” diye konuştu.

AKP: Uyuşturucu suçlularının gözünün yaşına bakmadık

AKP Grubu adına söz alan Tekirdağ Milletvekili Mustafa Yel ise, “Bir dönem ülkenin dört bir yanında türemiş, kerameti kendinden menkul, cafcaflı lakaplarla anılan sözde babaların racon kestiği Türkiye’yi hukuktan başka yöntemlerin geçerli olmadığı bir seviyeye getirdik. Özellikle uyuşturucu suçlarıyla mücadele ederken kimsenin gözünün yaşına bakmadık. Dünyada uyuşturucu suçlarına en ağır cezaların verildiği ülkelerin başında geliyoruz” dedi.

Konuşmaların ardından HDP’nin “devlet içindeki çete yapılanmalarla ilgili iddiaların araştırılması” için verdiği önergenin öne alınması önerisi AK Parti ve MHP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

HDP’den önerge: Devlet içindeki ‘çeteler’ araştırılsın

ANKARA

#HDPnin #devlet #içindeki #çeteler #önergesi #AKPMHP #oylarıyla #reddedildi

Şirketlerin emrinde tarım mümkün mü? – II

Türkiye’de düne kadar kendi kendine yetebilen temel gıda üretimini baltalayıp ithalata bağlayan iktidar, toprak sahibi çiftçileri de kendi topraklarında kiralık işçiliğe hazırlarken, GDO’lu üretim kapıda bekliyor

Yusuf Gürsucu

Buğday üretim merkezi olan Türkiye coğrafyasının bu özelliği yok edilerek, buğday da ithalata bağlandı. Bugün dünyada buğday üretiminin yüzde 60’ını 4 ülke üretirken, Türkiye bu ülkelerin şirketlerinden buğday ithal etmekte. Dünya buğday üretiminin yüzde 17’sini AB, yüzde 17’sini Çin, yüzde 14’ünü Hindistan ve yüzde 11’ini ise Rusya gerçekleştirirken, ihracatın yüzde 77’sini ise 5 ülke yapıyor.

Dünya buğday ticareti

Rusya yüzde 11’lik üretimine karşın, 2020-2021 döneminde 39 milyon ton ile toplam ihracatın yüzde 20.1’ini gerçekleştirdi. Tarım Dünyası yazarı Ali Ekber Yıldırım’ın derlediği bilgilere göre; ABD 36.8 milyon ton ile yüzde 18.9’unu, AB 26.5 milyon ton ile yüzde 13.6’sını, Kanada 26.5 milyon ton ile yüzde 13,6’sını, Avustralya ise 20 milyon ton ile ihracatın yüzde 10.3’ünü yaptı. Bu 5 ülke dışında kalan tüm ülkelerin toplam buğday ihracatı yüzde 23.32 ile 44.9 milyon ton oldu. Dünya buğday üretiminin en fazla yapıldığı ülkelerden ABD, Avustralya ve Kanada’nın ürettiklerinden çok daha fazla ihracat yapıyor olmaları dikkat çekici. Rusya’nın yüzde 11 üretimine karşın ihracatının yüzde 20.1 olması ve AB’nin ise yüzde 17’sini üretirken ihracatının yüzde 26,5 olması dikkat çeken bir diğer nokta. Türkiye’de ise ithalata mahkûm bir süreç yaşanırken, çiftçiler şirketlerin kölesi yapılarak üretimin tüm veçheleri şirketlerin çıkarına bağlanıyor.

Hasat sigortası zorunluluğu

İktidarın hazırlığını yaptığı yeni Tarım Kanunu ile çiftçilere sözleşmeli tarım zorunluluk haline getiriliyor. Sözleşmeli tarımda çiftçiye neyi ne kadar ekeceği dikte edilirken, sözleşmeyi yaptıkları şirketin belirleyeceği fiyattan gübre, tohum, ilaç gibi girdiler çiftçiye peşinat olarak verilecek. Üretim sonunda hasatta bir sorun yoksa üretim öncesi anlaşılan fiyattan ürünü alacak olan şirket peşinat olarak verdiği girdileri düşerek kalanı çiftçiye ödeyecek. Bu süreçte kuraklık, fırtına sel vb. nedeniyle hasatta sıkıntı yaşanırsa, bu durum sözleşme yapan şirketi ilgilendirmeyecek. Bu nedenle çiftçi sigorta şirketlerine kazancının önemli bir bölümünü ödeyerek ürün sigortası yapmak zorunda.

Ekolojiye düşman üretim

Sözleşmeli tarım tamamen şirketler lehine yapılan bir düzenleme. Bu düzenleme ile çiftçiye tohum, gübre, bitki koruma vb. konularda seçim hakkı tanımayan ve ekolojiye düşman bir üretim süreci dayatılmakta. Sözleşmeli tarım, geleneksel ve küçük çiftçiliği yok eden ve endüstriyel tarımı güçlendiren, çiftçiyi adeta köle durumuna sürükleyen bir uygulama. Şirketler piyasada fiyatlar düştüğünde, örneğin domatesi zamanında almayarak çiftçiyi sözleşmenin altında fiyatlarla ürün vermeye zorlayacak. Piyasa fiyatları sözleşme fiyatından yüksek olduğunda ise ürününün en azından bir kısmını farklı değerlendirmek isteyen çiftçiye sözleşme dayatılarak elinde ne var ne yok alacak.

Çiftçiye ceza uygulaması

Hazırlanan kanun taslağında sözleşmeden vazgeçen taraflara tazminat (ceza) ödemesi getiriliyor. Ödenecek tazminat tutarı, ürün miktarının sözleşmedeki bedelin yüzde yirmisinden az, yüzde ellisinden fazla olamayacak. Bu durumda şirketin tazminat ödemesi ürünün piyasa değerinin düşmesi halinde işine gelecek. Çiftçi açısından ise, şirketin ürünü almaması halinde ödenecek yüzde yirmi veya yüzde elli tazminat çürüyen ürünün tazminine yetmeyecek ve büyük bir çıkmaza sürüklenecek. Yani nereden bakırsa bakılsın, her koşulda şirketlerin aklanacağı bir durum dayatılmak isteniyor. Bütün bunlar hazırlanan yasa taslağında yer alan gerçekler. Yasa tasarısı geçekleşmese bile zaten tek kazananın şirketler olduğu bir sistem zaten tıkır tıkır işletiliyor. Şirketlerin patentlediği ve genetik değişikliklere uğrattıkları tohumlarla üreticiler şirketlere mahkûm edilerek adeta köle durumuna getirilmiş halde.

Çiftçi düşmanı birlikler

AKP’nin tekellerin çıkarlarını korumak amacıyla ortaya koyduğu politikalar nedeniyle çiftçiler üretim dışına itiliyor, üretim tekellerin eline bırakılıyor. Bu süreçte çiftçilerin dayanaksız bırakılması sağlanırken, sermaye adına kaldıraç haline getirilen Tarımsal Birlikler çiftçi düşmanı durumunda. Türkiye’deki birliklerin neredeyse tamamı satış kooperatifleri ortaklığından oluşmakta. Üretici kendisini bu satış kooperatifine üye olmak zorunda hissediyor. Çünkü gerek tohumunu, gerek duyduğu kredileri satış kooperatiflerinin desteği ile sağlıyor. Bu bağımlılık ilişkisi ise üreticiyi bu kooperatiflerin kölesi haline getiriyor. Tek başına, dayanışmadan yoksun hareket eden çiftçinin başkaca şansı yok. Çünkü tarımsal girdileri başka yolla edinemiyor.

Tarım Kredi Kooperatifi

Sözleşmeli tarıma geçilmeye hazırlanılırken, iktidarın oyuncağı olan Tarım Kredi Kooperatifleri (TKK) şirketlere kazandırmak amacına hizmet ediyor. Diğer yandan bu kooperatifler çiftçinin cebinden çaldıklarıyla enerji yatırımları, maden yatırımları ya da uluslararası tekellerle ortaklık yaparak tohum vb. ürünleri yüksek fiyatla çiftçiye satmaktadır. Tarım Kredi Kooperatifleri’ne bağlı GÜBRETAŞ çiftçinin ihtiyacı olan gübreyi üretip çiftçiye ucuz yolla ulaştırmak amacıyla kurulan bir kamusal yapıydı. Ancak kendi varlık nedeni bir kenara itip ‘Gübretaş Maden Yatırımları AŞ’yi kurarak, Bilecik’in Söğüt ilçesinde altın madenciliğine soyundu. Söğüt-Eskişehir karayolu üzerinde bulunan Sırhoca köyünde Gübretaş tarafından Söğüt Altın Madeni Projesi çalışmaları sürüyor.

Trakyabirlik, Karadenizbirlik

Trakyabirlik ve Karadenizbirlik ise Bursa’ya bağlı Karacabey ilçesinde dünya sebzelik tohum üreticisi tekellerden biri olan Limagrain ile birlikte ortaklık kurarak tohum fabrikası açtılar. Limagrain Group tarafından kontrol edilen Vilmorin, GDO’lu ve Hibrit ürün geliştirmeleri yapan bir şirket. Faaliyetlerini daha çok Kuzey Amerika ve İsrail’de yürütüyor. İsrail’deki ortağı ise Hazera Genetics adlı biyoteknoloji şirketi. Bu şirketin Türkiye’de kurulu yapısı ise Hazera Tohumculuk. Limagrain Karacabey’deki fabrikada ayçiçeği, mısır, soya ve kanola tohumları üretiyor.

Limagrain’in tohumunu satıyorlar

Trakya Birlik’in ve Karadeniz Birlik’in bu işe ortak olmasının üreticilere bir ihanet olarak yorumlanması gerekir. Bu iki birliğin ortak oldukları Limagrain GDO ve hibrit tohum üretimleri yapan ve piyasayı kontrol eden bir şirket. Trakyabirlik Türkiye’de ayçiçek ekimi yapılan tüm bölgelerden alım yapmakta. Trakyabirlik’e Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, İstanbul, Sakarya, Ankara, Kütahya, Afyon, Aydın, Bursa, Çanakkale, Balıkesir ve bu illere bağlı ilçelerde kurulu bulunan 48 adet kooperatif üye. Karadenizbirlik’e ise bölgedeki il ve ilçelerde bulunan 18 kooperatif üye. Limagrain’e ortak olan 2 Birlik ise ayçiçeği, mısır, soya ve kanola tohumlarının satışını gerçekleştiriyor.

Enerji şirketi Pankobirlik

Pankobirlik, kurduğu enerji dairesiyle Soma Termik Santral ve Kangal Termik Santrali’nin iktidarın adreslemesiyle satın alırken, bunu birliğe üye olan çiftçilerin cebinden aşından topladıkları ile gerçekleştirdi. Konya, pancar üretiminin en çok yapıldığı bölgedir. Konya’daki gelişmeler tarım yerine enerji üretiminin ikame edildiğini bizlere gösteriyor. Diğer yandan şeker fabrikalarının satışıyla Pankobirlik, ithal şekerin kapısının açılmasını sağlamıştır. 27 Mayıs 2022 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan kararla, 15.10.2022 tarihine kadar kamış veya pancar şekeri için sıfır gümrük vergisi ile 400 bin ton şeker ithalatı yapılmış olması ithalat gerçeğini ortaya koymaktadır.

Küçük üretici düşmanı: DATÜB

Doğu Anadolu Tarımsal Üreticiler ve Besiciler Birliği (DATÜB) eski Başkanı Nazmi Ilıcalı, birliğin yönelimini 2010 yılında şu cümlelerle tarif ediyordu; “AB ortak Tarım Politikaları gereği küçük üreticilerin üretimde devre dışı bırakılması böylece gerçekleşmiş olacaktır… Organik hayvancılığın cazip desteklerinden faydalanmak için organik hayvancılığın kurallarını öğrenecek, süt et fiyatındaki fiyat farkı cazip gelecektir. Organik hayvancılık sistemine uymaya çalışırken AB standardını yakalayacaktır. Bu hayal değil.” Tarımsal üretim ve hayvancılık yapan küçük üreticilerin devre dışı bırakılması anlayışı AB’den destek bulmaktadır. Bu desteklerle şirketleşme büyütülmeye çalışılırken bu süreç üretimin daraltılmasını şimdiden sağlamış durumda.

Tohum tekellerin elinde

Çiftçilerin en önemli girdilerinden olan tohuma ulaşmak çiftçi için adeta ıstırap. Bugün köylünün elinde bulunan herhangi bir atalık tohumla üretilen ürün yasalarla yasaklanması nedeniyle pazara sunulamamakta. Şirketlerin patentlediği ve hibrite dönüştürülen tohumların kullanımı zorunlu hale getirilmiş durumda. Yerel tohumların patentleri ise yıllar içinde şirketlerin eline verildi. Bütün tohumlar şirketlerin çıkarları uğruna kısırlaştırıldı ve köylünün ürettiği üründen tohumluk ayırması olanaksız hale getirildi. Her üretim yılında tohumculara giderek tohum satın almak zorunda kalan çiftçiler artık topraklarını terk etmeye başladı ve terk edilen topraklar ise büyük tarım şirketlerinin elinde toplanmakta.

Kirişçi’nin ihracatçı şirketleri

Tarım üretiminin her aşamasının tekellerin planları doğrultusunda yapılması hayal ediliyor. GDO’lu tohumlarla ve çoğu bölgede enerji tarımı üzerinden bu işi planlıyorlar. Türkiye de iktidarda olanlar kapitalist sömürünün en vahşisini bölgemizde uyguluyorlar ve bunu daha da büyütecekler. Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci geçtiğimiz günlerde Tarım ve Orman Gençlik Konseyi Tanıtım Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, “Tohumculukta geldiğimiz noktada 117 ülkeye ihracat yapıyoruz ve 215 milyon dolar gelir elde ediyoruz” ifadesi ile tohum şirketlerinin verilerini paylaşıyor. Bakanın 215 milyon dolar tohum ihracından söz ederken ayçiçeği tohum ihracatı, 113 milyon dolarla ihracatın yüzde 53’ünü kapsıyor. Türkiye’de ayçiçeği tohumluğunun yüzde 75’i aşan bölümü ise üç uluslararası tohum tekeli (Limagrain, Pioneer, Syngenta) tarafından üretiliyor.

GDO’lu tarım kapıda

Tarım ve Orman Bakanlığı, GDO’lu bir mısır çeşidi ve ürünlerinin hayvan yemlerinde kullanılması için GDO’lu 24 mısır ve 13 soya çeşidi ile üç enzime izin verdi. En son izin verilen NK603×MON810 mısır çeşidinin dünya GDO tekeli olan Monsanto’ya ait olması ise dikkat çekici. NK603 X MON810 mısır çeşidinin gıda amaçlı ithalatı için, Biyogüvenlik Kurulu 03.03.2011 tarihinde oluşturulan ‘Bilimsel Risk Değerlendirme Komitesi’ tarafından hazırlanan raporda ithal edilmek istenen mısır çeşidinin insan, hayvan ve çevre ye zararlı olduğu bildirilmesine karşın Tarım ve Orman Bakanlığı GDO’lu mısır çeşidine onay verdi.

Bakan GDO savunucusu

AKP iktidarının uzun süredir GDO’lu tohumlarla tarımsal üretime geçilmesini sağlamak istediğini, bugüne kadar atılan adımlardan ve mevcut bakanın görüşlerinden anlamak mümkün. Tüm itirazlara rağmen endüstriyel boyutta hayvanları köleleştirerek yapılan hayvan üretiminde GDO’lu yemlerin kullanılmasının önünü açan iktidarın Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci sıkı bir GDO savunucusu olması dikkat çekici. Vahit Kirişçi’nin daha 2004’te bir konferansta GDO’yu savunarak, “AB’de biyoteknoloji yöntemiyle üretilen genetiği değiştirilmiş ürünlerin zararlı olup olmadığını araştıran 81 çalışma sonucunda olumsuz hiçbir kanıt bulunamadı” diye konuşması dikkat çekmişti.

*Dosyanın Birinci bölümü: Tarımda tek adam ve tekelleşme modeli! (1)

#Şirketlerin #emrinde #tarım #mümkün #mü

Dünyanın sonu değildi belki ama…

1890’ların Canudos savaşını kocaman ve çok sürükleyici koca bir roman haline getiren Vargas Llosa, Brezilya tarihinin en ilginç bölümünü anlatıyor

M. Ender Öndeş

“Tuğla gibi kitap” diye bir deyim vardır ya hani, ben severim o tür kitapları aslında ama metropol kentlerin günlük hayatına uygun değildirler pek. Hem onca işin gücün arasında mevzudan kopmadan okuması zordur, hem de taşımak bir beladır, ne çantaya sığar ne bir şeye. O yüzden ben, şakayla karışık, bu tür kitapları “Silivri kitapları” olarak tasnif ederim. Şaka da değil hakikaten, öyle üç-dört kitap ayırmışlığım var. Vedat Türkali’nin ‘Güven’i mesela, Howard Zinn’in ‘Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi’ ve manasız bir inat uğruna yıllardır okumamakta ısrar ettiğim ‘Tutunamayanlar’ öyledir.
Mario Vargas Llosa’nın “Dünya Sonu Savaşı” da aslında tam Silivri’lik ama esti bir rüzgâr, 856 sayfayı (yazıyla sekiz yüz elli altı!) sürüne sürüne okudum bitirdim.
Llosa’nin siyasal tuhaflıklarının tabii ki farkındayım. Nerede bir sağcı lider ya da diktatör görse destekleyip, sonra da “hele bir sor ki niye yaptım” tarzında mıy mıy etmek adamda neredeyse bir huy olmuş. Ama büyük yazar olduğu da kesin. Yalnızca bu kitaptan ötürü değil, diğer yazdıkları da bunun tanığı. Yani 856 sayfalık bir yapıtta, Brezilya tarihinin en ilginç olaylarından birini, onlarca karakteri işin içine katarak (liste tutmanız gerekebilir okurken) muazzam bir coğrafya bilgisiyle anlatmak ve bunu yaparken okurun mevzudan hiç kopmamasını sağlayacak kadar ‘sürükleyicilik’ ortaya koymak öyle çok basit bir iş değil.

Canudos’un müritleri

Sadece Brezilya değil, bütün kıta tarihinin en önemli vakalarından biri olan Canudos Savaşı’nı anlatıyor Llosa. İflah olmaz bir Google bağımlısı olarak tabii ki dönüp oralara da baktım kitabı okurken. 1896-1897 yılları arasında gerçekleşen ‘ayaklanma’ gerçekten de ilginç. Bizim sevgili yurdumuzun klişeleri üzerinden bakılırsa eğer, tam bir ‘şeriatçı’ kalkışma olduğu söylenebilir. Aslında bir ayaklanma da değil. Bir tür çileci ‘vaiz’ olarak tanımlanabilecek (ve aslında başlı başına bir yazı konusu olması gereken) Antônio Conselheiro’un çevresinde toplanarak Canudos kasabasına yerleşen, ülkenin her tarafından yalınayak gelen binlerce müritlerle gitgide kalabalıklaşan bir tür ‘kafasına göre takılan bölge’ hikâyesi bu. Yani, ayaklanıp bir yere saldırdıkları filan yok. O günlerde ilan edilen ve aslında yoksullar için “monarşinin laciverdi” anlamına gelen cumhuriyete ve (resmi nikâh gibi) laik uygulamalara karşılar, İsa’nın yolundan gidiyorlar, vs. vs…

Neredeyse komünal yaşam

Bir yanından bakılınca koca Brezilya coğrafyasında bir risk filan da oluşturmuyorlar pek. Ancak, (bunu sadece Llosa anlatmıyor, tarihçiler de aktarıyor) cemaat, kendi kendini tecrit etmiş bir topluluk olarak, zamanla neredeyse (neredeyse!) bir komünal yaşam inşa ediyor Canudos’ta. Paranın, sınıfsal hiyerarşinin olmadığı, bütün erzakların ve yaşam malzemelerinin topluluk depolarında toplanıp yemekhaneler ve dağıtım noktaları yoluyla eşit bölüşüldüğü, hatta alışılmış olanın tersine, kıdemli ve rütbeli olanların daha az yemek yeyip daha kötü giyindiği ve -vücuduna dikenli tel sarmak gibi- ‘çileci’ tutumlar gösterdiği garip bir ‘İsa kardeşliği’ dünyası bu. Bir ayaklanma halinde olmadıkları halde devlet tarafından hedef alınmalarının sebebi de, bu komünal yaşamları ve mürit sayısındaki hızlı artış gibi görünüyor.
Dahası, Llosa, mümkün olduğunca adil olmaya çalışıyor anlatırken, mümkün olduğunca devlet cenahının karakterlerini de yorumluyor ama doğrusu bu haliyle Canudos ahalisi, üstüne üniforma giydirilmiş haydut ve tecavüzcülerden oluşan Brezilya ordusuyla kıyaslanamayacak bir ahlaki üstünlük seviyesinde duruyor ve bu durum, Canudos’a her gün yeni ‘hacı’ kafilelerinin katılmasına neden oluyor.

Kanlı hesaplaşma

Toplam dört askeri sefer yapılıyor Canudos’a. İlk ikisi “canım bunlar bir avuç çapulcu, hallederiz” kabilinden işler ve bozguna uğruyor ordu. Bu arada Canudos da deneyim kazanıyor, çoğu tövbe edip ‘İsa’nın yoluna dönmüş’ eski eşkıya reislerinden oluşan çok yetenekli askeri komutanlar, muhteşem ekonomi ve tedarik zinciri planlayıcıları yetiştiriyor. Üçüncü sefere Brezilya’nın en prestijli generali geliyor ordusuyla ama o da yeniliyor, kendisi de ölüyor hatta.
Dördüncüsü, artık on binlerce askerden ve toplardan filan oluşan, bir sürü generalin ve bizzat Savunma Bakanı’nın yönettiği bir ordu. Sonuçta o büyük ordu bile savaşta neredeyse yarısını kaybediyor ve aslında Canudos, açlık ve hastalıklar yüzünden çok zayıfladığı için yeniliyor. Ve sonuç tabii ki, çocuklar dahil yaklaşık 30 bin kişinin, yani bütün kasaba nüfusunun imha edildiği müthiş bir katliam oluyor. Llosa, bütün bu süreçleri, bazen Canudos cephesindeki karakterler üzerinden, bazen de ordu, toprak baronları, gazeteciler gibi diğer cepheden anlatıyor ve zaten metni roman haline getiren de bu oluyor.
Sonuç olarak, Dünya Sonu Savaşı, başlamak için cesaret, bitirmek için ise sabır isteyen bir kitap. Ama kesinlikle iyi bir roman. İsteyen dışarıda okusun, isteyen içeride, ben ona karışmam. Ama bir tüyo verebilirim bu konuda. Şimdi cezaevlerinde ayda üç adet kitap veriyorlar ya hani, misal bu üç kitabın biri Dünya Sonu Savaşı olsa, aslında altı kitap filan almış oluyorsunuz hücreye ve böylece cezaevi yönetimini kazıklıyorsunuz!
Neyse, kötü fikir. Hücre, cezaevi filan, hoş değil yani… Siz bi başka yer bulun mümkünse okumak için.

KÜNYE

Dünya Sonu Savaşı

Mario Vargas Llosa

Çeviri: Süleyman Doğru

Can Yayınları

#Dünyanın #sonu #değildi #belki #ama

HDP’den önerge: Devlet içindeki ‘çeteler’ araştırılsın

HDP Grup Başkanvekilleri Beştaş ve Oluç, “siyasi suikastlerin” son dönemlerde yeniden konuşulduğunu belirterek, devlet içinde uzantıları olan ‘çetelere’ karşı Meclis’in devreye girmesini istedi

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekilleri Meral Danış Beştaş ve Saruhan Oluç, Türkiye’yi siyasal, toplumsal ve ekonomik olarak çürüme ve çöküşe götüren devlet içindeki illegal yapılanmalarla ilgili iddiaların araştırılması ve bu soruna çözüm üreten ortak bir aklın açığa çıkarılması amacıyla Meclis Başkanlığı’na araştırma önergesi sundu.

Türkiye siyasi tarihinin, askeri/sivil bürokratlar, iş çevreleri ve siyasetçilerin dahil olduğu devlet içi hukuk dışı odaklara ve yapılara çokça tanıklık ettiği belirtilen önergede, devlet içindeki siyasi odaklardan güç alarak hukukun dışında konumlanan söz konusu yapıların özellikle 1970’li ve 1990’lı yıllarda kamuoyunun gündemini oldukça sık meşgul ettiği hatırlatıldı.

HDP İzmir İl binasında katledilen Deniz Poyraz’ın da hatırlatıldığı önergede “siyasi suikastlerin” son dönemlerde yeniden konuşulduğu ve yargısal süreçlerin işletilmediği çeşitli olayların yaşandığı ifade edildi.

Önergede, şu ifadeler yer aldı:

“Son dönemde yaşanan olaylarda azmettirici, planlayıcı ve siyasi çıkar hesabı yapan yapılar ve kişiler saklanmakta, tetikçilerin bağlantıları araştırılmamakta, büyük resmin halklar tarafından görülmesi engellenmektedir. Fakat toplumun hafızasında ve deneyiminde yer alan benzer olaylar üzerinden değerlendirdiğimizde, bu olayların kimi siyasetçiler, bürokratlar ve sermaye çevreleri tarafından desteklendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu çete faaliyetlerinin devlet içerisindeki bazı siyasi ve bürokratik odaklardan aldığı destekle, devlet içerisinde uzantıları olan çetelere dönüştüğü, bu çetelerin uluslararası uyuşturucu ticareti, Suriye ve Libya’daki sıcak çatışmalar, gazetecilere ve siyasi partilerle siyasetçilere saldırılarda yer aldıkları görülmektedir. Siyasi destekle ortaya çıkan dokunulmazlık ve hukuksuzluk, çetelerin kamuoyunun gözleri önünde boy vermesine ve 90’lardaki örneklerine benzer şekilde medyatikleştirilerek toplum üzerinde kontrol sağlama aracı haline getirilmesine neden olmaktadır. Bu bağlamda devlet içinde uzantıları olan çetelerin, Türkiye’de gündemi belirlediği bu karanlık dönemde, TBMM’nin devreye girmesi gerekmektedir.”

ANKARA

#HDPden #önerge #Devlet #içindeki #çeteler #araştırılsın

Emek ve Özgürlük İttifakı ortak aday çıkaracak

Emek ve Özgürlük İttifakı, HDP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdikleri toplantının ardından ortak aday çıkarma kararı aldıklarını açıkladı

Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenleri Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) Eş Başkanları, Başkanları ve Sözcüleri, HDP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdikleri toplantının sonuç bildirgesini açıkladı.

“Kapsamlı istişareler sonucu belirleyeceğimiz adayımızı en kısa zamanda duyuracağız” vurgusu yapılan açıklamada toplantının, cumhurbaşkanlığı seçimi, parlamento seçimi, seçim süreci ve sandık güvenliği gündemleriyle gerçekleştirildiği aktarıldı.

Bildirgede şu ifadelere yer verildi:

“Yürütülen tartışmalar neticesinde cumhurbaşkanlığı seçimlerine, doğrudan diyalog ve açık müzakere yöntemi ile gerçekleştirilebilecek görüşmelere tümden kapalı olunmamakla birlikte, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenleri olarak üzerinde uzlaşı sağladığımız bir aday belirlemeye prensip olarak karar verdik. Mevcut iktidarı yenilgiye uğratacak, bu rejimin inşasını durduracak, demokratik ve emekten yana bir geleceği kuracak olan ittifakımız, seçim takvimini de göz önünde bulundurarak halkımızı seçeneksiz bırakmıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde ilkelerimize dayanarak belirleyeceğimiz adayımızın ismini, en geniş emek ve demokrasi güçleriyle sürdürülen müzakereler ve çalışan mekanizmalarımızın varacağı netice ışığında, kısa bir zaman içinde kamuoyu ile paylaşacağız.

Parlamento seçimleriyle ilgili toplantımızda yürütülen tartışmalar sonucunda da Emek ve Özgürlük İttifakı’nın renkli, çoğulcu ve dinamik yapısını Meclis’te en geniş biçimde temsil edecek ve seçimlerden güçlü bir biçimde çıkacak formüller üzerindeki çalışmaların sürdürülmesi konusunda kararlığın altını çizdik.

Grev yasaklarının, siyasi yasakların, her alanda uygulanan baskının ve şiddetin artarak devam ettiği bir atmosferde, seçim süreci ve sandık güvenliğine dair tüm toplum kesimleriyle sürdürdüğümüz ortak çalışmaları hızlandırarak büyütme ve genişletme kararı aldık.”

#Emek #Özgürlük #İttifakı #ortak #aday #çıkaracak

Sebahat Tuncel: Seçimlerde Kürtler ve Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır

Tutuklu siyasetçi Sebahat Tuncel, güncel gelişmelere dair PİRHA’nın sorularını yanıtladı. Tuncel, Alevi toplumunun cemevleri etrafında örgütlenmesinin devleti korkuttuğunu ifade etti. Tuncel, seçim atmosferine ilişkin ise 6’lı masanın Kürt, Alevi, kadın, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikalarının muğlak olduğunu söyledi.

Siyasete Halkın Demokrasi Partisi’nde (HADEP) başlayan Sebahat Tuncel, sırasıyla Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ve Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) görevler aldı.

Cezaevinde tutukluyken 22 Temmuz 2007 genel seçimde İstanbul’dan bağımsız milletvekili seçilen Tuncel, ilerleyen tarihlerde Demokratik Toplum Partisi’nin kapatılmasıyla birlikte Barış ve Demokrasi Partisi’nde siyasi çalışmalarını sürdürdü.

2011 yılındaki genel seçimlerde İstanbul 1. Bölge’den bağımsız milletvekili adayı olan Tuncel, 93.679 oy alarak bir kez daha milletvekili seçildi. Ertuğrul Kürkçü ile birlikte 15 Ekim 2011’de kurulan Halkların Demokratik Kongresi’nin eş sözcüsü olan Sebahat Tuncel, 2012’de örgüte üye olduğu gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı. Hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilen Tuncel’e milletvekili olduğu için ceza uygulanmadı.

Demokratik Bölgeler Partisi’nin Eş Genel Başkanlığını da yapan Sebahat Tuncel en son HDP’li milletvekillerinin tutuklanmasını Diyarbakır’da protesto ederken gözaltına alındı. 6 Kasım 2016’da tutuklanan Tuncel hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmak” ve “terör örgütü propagandası yapmak” suçlarından 8 yıldan 20 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 1 Şubat 2019’da 5. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Tuncel, toplamda 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

AKP, ALEVİLERE KARŞI ASİMİLASYON POLİTİKASINI GÜNCELLEDİ”

Halen Ankara Sincan Cezaevinde olan Sebahat Tuncel’e, ülkenin mevcut siyasi atmosferini sorduk. İktidarın, Alevilik üzerindeki planları, Alevi hak mücadelesinin bugünü ve seçimlere giderken toplumun alacağı tavrın ne yönde olması gerektiğine dair sorularımıza Sebahat Tuncel’in cevaplarını paylaşıyoruz.

PİRHA: AKP-MHP hükümetinin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı projesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sebahat Tuncel: AKP-MHP, Aleviler üzerinde yeni bir asimilasyon politikasını devreye koymaktadır. Bunu yaparken de sözde, Alevilerin hak ve özgürlük talebine cevap veriyormuş gibi davranmaktadır. Cemevlerinin elektrik, su giderlerinin devlet tarafından karşılanması, dedelere maaş bağlanması, Alevi dernek ve kurumlarının Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurulacak olan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurma projesi esasta Alevileri devlete bağlama ve kendi ideolojik politik eksenine almaktır. Bu proje yeni değil bana göre. Hatırlarsanız daha önce Cami-Cemevi projesi ile Fetö’cüler bunu yapmak istedi. Ancak 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonrası AKP-Fetö ortaklığının bitmesi ile bu proje hayata geçirilemedi. Ancak AKP, Alevilere karşı asimilasyon politikasını güncelleyerek yeniden devreye koydu. Ne yazık ki bu asimilasyon projesine bazı Alevi kurum ve kişileri de alet oldu. R.T. Erdoğan’ın Ankara’daki bir cemevine yaptığı ziyaret ve yaşananları kamuoyu yolundan takip ettik.
Alevilerin, özellikle Kızılbaş Alevilerinin önünde Türkiye’de kendi inanç kimliği etrafında özgürce örgütlenmesi, kendi inanç ve kültürünü gelecek kuşaklara taşıması konusunda hala çok ciddi engeller varken devlet, Alevilere yönelik geliştirdiği katliam, asimilasyon, baskı politikaları ile yüzleşmeden, Alevi inancını tanımadan, sadece bazı ekonomik talepleri karşılayarak Alevi toplumunun özgürlük, eşitlik, demokrasi talebini karşılamış olmuyor. Alevilere eşit yurttaş olma, Alevi inancını ve kültürünü özgürce yaşama, dergah ve cemevlerinin yasal statüye kavuşması için yıllardır mücadele eden kurumların, Alevi örgütlerinin taleplerini kadükleştiriyor.

“ÖRGÜTLÜ VE BİLİNÇLİ BİR TOPLUM GERÇEĞİNİ ORTAYA ÇIKARDI

-Peki neden iktidar böyle bir adım atma ihtiyacı duydu? Gerçekten Alevi halkının taleplerini mi karşılıyor? Seçimler için mi böyle bir adım attı?

Bence bunu sadece bir seçim hamlesi olarak görmek eksiklik olur. Elbette ki iktidarın böyle bir amacı olabilir. Ama asıl amacı özellikle 90’lı yıllardan sonra gelişen Alevi muhalefetinin eşit ve özgür yurttaşlık talebi ve Alevi inancının yasal güvenceye kavuşması talepleri ve Alevilerin devletten bağımsız olarak kendi imkanlarıyla açtıkları cemevlerine Alevi toplumunun yoğun bir ilgi göstermesi ve onun etrafında örgütlenmesi devleti korkutmakta ve endişelendirmektedir. Sayısı 20 milyondan fazla olan Alevilerin II. Mahmut döneminde başlayan ve sonraki süreçlerde devam ettirilen baskı, asimilasyon politikalarına karşı güçlü itirazı ve bu itirazını örgütlemesi tekçi, otoriter, faşizan, mülkiyetçi iktidar odaklarını rahatsız etmiştir. O nedenle Alevilerin taleplerini manipüle ederek, Aleviler üzerinden devlet denetimi ve baskısını güçlendirerek, özgürlükçü talepleri bastırmak istiyorlar. Bu politika sadece AKP-MHP-Ergenekon ittifakının politikası değil. Aleviler cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında da Kemalizm eliyle asimile edildiler. Özellikle Kürt Alevilere yönelik özel inkar, imha ve asimilasyon politikası uygulandı. Öyle ki Alevilik inanç kimliği yerine inkar edilerek Kürt kimliğinin asimilasyonu Kürt ulusal bütünlüğünün engellenmesi için suni bir Alevi-Şafi çatışması yaratıldı. Tabii bu politikaların etkili olmasında bazı tarihsel gelişmelerin de etkisi oldu. Örneğin Yavuz Sultan Selim tarafından 40 bin Alevinin katledilmesi, Çaldıran Savaşı, Hamidiye Alaylarına Alevi aşiretlerin talep etmelerine rağmen sadece Sünni aşiretlerin alınması vb. tarihsel gelişmelerde merkezi devletin bilinçli olarak Aleviler üzerinde yürüttükleri politikalar Mezopotamya ve Anadolu’da Alevilerin siyasal, ekonomik, kültürel geleceğinin şekillenmesinde etkili olmuştur.
Sonuç itibariyle Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne Aleviler üzerinde inkar imha ve asimilasyon politikası her iktidar tarafından güncellenerek devam ettirilmiştir. Bugün AKP-MHP iktidarının yaptığı da bundan başka bir şey değildir. Ama Aleviler eski Aleviler değil. Alevi aydınlarının, Alevi örgütlerinin verdiği mücadele ve emek, Alevi toplumunda da önemli değişimlere yol açmıştır. Bu aynı zamanda örgütlü ve bilinçli bir toplum gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Bu da insana umut vermektedir.

BU DAYANIŞMA VE BİRLİK KURULTAYLA SINIRLI KALMAMALI”

-Alevi kurumları, iktidarın Cemevi Başkanlığı projesine karşı birtakım eylemden sonra İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayı düzenledi. Bu kurultayda ilk kez 7 Alevi çatı örgütü bir araya geldi. Bu birliktelikteki moral ve coşkuyu, Alevi sorununun çözümü konusunda başarıya ulaştırmak adına ne yapmalı?

İktidarın Aleviler üzerinden geliştirmek istediği, yani asimilasyon politikasına karşı Alevi Kurumu ve kişilerin yaptığı açıklamalar en son sizin de belirttiğiniz gibi İstanbul’da Büyük Alevi Kurultayının toplanmış olması oldukça önemli. Bu kurultayın bir diğer önemi de ilk kez 7 Alevi çatı örgütünün bir arada olması ve ortak bir deklarasyona imza atmalarıdır. Bu hem kurultayın büyük bir moral ve coşkuyla geçmesine hem de Alevi toplumunda büyük bir coşku ve heyecana yol açmıştır. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi devletin sistemli olarak yürüttüğü inkar, imha ve asimilasyon politikası, Alevilerin dergah ve cemlerinin yasaklanması, sürekli bir Alevi-Sünni çatışması yaratılması; hatta bu çatışmayı 12 Eylül Darbesinin zemini olarak 1978 Maraş Katliamı kullanılarak Alevilerin sürekli bir güvenlik tehdidi altında tutulması, Alevilerin evlerinin işaretlenmesi, Alevilere karşı yaralayıcı, ayrımcı, ırkçı söylemlerin geliştirilmesi vb. daha birçok Alevilere karşı ayrımcı, ötekileştirici şiddet politikalarına karşı yan yana durmak, dayanışmak açısından da bu kurultayın toplanmış olmasını önemsiyorum. Ancak bu dayanışma ve birlik sadece bir kurultayla sınırlı kalmamalı, burada başlayan birlik, yaşamın her alanında geliştirilmelidir.

BARIŞÇIL BİR SİSTEM GELİŞTİRMESİ, HALKLARIMIZIN GELECEĞİ AÇISINDAN ÖNEMLİDİR.

Türkiye’deki ulus devlet geleneği Alevilerin hem birbiriyle hem diğer inanç ve kültürlerle yan yana gelmesini engellemiş, halklar arasında çatışma ve çelişkileri derinleştirmiş, toplumu kutuplaştırarak, üzerinde baskı ve denetim kurarak korku iklimini hakim kılmıştır. Devletler özellikle de ulus devletlerin kendisini ayakta tutmanın tek yolu olası şiddet, zor ve baskı mekanizmalarını toplum üzerinde kullanmaktan çekinmemiştir. Halkların, inançların, kadınların, gençlerin bu gerçekliği görerek demokratik, özgürlükçü ekolojik ve barışçıl bir sistem geliştirmesi, halklarımızın geleceği açısından önemlidir.
Alevilik inancı ve kültürü, eşitlikçi, komünal bir yaşamı, barış ve adaleti, doğaya saygıyı önceleyen bir inançtır. Bu ilkeler, geleceğimizi kurmak açısından da oldukça önemlidir. O nedenle Aleviler önce kendi içinde birlik ve dayanışmayı esas almalı, sonra da birlikte yaşadıkları haklarla, inançlarla, eşit, özgür bir ilişki sağlaması, haklarımızın geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Alevi kurumları, toplumun siyasal, kültürel ekonomik, ekolojik, barış, özgürlük ve eşitlik taleplerine çözümler üretecek, katılımcı, demokratik, özgürlükçü bir yönetim anlayışı geliştirerek politikalarını toplumsallaştırma ve toplumun politikleşmesine öncülük etme sorumluluğu ile karşı karşıyadır.

SEÇİM SÜRECİNDE ALEVİLERİN TUTUMU BELİRLEYİCİ OLACAKTIR”

-Mevcut Alevi hareketinin mücadelesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mevcut Alevi örgütlerinin önemli bir mücadele deneyiminin oluştuğunu düşünüyorum. Maraş, Sivas, Çorum Katliamları’nın unutulmaması, Alevilere yönelik inkar ve asimilasyon politikalarının teşhir edilmesi ve Alevi inanç ve ritüellerinin toplum tarafından yaşatılması açısından verdikleri mücadele anlamlı ve önemli. Ancak Alevi kurumlarının devlet, ulus devlet gerçeğini yeterince bilince çıkardığını düşünmüyorum. Tabii yanlış anlaşılmasın; Alevi örgütleri de yekpare değil ve farklı ideolojik siyasi perspektiflere sahipler ve bu durum Alevi örgütlerinin yan yana gelmesini engelleyen en temel etken.

Şunun da altını çizmek gerekir, 6 yılı aşkın bir süredir cezaevindeyim ve cezaevi koşullarında dışarıdaki siyasal, toplumsal mücadeleyi, kadın hareketini, Alevi hareketini, emek-ekoloji hareketlerini ve sistem karşıtı hareketleri takip etmeye çalışıyorum. Cezaevlerinde, muhalif kesimlerin seslerinin, iktidar tarafından yasakçı zihniyetle kısıtlandığını, anti demokratik koşullar nedeniyle bazı eksiklikler, gerçeği tam anlamıyla ifade edememe durumu olabilir. O nedenle mevcut olanaklar ışığında yaptığım okumalar üzerinden değerlendirmeler yapabildiğim gerçeğini de ifade etmek isterim. Konuya yeniden dönersek, Alevi örgütlerinin dernek, kurum, kendi örgütünün çıkar ve öncülüklerinden ziyade toplumun çıkar ve önceliklerini öncelemeleri gerekir. Türkiye’de yaşanan ekonomik, siyasi kriz ve ırkçı, milliyetçi, cinsiyetçi, dinci politikalara karşı özgürlük, demokrasi, barış, adalet, insanca ve onurlu bir yaşam için gerekli olan ayrı ayrı değil, birlikte, yan yana durarak, güçleri birleştirerek cevap olabiliriz. Bu kritik dönemeçte Alevi örgütlerine büyük bir görev düşmektedir. Özellikle seçim sürecinde Alevilerin tutumu belirleyici olacaktır. İstanbul’da toplanan ve 7 Alevi çatı örgütünü birleştiren kurultayın süreklileştirilmesi halklarımızın, kadınların, gençlerin özgür geleceği için mücadeleyi yükseltmesi tarihsel bir sorumluluk olarak önlerinde durmaktadır.

“6’LI MASANIN, ALEVİ SORUNU HAKKINDA POLİTİKALARI MUĞLAK”

-Bir Alevi yurttaş olarak, Alevi toplumunun seçimlerde nerede ve hangi sebepler doğrultusunda taraf almasını önerirsiniz?

Bu seçimde Kürtler kadar Aleviler de belirleyici bir rol oynayacaktır. 2023 seçimleri Türkiye’nin geleceği açısından kritik bir öneme sahip. AKP-MHP iktidarı 2. cumhuriyetin kurumsallaşması ve anayasal güvenceye kavuşması için her türlü yol ve yöntemi devreye koyacağı gerçeği herkes tarafından bilinmektedir. Tekçi, otoriter, milliyetçi, cinsiyetçi ‘tek adam rejimi’ olarak adlandırılan ucube sistemin kurumsallaşması tüm Türkiye halkları açısından ciddi bir tehlikedir. AKP sadece Kürt karşıtı değil aynı zamanda Alevi karşıtıdır, kadın karşıtıdır, emek karşıtıdır. Hem içeride hem dışarıda yürüttüğü savaş politikası, bugün yaşanan ekonomik krizin temel nedenidir. Kendi hanedanı ve etrafındaki sermayedarları zenginleştirirken toplumu derin bir yoksulluğa, açlığa mahkum etmektedir. Kendi iktidarı için özellikle Kürt siyasi hareketine yönelik zor ve baskı politikasını devreye koymuş, kayyım siyaseti ile halk iradesini gasp etmiş, HDP’nin kapatılması, demokratik siyaset alanının ortadan kaldırılması için her türlü hukuksuzluğu devreye koymuştur. Toplumun neredeyse yarısı iktidara göre terörist ilan edilmiştir. Anayasa, parlamento askıya alınmış, OHAL uygulamaları süreklileştirilmiştir. Bu toplumda büyük bir umutsuzluğa neden olmuş durumda. Bu durumu değiştirmek için seçimler önemli bir aşamadır. Tabii ki mafya düzenine dönüştürülen, her türlü hukuksuzluğun bizzat iktidar tarafından yapıldığı bir sistemi değiştirmek bir tercihten ziyade zorunluluk olarak önümüzde durmaktadır.

MESELE TÜRKİYE’DEKİ REJİM KRİZİNİN NASIL ÇÖZÜLECEĞİDİR

Mesele sadece Cumhurbaşkanlığı koltuğuna kimin oturacağı değil. Mesele Türkiye’deki rejim krizinin nasıl çözüleceğidir. Mevcut iktidarın nasıl bir Türkiye yaratmaya çalıştığını 20 yıllık iktidar deneyiminden biliyoruz. Millet ittifakı veya bilinen adıyla 6’lı masanın da Türkiye’de yaşanan temel meselelere, yani Kürt sorunu, Alevi sorunu, kadın sorunu, emek sorunu gibi alanlara ilişkin politikaları ise muğlak. Kayyım politikalarına karşı HDP’nin kapatılmasına, Kürt kurumlarına, Kürt siyasetçilere yönelik hukuksuzluklara karşı ciddi itiraz üretmeyen, sorunu görmezden gelen yaklaşımları toplumda yeterince umut yaratmamalarına neden oluyor.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında Emek ve Özgürlük İttifakı’nın geliştirmeye çalıştığı demokratik siyaset, 3. çizgi çok daha anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin bu krizden çıkma yolu Demokratik Cumhuriyet’in inşasıdır. Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı yapısını esas alacak, çoğulcu, demokratik, özgürlükçü, eşit yurttaşlığı, demokratik, laikliği esas alan, demokratik cumhuriyetin kuruluşunda Alevilerin de yer almasının önemli olduğunu düşünüyorum. Alevilerin siyasi parti tercihleri de çeşitlidir doğal olarak. Ama eşitlikten, özgürlükten, barıştan ve demokrasiden yana olan Alevilerin Emek ve Özgürlük Cephesinde veya onunla dayanışma içinde olması Türkiye’nin geleceği açısından önemli diye düşünüyorum. Türkiye’nin nasıl bir yöne gideceğini de Emek ve Özgürlük Cephesi belirleyecektir. Şimdi değişim ve özgürlük zamanı diyor herkese selam ve sevgilerimi sunuyorum.”

Eren GÜVEN/ANKARA