Ana Sayfa Blog Sayfa 108

Şeyh Selim Narlı’nın derhal serbest bırakılması talep ediliyor!

İnsan Hakları Derneği (İHD) Hatay Şubesi, Alevi inanç önderi Şeyh Selim Narlı’nın gözaltına alınmasını hukuka aykırı bir hak ihlali olarak değerlendiriyor. Dernek, Narlı’nın derhal ve koşulsuz serbest bırakılması için çağrıda bulundu.

Açıklamada, Şeyh Selim Narlı’nın gözaltına alınmasının, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25. ve 26. maddelerinde güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlali olduğu vurgulandı. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesi gibi uluslararası belgelerin de ifade özgürlüğünü koruduğu hatırlatıldı.

İHD, barışçıl protesto hakkının kullanılmasının hiçbir bireyin cezalandırılmasına neden olamayacağını belirterek, bu tür keyfi uygulamaların insan hakları hukukuna aykırı olduğunu ifade etti. Dernek, Narlı’nın gözaltına alınmasının hukuksuz bir işlem olduğunu ve bu durumun Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerine de aykırı olduğunu dile getirdi.

Sonuç olarak, İHD, katliamlara karşı çıkanların cezalandırılmasının insanlık onuruna ve haklarına zarar verdiğini belirterek, Şeyh Selim Narlı’nın derhal serbest bırakılmasını talep etti.

Alevi inanç önderi Şeyh Selim Varlı’nın gözaltına alınması tepki çekti!

Hatay’da yaşayan Alevi inanç önderi Şeyh Selim Varlı, gece saatlerinde gözaltına alındı. Gözaltı işlemi, Hatay Havalimanı’nda saat 22.00 civarında gerçekleşti. Şeyh Selim Varlı’nın gözaltına alınma nedeni hakkında henüz resmi bir açıklama yapılmadı.

Şeyh Selim Varlı, Suriye’deki Alevi katliamına ilişkin yaptığı açıklamalarla dikkat çekmişti. Bu konuşmalar, iktidara yakın medya organları tarafından öne çıkarılarak hedef gösterilmesine neden oldu. Varlı’nın durumu, Alevi toplumu ve inanç özgürlüğü bağlamında önemli bir hassasiyet oluşturuyor.

Alevi inanç önderlerinin gözaltına alınması, toplumda derin kaygılara yol açarken, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık talepleri yeniden gündeme geliyor. Şeyh Selim Varlı’nın derhal serbest bırakılması gerektiği ifade ediliyor. Bu durum, Alevi toplumu için önemli bir dayanışma ve hak arayışı sürecinin de başlangıcını işaret ediyor.

Suriye’de Azınlıklara Yönelik Şiddet Artıyor: Dr. Jens Kreinath Uyarıyor

Suriye’de geçiş hükümetinin kontrolündeki süreç, Alevi ve Hristiyan topluluklarına yönelik şiddet olaylarının artmasıyla dikkat çekiyor. Antropolog Dr. Jens Kreinath, bu saldırıların ideolojik bir nitelik taşıdığını ve sistematik hale geldiğini belirtiyor. Kreinath, yeni rejimin azınlıklara yönelik politikalarının sadece Esad dönemine dair bir intikam değil, aynı zamanda açık bir ırkçılık ve hedefli katliam girişimi olduğunu vurguluyor.

Dr. Kreinath, 2008’den bu yana Türkiye’nin Antakya bölgesinde Alevi ve Ortodoks Hristiyan toplulukları üzerinde kapsamlı araştırmalar yürütüyor. 2023 depremleri ve Esad’ın düşüşü sonrası Suriye’de artan şiddet ortamında, insan onurunu savunma çalışmalarını yoğunlaştırarak yeni kurduğu Suriye İnsan Hakları Derneği aracılığıyla aktif bir rol üstlenmiştir. Esad döneminde Alevilerin rejimle yakın ilişkiler içinde olduğunu, ancak birçok Alevinin muhalefette olduğunu ve rejim tarafından dışlandığını ifade ediyor.

Günümüzde ise Alevilere karşı yapılan saldırılar, sistematik bir şekilde gerçekleştiriliyor. İslamcı rejim altında Aleviler, ister rejime bağlı olsun ister muhalefette, hedef alınarak öldürülüyor. Kreinath, yeni rejimin Alevileri “dinden çıkmış” olarak ilan ettiğini ve bu gruba karşı açık bir düşmanlık sergilediğini belirtiyor. Alevi bebeklerin kayıtlarının yapılmaması gibi uygulamalar, bu grubun maruz kaldığı ayrımcılığın bir yansımasıdır.

Hristiyan topluluklar da benzer tehditlerle karşı karşıya. Mar Elias Kilisesi’ne yapılan saldırılar gibi olaylar, Hristiyanların hedef alındığını gösteriyor. İslamcı grupların mahalleleri dolaşarak insanları İslam’a geçmeye çağırdığı ve açıkça Hristiyanların öldürülmesini isteyen broşürler dağıttığı kaydediliyor. Kreinath, bu saldırıların ideolojik bir motivasyon taşıdığını ve Hristiyanların hem geçiş hükümetinin ihmali hem de saldırgan grupların hedefinde olduğunu vurguluyor.

Sonuç olarak, Suriye’de yaşanan şiddet ve ayrımcılık, Aleviler, Hristiyanlar ve Dürziler gibi azınlıkların sistematik olarak dışlandığını ve hedef alındığını göstermektedir. Geçiş hükümetinin hesap verebilirlikten kaçınması, bu trajediyi daha da derinleştiriyor. Suriye’deki azınlıkların güvenliği ve temel hakları, bu durumla birlikte ciddi bir tehdit altındadır.

Kadıncık Ana Anıtı Avusturya’da Açılıyor: Alevi Kadınlardan Birlik Çağrısı

Avusturya Alevi Kadınlar Birliği, Kadıncık Ana Anıtı’nın açılışını 8 Kasım 2025 tarihinde St. Pölten Cemevi’nde gerçekleştirecek. Bu anıt, Alevi kadınların tarihsel direnişini simgelerken, kadınların birliğini ve dayanışmasını görünür kılmayı amaçlayan kapsamlı bir etkinliğe ev sahipliği yapacak.

Açılış töreni sırasında düzenlenecek paneller, atölyeler ve müzik dinletileri gibi çeşitli kültürel etkinlikler ile Alevi kadınların üretkenliği ön plana çıkarılacak. Kadıncık Ana Anıtı’nın açılışı, sadece bir fiziksel yapının hayata geçirilmesi değil, aynı zamanda kadınların gücünü ve ortak geleceğini selamlayan büyük bir buluşma olacak.

Etkinlikle ilgili yapılan açıklamada, “Bu yolculukta senin de desteğin çok kıymetli. Sadece 2 Euro ile Kadıncık Ana’nın mirasına katkı sunabilir, geleceğe ışık olacak bu anıta taş koyabilirsin” ifadesi vurgulandı. Bu, her bireyin dayanışmaya katkıda bulunabileceği anlamına geliyor.

“Bir damla destek, bin damla umut olur” anlayışıyla, her bir bireyin varlığı ve desteği, anıtı daha anlamlı ve günü daha unutulmaz kılacak. Kadıncık Ana’nın direncine, sevgisine ve ışığına tanıklık etmek için herkes davet ediliyor.

Alevi Kurumları: Kuyu Cezaevleri Kapatılsın, Tutsakların İstekleri Dinlensin

Alevi kurumları, “tabutluğa dönüşen kuyu tipi cezaevlerinin” kapatılması ve tutsakların insani taleplerinin kabul edilmesi amacıyla İstanbul Barosu’nda basın toplantısı düzenleyecek. Toplantı, 6 Eylül 2025 tarihinde saat 17.00’de gerçekleştirilecek. Tüm kamuoyuna geniş bir katılım çağrısı yapıldı.

Açıklamada, cezaevlerinde ağır koşullar altında yaşam mücadelesi veren tutsakların haklarına dikkat çekildi ve yaşam hakkının kutsallığı vurgulandı. Alevi kurumları, cezaevlerinde tutulanların insan onuruna aykırı şartlarda bulunduklarını belirterek, bu duruma karşı duyarlılık gösterilmesi gerektiğini ifade etti.

Basın toplantısına Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu gibi önemli kurumlar öncülük ediyor. Ortak açıklamada, yaşam hakkının korunmasının her birey için esas olduğu belirtildi.

Toplantının amacı, insan hakları ihlallerine karşı ses yükseltmek ve tutsakların insani taleplerinin karşılanması için kamuoyunu bilgilendirmek. Alevi kurumları, bu konuda dayanışma ve birlik çağrısı yaparak, hak odaklı bir yaklaşım sergiliyor.

Avrupa’da Alevi Kadınların Yaşadıkları Sorunlar Ve “Barış”a Yaklaşımları HURİYE KABAYEL

Avrupa’ya göç eden Alevi topluluğu içerisindeki kadınlar hem göçmen hem kadın hem da Alevi olmaktan dolayı     çoklu ve özgün sorunlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu sorunlar pratik hayatta kimlik mücadelesi, ayrımcılık, görünmez kılınmak ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi sorunlar olarak yansımaktadır.  Alevi kadınlarının barışa ve demokratik toplum sürecine bakışları da bu çoklu deneyimlerinden süzülerek oluşuyor

Dolayısıyla kadınlar, yalnızca savaşın ya da çatışmanın bitmesi değil adaletin eşitliğin ve toplumsal dönüşümün sağlandığı bir barış talep ediyorlar.

Alevilik inanç olarak kadın erkek eşitliğini temel alsa da pratikte birçok Alevi kadın hala geleneksel rollerin bölgesinde yaşıyor.  Erkek egemen Dergah yapıları ve cem evlerinde kadınların karar alma sürecinden dışlanması hala yaygın bir sorun.  Avrupa ülkelerinde Alevilik çoğu zaman resmi olarak tanınıyor. Buna rağmen Avrupa devletleri Alevi kadınlarını, inançlarını yaşarlarken ya Müslüman kategorisine sıkıştırıyorlar ya da kültürel folklorla sınırlı görüyorlar.

Eğitim ve iş hayatına eşit katılım konusunda ciddi engellerle karşılaşıyorlar.  Aile içi kısıtlamalar özellikle birinci kuşak kadınlar hem aileden hem toplumdan gelen kadına uygun davranış beklentileriyle sınırlanıyorlar. Kadın özgürlüğü aile onuru ve gelenekler üzerinde denetlenmeye devam ediliyor.  Avrupa’daki Alevi kurumlarında kadınların temsili hala sınırlı.  Karar alma sürecinde eşit katılım sağlanmadığı için kadınların sorunları geri planda kalıyor.

Öte yanda bütün bu ayrımcı uygulamalara ve baskılara karşı güçlü bir direnç alanı oluşmuş durumda.  Avrupa’daki Alevi kadınlar, kadın örgütleri, kadın komisyonları, kültürel etkinlikler ve dijital medya aracıyla, seslerini duyuruyorlar.  Sadece mağduriyetlerini değil aynı zamanda çözümün bir parçası olmak için kolektif mücadele yürütüyorlar.  Genç kuşaklar cinsiyet eşitliğini ve inanç özgürlüğünü daha da cesur ve örgütlü bir biçimde savunuyorlar.

O nedenle Alevi kadınlar için barış kavramı sadece silahlı çatışmaların son bulması değil çok daha geniş bir çerçevede ele alınıyor.  Adalet olmadan barış olmaz.

Alevi kadınlar tarih boyunca yaşadıkları katliamları Maraş Çorum Sivas ve benzeri ile yüzleşmeden gerçek bir barışın mümkün olmadığını savunuyor.  Barış ancak geçmişin tanındığı ve adaletin sağlandığı bir zeminle kurulabilir. Toplumsal cinsiyet eşitliğini içermeyen barış eksiktir.  Kadın erkek egemen yapılar üzerinde inşa edilen barış sürecini kabul görmez.

Barış kadınların özgürce var olabildiği, söz sahibi olduğu bir toplumsal dönüşümle mümkündür.  Barış inanç özgürlüğü ile birlikte düşünülmelidir Alevi kadınlar kendi inançlarının tanınmasını ve inançsal özgürlüklerinin anayasal güvence altına alınmasını barışın bir parçası olarak görüyorlar.  Barış yeni kuşaklara umut olmalı.  Kadınlar için barış sadece bugünün çocuklarının ve gençlerinin eşit, özgür ve kimliğini saklamadan yaşayabileceği bir geleceği kurma sorumluluğudur.

Çok katmanlı ayrımcılık biçimlerine karşı direnen Avrupa da yaşayan Alevi kadınlarının, barışa dair talepleri de bu çoklu deneyimlerden şekilleniyor.  Onların barış anlayışı adaletsizliklerle yüzleşmeyi, kadınların eşit temsilini, inanç özgürlüğünü ve toplumsal dönüşümü içeriyor.  Bu sesi görünür kılmak sadece Alevi kadınların değil daha adil eşitlikçi ve Çoğulcu bir toplum isteyen herkesin sorumluluğudur.

İlk Semah Dergisi’nde yayınlanmıştır

Aşure Etkinliği: Zulümden Kurtuluş ve Özgürlük İçin HAYDAR MUNZUR

Aşure etkinliğimiz bütün insanlığın zulümden kurtulmasına ve halkların demokratik toplumsal özgürlüğüne vesile olsun.

Büyük tufan olarak insanlık tarihinde bir dönüm noktası olarak dile gelen, Matem orucu ve Aşure etkinliği, sadece bir inanç ritüeli olmanın ötesinde, insanlık tarihinin acılarla, direnişle ve yeniden doğuşla yoğrulmuş belleğinde güçlü bir simge olarak yer alır.

Ortadoğu uygarlıklarında görülen tufan anlatılarının bir yansıması olarak, Nuh’un öncülüğünde kurtarılan canlılarla birlikte insanlığın yeniden hayata tutunması Aşure çorbası ile simgelenir. Bu anlatılarda, özellikle büyük tufan felaketi sırasında hakka yürüyen canlar için “Mahtem Orucu” tutulur. Tufan sonrası Nuh’un gemisinde kalan yiyeceklerin bir araya getirilmesiyle yapılan karışım, “Aşure” olarak adlandırılmış; bu yalnızca fiziki bir beslenme değil, aynı zamanda birlik, dayanışma ve yeniden dirilişin sembolü haline gelmiştir. Bu yönüyle Aşure, insanlar arası ruhsal birliği, dayanışmayı ve halkları yeniden yaşama bağlayan kadim kolektif bir hafızanın yaşatılması büyük zorluklar içerisinde günümüze kadar taşıyıcısı olmuştur.

Bu yönüyle Aşure; sadece geçmişin yasını tutmak değil, bugünün zulmüne karşı direnişi örgütlemek ve yarının özgür dünyasını inşa etme iradesini diri tutmak anlamına gelmektedir. Binlerce yıl boyunca mazlum halkların belleğinde yeşeren bu umut, bugün de halklar arası dayanışmanın sembolü olarak varlığını sürdürüyor. Matem orucu ve Aşure etkinliği tarih boyunca egemenlere karşı direnen halkların ortak hafızasında bir vicdan ve özgürlük çağrısı olarak yaşamaya devam ediyor.

Mezopotamya halkların tarihsel belleğinde derin izler bırakan zulüm ve soykırıma uğrayan halklar için yas tutma ve toplumlar tarihinde mazlum halkların yanında zulme karşı ortak dayanışma geleneğinin sistemselleştirilmiş bir süreç olarak varlığını sürdürmeye devam ediyor. İnsanlık tarihi boyunca büyük acılar, zulümler ve felaketler yaşamıştır. Bu acıların en kadim hatıralarından biri olan Aşure, tufanlar, sürgünler ve katliamlarla gelen büyük yıkımların anısına yaşatılan bir yas ve dayanışma geleneğidir.

Aşure’nin kökeni, Sümer ve Akad uygarlıklarının tufan anlatılarına kadar uzanır. Bu dönemlerde Mezopotamya mitolojilerinde, büyük bir tufan sonrası insanlığın yeniden dirilişi ve dayanışma içerisinde hayatta kalma mücadelesi anlatılır. Bu anlatılarda tufan bir yıkım olduğu kadar aynı zamanda yeni bir yaşamın başlangıcı ve halklar arası dayanışma içerisinde birlikte kurtuluşun sembolüdür. Bu mitolojik mirasın İbrahimi dinler aracılığıyla günümüze kadar uzanan temel veri; Hz. Nuh’un Gemisi anlatısıdır. Büyük tufan felaketi sırasında, Hz. Nuh’un öncülüğünde kurtarılan canlılarla birlikte yaşanan bu kurtuluş, halkların ortak belleğinde Aşure Günü ile simgeleşmiştir. Bu gün; insanlık tarihinde bir dönüm noktası, felaketten kurtuluşun ve ortak yaşama iradesinin sembolü olmuştur.

Binlerce yıl boyunca mazlum halkların belleğinde yeşeren bir umut olarak aktarılan bu gelenek, yalnızca dinsel ya da mitolojik bir anma değil, aynı zamanda toplumlar tarihinde mazlum halkların yanında zulme karşı ortak dayanışma geleneğinin simgesel duruşu haline gelmiştir. Binlerce yıllık direnişin, umudun ve dayanışmanın simgesi olan Aşure günleri, mazlum halkların ortak hafızasında önemini korumakta; halklar arası kardeşliğin, eşitliğin ve dayanışmanın yaşamsal bir ifadesi olarak güncelliğini korumaya devam ediyor.

Tufan miti ve ona bağlı ritüeller, daha sonra Musevilik, Hristiyanlık ve İslam gibi semavi dinlerin kültürel ve dini mirasında da yer bulmuştur. Her biri bu tufanı farklı biçimlerde yorumlamış; ancak ortak paydada insanlığın kurtuluşu ve yeniden doğuşu temalarını işlemiştir. Bu kadim anlatı ve ritüeller, Raa Heq Aleviliği gibi inançlarda da önemli bir yere sahiptir. Alevi toplumun belleğinde Matem ayı ve Aşure etkinliği, yalnızca geçmiş felaketlerin hatırlanması değil; aynı zamanda insanlığın kendi arasındaki dayanışmayı, zülme karşı direnişi ve ortak kurtuluş umudunu temsil eder. Bu yönüyle Aşure, çok katmanlı bir tarihsel belleğin taşıyıcısıdır; mitolojik köklerinden günümüz inanç pratiklerine kadar uzanan bir kültürel ve inançsal sürekliliği ifade eder.

Raa Heq Alevi toplumunun bütün süreklerinde, “Yol Bir, Sürek Bin Bir” felsefesiyle kolektif hafızada direnişin simgesi olarak yaşatılır. Nuh tufanından bu yana süregelen bu günler, mazlum halkların tarih boyunca zulme karşı verdiği direnişin hafızadaki ifadesidir. Bu yönüyle Aşure, kadim mitolojilerden günümüz toplumsal mücadelelerine uzanan çok anlamlı bir özel günü temsil eder.

Orucun son gününde, kadim bir geleneğin izlerini taşıyan, on iki çeşit besleyici gıdanın bir araya gelerek pişirildiği Aşure çorbası, sadece bir yemek değil; dayanışmanın, paylaşmanın ve insanlık değerlerine değer kazanması anlamına gelir. Bu kutsal lokma, yoksullara dağıtılırken yalnızca karınlar doyurulmaz; aynı zamanda toplumsal vicdan, tarihsel hafıza ve ruhsal dayanışmada her zaman diri tutularak beslenir.

Aşure, farklı çeşitlerin bir potada birleştiği, çeşitlilik içinde birliği ve beraberliği simgeleyen bir semboldür. İçine konan her malzeme, bir acıyı, bir umudu ve yeni bir yaşamı temsil eder. Bu yönüyle Aşure, sadece bir dini ritüel değil, aynı zamanda insanlık tarihinin ortak acılarına verilen kollektif bir addır. Bu kutsal lokmalar eşliğinde yapılan dualarda, insanlığın çektiği acıların son bulması, barışın, adaletin ve merhametin egemen olması niyaz edilir.

Bu günler, Alevi toplumunun hafızasında direnişin ve ortak acılar karşısında bir araya gelmenin simgesidir. Oruç; sabır, arınma ve hakikate bağlılık anlamına gelir. Raa Heq / Hak Yol Aleviliğinde bu, 72 milleti bir nazarda gören, mazlumların onurunu savunanların duruşudur. Pişmanlığı ve teslimiyeti reddeder; özgürlük uğruna sınırsız mücadeleyi esas alır. Binlerce yıldır bu topraklarda tutulan Matem orucu, savaşların, zulmün ve acıların son bulması; halkların eşit ve özgür bir yaşam kurması için direnişin, barışın ve umudun ifadesi olarak bu ikrara sadakatle bağlı kalmaktır.

Raa Heq Alevi öğretisinde, canlıya kıymama ve kişinin kendi yetersizliklerinden arınması, bu özel günlerde yaşatılan temel ilkelerden biridir. Bu günlerde hak ve hakikatin yolu karşısında dara durulur; toplum ve doğa ile kurulan kutsal bağ üzerinden yaşam, varlık ve tüm canlar kutsanır. Yolun taşıyıcıları için doğada var olan her can, varlığın bir yansıması ve Hak nurunun bir parçasıdır. Bu nedenle Raa Heq toplumu, yılın bu günlerinde hiçbir canlının canına kıymama ve hiçbir canlıya zarar vermeme günleri olarak ilan eder. Bu günler, yalnızca sembolik değil; toplumsal ve bireysel vicdanın kendisini arındırması anlamını taşır. Raa Heq / Hak Yolu Aleviliği insanı merkezine alır ve insana ikrar verir. Bu ikrara sadakatle bağlanmak, yolun temel şartıdır. Yolundan dönen, bu inanç topluluğu içinde kendine yer bulamaz.

Bu kadim inançta, “Her can candır, Hakk’ın tecellisidir” ilkesi uyarınca; karıncadan insana, dağdan nehre, gökten toprağa kadar her varlık saygı, sevgi ve korunma hakkına sahiptir. Özellikle bu günlerde, yol erkânına bağlı her birey, nefsini dizginleme, benliğini sorgulama ve içsel arınmaya yönelme çağrısına kulak verir. Zira Raa Heq Yol erkânı, yalnızca dışsal ibadetlerle değil, aynı zamanda içsel devrim ve dönüşümle kemale erer. Bu günler, özünü dara çekme; yani kişinin kendi vicdanıyla yüzleşme zamanıdır. Geçmiş bir yılın pratiği, sözü, niyeti ve davranışları muhasebeye tabi tutulur. Her birey, “Ben bu yolun hakkını verdim mi?”, “Canlara, doğaya, topluma karşı sorumluluğumu yerine getirdim’mi?” sorularını kendine yönelterek, içsel bir hakikat yolculuğuna çıkar.

Raa Heq Alevi toplumu, bu anlamda bu günleri nefisin, arınmanın, kötülüğü reddetmenin ve Hak ile yeniden buluşmanın günleri olarak ele alır. Bu süreçte kutsal ziyaretgahlar, Ocaklar, dağlar, sular ve tarihsel mekanlar önünde özüyle dara durmak, bir sembol değil; hakikatle yüzleşmenin ve yeniden dirilişin en sade ritüelidir. Birey, şahsında dile gelen sadece birey olarak değil; tüm toplumun vicdanı, sesi ve sözü olarak o dara durur. Bu özel zamanlar, sadece bireysel bir arınma değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın, kolektif ruhun ve hakikat Yolun kendisini yanlışlardan arındırma ve toplumsal sorunlara çözüm bulmak için kendisini eğiterek yenilenme süreci olarak ele alır.

İnancın özü, bir canı incitmek, tüm doğayı ve toplumu incitmektir ilkesi, bugünlerde bir kez daha yaşam bulur. Her can, bu ilkeyi kendi yaşamında hayata geçirerek hem hatırlatır hem de yeni bir yaşam ahlakı olarak önce kendisinde başlatarak, çevresini örgütleyerek topluma yayar. Raa Heq Aleviliği, bu günleri yalnızca bir yas tutma pratiği olarak değil; Hakikatle yeniden buluşma, Yol’a sadakatle sarılma ve Hak ile bir olma süreci olarak görür. Her can, geride kalan bir yılın pratiğini sorgular; içindeki karanlığı arındırır, özüne döner ve varlığını Hakk’ın nurunda yeniden kurar.

*****

Matem Orucu, kaybedilen canlar için tutulan bir yas geleneğidir. Tarihsel zamanın ötesine uzanan bu gelenek, Nuh Peygamber’den günümüze dek mazlum halkların hak, adalet ve hakikat uğrunda verdikleri mücadelenin ruhsal sürekliliğini taşır. Bu oruç, yalnızca bir ritüel veya yas ifadesi olmayıp; insanlık vicdanının adalet, özgürlük ve hakikat arayışında aldığı kadim bir biçimdir. Zulme ve baskıya karşı sessiz bir haykırış olan Matem günleri, halkların hakikate sadakatle bağlı kalmasının ve bu bağlılığı toplumsal bilinçle ifade etmesinin simgesidir. Bu yol, dünyevi zulmün ötesinde insanlığın anlam arayışına dair derin bir duruştur ve tarih boyunca taşınan adalet idealinin kutsal bir hatırlatmasıdır.

Matem Orucu, halkların vicdan muhasebesi yaparak adaletsizliğe karşı iradesini güçlendirdiği ve toplumsal birliği inşa ettiği bir direniş biçimidir. Bu muhasebe, demokratik toplum paradigması etrafında birleşerek özgürlükler yolunda ruhsal ve düşünsel bir bütünlük yaratır. Yas günleri, tarihsel bellekte birliği, direnci ve kararlılığı simgeler. Hakikat Yoluna bağlılıkla insan-ı kamile ulaşma çabasının bir yöntemi olan bu oruç, sadece geçmişi anmakla kalmayıp özgürlük mücadelesini ruhsal disiplinle geleceğe taşıyan bir duruştur. Bu duruş; binlerce yıllık batıni bilgeliği içinde hakikati dile getirme ve yaşatma biçimidir.

Doğa felaketlerinde veya halkların özgürlük mücadelelerinde yaşamını yitirenlerin anıları, her yıl yeniden tazelenerek toplumsal bellekte canlı tutulur. Bu bağlılık, onların değerlerini yaşatarak tarihsel varlığımızı sürdürmenin yoludur. Nuh Tufan’ından günümüze, adalet arayışında zalimin karşısında dimdik duran ve bu uğurda can verenlerin çığlığı, halkların kolektif vicdanında yankılanmaya devam etmektedir. Yassı (Matem) ise sadece Kerbela’da katledilen mazlumları değil, tarih boyunca zulme, inkara ve baskıya boyun eğmeyen tüm hakikat savaşçılarını kapsayan evrensel bir direniş olan hafıza mekanıdır.

*****

Matem günleri olan bu ayda, zalime karşı çizilen net duruş, Hak ve Hakikat yolunda yürüyenlerin iradesini pekiştiren toplumsal bir hafıza çağrısıdır. Bu duruş, iradeyi güçlendirerek direnişi kutsar, halkların Demokratik toplum paradigması etrafında bir araya gelmesini sağlar. Gönülden kurulan birlikler ve toplumsal dayanışma ile düşüncede, ruhta ve eylemde birleşerek, özgür bireyden özgür topluma ulaşmayı hedefleyen bir sistemi temsil eder. Bu bağlamda, Matem olan bu günler zalime karşı çizgisel bir duruşu simgeler. Zalime karşı Dava ve Yol öncülerinin Hak ve Hakikate sadakatle bağlanma yolunu sürdürmek, toplumsal hafızayı sürekli canlı tutmak anlamına gelir.

Bu yolun öncüleri, yalnızca kendi çağlarının değil, insanlık tarihinin hak ve hakikat arayış çılarıdır. Mazlum halkların yolunda canlarını feda edenler; Mani’den Sahabettin Sühreverdi ’ye, Hallac-ı Mansur’dan Seyyid Nesimi’ye, Baba İlyas ve Baba İshak’tan Pir Sultan Abdal’a, Seyit Rıza’dan Dersim’in isyancı dervişlerine kadar uzanan bu hakikat zinciri; halkların ortak hafızasında yan yana durmakta ve Matem günlerinde ete kemiğe bürünmektedir.

Bu yönüyle Matem Orucu ya da matem günleri, yalnızca inançsal bir ritüel olmanın ötesinde; tarihsel, siyasal ve etik bir bilincin ifadesidir. Aynı zamanda halklar arasında kurulan gönül köprüsünün ve ezilenlerin hakikat yolculuğunun simgesidir. Günümüzde halkların eşitlik, özgürlük ve adalet talepleri, mazlum halkların kanı, canı, emeği, gönlü ve sessiz duygularıyla birleşerek, Demokratik Toplum Paradigması çerçevesinde özgür birey ile özgür toplum yaratmanın evrensel bir düşünce biçimine dönüşmüştür.

Raa Heq Aleviler, tüm sürekleriyle birlikte bu yolu kesintisiz bir şekilde sürdürebilmek için büyük zorluklara ve yoksulluklara rağmen can pahasına mücadele etmiş; geçmiş tarihsel bağları sözlü tarih yöntemiyle gelecek kuşaklara aktarmayı amaçlayarak, bu yolu bir hakikat köprüsüne dönüştürmeyi hedeflemişlerdir.

Böylece, tarihte yaşanan acıların bir daha tekrarlanmaması için günümüzde süren hak mücadelesinin ruhu canlı tutulur. Bu mücadele, insanlık tarihinin derinlerine kök salmış bir direniş geleneğinin parçasıdır. Gılgamış Destanı’ndan başlayarak, Zerdüştlük ve günümüze kadar uzanan Raa Heq Aleviliği gibi kadim inanç sistemleriyle şekillenen bu kültürel miras, Şii, Caferi toplumun direnişinde de kendini göstermiş; zamanla kolektif hafızada güçlü bir direniş günlerine dönüşmüştür. Bu kültürel ve inançsal süreklilik içerisinde, Aşure Günü hem tufan sonrası kurtuluşun ve yeni yaşamın simgesi, hem de sonrasında gelişen zulüm düzenine karşı direnişin, toplumsal hafızanın dayanışma temelinde, adalet arayışının canlı tutulduğu kutsal bir gün olarak anlam kazanmıştır.

*****

Tarih boyunca halk topluluklarının belleğinde önemli bir yer tutan 680 yılında Kerbela çölünde yaşanan trajik olayda, Hüseyin, Emevi halifesi Yezid’e biat etmeyi reddetmiş; ailesi ve 72 yakınıyla birlikte, günler süren kuşatma, susuzluk ve işkencenin ardından vahşice katledilmişler. Bu facia, yalnızca İslam tarihi açısından değil; insanlık hafızasında adalet, özgürlük ve vicdanın evrensel simgesi olarak yerini almıştır. Kerbela’da yaşananlar, görünüşte çoğu yaşlı ve çocuk olan 72 kişinin, 70 bin kişilik bir orduya karşı verdiği mücadele gibi görünse de; bu direnisin özünde, zorbalığa karşı adaletin, teslimiyete karşı hakikatin, baskıya karşı direnişin sarsılmaz manifestosudur.

Emevî iktidarının saltanata dönüşen otoriter yönetimi, Muaviye’nin ardından Yezid’in hilafeti devralmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Toplumsal muhalefet bastırılmış, Ehl-i Beyt ve onun etrafında şekillenen hakikat odaklı duruş sistematik baskılara maruz kalmıştır. Bu bağlamda Hüseyin’in direnişi, bireysel bir inanç tercihi olmanın ötesinde, tarihsel bir direniş ve insanlık onurunun simgesi haline gelmiştir. Hüseyin’in dünyevi imkânları reddederek hakikatin yanında yer alması, sadece tarihsel bir kırılma değil, evrensel bir vicdan çağrısıdır. Onun direnişi, halkların kendi kaderlerini tayin etme iradesinin ifadesi olmuş ve mazlumlar için yol gösterici bir pusulaya dönüşmüştür.

Raa Heq / Alevi inanç sistemi açısından Kerbela, sadece anılması gereken bir olay değil; aynı zamanda toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük ilkeleriyle doğrudan ilişkili bir direniş mirasıdır. Raa Heq Kızılbaş Aleviler, bu mirasın özünü yaşatmış, Kürdistan’ın özgür dağlarında özünü koruyarak günümüze taşımışlardır. Yas-ı (Matem) yalnızca bir yas değil; tarihsel belleğin, inançsal duruşun ve halkların adalet arayışının ifadesidir.

Bugün milyonlarca Şii, Caferi toplumu, on iki gün süren Matem orucuyla Kerbela şehitlerinin anısını yaşatmakta ve çağımızdaki adaletsizliklere karşı direniş bilincini tazelemektedir. Bu oruç, adaletin sadece geçmişe ait bir ideal olmadığını, günümüzde de yaşamsal bir zorunluluk olduğunu hatırlatan güçlü bir çağrıdır. Sadece bir ibadet olmanın ötesinde, toplumsal vicdanı inşa eden ve tarihsel belleği canlı tutan bir direniş geleneğidir. Bu direniş geleneğine katılan bütün halkların direniş mücadelesi açımızda çok kıymetli olduğunu belirtmek durumundayız.

Toplumsal hafızada derin izler bırakan katliamlar; Koçgiri, Hani, Ağrı, 1937-38 Dersim, Maraş, Malatya, Çorum, Tokat ve Amasya katliamlarında zalime boyun eğmeden yaşamını yitiren on binlerce insanın katledilmesi ve yine on binlercesinin zorla yerlerinden edilip sürgüne gönderilmesi, Alevi topluluklarının hafızasında derin yaralar açmıştır. Bu acı tarihsel süreçler yalnızca bireysel anılarda değil, toplumsal bellekte ve ritüel pratiklerde de yaşamaya devam etmektedir.

Alevi toplumu, yaşanan büyük trajedilerin izlerini cem törenlerinde, deyişlerde, sözlü anlatılarda ve erkânlarda yaşatmış; yaslarını direniş hafızasına dönüştürerek kuşaktan kuşağa aktarmıştır. Bu hafıza yalnızca geçmişin yası değil, aynı zamanda günümüz ve geleceğe yönelik, adalet, hakikat ve direnişin taşıyıcısı olmaktadır.

Matem orucu tutulan bu günler, her canın kendi nefsiyle yüzleştiği ve hakikate yaklaştığı kutsal bir zaman dilimidir. Bu süreç, nefsin arındığı; kibir, öfke ve benliğin sükûna erdiği bir içsel dönüşümü ifade eder. Her can, bu günleri bireysel bir yas değil, toplumsal bir sorumluluk, ruhsal bir arınma ve evrensel bir barış çağrısı olarak yaşar. Bu kutsal süreçte hiçbir canlının incitilmediği, lokmaların yoksullarla, yetimlerle paylaşıldığı; taşın, toprağın, ağacın, kurdun ve kuşun bile rahmete alındığı bir hakikat düzeni arzulanır.

Raa Heq / Hak Yol Kızılbaş Aleviliği, köklerini komünal örgütlenmeden, iradeli duruştan ve eşitlikçi yaşam pratiğinden alır. Bu yol; hoş görüyü, insan sevgisini, birlikte üretip adilce paylaşmayı esas alır. Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak, kadim ve ruhani bir çağda bir kez daha dile getiriyoruz: Tüm canlıların yaşam hakkı kutsaldır. Bizim için taş da, ağaç da, kurt da, kuş da Hakk’ın tecellisidir; varlığın her zerresi mukaddestir. Sesi kısılmışın sesi, dili yok sayılanın dili olmayı yalnızca bir hak değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluk olarak görüyoruz. Diliyoruz ki savaşlar dursun, zulüm son bulsun, acılar dinsin. Çünkü adaletin, barışın ve özgürlüğün hüküm sürdüğü bir dünya, Hak Yolu’n yeryüzündeki yansımasıdır. Raa Heq ’in ışığıyla insanlık onurunu savunmaya, yaşamı kutsamaya ve hakikatin izini sürmeye devam edeceğiz.

Mezopotamya ve Ortadoğu halklarının ortak belleğinde yer alan Aşure, insanlığın, doğanın ve tüm canlıların zulümden kurtuluşunun, halkların özgürlük temelinde bir araya gelişinin ve eşit yaşam arayışının haline gelmiştir. Kadının yaratıcı yetenekleri ve emeğiyle hazırlanan Aşure, doğayla kurulan ekolojik bağın ve kadının yaşam döngüsündeki merkezi rolün görünür ifadesidir. Hızır ise tarihten bugüne darda kalanların umudu, yolunu kaybedenlerin rehberi ve karanlıkta kalanların ışığı olmuştur. Onun sembolize ettiği yardım, dayanışma ve yol göstericilik, günümüz insanı için ilham vericidir.

Aşure’nin çok kültürlü anlam dünyası ile Hızır’ın evrensel adalet ve merhamet çağrısıyla örülen bu kadim gelenekler; halkların barış, eşitlik ve özgürlük temelinde yeniden buluşmasına, demokratik toplum ideallerinin güçlenmesine ve halklar arasında dayanışmanın derinleşmesine vesile olsun.

Hızır, darda olan insanlığın umudu, karanlıkta yolumuzu aydınlatan ışık olsun.

İlk Semah Dergisi’nde yayınlanmıştır…

Celal Fırat: Alevi Kırımı Karşısında Sessiz Kalmak Mümkün Değil!

DEM Partisi Milletvekili Celal Fırat, Suriye’deki Alevi katliamına karşı dünya kamuoyunu harekete geçmeye çağıran 151 akademisyenin bildirisine destek verdi. Fırat, yaptığı açıklamada, “Gelin, bu çağrıyı yükseltelim. Gelin, akan kanı durduralım. Gelin, insanlığın onurunu hep birlikte savunalım!” ifadelerini kullandı.

Fırat, Suriye’de Alevilere yönelik sistematik saldırıların derin bir yaraya yol açtığını vurgulayarak, “Bizler bu çağrıyı defalarca kez yaptık. Katliamların, işkencelerin ve zorla göçlerin gölgesinde yok edilmek istenen Alevilerin çığlığına ses olduk. Bugün bu çağrıya bir kez daha katılıyor, toplumun tüm kesimlerini bu insani çığlığa ortak olmaya davet ediyoruz” dedi.

Suriye’deki savaşın siviller üzerindeki etkilerine dikkat çeken Fırat, Birleşmiş Milletler raporları ve bağımsız insan hakları kuruluşlarının belgeleri doğrultusunda, Mart 2025’te gerçekleştirilen saldırılarda binlerce masum sivilin hayatını kaybettiğini belirtti. Fırat, “Suriye’de yaşanan Alevi katliamı sadece Alevilerin değil, tüm insanlığın vicdanını kanatan bir vahşettir” diye ekledi.

Fırat, uluslararası kurumlar ve Birleşmiş Milletler’in bu suçlara karşı acil adım atması gerektiğini vurgulayarak, “İnsan haklarını ve yaşam hakkını savunan herkes, Alevilerin sesine ses katmalıdır” ifadesini kullandı. “Gelin, bu çağrıyı yükseltelim. Gelin, akan kanı durduralım. Gelin, insanlığın onurunu hep birlikte savunalım!” diyerek sözlerini noktaladı.

Halkın İradesi Askıda ELİF KELEŞO

Türkiye’de uzun yıllar boyunca seçimler, demokratik işleyişin bir nişanesi olarak sunuldu. Ancak bu seçim pratiği, iktidarın meşruiyetini yeniden üretmekten öteye geçemeyen, içi boşaltılmış bir ritüele dönüştü. Halk iradesi, sandıkta var olduğu söylenerek meşrulaştırıldı; fakat devletin denetim ve baskı aygıtları ile bu irade sürekli olarak şekillendirildi. Bugün gelinen noktada seçim mekanizması, artık “çoğunluğun iradesini” yansıtan bir araç olmaktan çıkarılmış, yalnızca iktidarın mutlak otoritesini perdeleyen bir gösteriye dönüşmüştür.

Demokratik değerlerin temelini oluşturan kuvvetler ayrılığı, denge, denetim mekanizmaları ve çoğulculuk yok edilmiş; yerine tek adamın iradesine bağlanan bir siyasal sistem inşa edilmiştir. Bu durum, anayasal olarak cumhuriyetle yönetildiğini iddia eden bir devletin fiilen sultalık düzenine kayması anlamına gelir. Artık halkın iradesi, halkın kendisinden değil, tek bir kişinin buyruğundan ibaret hale getirilmiştir.

Bu sistemde yurttaş, yalnızca oy verdiği an hatırlanır; sonrasında ise iradesi askıya alınır. Parlamento, bağımsız bir yasama organı olmaktan çıkarılıp sarayın onay makamına dönüştürülmüştür. Yargı, hukukun üstünlüğünü değil, iktidarın üstünlüğünü güvence altına alır hale getirilmiştir. Medya, toplumun sesi olmaktan çok, iktidarın propaganda aygıtı haline getirilmiştir. Tüm bu tablo bize göstermektedir ki, seçim mekanizmasının varlığı tek başına demokrasiyi garanti etmez. Eğer siyasal iklim, iktidarın tahakkümüyle şekillendirilmişse, sandık yalnızca bir illüzyon yaratır.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur. demokrasi maskesi altında işleyen bir sultalık düzeni. Bu düzenin meşruiyeti halktan değil, baskıdan; adaletten değil, keyfilikten; çoğulculuktan değil, mutlak itaattan beslenmektedir. Bir ülkenin siyasal rejimi, yurttaşların özgür iradesiyle belirlenmediği noktada artık demokrasi değildir. Demokrasi, sadece seçim günü hatırlanan bir formalite değil; her gün, her alanda yurttaşın eşit söz hakkına sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Eğer bu haklar çiğneniyorsa, yapılması gereken şey, iktidarın çizdiği dar sınırlar içinde oy vermek değil, halkın iradesini yeniden gerçek anlamda egemen kılacak mücadeleye yönelmektir. Çünkü halkın iradesi yok sayıldığında, geriye yalnızca zulüm kalır. Zulmün karşısında ise tarihin defalarca gösterdiği gibi, direnişin kaçınılmazlığı vardır.

Ve Pir Sultan’ın çağrısını hatırlamak gerekir.

“Kul olayım kalem tutan ellere, katip ahvalimi yaz bir kenara. Zalimler için yaşasın cehennem!”

AKP’nin Savaş Gündemi: İsrail Retoriğiyle Kürtleri Vurmak ŞÜKRÜ YILDIZ

Sonda söyleyeceğimi başta söylemek gerekirse: AKP barışa ayak diretiyor.

Son günlerde -AKP’yi destekleyen trol hesapların paylaşımlarında da görüldüğü üzere- İHA’lar, SİHA’lar, füzeler, savaş gemileri ve “savunma sanayii” başlığı altında “kimsenin karşısında duramayacağı bir Türkiye” propagandası öne çıkarılıyor. Oysa kavganın temelinde, savunma sanayii üzerinde kimin hâkimiyet kuracağı tartışması yatıyor. İktidar ve “damatlar” ihaleleri almış durumda. Rakip şirketlere bilgi sızdırma ya da casusluk gibi suçlamalarla operasyonlar düzenleniyor; şirketlerin nasıl el değiştirdiğine tanık oluyoruz. Türkiye’nin en büyük gelir kalemlerinden birinin silah ticareti hâline gelmesi ve tedarikçiler arasında ülke adının ciddi biçimde anılmaya başlanması tesadüf değil.

Bu savaş stratejisinin sürdürülebilmesi için toplumda “tehdit” algısının sürekli yükseltilmesi gerekiyor. Son günlerde özellikle İsrail üzerinden yürütülen propaganda bunun bir parçası. Fakat gerçeklik şunu söylüyor: Türkiye, İsrail’le ilişkilerini ekonomik olarak en üst düzeyde sürdürmeye devam ediyor. Karşılıklı sert açıklamalar, bu ticari ilişkinin üzerini örtmeye yarıyor. Buna ek olarak Rojava’daki Kürtlerin tehdit edilmesi için İsrail’in Suriye’deki varlığı gerekçe gösteriliyor. Türkiye’nin Suriye’yle doğrudan karşı karşıya gelebilecek güç ve imkâna sahip olmadığı ortadayken, propaganda ve ırkçı söylemlerle toplum konsolide edilmeye çalışılıyor.

İran’a yönelik saldırı sürecinde yaşananlar da bu zafiyeti gözler önüne serdi. İki ihtimalden söz edildi: Ya Türkiye, İsrail’e hava sahasını açtı ve İsrail bu sayede İran’ı vurdu; ya da İsrail uçakları Türkiye hava sahasını tespit edilmeden kullandı. Her iki durumda da ortada ciddi bir açık var. Propaganda, bu zafiyeti gizleyemiyor.

Suriye üzerine kurulan cümlelerde hedefe bakınca tablo daha netleşiyor. Söylemler görünürde İsrail’e yönelmiş gibi dursa da asıl hedef Kürtler ve Rojava. “İsrail’e haddini bildireceğiz” denilirken, hedefe Rojava’daki Kürtlerin konulduğunu görüyoruz. Bu söylemlerle Rojava’ya olası bir operasyonun propagandası önceden yapılıyor. Kürtlere vurulacak darbe, içeride “İsrail’e karşı atılmış bir adım” gibi satılmaya hazırlanıyor. Trol ağları da tam da bu amaçla devreye giriyor.

Türkiye’de demokrasiye atılacak adımlar devletin ve halkın lehinedir; ancak mevcut iktidar yapısının lehine değildir. Çünkü bu yapı demokrasiden değil, gerginlikten ve savaştan besleniyor. Bugünkü barış sürecinin önündeki en temel engellerden biri budur. Dış politikada “gerekçe yaratma” mantığı sürdürülüyor. “Suriye’ye geçer, iki roket atar, savaşı başlatırım” anlayışı geçmişte nasıl dillendirildiyse bugün de benzer gerekçeler üretiliyor.

Erdoğan’ın onayı olmadan konuşmadığı bilinen kalemler, “SDG silah bırakmazsa Türkiye’nin desteğiyle yeni Suriye yönetimi askeri operasyon yapacak” tezini dolaşıma sokuyor. “Yeni Suriye yönetimi” denilen yapının HTŞ olduğu açık. Oysa bugün Suriye’de SDG’nin silah bırakması; Kürtler, Ermeniler, Êzidiler, Aleviler ve seküler Araplar açısından açık bir intihar olur. Bunu bile bile mesele, sanki Türkiye’nin son dönemde içine girdiği barış sürecinin bir parçasıymış gibi pazara sürülüyor. Olmayacağını bildikleri bir talep üzerinden saldırganlıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. İşi yokuşa sürüyorlar. SDG’nin varlığı, bölgedeki insanların yaşam güvencesidir. HTŞ’nin geçmişi ve bugünü katliamlarla kayıtlıdır; bu görüntülerin çoğu bizzat kendi kanallarından yayılmıştır.

Türkiye’nin Suriye’de halklara reva gördüğü şey, HTŞ yönetimidir. SDG’den silah bırakmasını istemek, Suriye halklarına düşmanlıktır. Bu düşmanlık içeride de siyasetin “normaliymiş” gibi pazarlanıyor. Sonuç, birlikte yaşama umuduna yönelmiş açık bir saldırıdır. İnsanlar barış için büyük riskler alıp mücadele ederken, iktidar etrafında çöreklenmiş savaş lobisi bu umudu boğmanın hazırlığını yapıyor. Bu çerçevede Abdülkadir Selvi’nin yazdıkları, Suriye’de insanlığın baskılanmasına hizmet eden araçlardan biridir. Yalnızca bir yazıdan ibaret değildir; arkasında AKP’nin hizaladığı bir medya–siyaset mekanizması vardır. “AKP barışa ayak diretiyor” derken kastımız tam da budur.

Yandaş kalemlerin “silah bırakıldı mı, bilinmiyor” gibi muğlak cümlelerle mevzuyu salt silah bırakma tartışmasına indirgemesi de dikkat çekici. Oysa sorun demokratik siyasetin önünün kapalı olmasıdır. Demokratik siyasetin olduğu yerde savaş olmaz; alanlar konuşur, sandık konuşur. Buna rağmen adım atılmıyor. “Kürtler silahı bıraksın, sonrası bakılır” gibi boş laflar dolaşıma sokuluyor.

Son dönemde savunma sanayii paylaşımları “nasıl vururuz, nasıl öldürürüz” söylemiyle utanç verici bir hal aldı. Yaşatma fikrine dair en küçük bir niyet yok. “İsrail’i ezer geçerim, Suriye’de Kürt’ü öldürürüm, İran’ı ve Irak’ı dağıtırım, Yunan’ı ezerim” türünden söylemlerle övünülüyor. “Bu toprakları cennete çeviririz” demek yerine “cehenneme çeviririz” iddiasıyla insanları arkasına topluyorlar. Bu hal, 100 yıllık cumhuriyetin beslediği ırkçı, faşist, siyasal İslamcı harmanın bugünkü sonucudur.

DEM Parti’ye oy veren milyonlara yönelik hakaretler, “güçsüzün değil, güçlünün yanında” durmayı siyaset sanan anlayışın göstergesidir. Oysa insanlık, güçsüzün hakkını savunmaktır. Buna rağmen “kuzu kestiririm” övünçleriyle, “kızımı halka hizmet için meclise koydum” söylemleriyle oyalanıyoruz. Cumhur İttifakı olmasa görünmez olacak isimlerin savaş diliyle gündemde tutulduğu bir iklimdeyiz. Bu dil, iktidar etrafında toplanmış ırkçı–faşist yapılanmanın parçası olarak barışı boğuyor. İçeride gerilim ve düşmanlaştırma sıradanlaştırılıyor. Rojava’daki yapı yokluk içinde ayakta kalmaya çalışırken, onu İsrail’le ilişkilendirip “İsrail’e kafa tutuyormuş” havasıyla Kürt varlığını ve demokrasi güçlerini tasfiye etmeye niyetleniyorlar. Trol ağları da bunun için çalışıyor.

TBMM’de yapılan bazı konuşmalarda dile getirildiği gibi, bir yanda “İsrail’e katil” diyen söylemler, mitingler ve gösteriler; diğer yanda Gazze’de kullanılan teçhizatı üreten şirketlerle ortaklık ilişkileri… Bu, yalnızca ikiyüzlülük değil, mezar soygunculuğudur. “İHA’yla, SİHA’yla büyüğüm” deyip aynı zamanda İsrail’le iş yapan küresel şirketlerin ortağı olmak, sonra da “Gazze’deki mazlumlar” üzerinden şov yapmak kabul edilemez. Bunlar için Gazze, samimi bir dert değildir.

“İsrail uçaklarının hava sahamıza girmesine izin vermiyoruz” denilirken, uçuş trafiği verileri ve sahadan gelen görüntüler aksini işaret ediyor. Yine, “İsrail’le ticareti kestik, limanlarımızı kapattık” iddiaları dolaşırken, üçüncü ülkeler üzerinden ticaret akışının sürdüğü, Azerbaycan petrolünün İsrail’e taşınmaya devam ettiği yönündeki bulgular ortaya kondu. Türk bayraklı gemilerin bayrak değiştirerek ya da ara limanlar üzerinden aynı rotayı sürdürdüğüne dair paylaşımlar hafızalarda taze. Bu tablo, halkın gözünün içine baka baka söylenen yalanları işaret ediyor. Gazze’ye sivil konvoylarla gitmek isteyen gemilere Türkiye’den izin verilmemesi ise iktidarın İsrail’le gerçek anlamda karşı karşıya gelmek istemediğinin açık göstergelerinden biridir. Sahada güç yetmeyen şey, içeride propaganda ile kapatılmaya çalışılıyor.

Kısacası Suriye’de hızla bir felakete gidiliyor ve bu felaketin önünü kesmesi gereken Türkiye, bizzat felaketin parçası hâline geliyor. Enflasyon dünyada ilk sıralara tırmanmışken, yoksulluk derinleşmişken, iktidar “Suriye’yi düzeltme” iddiasında bulunuyor. Oysa bugün Suriye’deki cinayetlerin, Alevi ve Dürzi katliamlarının arkasında kimlerin durduğunu, IŞİD’in işlediği suçlarla kimlerin işbirliği yaptığını herkes biliyor.

Savunma sanayiine övgüler dizilip “destan yazıyoruz” denilirken bu, gerçekte belirli ailelerin zenginleşme propagandasına dönüşüyor. Halkın hayat koşulları ortada: kira, pazar, fatura, maaş, emekli aylığı… “Destan” denen şey, geniş halk kesimlerine yoksulluk olarak geri dönüyor. “Bu yüzükten başka bir şeyim yok” diyerek yola çıkıp bugün dünyanın en zenginleri arasına katılan bir aile hikâyesi, destan değilse nedir; ama bu destanın bedelini kim ödüyor?

Kısaca, AKP barışa ayak diretiyor. Barışı ötelemek için her manevra deneniyor. Türkiye yeni bir seçim sürecine girmiş görünüyor. Seçim hesaplarını gerilim üzerine kuran Erdoğan, toplumu bilinçli olarak çatışma ortamına sürüklüyor. “Erdoğan sonrası kim?” tartışmaları yapılırken, kanaatimce Erdoğan, erken bir seçimle kendi konumunu güçlendirip ardından “mirasçısını” -muhtemelen Bilal’i- devletin başına yerleştirmeyi hedefliyor.