Ana Sayfa Blog Sayfa 107

Kayyum Yönetimi Altında Demokrasi: “Büyük Tehlike Yaklaşıyor”

Almanya Alevi Kadınlar Birliği (AAKB) Genel Başkanı Özgür Demir, Türkiye’de kayyum uygulamalarının demokrasiye yönelik en büyük tehditlerden biri haline geldiğini ifade etti. İstanbul’da CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in mahkeme kararıyla görevden alınmasının ardından, hükümet tarafından Gürsel Tekin’in kayyum olarak atanması tartışmalarını alevlendirdi. Demir, bu durumun, seçilmiş bir il başkanının yerine yargı eliyle kayyum atanmasının halkın iradesine ve parti içi demokrasiye doğrudan müdahale olduğunu belirtti.

Demir, kayyum uygulamalarının 2016’dan itibaren HDP’li belediyelerde sistematik hale getirildiğini hatırlatarak, Van, Diyarbakır ve Mardin gibi örnekleri gündeme getirdi. Bugün CHP’de yaşananların, muhalefete yönelik bir tehdit olduğunu vurgulayan Demir, bu olağanüstü yöntemlerin siyasetin olağan pratiği haline getirildiğini kaydetti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Turpun büyüğü arkadan gelecek” ifadesini siyasete yönelik bir tehdit olarak değerlendiren Demir, iktidarın kendisini bir tarlanın sahibi gibi gördüğünü ve halkın iradesini görmezden geldiğini ifade etti. Demir, “Kayyumlarla ezilen bu tohum, halkın inancını da kurutuyor” dedi.

Demir, Türkiye toplumunun sandığa olan güveninin sarsıldığını ve kayyumlar ile seçim iptallerinin halkın iradesini gasp ettiğini belirtti. Bu durumun, toplumsal bir inanç krizine yol açtığına dikkat çekti. “Bu sadece CHP’nin meselesi değildir” diyen Demir, kayyum atamalarının, bir kez zincir kırıldığında hangi halkada kopacağını kestirmenin zor olduğunu vurguladı.

Son olarak, Demir, halkın büyük bir kısmının artık sandığın çözüm olduğuna inanmadığını dile getirerek, toplumsal dayanışmayı ve bağımsız bir hukuk düzenini yeniden inşa etmenin önemine dikkat çekti. “Turpun büyüğü artık sandıkta değil, halkın iradesinin çalınmasında” diyerek, bu durumun sadece bir partiyi değil, tüm toplumun geleceğini tehdit ettiğini belirtti.

“Bir Muhatap Arıyorum!” İMAM CANPOLAT

Önder Öcalan tam otuz iki yıl önce bu sözü söyledi!

Bugün, bu sözü anlamak için ilk Ateşketen bugüne kadar gelen süreci ve esas olarak da Önder Öcalan’ın çabalarıyla gelişen, deyim yerindeyse iğneyle kuyu kazar gibi açmak istediği barış ve uzlaşı yolunu hatırlamak, hafızamızı tazelemek yararlı olur.

Yüz yılların sorunu olan Kürdistan meselesinin çözümüne kim, “evet” diyor, kim, “hayır” diye ısrar ediyor? Bu sorunun cevabı bugün çok açıktır; çünkü artık toplumun büyük çoğunluğu Kürtleri haklı buluyor, özgürlük mücadelesini destekliyor.

Zira, Önderin düşünceleri ve Özgürlük Hareketi küresel bir boyut kazanmıştır.

Geniş anlamda tolpum barış istiyor!

Ve Kürt halkı Önder Öcalan, „temsilcimiz, irademizdir“ diyor. Türk devleti özünde hala Kürdün iradesini tanımayı içselleştirememiştir.

Nitekim son açıklamalardan da anlaşıldığı kadarıyla yapılan görüşmelerin çok sınırlı bir kısmı kamuya yansımakta ve Türk devleti gelişmeleri, geniş halk kesiminden gizlenmektedir.

Önder Öcalan’ın geliştirdiği irade Ortadoğu’daki ulus devletler için bir şanstır. Türk devleti için ise belki de son şanstır.

Dokuz-on aylık gelişmelerden sonra Kürdistan üzerine siyaset yapan bütün güçler güzergahlarını değiştirtirmek zorundadırlar.

Türk devleti Kürtlerin kazanımlarını hedef almamalı!

Türk devleti bütün eforunu Kürtlerin kazanımlarının yok edilmesine harcanmaktadır.  Bu nedenle Rojava’da inşa edilen komünal sistemi hedef almaktadır. Bütün dış politikasını, diplomasi çalışmasını Kürtlerin bir statüye kavuşmaması üzerine bina etmektedir.

Kürt Türk barışmasına kapıların aralanmaya çalışıldığı bu aşamada hem içerdeki baskıcı anti demokratik uygulamaları hem de dış politikasının buna zarar verdiği, bu siyaset, dönemin ruhuna uymuyor ve barışa hizmet etmiyor.

Ülkenin demokratikleşmesini isteyenler Önder Öcalan‘la buluşmak zorunda! Bu, otuz iki yıllık bir kayıbın giderilmesi olacaktır. Ve bu otuziki yılda yaşanan kayıpların sorumlusu da Türk devlet yöneticileridir. İlk Ateşkesten bugüne karşılıklı insan kaybı dörde-beşe katlandı. Bu kayıpların sorumlusu, sorumsuzca davranan Türk Devletinin Cumhurbaşkanları, başbakanları ve hükümetleridir!

Zira bugün, „görünen köy kılavuz istemez“ misali, özünde Erdoğan şahsında inkarcı, tekçi, Kemalist politikaların bitişi yaşanmaktadır. Türk egemenleri arasındaki klikleşme ve kavga bundandır. Artık lafla peynir gemisi yürümüyor ve bir daha denize açılamaz bir şekilde karaya oturdu.

Kürdü „bitirme“ politikasından artık vazgeçme zamanıdır!

Türk Cumhurbaşkanı Turgut Özal Önder Öcalan’la Diyaloğa Geçiyor!

Bu ülkeye barışın gelmesi için başta Önder Apo olmak üzere, Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı canla başla çalıştı, çalışıyor.

Önder Öcalan barış için ilk adımı 1993 yılında attı. 1993’te barış için atılan adım özünde karşılıklıydı. Türk devlet Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Celal Talabani’yi elçi olarak Önder Öcalan’a göndermiş ve böylece diyaloga geçmişti. Turgut Özal, çözüm istemeyen klik tarafından öldürüldü ve Özal’ın öldürülmesiyle süreç, barış karşıtlarınca sabote edildi ve barış görüşmeleri diyalog düzeyini aşamadan sonlandı.

Önder Öcalan onlarca yıldır; “Türk devleti asla bu savaşı kazanamaz, Kürt soykırımını sonuca götüremez” diyor. Kürt halkı da, barış masasını deviren devlet temsilcileri için; “Eninde sonunda Önder Öcalan’ın ayağına/kapısına gidecekler” diyordu.

Bugün yeniden Kürt-Türk barışı gündemdedir, bu kez de otur iki yıl önce olduğu gibi yine barış talebi doğrudan devlet tarafından gündeme getirilmiştir. Devleti temsilen MHP lideri Devlet Bahçeli, “PKK Kurucu Önderi Öcalan gelsin TBMM’de, DEM parti grup toplantısında konuşsun” diyerek Önder Öcalan’a çağrı yapmış ve Önder Öcalan da bu çağrıya cevap olmuştu.

Önder Öcalan 1993 yılında ilk Ateşkesi ilan ettikten bugüne kadar tarihsel nitelikte adımlar attı. 1998 yılında Avrupa’ya çıkışının temelinde de Kürt Türk barışı vardı. Bunlara; 1999 yılında gerillayı sınır dışına çekmesini, biri kırsaldan biri de Avrupa’dan iki “Barış ve Demokratik Çözüm Grupları,” 2009 yılında da hem gerilladan hem de Mahmur Kampındaki yurtseverlerden oluşan bir Barış Grubu daha gönderilmesini, Oslo’da yapılan barış görüşmelerini ve en son 2013-2015 tarihleri arasında İmralı’da Önder Öcalan ile yapılan resmi görüşmeleri örnek verebiliriz. Bunlar tarihi fırsatlardı, hepsini Önder Öcalan hazırladı. Türk devleti hep oyalama yolunu tercih etti.

Önder Öcalan’ın bu çalışması, bu samimiyeti, bu ısrarı, görülmeli, bilinmeli, bilince çıkarılmalı.

Önder Öcalan; 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ve ardından açıkladığı “Demokratik Sosyalist Toplum Manifestosu,” Kürt halkı ve dostları, sayıları milyonları bulan yürüyüşlerle, mitinglerle, yine Newroz’da büyük bir coşkuyla sahiplendi. Dünyanın önde gelen teorisyenleri, filozofları, Nobel Ödülü almış 89 insanın da aralarında olduğu yüzlerce bilim insanı, binlerce hukukçu, Önder Öcalan’dan “ilham aldıklarını” beyan etmekte ve bir an önce fiziki özgürlüğüne kavuşmasını istemektedirler.

Türk Devleti De Clark’ını Arıyor!

Bu başlık; değerli Kürt yurtseveri ve ilk defa TBMM’de etnik kimliği ile Kürt Halkını temsil eden milletvekili grubunun önemli isimlerinden Orhan Doğan’a ait. 18 yıl önce Kürt-Türk barışına ilişkin Hürriyet gazetesinde tam sayfa röportajı yayınlanmıştı.

“Türk devleti De Clark’ını Arıyor” demişti.

Orhan Doğan’ın röportajının Hürriyet Gazetesinde yayınlandığı gün ben de “Barış ve Demokratik Çözüm Grubu” üyesi olarak Evrensel gazetesine konuşmuştum. Evrensel Gazetesinde neşredilen açıklamamda, özet olarak şöyle demiştim: “Bugün Barış talebini toplumsallaştırmalıyız! Bu en acil ve temel görevlerimizden birisidir. Çünkü her gün ülkeye karşılıklı onlarca cenaze geliyor.  Bu savaşı artık sonlandırmak gerekiyor, vb.” açıklamalarda bulunmuştum.

Orhan Doğan yoldaş telefon üzeri benimle konuştu; çok heyecanlı ve umutluydu. Unutmadım söylediklerini, özet olarak şunu söyledi: “Yoldaşım, adeta, beni tamamlamışsın” dedi.

Orhan Doğan, aynı yıl (2007) Doğu Bayazit’te, Ahmed’i Xani Kültür Festivalinde açılış konuşması yaparken kalp krizi geçirerek talihsiz bir şekilde aramızdan ayrıldı, anısı önünde saygı ile eğiliyorum!

De Clark, Güney Afrika ülkesini işgal eden sömürgeci İngiltere’nin temsilcisi, yani bir sömürge valisiydi, azınlığı temsil ediyordu. Güney Afrika nüfusunun % 8,9’u Beyazdı ve bu nüfus İngiliz işgalcilerinden oluşuyordu, geri kalan çoğunluk siyahi yerli Güney Afrika halkıydı.

Güney Afrika halkı ANC önderliğinde, İngiliz sömürgeciliğine ve onun temsilcisi Beyaz De Clark yönetimine karşı onlarca yıl mücadele etti. 80’li yılların sonunda Papaz Dezmond Tutu’nun sorumluluğunda oluşturulan bir Barış Heyeti, De Clark yönetimi ile ANC arasında, ara bulucu oldu, barış görüşmelerini başlattı ve yönetti. Ara bulucu heyetin yaptığı görüşmeler sonunda De Clark, başta ANC olmak üzere Apartheid yönetimine karşı bağımsızlık mücadelesi veren örgütlere konan yasakları kaldırarak siyasi reformlar yaptı. Ve Apartheid yönetimi 26 yıl sonra Nelson Mandela’yı serbest bıraktı. (11 Şubat 1990.)

Mandela; 1994 yılında yapılan genel seçimlerde de Cumhurbaşkanı seçildi.

Türk devleti 1995 yılında, Mandela’ya „Büyük Atatürk Ödülü“ vermek için davet etmişti. Mandela, „Siz Kürt halkını katlediyorsunuz“ diyerek daveti ve ödülü reddedmişti. Türk devleti Mandela’nin bu çıkışından sonra o ödülü bir daha vermedi, kaldırdı.

„Güney Afrika Önder Öcalan’a sığınma hakkı vermeye hazırdı!“

Yıllar önce deneyimlerini anlatması için, Nelson Mandela‘nın avukatı ve Uluslararası Barış Delegasyonu Başkanı olan Essa Moosa’yı Barış Meclisi olarak Türkiye’de bir konferansa davet etmiştik.

Essa Moosa, „PKK lideri yoldaş Önder Öcalan’ın yakalanmadan önce Güney Afrika’ya ulaşması halinde sığınma talebini kabul etmeye hazırdık“ demişti ve devamlla:

“Yoldaş Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmeden önce uluslararası komplocu güçlerin baskısıyla Öcalan’ın siyasi sığınma talebine destek vermediğini, kabul etmediğini, bu nedenle Öcalan, o ülkeden bu ülkeye geçmeye başladı ve hiç bir ülkeden sığınma hakkı alamadı. Güney Afrika bunu yapmaya hazırdı ancak yoldaş Öcalan Güney Afrika’ya gelmenin bir yolunu bulamadı. Maalesef Güney Afrika’ya ulaşamadan Kenya’da yakalandı ve Türk yetkililere teslim edildi. Eğer, Öcalan Güney Afrika’ya ulaşabilseydi hikâye farklı olabilirdi,”demişti.

Bu değerli yoldaşın yaptığı tespitler elbette doğrudur, ancak Önder Öcalan zaten Güney Afrika alternatifini düşünmüş ve gitmek istemişti. Fakat gidiş yolu komplocu uluslaraarsı güçlerce, daha doğru bir tanımlama ile söylersek kastik katiller tarafından kapatılmıştı.

Nelson Mandela nasıl serbest bırakıldı? Bırakılma koşulları nasıl yaratıldı?

De Clark yönetimi ve Desmod Tutu’nun sorumluluğunda oluşan arabulucu heyet, Nelson Mandela’yı bırakmak için bir yol ararıyprdu. Bu arayış sonunda, ömür boyu hapis cezası alan tutsaklara; „Bir gün dışarı çıkacağı günün olacağını bilmesi, bu umutla yaşama hakkının tanınması ve bir siyasi tutsağın, 25 seneden daha fazla zindanda kalmaması gerektiği“ yasasını çıkardı. Bu yasaya dayanarak, Mandela önce ev hapsine alındı, ardından da serbest bırakıldı.

Bu şart bir ilke olarak kabul edildi, uluslararası hukuka dönüştürüldü ve bir BM ilkesi olarak kabul edildi.

Türkiye’nin de tabi olduğu bu ve benzeri BM ilkeleri, başta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olmak üzere bütün siyasi tutsaklara için uygulanması gerekir, ama uygulanmıyor. Yapılan başvurular sonucu, AİHM geçen yıl bu konuyu gündemine almış ve Türk devletine, AİHM kararlarını uygulaması için bu yılın Eylül ayına kadar süre tanımıştı. Verilen sürenin sonuna gelindi.

Dünyanın ilerici insanlığı Türk devletinin Kürt Halk Önderine, Kürt halkına zalimce dayattığı Soykırımı biliyor. Bu nedenle tutum alıyor.

Kürt halkı ve dostları, dünyanın önde gelen hukukcuları, filozofları, insan hakları kuruluşları, sivil toplum örgütleri, bir BM ilkesi olarak kabul edilen Mandela’ya uygulanan şartların Önder Öcalan’a ve diğer bütün siyasi  tutsaklara uygulanmasını istemektedirler. Bunun, Kürt Türk barışmasında çok önemli rol oynayacağı, hatta mihenk taşı olacağını  yüksek sesle söylemektedirler. Çok açık olan bu insani isteme kulaklar tıkatılmamalıdır.

Önder Öcalan ve Mandela (Kürdistan-Güney Afrika) Karşılaştırması Yapılıyor!

Güney Afrika lideri Nelson Mandela ve Önder Öcalan’ın esaret koşullarında benzerlikler olsa da aynı olmadığı ve Önder Öcalan’ın gerek zindan koşulları ve gerekse de zindan yönetimi açısından tabi tutulduğu uygulamalar Mandela’nın tabi olduğu, koşulları katbekat geride bıraktığı, Önder Öcalan’ın çok daha ağır bir tecrit ve izolasyona tabi tutulduğu bütün dünyanın gözü önündedir.

Mandela, barış görüşmeleri başlayınca ANC yöneticileri de dahil istediği bütün insanlarla görüşebiliyordu. Önder Öcalan hala tecrit ve izolasyon ortamında tutuluyor, koşulları düzeltilmiyor. Avukatları ile dahi görüştürülmüyor. Önder Öcalan, bu ağır zindan koşullarında barışa giden yolu açmaya devam ediyor.

Önder Öcalan, devletin çağrısı üzerine kurduğu örgütü feshettirdi, silahlı mücadeleyi durdurdu.

Türk devleti, bu tarihsel adıma karşılık henüz bir adım atmış değil, üstelik hem içerde hem de başta Rojava olmak üzere dışarıda Kürtlerin kazanımlarını hedef almaya devam etmektedir.

Türk devleti, bunlarla da sınırlı kalmıyor, gerilla alanlarını aralıksız bombalıyor, demokratik zeminde mücadele eden siyasetçiler tutuklanıyor, belediyelere kayyum atamaya, belediye başkan ve yöneticileri tutuklanmaya devam ediyor.

“(…) Barış ve Demokrasi” Komisyonu’nun Kürtçeye tahammülsüzlüğü!

TBMM’de, barışa giden yolu açmak üzere, iktidar ve muhalefet partilerinin de katıldığı bir komisyon kuruldu.

Komisyonda, Barış Annelerinin Kürtçe kendini ifade etmelerinin kabul edilmemesi, toplum üzerinde olumsuz yansımaları olduğunu, umutsuzluk yaydığını görmek gerekiyor. Anadil, toplumların yaşamını ifade eder, anadilin yasaklanması, o halkın/halkların yaşamına kastetmek anlamı taşıdığı unutulmamalı.

Anadilini kabul etmediğiniz bir halkla nasıl barışacaksınız? Bu halk size nasıl, neyinize güvensin? Türk devleti, yarım asrı aşan bir özgürlük mücadelesi ile karşı karşıya ve bu mücadelenin temelinde de kimlik ve anadilin olduğunu unutuyor.

Önder Öcalan, “Demokratik Sosyalist Toplum Manifestosu’nu” açıklarken önemli bir konuya dikkat çekti! Bu tarihsel adımı atarken yüz yılların sorunu çözmek istediğini, ancak toplumsal barışı hazzedemeyenlerin olacağına dair uyarılarda bulunmuş ve darbe mekanizmasının devreye girebileceğine önemle işaret etmişti.

Önder Öcalan’ın bu uyarısının ne kadar isabetli olduğu kısa sürede açığa çıktı!

Barışın öncü militanlarından Sırrı Süreyya Önder’in ani ölümü bir suikast kuşkusunu hala gündemde tutmaktadır.

Türk devletinin De Clark’ı Bahçeli mi, Erdoğan mı, Özel mi?

Erdoğan’ın De Clark rolünü yerine getirmeme ihtimali yükseliyor, zira ikinci parti konumuna düşmüş, yıllardır darbe mekaniğiyle iktidarını sürdürmektedir. Kürt inkârından vazgeçmiş değildir. D. Bahçeli ise söylemlerinin pratikleşme şansı ne kadardır, Erdoğan’ın direncini aşabilir mi?

Özgür Özel bu tarihsel iradeyi gösterir mi? Bu görevi omuzlayabilir mi? Daha yalın ifade ile Willi Brand’ın Yahudilerden özür dilediği gibi, Türk devleti adına, Kütlerden özür dileyebilir mi?

Özgür Özel liderliğindeki CHP ürkekçe davranmasa, barış ve demokratikleşme mücadelesini daha cesur geliştirebilse, Önder Öcalan‘ın karşısına bir muhatap olarak çıkabilir.

Sonuç olarak, Kürt Halk Önderi Öcalan ve örgütünün yarattığı bu samimi zemin Türk devleti için büyük bir şans olmaktadır, belki de son şans!

Avrupa’da Kadın, Alevi ve Kürt Olmak: Kimliğini Korumak Bir Direniştir HURİYE KABAYEL

Avrupa’da kadın olmak başlı başına zorken, bir de Alevi kimliğini taşımak, Kürt dilinin mirasçısı olmak… Bu yük, sadece bireysel bir sorumluluk değil; aynı zamanda kolektif bir tarih ve gelecek meselesidir. Göç hikâyemiz, ekmek parası arayışından ibaret değildir. Bu hikâye, kimliğini koruma, inancını yaşatma ve kültürünü yeni kuşaklara aktarma direnişidir.

Bugün Avrupa’nın sokaklarında yaşayan binlerce Alevi Kürt kadının hikâyesi, aslında bir direnişin sessiz çığlığıdır. Ne tam Avrupalı olabildik ne de özümüzden kopmadan yaşayabildik. İki dünya arasında sıkışmış bir kuşağız. Ama tam da bu sıkışmışlık, kimliğini savunmayı, varlığını korumayı bir yaşam felsefesi haline getirdi.

Kadın olmak burada da kolay değil. “Özgürlük” dendiğinde vitrinlerde çok şey gösteriliyor; fakat görünmez duvarlar hâlâ dimdik karşımızda. Bir de Kürt ve Alevi kimliğini sahipleniyorsan, o duvarlar daha da kalınlaşıyor. Çünkü mesele sadece kadın özgürlüğü değil; asimilasyona, kimliksizleşmeye ve kültürel yok oluşa karşı direnmek.

Bugün içinde bulunduğumuz süreç bize bir kez daha gösteriyor: Kimliğini korumak, barış mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Barış, sadece savaşların bitmesi demek değildir; barış, dilimizin özgürce konuşulduğu, inancımızın baskılanmadığı, kadınların eşit yurttaş olduğu bir yaşamı kurmak demektir. Avrupa’da verdiğimiz mücadele, Türkiye ve Kürdistan’da yürütülen barış mücadelesiyle doğrudan bağlantılıdır. Çünkü biz buradaki varlığımızla, çocuklarımızı diline ve kültürüne bağlı yetiştirerek, bu barış sürecinin diasporadaki taşıyıcıları oluyoruz.

Anneler için yük çok daha ağır. Çocuğunu bir yandan çok kültürlü bir ortamda yaşatmak, diğer yandan kendi inancına, diline ve kültürüne bağlı yetiştirmek… İşte bu çaba, her gün yeniden verilen küçük ama büyük bir direniştir. Çünkü biliyoruz ki, barış yalnızca masa başında yapılacak anlaşmalarla gelmez. Barış, günlük yaşamın içinde, evde, okulda, işte, sokakta üretilir.

Bugün sorumluluğumuz büyük: Kadın mücadelesini büyütmek, Alevi kimliğini sahipsiz bırakmamak, Kürtçe’nin ve kültürümüzün yaşatılması için direnmektir. Barış sürecine katkımız da buradadır. Çünkü kimliğini koruyan bir toplum, barışın en güçlü teminatıdır.

Bizim hikâyemiz, göçmenlikten çok daha fazlasıdır. Bu, geleceğimizi kaybetmeme mücadelesidir. Eğer birleşirsek, eğer kadın olarak omuz omuza verirsek, eğer kimliğimizi sahiplenirsek, barışı biz kurabiliriz. Çünkü barış, en çok kadınların ellerinde yükselecek.

ABF: Kayyum Darbesi ile Muhalefeti Susturmayı Şiddetle Kınıyoruz

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), CHP İstanbul İl Başkanlığı’na kayyum atanmasını ve binanın polis ablukasına alınmasını sert bir dille kınadı. Federasyon, bu girişimin sadece CHP’ye değil, Türkiye’deki demokrasiye ve halkın iradesine yönelik bir saldırı olduğunu belirtti. Açıklamada, muhalefeti susturma çabalarının, iktidarın demokrasi ve hukukun üstünlüğüne karşı olan yaklaşımının bir yansıması olduğu vurgulandı.

ABF, Alevi toplumu olarak iktidarın baskılarına boyun eğmeyeceklerini ifade etti. Yapılan açıklamada, “Hiçbir polis baskısı, halkın demokrasi, eşit yurttaşlık ve özgürlük taleplerini bastıramayacaktır” denildi. Bu durumun, iktidarın muhalefeti sindirme çabalarının bir örneği olduğu kaydedildi.

Alevi Bektaşi Federasyonu, demokrasi mücadelesinin toplumsal bir sorumluluk olduğuna dikkat çekerek, “Zalimin karşısında, mazlumun yanında durmaya devam edeceğiz” ifadesine yer verdi. Demokrasi mücadelesinin sadece bir partiye değil, tüm halka ait olduğu ve bu mücadelenin demokratik, laik bir hukuk devleti kuruluncaya kadar süreceği vurgulandı.

Federasyon, Alevi inancının değerleri doğrultusunda birlik ve dayanışma mesajı vererek, “Bir olmaya, iri olmaya, diri olmaya devam edeceğiz” şeklinde bir kapanış yaptı.

Doç. Dr. Mehmet Ertan: Aleviler için karamsar bir tablo var

Doç. Dr. Mehmet Ertan, GADEV Kitap Fuarı’nda düzenlenen “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Aleviler” başlıklı panelde Alevilerin mevcut durumunu ele aldı. Ertan, devletin Aleviliğe bakışını eleştirdiği konuşmasında, Alevilerin “İslam perspektifi içerisinde tanınmaları durumunda sorunlarının çözüleceği” ifadesinin, Türkiye ve Ortadoğu açısından Alevileri iyi günlerin beklemediğini düşündüğünü belirtti.

Ertan, Cumhuriyetin Alevilere kazandırdığı ve kaybettirdiği unsurlara değinerek, Alevi sorununa dikkat çekti. Cumhuriyetin 100. yılına yaklaşırken Alevilerin taleplerinin karşılanmadığını vurgulayan Ertan, “Aleviler, Cumhuriyetle kurdukları olumlu ilişkinin yanı sıra hala çözülemeyen sorunlarla karşı karşıya” dedi.

Alevilik ve sol hareketler arasındaki ilişkiye de değinen Ertan, 1960’lı yılların Aleviler için bir kırılma noktası olduğunu ifade etti. Kentleşme ve sanayileşmenin geleneksel Aleviliği zayıflattığını belirten Ertan, sol hareketlerin bu süreçte önemli bir rol oynadığını söyledi. Ancak, sol hareketlerin Aleviliğin erimesine neden olduğu kadar, alternatif dayanışma ağları da geliştirdiğini ekledi.

Ertan, Alevilerin eşit yurttaşlık talebinin kimlik siyaseti anlayışından farklı olduğunu vurgulayarak, “Aleviler, Diyanet’in kaldırılması ve cemevlerinin tanınması gibi taleplerle eşitlik istiyor” dedi. Alevi hareketinin önündeki hukuki engellerin kaldırılması gerektiğini belirten Ertan, mevcut siyasi iklimin Alevileri zor bir gelecekle karşı karşıya bıraktığını ifade etti.

Kadın yazarlar: Karanlıktan kurtulmanın yolu okumaktan geçiyor!

GADEV tarafından düzenlenen kitap fuarına katılan kadın yazarlar, etkinliğe daha fazla ilgi gösterilmesi için yurttaşlara çağrı yaptı. Ceylan Yayınevleri çalışanı Meral Tatar, okuma alışkanlığının zayıfladığını ve internetin toplumsal yabancılaşmaya yol açtığını ifade etti. Tatar, GADEV’in düzenlediği fuarın umut verici olduğunu ve katılımın fena sayılmadığını belirtti.

Yazar Hatice Yılmaz Kupuz, etkinlikte yer almaktan mutluluk duyduğunu dile getirdi. Kitaplarını insanlarla buluşturmanın kendisi için önemli olduğunu vurgulayarak, sevgi ve iletişimin insanları bir araya getirdiğini söyledi. Atakent Kadın Yazarlar Platformu’ndan Sevgi Köse ise, kadınların sesi olmanın önemine dikkat çekerek, “Kitapsız bir toplum, susuz bir toprağa benzer” ifadelerini kullandı.

Sosyolog yazar Safiye Avcı, GADEV kitap fuarının cemevleri için örnek bir çalışama olduğunu belirtti. Okuma oranlarının düşük olduğunu ve toplumun yalnızca kitaplarla karanlıktan çıkabileceğini vurguladı. Yazar Gülten Avşar da, kitap fuarlarına ilginin yetersiz olduğunu, bu durumun okuma alışkanlığını olumsuz etkilediğini ifade etti.

Şeyh Selim Varlı, Alevi inancının sesi olarak özgürlüğüne kavuştu!

Alevi inanç önderi Şeyh Selim Varlı, Suriye’deki Alevi katliamı hakkında yaptığı açıklamalar nedeniyle gözaltına alındıktan sonra serbest bırakıldı. Varlı, Hatay Havalimanı’nda iktidara yakın medya tarafından hedef gösterildikten sonra gözaltına alınmıştı.

Serbest bırakılmasının ardından, Alevi toplumu ve insan hakları savunucuları, Varlı’nın ifadesinin ifade özgürlüğü çerçevesinde korunması gerektiğine dikkat çekti. Alevi inancının, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleri doğrultusunda yaşatılması gerektiği vurgulandı.

Varlı’nın gözaltına alınması, Alevi toplumunda endişe yaratırken, serbest bırakılması bu endişelerin bir nebze olsun hafiflemesine yol açtı. Alevi inanç önderlerinin kamuoyunda daha fazla görünürlük kazanması ve seslerinin duyulması gerektiği belirtildi.

Bu olay, inanç gruplarının maruz kaldığı ayrımcılığın ve baskının yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Toplumda, her bireyin inançlarına saygı gösterilmesi ve ayrımcılığın sona erdirilmesi çağrıları güçlendi.

GADEV Kitap Fuarı’nın kapıları Alevi kültürüne açıldı!

Garip Dede Dergahı Vakfı’nın (GADEV) düzenlediği kitap fuarının açılışı, birçok yazar ve cemevi yöneticisinin katılımıyla gerçekleştirildi. GADEV Başkanı Celal Fırat, açılışta yaptığı konuşmada, Türkiye genelinde benzer etkinliklerin artması gerektiğine vurgu yaptı. Fırat, yazarlar, siyasetçiler ve Alevi kurum başkanlarının bir araya gelip, barış ve demokrasi konularında söz sahibi olmalarını istediklerini belirtti.

Fırat, Türkiye’de demokrasinin yeterince sağlanamadığını ve bu durumun toplumda ayrışmalara yol açtığını ifade etti. “Cemevleri Alevilerin ibadethanesi olarak görülse bunun kime ne zararı olabilir?” diyerek, barış ve kardeşliğin önemine dikkat çekti. Ayrıca, ülkedeki antidemokratik gelişmelere karşı sesini yükselterek, çözüm yollarının konuşulması ve tartışılması gerektiğini vurguladı.

Küçükçekmece Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Emin Ay da açılışta yaptığı konuşmada, kitap fuarının kültürel bir şölen haline geldiğini belirtti. Ay, Garip Dede Dergahı’nın, toplumun farklı renklerini yansıttığını ifade ederek, barış ve hakikat yolunun kitapla başladığını dile getirdi.

Türkiye Alevi Federasyonu Başkanı Zeynel Abidin Koç, söz konusu etkinliğin sadece bir kitap fuarı değil, aynı zamanda bilginin toplumla buluştuğu bir platform olduğunu vurguladı. Yazar Mehmet Bayrak ise, kitapların inanç ve kültürün yaşatılması açısından önemine dikkat çekerek, yazıya dönüşmeyen bir kültürün yok olmaya mahkum olduğunu ifade etti.

Üç gün sürecek olan fuarda, birçok yayınevi Garip Dede Dergahı’nın bahçesinde stant açarak okuyucularla buluşacak. Etkinliğin son iki gününde, alanında uzman yazarların katılımıyla çeşitli paneller düzenlenecek.

Arap Alevilerden Sert Açıklama: “Şeyh Selim Varlı Derhal Serbest Bırakılsın”

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Hatay Havalimanı’nda 4 Eylül 2025 tarihinde gözaltına alınan Alevi dedesi ve kanaat önderi Şeyh Selim Varlı için sert bir açıklama yaptı. Federasyon, Varlı’nın Alevi inancının, kültürünün ve tarihsel kimliğinin yılmaz savunucusu olduğunu vurgulayarak, gözaltı uygulamasının derhal son bulması gerektiğini belirtti. “Şeyh Selim Varlı koşulsuz olarak serbest bırakılmalıdır” denildi.

Açıklamada, Varlı’nın yaşamı boyunca Alevi halkının sesi olduğu ve adalet ile barış için cesurca mücadele ettiği hatırlatıldı. Varlı’nın, halkının sesi olmayı ve barışı savunmayı kendine bir görev edindiği ifade edilerek, “Onun tek silahı söz, tek gücü ise hakikate olan inancıdır” denildi.

Federasyon, yalnızca fikirlerini dile getirdiği için bir kanaat önderinin gözaltına alınmasının, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve uluslararası insan hakları belgelerine aykırı olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Bu haksız ve kabul edilemez uygulamanın derhâl son bulmasını talep ediyoruz. Kanaat önderlerini susturmak, bir halkın sesini kısmaktır” ifadesine yer verildi.

Uluslararası insan hakları kuruluşlarına da çağrı yapan federasyon, “Adaletin, özgürlüğün ve insan onurunun yanında durunuz. Unutulmasın ki; bugün Şeyh Selim Varlı’ya yapılan haksızlık, yarın tüm topluma yöneltilecek bir tehdit anlamına gelmektedir” dedi.

Federasyon, açıklamasını “Bizler, barışa, adalete ve birlikte yaşam kültürüne inanan bir topluluk olarak, kanaat önderimizin yanında olduğumuzu yüksek sesle ilan ediyoruz. Kanaat önderimize özgürlük! Toplumumuza adalet! İnancımıza saygı!” sözleriyle sonlandırdı.

Şeyh Selim Varlı’ya gözaltı: PSAKD ve BK’dan sert karşılık!

Alevi inanç önderi Şeyh Selim Varlı’nın gözaltına alınması, Alevi toplumu ve çeşitli insan hakları kuruluşları tarafından sert bir şekilde kınandı. Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) yaptıkları açıklamalarda, Şeyh Selim Narlı’nın derhal serbest bırakılmasını talep ettiler.

AABK, Şeyh Selim Narlı’nın hayatı boyunca Alevi katliamlarını cesurca dile getiren ve Alevi halkının acılarını onurla savunan bir kanaat önderi olduğunu vurguladı. Gözaltının, Narlı’nın adalet arayışına yönelik mücadelesinin bir sonucu olduğunu belirten AABK, bu haksız uygulamanın sona ermesini istedi.

AAAF ise, Şeyh Selim Narlı’nın inanç, kültür ve tarihsel varlığın savunucusu olduğunu ifade etti. Bir kanaat önderinin yalnızca fikirlerini dile getirmesi nedeniyle gözaltına alınmasının, Türkiye’nin anayasal ve uluslararası yükümlülüklerine aykırı olduğunu belirtti. Bu baskıların toplumsal barışı zedeleyeceğine dikkat çekti.

PSAKD de, Şeyh Selim Narlı’nın gözaltına alınmasının sadece bireysel bir durum olmadığını, bütün bir toplumun inancına ve vicdanına karşı yapılmış bir saldırı olduğunu ifade etti. Açıklamalarda, hakikati dile getirmenin suç olmadığını vurgulayarak, Narlı’nın acilen serbest bırakılması gerektiği tekrarlandı.

Uluslararası insan hakları kuruluşları, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi gibi organizasyonlara çağrıda bulunularak, bu haksız tutuklamaya karşı durmaları istendi. Alevi toplumu, barış, adalet ve birlikte yaşam kültürü için bir araya gelerek kanaat önderlerinin yanında olduklarını ifade ettiler.