Ana Sayfa Blog Sayfa 106

Türkmen NECATİ ŞAHİN

“Türkmen kalkmış
yaylasına yerimez
Dağılmış aşiret
el bozuk bozuk…”
TÜRKMEN
Kültürü Tükeniyor (mu?)
Osmanlı,
TÜRKMEN’i bitiremedi
daha beterini yaptı.
TÜRKMEN Kültürü’ne el attı…
Din dayattı…
*
Peki,
Kimdir TÜRKMEN…?
TÜRKMEN
Özgürlüktür
Direniştir.
İsyandır….
Anadolu’nun ilk büyük Halk Direnişi:
Selçuklu Sultanı’na karşı
Babailer İsyanı
Türkmen isyanıdır…
Hünkar, Yunus, Taptuk, Kadıncık Ana bu İsyanı sonrası ortaya çıkan Bilgeler, Ozanlardır.
TÜRKMEN
Kızılbaştır
Alevidir…
Yavuz, tarihin en büyük Katliamını Türkmen’e yapmıştır…
40 Bin Türkmen kılıçtan geçirilmiştir…
Kalanlara “Kılıç Artığı” denilmiştir.
TÜRKMEN
Doğadır
Börtü Böcek,
Gülü Çemendır…
Yaylaktır
Kışlaktır
Dağdır…
“Ferman Padişahın
Dağlar Bizimdir…”
Dadaloğlu’dur…
“Şu karşı Yaylada
Göç katar katar…”
Pir Sultan’dır…
“Yüce Dağ başında
Yanar bir ışık”tır
Türkmen…
*
Nice Sultanların, Padişahların baş eğidiremediği
TÜRKMEN’e ne oldu?
Osmanlı Türkmen’e
Din dayattı.
Din “Namaz” dedi
Türkmen “Niyaz” dedi …
Din “Ezan” dedi
Türkmen “Ozan” dedi
Din “Kabe” dedi…
Türkmen “Doğa” dedi..
*
Ve Devlet,
Mecburi İskan Kanunu çıkardı Türkmen’e…
Dağdan indirdi Türkmeni
Dinciliğin, ırkçılığın, arabesk kültürün kucağına attı…
Yetmedi…
Devlet
TÜRKMEN’i rahat koymadı
“Kara Keçisini” de yasakladı.
Neymiş,
Keçi, ormana zarar verirmiş…
Be cahil “Keçi”nin orman dostu olduğunu Dünya bilim insanları altını çize çize söylüyor.
Dağ bilmez,
Orman görmez
Keçi tanımaz
Bir aklı eveli
Keçiyi yasaklattı.
Hem de nasıl?
Dünya’da eşi benzeri olmayan bir Kanun ile;
” KEÇİ KANUNU”
Şaka yapmıyorum.
Bakın numarasını da yazayım: Yıl 1939,
“3702 nolu KEÇİ KANUNU…”
(Dersimliler Dikkat:
“Dağ Keçileri Dağlara Zararlıdır” diye bir Dağ Keçisi Kanunu çıkabilir)
TÜRKMEN’e
“Keçini kes
İnek al” denildi…
Yalçın dağlarda inek…
Keçi Kıyımı
Türkmen Kültür Kıyımı oldu…
Doğadan dağdan koparıldı.
Keçi Kıyımı
Doğa Kıyımı da oldu.
Keçi gitti
Türkmen indi
Dağlar yalnız kaldı.
Orman yangınları başladı.
Çünkü, ekolojik denge bozuldu.
İnsansız Orman yanar.
Keçisiz, otlar ormada çoğalır, kurur yanar.
Bu kadar basit,
bu kadar da derin bir denge…
Keçi kıyımı
Kültür kıyımı da oldu.
“Süt sağan Türkmen Kızı olmayınca,
Karacaoğlan da çıkmıyor…”
Keçi yasağı Türkmen’e büyük darbe oldu…
Keçi gitti
Asimilasyon geldi…
Keçi gitti Dağdan…
Maden Talancısı
dadandı Dağa…
Türkmen indi
Dağlar yandı
Türkmen kovuldu
Talancı kondu
Dağlara…
*
“Şu yüce Dağın başında yanar bir ışık…”
Türkmen obası ışığıydı
O ışık…
O ışık söndürüldü,
O yüce Dağda
Alevler yükseliyor şimdi..
O yalnız Dağda…
Türkmenin olduğu Dağlar
yeşil, binbir çiçekti.
Türkmen kovuldu.
Talancı kondu Dağlara…
O Dağlar dazlak
O ağaçlar kül
O su zehirli
şimdi…
Veysel’in
Nevruzu
Çiğdemi,
Lalesi de
zehirlendi şimdi..
*
Bir zamanların
TÜRKMEN
yaşardı Dağlarda,
Dağlar kadar özgür..
Özgürlük Türküleri söylerdi,
Çağlayan sular kadar berrak…
Bu zamanlar
TÜRKMEN,
Arabesk kültür kıskacında;
Dincilik-Irkçılık sarmalında;
Asimilasyon kucağında
büklüm büklüm…
“Pir Sultanım yaradıldım kul deyi,
Zalımların elinde mi öl deyi,
Dost haber yollamış durma gel deyi
Gelemem efendim yol bozuk bozuk…”
“Bozuk düzende sağlam çark olmaz” ki,
TÜRKMEN’in çarkı da döne…
Necati Şahin
09.09.2025
***
(Niye TÜRKMEN’ı yazma gereği duydum.
Türkmen ihmal ediliyor.
Yazarımız, Çizerimiz, Aydınımız, özellike Solucumuz ihmal ediyor.
Türkmensiz Anadolu: “Kültür Fukarası…”
“Türkmen deyimi ile Türk deyimi de aynı manayı içermiyor.”
Türkmenin hakkını Kürt,
Kürdün hakkını Türkmen yazmalı dedim.
Yazmaya çabaladım.
Demem o ki,
Türkmen ırkçı değildir.
Doğacıdır.
Türkmen dinci değildir
Alevidir…
Türkmen
Yunus’tur,
Pir Sultan’dır
Dadaloğlu’dur
Karacaoğlan’dır.
Veysel’dır…
Ah Asimilasyon!
Sen ne zalim şeysin öyle…
Yüce Kültürü tüketiyorsun
böyle böyle…)

Barış, Hak yolunun kapısıdır. CELAL FIRAT

0

Bugün toplumumuzun en temel ihtiyacı, ayrımsız, adil ve kalıcı bir barıştır. Bu barış, yalnızca çatışmaların olmaması değil; aynı zamanda herkesin eşit görülmesi, farklılıkların zenginlik kabul edilmesi ve gönüllerin bir olmasıdır.

Alevi öğretisi, yüzyıllardır bu anlayışın en canlı örneğidir “Yetmiş iki millete bir nazarla bakmak” ilkesi, farklı kimliklerin ve inançların eşitlik temelinde kabulünü öğütler. “Rızalık” kavramı, barışın gönüllü bir uyum ve karşılıklı kabul ile mümkün olacağını gösterir. “Eline, beline, diline sahip ol” çağrısı da bireysel ahlakın toplumsal barışın temeli olduğunu hatırlatır.

Bu nedenle Alevi yolu, bugünün çatışmalarla yıpranan dünyasında ayrımsız barışa giden yol için hem tarihsel hem de felsefi barışın kaynağıdır.

Barış, rızalık ve insana değer vermek en yüce ilkedir. Ancak bu değerlerden uzaklaşıldığında toplumsal huzur zedelenmektedir. Sorunun kaynağı ve nedenleri doğru anlaşılmalı çözüm de o ölçüde adil ve kalıcı olmalıdır
Bugün içinde bulunduğumuz kaotik durumun nedenleri

Kendi çıkarını toplumun rızalığının önüne koyanlar:
Adaletin gecikmesi veya uygulanmaması,
Siyasi taassup ve ayrıştırma,
Benlik ve üstünlük duygusu,
Empati eksikliği,
Adaletsiz ve taraflı yönetim,
Toplumsal değerlerin zayıflaması,
Bilinçsiz mühendislikler, ayrılıkları derinleştirir.

Evrensel hak ve hukuk ilkelerinin yok sayılması:

  • Toplumsal bağlılığı sağlayan değerler korunmalı, istismara izin verilmemelidir.
  • Adalet sistemi eksiksiz ve tarafsız işletilmeli;
  • Empati, hoşgörü ve diğerkâmlık kültürel olarak güçlendirilmelidir.
  • “Ben” yerine “biz” anlayışı öne çıkarılmalı, rızalık ilkesi toplumsallaştırılmalıdır.
  • Kültürel ve inançsal bağlar yıpratılmadan yaşatılmalı, toplumun birleştirici unsurları korunmalıdır.
  • Yanlış yönlendirmeler ve fitne politikalarıyla mücadele edilmelidir.
  • Yöneticiler tarafsız, adil ve şeffaf olmalıdır.
  • Evrensel hak ve hukuk ilkelerine koşulsuz uyulmalıdır.

Toplumsal barış, yalnızca hukuki ve siyasi düzenlemelerle değil, gönüllerin bir olmasıyla mümkündür. Alevi inancı bize şunu hatırlatır:

“Barış, Hak yolunun kapısıdır.”

O kapıdan girilmezse ne ibadet kabul olur, ne toplum huzur bulur.

Cemevi Köln: “Bu Vahşete Son Verin!”

Kadın cinayetlerine karşı artan toplumsal duyarlılık, Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln tarafından yapılan güçlü bir açıklama ile desteklendi. Açıklamada, kadınların her gün sistematik bir şiddetin hedefi haline geldiği vurgulanarak, caydırıcı cezaların derhal uygulanması çağrısı yapıldı.

Açıklamada, “Her gün bir kadın daha, bir cani tarafından hayattan koparılıyor. Bu cinayetler ne bireysel bir öfkenin ürünü ne de ‘ani gelişen bir olaydır’! Görmezden gelinen şiddetin ve yetersiz caydırıcılığın sonucudur” ifadelerine yer verildi.

Özellikle, kadınları öldürenlerin “insanlıktan nasibini almamış, vicdanını yitirmiş varlıklar” olduğu vurgulandı. Açıklamada, “Hiçbir caninin cezasında ‘iyi hal’ kılıfıyla indirim yapılmamalıdır. Çünkü yapılan her indirim, kadınları yaşamdan koparan canilerin korunmasına hizmet etmektedir” denildi.

Alevi Kültür Merkezi – Cemevi Köln, açıklamasını “Artık yeter! Kadınlar yaşasın, adalet susmasın! Kadın cinayetlerini durdurun, caydırıcı cezaları derhal uygulayın!” çağrısıyla sonlandırdı.

Söz Verdim O Ağaca NECATİ ŞAHİN

Tüccar,
otantik, antik eşyalar toplamak için yollara düşer…
Bir Tahtacı köyünden geçerken, duvarın dibine atılmış büyük, eski, kırık dökük bir kapı görür.
Gider evin kapısını çalar.
Ev sahibi çıkar kapıya:
“Buyur Bey içeriye…”
“Şu kırık kapı Senin mi?”
“Bizimdir Bey…”
“Bu kapıyı bana satar mısın?
“Ne edeceksin O Kapı’yı Bey?”
“Ne edip etmeyeceğimi boş ver, kaç para istersin?”
“Parasız da veririm de,
ne edeceksin Kapıyı Bey?”
“Ya kardeşim eski tahta işte, birşeyler yaparım Dükkana?”
“Ne edeceksin O’nunla Dükkana Bey?”
“Raf yapacağım Kardeşim raf…”
“Olmaz, veremem Bey…”
“Allah Allah nedenmiş o?”
“Ben O Ağacı ormandan keserken
‘Seni Kapı yapacağım diye Söz verdim.’
Öyle kestim O Ağacı…
Kapı olarak kullanacağına
SÖZ verirsen Al Kapıyı Bey!”
Bey kafasını sallayarak çeker gider…
Tahtacı Can ardından bakar:
Tüccar halen kafasını sallıyor…
Tahtacı Can eski Kapısına döner…
“SÖZ Verme
nedir bilmeyence,
SÖZ Verme
döner bilmeceye…”
(Halk Bilimci Atilla Erdem Hocam anlatmıştı. Eyvallah)
*
SÖZ
Belgedir…
Vicdana yazılıdır.
Kalp şahittir.
Göz Gözcüdür.
Dil tercümanıdır…
*
SÖZ
Yazılı belgeden
çok daha ulvidir.
Çünkü,
bir tek Seni bağlar. Tutmazsan Sözünü cezası yoktur.
Senden başka
Polisi Jandarması,
Savcısı Hakimi de yoktur…
SOZ’ünü bozarsan:
Karakterin bozulur.
Ruhuna Sızı girer.
Kalbin Senden utanır
Gözün Senden kendini kaçırır…
Dilin sana sitem eder…
*
“İnsan Dilinin altında gizlidir” ya…
Yunusça:
“SÖZ ola kese Savaşı
SÖZ ola bitire Başı…”
Derinliğe bakar mısın?
*
Demem o ki,
Yalnız,
Kalpten çıkan Söz
Kalbe varır …
Gerisi havada asılı kalır.
Aşk’ta Meşk’te
Aş’ta İş’te
Siyaset’te Ticaret’te
verilen,
ama tutalmayan
SÖZ,
İnsanı “Karakter Fukarası” yapar…
*
SÖZ
İkrardır…
Alevi Ulusu Abdal Musa’nın öğüdüdır:
Elmalı’daki Türbesinin Kapısında yazılıdır:
“Ol, ikrar verme,
Öl, ikrarından dönme…”
*
“SÖZ verdim ben
O Ağa’ca…
Kapım yok,
Seni Haneme Kapı yapacağım…”
Tahtacı Can gibi olmak zor zanattır,
‘insan’ olmaktır ama…
Aşk Ola,
SÖZÜ’nün arkasında
KAPI gibi durana….
11.09.2025

Erdoğan Gidici ŞÜKRÜ YILDIZ

Gündem öyle hızlı değişiyor ki yetişmek zor. Bugün en çok konuşulan meselelerden biri CHP İstanbul İl Başkanlığı’na atanan kayyum. Önümüzdeki dönemin tartışmalarından biri olacağı belli. 15 Eylül ise herkesin gözünü diktiği, ‘ne olacak?’ diye beklediği gün. Ancak bütün bu gündemlerin ötesinde, bugün konuşmak istediğim konu ise Erdoğan sonrası.

Evet, Erdoğan’ın üçüncü kez adaylığı, 2027-2028 spekülasyonları sürüyor. “Bir daha seçilsin mi? Anayasa ne diyor? Seçim erkene mi alınır?” tartışmaları var. 28 Mayıs’taki ikinci turda yeniden Cumhurbaşkanı seçilmişti. Ancak bu üçüncü dönem, anayasanın iki dönem sınırı nedeniyle baştan beri tartışmalıydı. Yüksek Seçim Kurulu, “2018’deki sistem değişikliğiyle birlikte dönem sıfırlandı” diyerek Erdoğan’ın adaylığını onayladı ama bu toplumdaki şüpheyi gidermedi.

Erdoğan deniyor, lakin AKP’nin içinden, AKP medyasından, trollerden gelen yeni bir tartışma var. Erdoğan sonrası kim?

Konu Erdoğan’ın seçilmesi ise neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuldu? Bu soru aslında bizim bugünkü başlığımızı belirledi: “Gidici.” Çünkü mesele artık sadece toplumun gerginliği iktidarın hırsızlıkları değil. AKP’nin içinde de artık “sonrası” konuşuluyor.

Süleyman Soylu açık açık şunu söyledi “Erdoğan sonrasında, Erdoğan kimi işaret ederse biz onu destekleriz.” 30 Ağustos 2025’te İstanbul’da yapılan bir programda söyledi. Soylu aynı konuşmada “Artık siyaset yapmayacağım ama hayatım boyunca sizi destekleyeceğim” diyerek Erdoğan sonrası için kendini aday olarak görmediğini ama “işaret edilecek” kişiye tam bağlılık göstereceğini açıkladı. Bu, bir yandan “Erdoğan ne derse ona uyarım” mesajı. Ama öte yandan da “Erdoğan sonrası” tartışmasının itirafı.

Akit gazetesinde de: “Milletin adamı RTE çok yoruldu, artık kendisine ve ailesine zaman ayırsın” dendi. Bu, Akit gibi bir gazetede AKP izni olmadan söylenebilecek bir söz değil. Verilen mesaj çok net.

Ve AKP trolleri… Sosyal medyada yazıp duruyorlar: “Bir gün reisin bize veda edeceği geldi aklıma.” “Bazı vedalar daha yaşanmadan acıtıyor insanın yüreğini.”

Bu cümleler tesadüf mü? Erdoğan’ın izni olmadan atılacak başlıklar, söylenecek sözlermi? Troller kendi başlarına mı yazıyorlar? Hayır. Bunlar Erdoğan’ın da farkında olduğu yada yönettiği bir gidişin işaretleri. Gidiş kaçınılmaz ve Erdoğan son hamlesini yapıyor. Son hamleyi kendisi için mi, sonrası için mi yapıyor!

İşte orada devreye CHP’ye yönelik operasyonlar giriyor. Çünkü Erdoğan gitmeden önce pozisyonunu sağlamlaştırmak istiyor. Çocuklarının konumunu da… Hesap vereceğini biliyor. Birgün hesap sorulacağını biliyor. O yüzden kendisinden sonra gelecek kuşağı, kendi ailesini koruma altına almak istiyor.

Gönlünden geçen belli: Bilal Erdoğan. Ama kolay mı? Değil. Kolay olmayan iş için ne yapıyor? Türkiye’nin içine kaos sokuyor. En iyi bildiğini yapıyor. Gerginliği tırmandırıyor.

O yüzden CHP’ye kayyum. O yüzden yeni operasyonlar. O yüzden baskın seçim ihtimali. Çünkü CHP anketlerde önde. Son yerel seçimlerde birinci parti. Türkiye’nin şu anda en güçlü partisi. Erdoğan’ın planı basit: Bölmek, parçalamak, ittifakları dağıtmak. Ve uygun bir anda baskın seçim. Bir güven oylaması gibi, meşruiyet arayışı. “ hâlâ güç bende” diyebilmek için.

Soylu gitti. Daha önce “aday olabilir” denen isimlerden biriydi. Erdoğan yol temizliğinin parçası olarak onu eledi. Şimdi Hakan Fidan öne çıkarılıyor. Adı sürekli zikrediliyor, yaptıkları özellikle gündeme taşınıyor. Özgür Özel “Tik tok Hakan” diyor. Tesadüf mü? Hayır. AKP’nin içindeki güç dengeleri Erdoğan sonrası için pozisyon alıyor.

Ayrıca kulislerde sadece Fidan değil; Binali Yıldırım, Berat Albayrak ve hatta Süleyman Soylu’nun yeniden gündeme gelmesi gibi farklı senaryolar da dolaşıyor. Ama şurası kesin: Erdoğan’ın gönlünden geçen aileden bir isim. Yani Bilal Erdoğan. Bu da AKP içindeki “Erdoğan sonrası” hesaplaşmasını daha da sertleştiriyor. Kendisinin iktdarında devretmek istiyor. İşaret etmek istiyor. Bilal diyeceği ortamı yaratmay açlışıyor. Bunun için bir zafere ihtiyaç duyuyor.

15 Eylül bu yüzden kritik. Eğer karar çıkarsa, bu bir erken seçimin habercisi olabilir. Çıkmazsa, CHP içindeki tartışma biraz daha derinleşir, bölünme biraz daha uzar. Muhalefet birbirine düşürülür. Buna teşne olacak insan tiplemesi yüz yıldır üretiliyor, yaratılmış, hazır bekliyor.

Ama şurası kesin: Erdoğan artık kazanabilecek pozisyonda değil. Elinde devletin bütün gücü var. Kontrol mekanizmalarının hepsi onda. Hile var, dalavere var. Ama yine de olmuyor. Yine de birinci parti olamıyor.

Korkunun yaptırdığını yapıyor. Korkakların yaptığını yapıyor. Devlet gücünün arkasına saklanıyor, üstelik bu gücü hukuksuzca kullanıyor.

Kısaca bugünkü saldırganlığın sebebi gidici olduğu ve onun çaresizliği…

Britanya’da Alevi yurttaşlar için Hakk’a Uğurlama hizmetinde yeni bir adım!

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, Britanya’daki Alevi yurttaşların cenaze hizmetleri konusunda önemli bir adım attı. ‘Cemevi Funeral LTD’ adıyla kurulan yeni şirket, Alevi ritüellerine uygun Hakk’a Uğurlama Erkanları’nı gerçekleştirmek amacıyla topluma gerekli tüm cenaze hizmetlerini sunacak.

İAKM Başkanı İbrahim Has, bu hizmetlerin Alevi toplumu için ne denli önemli olduğunu vurgulayarak, Hakk’a yürüme erkanlarının Alevi inancının özünü yansıttığını belirtti. Has, Alevi cemlerinin bu erkanları yerine getirmesinin, asimilasyon ve dezenformasyonla karşı karşıya kalan Alevi toplumunun kimliğini koruması açısından büyük bir değer taşıdığını ifade etti.

Britanya’da daha önce bu hizmetlerin özel bir şirket aracılığıyla yürütüldüğünü belirten Has, cemevinin bu alandaki rolünü güçlendirerek topluma daha yakın bir hizmet sunmayı amaçladıklarını açıkladı. Cemevi, Hakk’a Uğurlama hizmetlerini %100 kendi kontrolünde, Alevi inancına uygun şekilde gerçekleştirecek.

Has, kurulan şirketin yanı sıra, bürokratik işlemler ve ulaşım gibi konularda da destek sunacak bir ekip oluşturacaklarını duyurdu. Londra’da hizmet vermeye başlayan bu şirket, zamanla Britanya genelindeki Alevi yurttaşlara ulaşmayı hedefliyor. 7/24 ulaşılabilir olacak bu hizmetle, taziye ve diğer destekleri de sağlayarak topluma katkıda bulunmayı amaçlıyor.

12 Eylül’ün baskıcı zihniyeti hala aramızda: FEDA ve DAKB uyarıyor!

FEDA ve DAKB, 12 Eylül Darbesi’nin Aleviler ve Kürtler üzerindeki baskılarını artırdığını belirterek, bu yasakçı zihniyetin günümüzde de devam ettiğini vurguladılar. Yapılan yazılı açıklamada, devletin halklara ve inanç topluluklarına karşı düşmanca tutumunu 12 Eylül sürecinde daha da ileri taşıdığı ifade edildi.

Açıklamada, 12 Eylül faşist darbesinde Türkiye ve Kürdistan’da toplumun tüm kesimlerine yönelik ciddi insan hakları ihlalleri yaşandığına dikkat çekildi. 1 milyon 683 bin insanın fişlendiği, 650 bin kişinin gözaltına alındığı ve on binlerce kurumun kapatıldığı aktarıldı. Alevilere ve Kürtlere yönelik yoğun baskılar ve zorbalıkların yaşandığı, sanatçıların, yazarların ve gazetecilerin susturulduğu belirtildi.

Özellikle Alevi köylerine yönelik baskıların arttığına dikkat çekilen açıklamada, 1982 Anayasası ile zorunlu din derslerinin dayatıldığı, Alevi inancının yok edilmek istendiği ifade edildi. FEDA ve DAKB, 12 Eylül karanlığının hala toplum üzerinde etkisini sürdürdüğünü, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin karşılanmadığını dile getirdi.

Ayrıca, Abdullah Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısının önemli bir adım olduğu vurgulanarak, bu çağrının sadece Kürt halkı için değil, tüm halkların eşit ve özgür yaşaması için bir yol gösterici olduğu vurgulandı. FEDA ve DAKB, barışın ve kardeşliğin inşa edilmesi için mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

Anayasa Tartışmaları ve Aleviler HURİYE KABAYEL

Türkiye önemli bir eşikten geçmektedir. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü adına geliştirilen sürecin yarattığı tartışma kültürünü önemli ve gerekli görüyoruz. Geride kalan yüzyıl, tekçi ulus devlet anlayışının yarattığı inkâr ve asimilasyon girdabıyla geçti. Cumhuriyet’i yeni yüzyılda Demokratik bir Cumhuriyet’e evriltmek, kuşkusuz geniş bir konsensüsle hazırlanması gereken nitelikli bir toplumsal sözleşmeyi ihtiyaç kılmaktadır.

Geçmiş yüzyılın mağduru olan halkları ve inançları bu tartışmaların öznesi kılmak, bu açıdan vazgeçilemez bir demokratik ilkedir. Siyasi iktidarın bu konuda gerekli zemini oluşturma yükümlülüğü vardır. Muhalefet partilerinin de kuşkusuz bu zemini toplumsallaştırmak adına büyük iş düşmektedir. Kadınların, gençlerin, ezilenlerin, emekçilerin ve bir bütün olarak toplumun önerileri alınmadan hazırlanacak bir anayasa, geçmiş anayasaların yeni döneme uyarlanmış biçiminden başka bir anlam ifade etmeyecektir. Özellikle muhalefet partileri, bahsettiğimiz tüm toplumsal grupların örgütlülüklerinden oluşan temsiliyetleri, sürecin öznesi yapabilmenin yöntemlerini yaratacak arayışlarını güçlendirmelidir.

Bugün ise yeni anayasa tartışmalarının gölgesinde, Aleviler üzerinde yeniden oyunlar oynandığı görülmektedir. AKP iktidarı, Aleviliği kendi anlayışıyla tanımlamaya, “makbul Alevi” yaratmaya çalışırken, bunu atamalar ve kurumsal kuşatmalarla yürütmektedir. CHP’ye yapılan son atamalar ve bu atamalarda Alevi kimliğinin öne çıkarılması da bu oyunun bir parçası haline gelmiştir. Gürsel Tekin örneğinde olduğu gibi, şahısların Alevi kimliği üzerinden gündeme taşınması, Alevilerin iradesiyle hiçbir ilgisi olmayan, temsiliyet üzerinden yürütülen bir siyaset tarzıdır.

Oysa Aleviler için mesele, bir kişinin atanması ya da bir makama getirilmesi değildir. Alevilik hakikat yoludur; bürokratik makamlarla temsil edilemez. Aleviler eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü, cemevlerinin yasal statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması ve geçmişle yüzleşme taleplerini dile getirmektedir. Bu talepler, atamalarla ya da göstermelik temsillerle karşılanamaz.

Aleviler artık hiçbir partinin oyununa gelmeden, kendi kurumları, kendi temsilcileri ve kendi iradeleriyle siyasal süreçlerin öznesi olmalıdır. Gerçek bir toplumsal sözleşme, Alevilerin sesi duyulmadan, talepleri güvence altına alınmadan kurulamaz. Bu nedenle hem iktidarın hem de muhalefetin Aleviler üzerinden yürüttüğü temsiliyet oyunları boşa çıkarılmalı; Aleviler kendi yolunda, kendi hakikatleriyle var olmalıdır.

Toplumsal sözleşmeler önce dinleme kültürünün oluşmasıyla başlar. Dinlemenin olmadığı yerde hakikate de.

Yıldız: Şahin’in Yazısı Asimilasyon Politikasının Medya Ayağı

Ocaxê Bake AKD Onursal Başkanı Gazeteci Şükrü Yıldız, Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısına sert tepki gösterdi. Yıldız, Şahin’in yazısını devletin Alevilere yönelik operasyonunun medya ayağı olarak niteledi.

Milliyet yazarı Zafer Şahin’in, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı raporu öven yazısı tartışma yarattı. Şahin’in, “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı” ifadesi özellikle Alevi toplumunda tepkiyle karşılandı.

Gazeteci Şükrü Yıldız, Alevi Gazetesi’nde kaleme aldığı yazısında, bu öneriyi “devletin Aleviliği kontrol altına alma girişiminin en açık göstergesi” olarak değerlendirdi. Yıldız, “Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp ‘ben dede atıyorum’ demesi, inancı kontrol altına alma operasyonudur. Bu, yüzyıllardır devletin hayalini kurduğu bir plandır” ifadelerini kullandı.

Yıldız, Osmanlı’dan günümüze devletin Aleviliğe yönelik yaklaşımının hiç değişmediğini vurgulayarak, “II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına getirilmesiyle Bektaşilik saraya bağlandı. Bugün de aynı yöntem sürüyor. Devlet, Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokmaya çalışıyor” dedi.

Raporda yer alan “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin faturalarının ödenmesi” gibi maddelerin Alevilerin temel taleplerini karşılamadığını belirten Yıldız, gerçek taleplerin ise cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlığın sağlanması ve devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi olduğunu söyledi.

Şükrü Yıldız, Şahin’in yazısının bir gazetecilik ürünü değil, “iktidarın asimilasyon politikasına meşruiyet sağlayan bir propaganda metni” olduğunu ifade ederek şu değerlendirmeyi yaptı: “Gerçek çözüm devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil; Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmaktadır. Şahin’in yazısı ise bu operasyonun medya ayağıdır.”

Devletin Alevi Operasyonu ve Medyanın Sözcülüğü ŞÜKRÜ YILDIZ

Milliyet yazarı Zafer Şahin’in 9 Eylül 2025 tarihli yazısı, “Alevi-Bektaşi Toplumunun Sorunlarını Çözmeye Yönelik Gerekli Adımlar” başlıklı rapora övgüler diziyor. Oysa ortada bir çözüm arayışı yok; devletin uzun süredir yürüttüğü Aleviliği kontrol altına alma politikasının yeni bir kılıfı var. Türkiye’de devletin Alevilerle kurduğu ilişki hiçbir zaman eşit yurttaşlık temelinde olmadı.

1990’larda Sivas Katliamı’nın ardından Alevi toplumu kitlesel biçimde görünür hale geldi ama devletin yaklaşımı güvenlikçi oldu, talepler kriminalize edildi. 2000’lerin başında AB uyum süreciyle birlikte Alevilerin talepleri yeniden gündeme geldi, fakat bu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının baskısıyla oldu. Kararlar hâlâ uygulanmadı, uygulanmıyor. 2009–2010 Alevi Çalıştayları ise Erdoğan hükümeti döneminde Alevilerin resmi muhatap gibi gösterildiği ama sonunda “cemevlerine ibadethane statüsü verilmez” denilerek en temel talebin reddedildiği bir operasyon olarak tarihe geçti.

Bugün Şahin’in övgüyle bahsettiği rapor, işte bu çizginin devamıdır: hakları tanımayan, Aleviliği devletin bürokratik mekanizmasına sıkıştıran bir plan. Şahin yazısında Alevilerin siyasal iradesini küçümseyerek “Aleviler Sünni korkusu pompalanarak memleketin sözde laik partisini desteklemeye yönlendirilmiştir” diyor. Bu söz Alevilerin demokratik tercihlerini yok sayıyor, onları kandırılmış kitleler olarak gösteriyor. Oysa Alevi kurumlarının yönelimi yıllardır taleplerinin kim tarafından duyulup duyulmadığına göre şekillenmiştir. Devletin bu tercihi “manipülasyon” diye yaftalaması, Alevilerin bağımsız iradesinden duyduğu rahatsızlığı açığa vurmaktadır.

Zafer Şahin’in aktardığı öneri, devletin Aleviliğe bakışını ve yapmak istediğini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “2 bin 105 Alevi-Bektaşi Cemevi önderinin ataması yapılmalı.” Bu ifade başlı başına bir hakarettir. Alevilikte dedeler, pirler, yol önderleri devletin memuru değildir, olamaz. Onlar ocak sistemi üzerinden, soy silsilesiyle ve en önemlisi taliplerin rızasıyla görev alır. Devletin kalkıp “ben dede atıyorum” demesi, inancı kontrol altına alma operasyonunun en açık göstergesidir. Saldırısıdır.

Bugün yaşananlar aslında yeni değildir. Osmanlı’dan bu yana devletin Aleviliğe yönelik stratejisi hep aynı oldu: bağımsız örgütlenme zeminlerini dağıtmak, inancı kendine bağlamak. Hacı Bektaş Dergâhı üzerinden yaşanan müdahale bunun somut örneğidir. II. Bayezid döneminde Balım Sultan’ın dergâhın başına getirilmesi, Alevi-Bektaşi yolunun devlet eliyle dönüştürülmesidir. O günden itibaren Bektaşilik saraya bağlanmış, ocakların özerk yapısı törpülenerek, tüm Alevi ocakları buraya bağlanmaya çalışılmıştır. Bugün de aynı yöntem sürüyor; Aleviliği kendi iç örgütlenmesinden koparıp resmî bir forma sokma projesi yürürlüktedir.

Aleviler tarih boyunca baskıya, katliamlara, sürgünlere rağmen varlıklarını korudular. Bunun en önemli nedeni kendi kurumlarına sahip çıkmaları ve ocak sistemini rızalıkla yaşatmalarıdır. Bugün devletin hedef aldığı tam da bu direnç noktasıdır. Cemevleri ve dedelik bağımsız kaldığı sürece Alevilik asimilasyona direnebilecektir. “Atama” adı altında yürütülen proje, Alevilerin hafızasına, kurumlarına ve hakikatine yönelmiş stratejik bir saldırıdır.

Devletin bu yönelimi inancı tanıma değil, dönüştürme girişimidir. Alevilik hiçbir zaman sarayın, devletin ya da iktidarın memurluğunu yapmamıştır; yapmayacaktır. “Dede ataması” adı altında yürütülen bu girişim, tarihten bugüne uzanan sistematik bir kontrol ve asimilasyon politikasıdır. Alevilerin buna karşı durması sadece bir inanç mücadelesi değil; tarihsel kimliklerini ve özgürlüklerini savunma meselesidir.

Raporda “Aşura gününün resmi tatil olması” ya da “cemevlerinin elektrik faturasının ödenmesi” gibi maddeler yer alıyor. Bunlar iktidarın gözünde bir jest olabilir ama Alevilerin temel mücadelesi bu değildir. Gerçek talepler nettir: cemevlerinin ibadethane statüsünün tanınması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, anayasal güvenceyle eşit yurttaşlık sağlanması, devletin inançlar arasında ayrım yapmaktan vazgeçmesi. Şahin’in yazısı ise bu talepleri ya yok sayıyor ya da iktidarın lütuflarıyla üzerini örtmeye çalışıyor.

Şahin’in “Bugün atılan adımları karalayanların, devletin Alevileri neden yok saydığına dair özeleştiri yapmaları gerekmez mi?” sorusu ise iktidarın klasik stratejisinin ifadesidir. “Geçmişte kimse bir şey yapmadı, biz yapıyoruz” diyorlar. Oysa yapılan hakların tanınması değil, taleplerin tasfiyesidir. Alevi kurumlarının buna itiraz etmesi de hemen “yok sayma” ya da “engel çıkarma” olarak yaftalanmaktadır.

Zafer Şahin’in yazısı bir gazetecilik ürünü değil; devletin Aleviliği denetim altına alma projesine meşruiyet sağlayan bir propaganda metnidir. Yazı boyunca Alevi kurumları itibarsızlaştırılırken, iktidarın yıllardır sürdürdüğü asimilasyon politikası “çözüm” kılıfıyla parlatılmaktadır. Gerçek çözüm ise devletin Aleviliği yeniden tanımlamasında değil, Alevilerin kendi kurumları, kendi inanç önderleri ve kendi iradesiyle eşit yurttaşlık temelinde muhatap alınmasındadır. Bugün gündeme getirilen rapor bu yolu kapatmakta, Aleviliği resmî ideolojiye tabi kılmaya çalışmaktadır. Şahin’in yazısı bu operasyonun medya ayağıdır.