Türkmen NECATİ ŞAHİN
Cemevi Köln: “Bu Vahşete Son Verin!”
Kadın cinayetlerine karşı artan toplumsal duyarlılık, Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln tarafından yapılan güçlü bir açıklama ile desteklendi. Açıklamada, kadınların her gün sistematik bir şiddetin hedefi haline geldiği vurgulanarak, caydırıcı cezaların derhal uygulanması çağrısı yapıldı.
Açıklamada, “Her gün bir kadın daha, bir cani tarafından hayattan koparılıyor. Bu cinayetler ne bireysel bir öfkenin ürünü ne de ‘ani gelişen bir olaydır’! Görmezden gelinen şiddetin ve yetersiz caydırıcılığın sonucudur” ifadelerine yer verildi.
Özellikle, kadınları öldürenlerin “insanlıktan nasibini almamış, vicdanını yitirmiş varlıklar” olduğu vurgulandı. Açıklamada, “Hiçbir caninin cezasında ‘iyi hal’ kılıfıyla indirim yapılmamalıdır. Çünkü yapılan her indirim, kadınları yaşamdan koparan canilerin korunmasına hizmet etmektedir” denildi.
Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln, açıklamasını “Artık yeter! Kadınlar yaşasın, adalet susmasın! Kadın cinayetlerini durdurun, caydırıcı cezaları derhal uygulayın!” çağrısıyla sonlandırdı.
Söz Verdim O Ağaca NECATİ ŞAHİN
Erdoğan Gidici ŞÜKRÜ YILDIZ
Gündem öyle hızlı değişiyor ki yetişmek zor. Bugün en çok konuşulan meselelerden biri CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanan kayyum. Önümüzdeki dönemin tartışmalarından biri olacağı belli. 15 Eylül ise herkesin gözünü diktiği, ‘ne olacak?’ diye beklediği gün. Ancak bütün bu gündemlerin ötesinde, bugün konuşmak istediğim konu ise Erdoğan sonrası.
Evet, Erdoğan’ın üçüncü kez adaylığı, 2027-2028 spekülasyonları sürüyor. “Bir daha seçilsin mi? Anayasa ne diyor? Seçim erkene mi alınır?” tartışmaları var. 28 Mayıs’taki ikinci turda yeniden Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak bu üçüncü dönem, anayasanın iki dönem sınırı nedeniyle baştan beri tartışmalıydı. Yüksek Seçim Kurulu, “2018’deki sistem değişikliğiyle birlikte dönem sıfırlandı” diyerek Erdoğan’ın adaylığını onayladı ama bu toplumdaki şüpheyi gidermedi.
Erdoğan deniyor, lakin AKP’nin içinden, AKP medyasından, trollerden gelen yeni bir tartışma var. Erdoğan sonrası kim?
Konu Erdoğan’ın seçilmesi ise neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu? Bu soru aslında bizim bugünkü başlığımızı belirledi: “Gidici.” Çünkü mesele artık sadece toplumun gerginliği iktidarın hırsızlıkları değil. AKP’nin içinde de artık “sonrası” konuşuluyor.
Süleyman Soylu açık açık şunu söyledi “Erdoğan sonrasında, Erdoğan kimi işaret ederse biz onu destekleriz.” 30 Ağustos 2025’te İstanbul’da yapılan bir programda söyledi. Soylu aynı konuşmada “Artık siyaset yapmayacağım ama hayatım boyunca sizi destekleyeceğim” diyerek Erdoğan sonrası için kendini aday olarak görmediğini ama “işaret edilecek” kişiye tam bağlılık göstereceğini açıkladı. Bu, bir yandan “Erdoğan ne derse ona uyarım” mesajı. Ama öte yandan da “Erdoğan sonrası” tartışmasının itirafı.
Akit gazetesinde de: “Milletin adamı RTE çok yoruldu, artık kendisine ve ailesine zaman ayırsın” dendi. Bu, Akit gibi bir gazetede AKP izni olmadan söylenebilecek bir söz değil. Verilen mesaj çok net.
Ve AKP trolleri… Sosyal medyada yazıp duruyorlar: “Bir gün reisin bize veda edeceği geldi aklıma.” “Bazı vedalar daha yaşanmadan acıtıyor insanın yüreğini.”
Bu cümleler tesadüf mü? Erdoğan’ın izni olmadan atılacak başlıklar, söylenecek sözlermi? Troller kendi başlarına mı yazıyorlar? Hayır. Bunlar Erdoğan’ın da farkında olduğu yada yönettiği bir gidişin işaretleri. Gidiş kaçınılmaz ve Erdoğan son hamlesini yapıyor. Son hamleyi kendisi için mi, sonrası için mi yapıyor!
İşte orada devreye CHP’ye yönelik operasyonlar giriyor. Çünkü Erdoğan gitmeden önce pozisyonunu sağlamlaştırmak istiyor. Çocuklarının konumunu da… Hesap vereceğini biliyor. Birgün hesap sorulacağını biliyor. O yüzden kendisinden sonra gelecek kuşağı, kendi ailesini koruma altına almak istiyor.
Gönlünden geçen belli: Bilal Erdoğan. Ama kolay mı? Değil. Kolay olmayan iş için ne yapıyor? Türkiye’nin içine kaos sokuyor. En iyi bildiğini yapıyor. Gerginliği tırmandırıyor.
O yüzden CHP’ye kayyum. O yüzden yeni operasyonlar. O yüzden baskın seçim ihtimali. Çünkü CHP anketlerde önde. Son yerel seçimlerde birinci parti. Türkiye’nin şu anda en güçlü partisi. Erdoğan’ın planı basit: Bölmek, parçalamak, ittifakları dağıtmak. Ve uygun bir anda baskın seçim. Bir güven oylaması gibi, meşruiyet arayışı. “ hâlâ güç bende” diyebilmek için.
Soylu gitti. Daha önce “aday olabilir” denen isimlerden biriydi. Erdoğan yol temizliğinin parçası olarak onu eledi. Şimdi Hakan Fidan öne çıkarılıyor. Adı sürekli zikrediliyor, yaptıkları özellikle gündeme taşınıyor. Özgür Özel “Tik tok Hakan” diyor. Tesadüf mü? Hayır. AKP’nin içindeki güç dengeleri Erdoğan sonrası için pozisyon alıyor.
Ayrıca kulislerde sadece Fidan değil; Binali Yıldırım, Berat Albayrak ve hatta Süleyman Soylu’nun yeniden gündeme gelmesi gibi farklı senaryolar da dolaşıyor. Ama şurası kesin: Erdoğan’ın gönlünden geçen aileden bir isim. Yani Bilal Erdoğan. Bu da AKP içindeki “Erdoğan sonrası” hesaplaşmasını daha da sertleştiriyor. Kendisinin iktdarında devretmek istiyor. İşaret etmek istiyor. Bilal diyeceği ortamı yaratmay açlışıyor. Bunun için bir zafere ihtiyaç duyuyor.
15 Eylül bu yüzden kritik. Eğer karar çıkarsa, bu bir erken seçimin habercisi olabilir. Çıkmazsa, CHP içindeki tartışma biraz daha derinleşir, bölünme biraz daha uzar. Muhalefet birbirine düşürülür. Buna teşne olacak insan tiplemesi yüz yıldır üretiliyor, yaratılmış, hazır bekliyor.
Ama şurası kesin: Erdoğan artık kazanabilecek pozisyonda değil. Elinde devletin bütün gücü var. Kontrol mekanizmalarının hepsi onda. Hile var, dalavere var. Ama yine de olmuyor. Yine de birinci parti olamıyor.
Korkunun yaptırdığını yapıyor. Korkakların yaptığını yapıyor. Devlet gücünün arkasına saklanıyor, üstelik bu gücü hukuksuzca kullanıyor.
Kısaca bugünkü saldırganlığın sebebi gidici olduğu ve onun çaresizliği…
Britanya’da Alevi yurttaşlar için Hakk’a Uğurlama hizmetinde yeni bir adım!
İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, Britanya’daki Alevi yurttaşların cenaze hizmetleri konusunda önemli bir adım attı. ‘Cemevi Funeral LTD’ adıyla kurulan yeni şirket, Alevi ritüellerine uygun Hakk’a Uğurlama Erkanları’nı gerçekleştirmek amacıyla topluma gerekli tüm cenaze hizmetlerini sunacak.
İAKM Başkanı İbrahim Has, bu hizmetlerin Alevi toplumu için ne denli önemli olduğunu vurgulayarak, Hakk’a yürüme erkanlarının Alevi inancının özünü yansıttığını belirtti. Has, Alevi cemlerinin bu erkanları yerine getirmesinin, asimilasyon ve dezenformasyonla karşı karşıya kalan Alevi toplumunun kimliğini koruması açısından büyük bir değer taşıdığını ifade etti.
Britanya’da daha önce bu hizmetlerin özel bir şirket aracılığıyla yürütüldüğünü belirten Has, cemevinin bu alandaki rolünü güçlendirerek topluma daha yakın bir hizmet sunmayı amaçladıklarını açıkladı. Cemevi, Hakk’a Uğurlama hizmetlerini %100 kendi kontrolünde, Alevi inancına uygun şekilde gerçekleştirecek.
Has, kurulan şirketin yanı sıra, bürokratik işlemler ve ulaşım gibi konularda da destek sunacak bir ekip oluşturacaklarını duyurdu. Londra’da hizmet vermeye başlayan bu şirket, zamanla Britanya genelindeki Alevi yurttaşlara ulaşmayı hedefliyor. 7/24 ulaşılabilir olacak bu hizmetle, taziye ve diğer destekleri de sağlayarak topluma katkıda bulunmayı amaçlıyor.
12 Eylül’ün baskıcı zihniyeti hala aramızda: FEDA ve DAKB uyarıyor!
FEDA ve DAKB, 12 Eylül Darbesi’nin Aleviler ve Kürtler üzerindeki baskılarını artırdığını belirterek, bu yasakçı zihniyetin günümüzde de devam ettiğini vurguladılar. Yapılan yazılı açıklamada, devletin halklara ve inanç topluluklarına karşı düşmanca tutumunu 12 Eylül sürecinde daha da ileri taşıdığı ifade edildi.
Açıklamada, 12 Eylül faşist darbesinde Türkiye ve Kürdistan’da toplumun tüm kesimlerine yönelik ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çekildi. 1 milyon 683 bin insanın fişlendiği, 650 bin kişinin gözaltına alındığı ve on binlerce kurumun kapatıldığı aktarıldı. Alevilere ve Kürtlere yönelik yoğun baskılar ve zorbalıkların yaşandığı, sanatçıların, yazarların ve gazetecilerin susturulduğu belirtildi.
Özellikle Alevi köylerine yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen açıklamada, 1982 Anayasası ile zorunlu din derslerinin dayatıldığı, Alevi inancının yok edilmek istendiği ifade edildi. FEDA ve DAKB, 12 Eylül karanlığının hala toplum üzerinde etkisini sürdürdüğünü, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin karşılanmadığını dile getirdi.
Ayrıca, Abdullah Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısının önemli bir adım olduğu vurgulanarak, bu çağrının sadece Kürt halkı için değil, tüm halkların eşit ve özgür yaşaması için bir yol gösterici olduğu vurgulandı. FEDA ve DAKB, barışın ve kardeşliğin inşa edilmesi için mücadeleye devam edeceklerini belirtti.
Anayasa Tartışmaları ve Aleviler HURİYE KABAYEL
Türkiye önemli bir eşikten geçmektedir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü adına geliştirilen sürecin yarattığı tartışma kültürünü önemli ve gerekli görüyoruz. Geride kalan yüzyıl, tekçi ulus devlet anlayışının yarattığı inkâr ve asimilasyon girdabıyla geçti. Cumhuriyet’i yeni yüzyılda Demokratik bir Cumhuriyet’e evriltmek, kuşkusuz geniş bir konsensüsle hazırlanması gereken nitelikli bir toplumsal sözleşmeyi ihtiyaç kılmaktadır.
Geçmiş yüzyılın mağduru olan halkları ve inançları bu tartışmaların öznesi kılmak, bu açıdan vazgeçilemez bir demokratik ilkedir. Siyasi iktidarın bu konuda gerekli zemini oluşturma yükümlülüğü vardır. Muhalefet partilerinin de kuşkusuz bu zemini toplumsallaştırmak adına büyük iş düşmektedir. Kadınların, gençlerin, ezilenlerin, emekçilerin ve bir bütün olarak toplumun önerileri alınmadan hazırlanacak bir anayasa, geçmiş anayasaların yeni döneme uyarlanmış biçiminden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Özellikle muhalefet partileri, bahsettiğimiz tüm toplumsal grupların örgütlülüklerinden oluşan temsiliyetleri, sürecin öznesi yapabilmenin yöntemlerini yaratacak arayışlarını güçlendirmelidir.
Bugün ise yeni anayasa tartışmalarının gölgesinde, Aleviler üzerinde yeniden oyunlar oynandığı görülmektedir. AKP iktidarı, Aleviliği kendi anlayışıyla tanımlamaya, “makbul Alevi” yaratmaya çalışırken, bunu atamalar ve kurumsal kuşatmalarla yürütmektedir. CHP’ye yapılan son atamalar ve bu atamalarda Alevi kimliğinin öne çıkarılması da bu oyunun bir parçası haline gelmiştir. Gürsel Tekin örneğinde olduğu gibi, şahısların Alevi kimliği üzerinden gündeme taşınması, Alevilerin iradesiyle hiçbir ilgisi olmayan, temsiliyet üzerinden yürütülen bir siyaset tarzıdır.
Oysa Aleviler için mesele, bir kişinin atanması ya da bir makama getirilmesi değildir. Alevilik hakikat yoludur; bürokratik makamlarla temsil edilemez. Aleviler eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, cemevlerinin yasal statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve geçmişle yüzleşme taleplerini dile getirmektedir. Bu talepler, atamalarla ya da göstermelik temsillerle karşılanamaz.
Aleviler artık hiçbir partinin oyununa gelmeden, kendi kurumları, kendi temsilcileri ve kendi iradeleriyle siyasal süreçlerin öznesi olmalıdır. Gerçek bir toplumsal sözleşme, Alevilerin sesi duyulmadan, talepleri güvence altına alınmadan kurulamaz. Bu nedenle hem iktidarın hem de muhalefetin Aleviler üzerinden yürüttüğü temsiliyet oyunları boşa çıkarılmalı; Aleviler kendi yolunda, kendi hakikatleriyle var olmalıdır.
Toplumsal sözleşmeler önce dinleme kültürünün oluşmasıyla başlar. Dinlemenin olmadığı yerde hakikate de.
Yıldız: Şahin’in Yazısı Asimilasyon Politikasının Medya Ayağı
Ocaxê Bake AKD Onursal Başkanı Gazeteci Şükrü Yıldız, Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısına sert tepki gösterdi. Yıldız, Şahin’in yazısını devletin Alevilere yönelik operasyonunun medya ayağı olarak niteledi.
Milliyet yazarı Zafer Şahin’in, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı raporu öven yazısı tartışma yarattı. Şahin’in, “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı” ifadesi özellikle Alevi toplumunda tepkiyle karşılandı.
Gazeteci Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında, bu öneriyi “devletin Aleviliği kontrol altına alma girişiminin en açık göstergesi” olarak değerlendirdi. Yıldız, “Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp ‘ben dede atıyorum’ demesi, inancı kontrol altına alma operasyonudur. Bu, yüzyıllardır devletin hayalini kurduğu bir plandır” ifadelerini kullandı.
Yıldız, Osmanlı’dan günümüze devletin Aleviliğe yönelik yaklaşımının hiç değişmediğini vurgulayarak, “II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına getirilmesiyle Bektaşilik saraya bağlandı. Bugün de aynı yöntem sürüyor. Devlet, Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokmaya çalışıyor” dedi.
Raporda yer alan “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin faturalarının ödenmesi” gibi maddelerin Alevilerin temel taleplerini karşılamadığını belirten Yıldız, gerçek taleplerin ise cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlığın sağlanması ve devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi olduğunu söyledi.
Şükrü Yıldız, Şahin’in yazısının bir gazetecilik ürünü değil, “iktidarın asimilasyon politikasına meşruiyet sağlayan bir propaganda metni” olduğunu ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı: “Gerçek çözüm devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil; Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmaktadır. Şahin’in yazısı ise bu operasyonun medya ayağıdır.”
Devletin Alevi Operasyonu ve Medyanın Sözcülüğü ŞÜKRÜ YILDIZ
Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısı, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı rapora övgüler diziyor. Oysa ortada bir çözüm arayışı yok; devletin uzun süredir yürüttüğü Aleviliği kontrol altına alma politikasının yeni bir kılıfı var. Türkiye’de devletin Alevilerle kurduğu ilişki hiçbir zaman eşit yurttaşlık temelinde olmadı.
1990’larda Sivas Katliamı’nın ardından Alevi toplumu kitlesel biçimde görünür hale geldi ama devletin yaklaşımı güvenlikçi oldu, talepler kriminalize edildi. 2000’lerin başında AB uyum süreciyle birlikte Alevilerin talepleri yeniden gündeme geldi, fakat bu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının baskısıyla oldu. Kararlar hâlâ uygulanmadı, uygulanmıyor. 2009–2010 Alevi Çalıştayları ise Erdoğan hükümeti döneminde Alevilerin resmi muhatap gibi gösterildiği ama sonunda “cemevlerine ibadethane statüsü verilmez” denilerek en temel talebin reddedildiği bir operasyon olarak tarihe geçti.
Bugün Şahin’in övgüyle bahsettiği rapor, işte bu çizginin devamıdır: hakları tanımayan, Aleviliği devletin bürokratik mekanizmasına sıkıştıran bir plan. Şahin yazısında Alevilerin siyasal iradesini küçümseyerek “Aleviler Sünni korkusu pompalanarak memleketin sözde laik partisini desteklemeye yönlendirilmiştir” diyor. Bu söz Alevilerin demokratik tercihlerini yok sayıyor, onları kandırılmış kitleler olarak gösteriyor. Oysa Alevi kurumlarının yönelimi yıllardır taleplerinin kim tarafından duyulup duyulmadığına göre şekillenmiştir. Devletin bu tercihi “manipülasyon” diye yaftalaması, Alevilerin bağımsız iradesinden duyduğu rahatsızlığı açığa vurmaktadır.
Zafer Şahin’in aktardığı öneri, devletin Aleviliğe bakışını ve yapmak istediğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı.” Bu ifade başlı başına bir hakarettir. Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve en önemlisi taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp “ben dede atıyorum” demesi, inancı kontrol altına alma operasyonunun en açık göstergesidir. Saldırısıdır.
Bugün yaşananlar aslında yeni değildir. Osmanlı’dan bu yana devletin Aleviliğe yönelik stratejisi hep aynı oldu: bağımsız örgütlenme zeminlerini dağıtmak, inancı kendine bağlamak. Hacı Bektaş Dergâhı üzerinden yaşanan müdahale bunun somut örneğidir. II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın dergâhın başına getirilmesi, Alevi-Bektaşi yolunun devlet eliyle dönüştürülmesidir. O günden itibaren Bektaşilik saraya bağlanmış, ocakların özerk yapısı törpülenerek, tüm Alevi ocakları buraya bağlanmaya çalışılmıştır. Bugün de aynı yöntem sürüyor; Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokma projesi yürürlüktedir.
Aleviler tarih boyunca baskıya, katliamlara, sürgünlere rağmen varlıklarını korudular. Bunun en önemli nedeni kendi kurumlarına sahip çıkmaları ve ocak sistemini rızalıkla yaşatmalarıdır. Bugün devletin hedef aldığı tam da bu direnç noktasıdır. Cemevleri ve dedelik bağımsız kaldığı sürece Alevilik asimilasyona direnebilecektir. “Atama” adı altında yürütülen proje, Alevilerin hafızasına, kurumlarına ve hakikatine yönelmiş stratejik bir saldırıdır.
Devletin bu yönelimi inancı tanıma değil, dönüştürme girişimidir. Alevilik hiçbir zaman sarayın, devletin ya da iktidarın memurluğunu yapmamıştır; yapmayacaktır. “Dede ataması” adı altında yürütülen bu girişim, tarihten bugüne uzanan sistematik bir kontrol ve asimilasyon politikasıdır. Alevilerin buna karşı durması sadece bir inanç mücadelesi değil; tarihsel kimliklerini ve özgürlüklerini savunma meselesidir.
Raporda “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin elektrik faturasının ödenmesi” gibi maddeler yer alıyor. Bunlar iktidarın gözünde bir jest olabilir ama Alevilerin temel mücadelesi bu değildir. Gerçek talepler nettir: cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlık sağlanması, devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi. Şahin’in yazısı ise bu talepleri ya yok sayıyor ya da iktidarın lütuflarıyla üzerini örtmeye çalışıyor.
Şahin’in “Bugün atılan adımları karalayanların, devletin Alevileri neden yok saydığına dair özeleştiri yapmaları gerekmez mi?” sorusu ise iktidarın klasik stratejisinin ifadesidir. “Geçmişte kimse bir şey yapmadı, biz yapıyoruz” diyorlar. Oysa yapılan hakların tanınması değil, taleplerin tasfiyesidir. Alevi kurumlarının buna itiraz etmesi de hemen “yok sayma” ya da “engel çıkarma” olarak yaftalanmaktadır.
Zafer Şahin’in yazısı bir gazetecilik ürünü değil; devletin Aleviliği denetim altına alma projesine meşruiyet sağlayan bir propaganda metnidir. Yazı boyunca Alevi kurumları itibarsızlaştırılırken, iktidarın yıllardır sürdürdüğü asimilasyon politikası “çözüm” kılıfıyla parlatılmaktadır. Gerçek çözüm ise devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil, Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle eşit yurttaşlık temelinde muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmakta, Aleviliği resmî ideolojiye tabi kılmaya çalışmaktadır. Şahin’in yazısı bu operasyonun medya ayağıdır.
Türkmen
Erdoğan Gidici
Anayasa Tartışmaları ve Aleviler