Ana Sayfa Blog Sayfa 113

Şingal’in Kızları: Bir Halkın Kalbinde Kadınlar Var AYSEL AWESTA

3 Ağustos 2014’te Êzidilerin kutsal mekânı Şingal kentinde yaşanan Êzidî soykırımı, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor. Tüm dünyanın gözü önünde, DAIŞ çeteleri Şingal’e yaptığı saldırılarda 2 binin üzerinde Êzidî’yi katletti, yaklaşık 390 bini zorunlu göçe tabi tuttu ve 7 bin Êzidî kadın ile çocuğu kaçırdı. Bu trajik olay, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 2016 yılında ‘soykırım’ olarak tanındı. Êzidî Soykırımı’nın 11. yılı geride kalırken, faillerin çoğunun yargılanmadığı ve adaletin henüz sağlanmadığı da acı bir gerçek olarak ortada duruyor.

Tarih boyunca Êzidî toplumu, İslamiyet’i kabul etmediği için sistematik saldırılara, zorunlu göçe ve ağır zulme maruz bırakıldı. Êzidîler, tarihsel kaynaklara göre bugüne dek toplam 74 ferman (katliam ve zorla asimilasyon) yaşadı. Osmanlı belgeleri ve bölgesel tarih yazımına göre bu fermaların çoğu, dini farklılık gerekçesiyle düzenlendi. 74 fermanda, Êzidî inancına ve kültürüne yönelik fiziksel, sembolik ve sistematik saldırılar yapıldı. Sadece bireyler değil, mezarlıklar, ibadet yerleri ve kutsal mekânlar da hedef alındı. Bir halkın sadece canına değil, hafızasına, geçmişine, geleceğine de saldırıldı.

Êzidî inancının kalbi sayılan Laleş Tapınağı da bu saldırılardan nasibini aldı. Defalarca yakıldı, yıkıldı; ama her seferinde küllerinden doğdu. Çünkü bu halkı ayakta tutan şey, inançlarından vazgeçmeyen yüreklerin direnciydi.

Tüm bu saldırıların amacı, Êzidî kimliğini yok etmek ve onları zorla İslamlaştırmaktır. Katliamlarla karşı karşıya kalan birçok Êzidî, hayatta kalmak için İslamiyet’i kabul etmek zorunda kalmıştır. Şingal’de yaşananlar ve daha öncesinde meydana gelen olaylar, Êzidîlerin Müslüman olmadıkları için ne ölülerine ne de dirilerine saygı gösterilmediğini açıkça göstermektedir. Bu saygı, tarih boyunca onlara hiç gösterilmedi.

3 Ağustos 2014’te Koço köyü tamamen yok edildi. Şingal merkezinde, başta Êzîdî kutsal mekânları olmak üzere bütün toplumsal değerlere saldırdılar. Sitî Zeynep türbesi ve Êzîdî kubbeleri yerle bir edildi. Şingal ve çevresinde şimdiye kadar 80 toplu mezar bulundu. Hâlâ tespit edilmemiş toplu mezarlar ve kimliği belirlenememiş cesetler var.

Tüm bu fermanlar ve soykırım saldırılarından en çok acıyı çeken ve toplumsal değer yargılarını savunan, koruyan kadınlar olmuştur. Êzîdî inancında kadın, inancın taşıyıcısı, yaşamın temeli ve kaynağı olarak tanımlanır. Bu nedenle Êzîdî geleneğini, dinini ve kültürünü sürdürenler kadınlar olduğundan, 2014 soykırımında en çok Êzîdî kadınlar hedef alınmıştır. Çünkü tarih boyunca fermanlara ve zorla asimilasyonlara en çok kadınlar direnmiş; Kürt kültürünün, müziğinin ve sözlü geleneğinin bugüne ulaşmasına en fazla katkıyı onlar sunmuştur.

Êzîdî kadınları, sömürgeci devletlerin uyguladığı asimilasyon politikalarına karşı Kürtçenin korunmasında, sözlü edebiyatın ve kültürel hafızanın yaşatılmasında hayati bir rol oynamıştır. Çünkü hayat, duygu, güven ve koruma duygusu annenin etrafında inşa edilmiştir. Kadının toplumsal değeri, ulus-devlet sisteminin yükselişi ve modern medeniyet anlayışının gelişimiyle birlikte giderek azalsa da, tarihe baktığımızda kadınların bütün inançlarda ve toplumlarda özel bir yere sahip olduğu görülür.

Êzîdî kadınlarının toplum içindeki yeri ve işlevi çok açık olmasına rağmen, tarih boyunca yaşanan katliamlar, toplumsal dönüşümler ve ataerkil yapıların etkisiyle bu değer zamanla geri plana itilmiştir. Kutsal yaşamın kaynağı olarak görülen kadın, silikleştirilmiş ve iradesi yok sayılmış bir konuma indirgenmiştir. Ancak tüm baskılara rağmen, Êzîdî kadını toplumu ayakta tutan en dirençli yapı olmayı sürdürmektedir.

Ancak, fermanlara, soykırıma ve sürgünlere rağmen ayakta kalmayı başaran Êzidîlerin tarihinde birçok kadın direnişçi, lider, yazar ve sanatçı da çıkmıştır. Bu kadınlar, özgürlük mücadelesinde ve Kürt kültürünün korunmasında önemli roller oynamışlardır.

Êzidîlerin ruhani liderleri olan Mîr’lerin tarihinde önemli bir yere sahip Meyan Xatun, bu direnişin sembollerinden biridir. Yine Eznîna Reşîd, Kürtçenin yasak olduğu, Kürtlerin ağır bir asimilasyon sürecine maruz kaldığı dönemlerde, Erîvan Radyosu’nda yayın yapan ilk kadın spiker olarak “Yêrêvan xeber dide” (Erîvan haber veriyor) sesiyle hafızalara kazınmıştır. Binevş Agal -Bêrîvan- ise sadece Êzidîlerin direniş tarihinde değil, Kürdistan özgürlük mücadelesinin tarihinde de ismi hep anılacak bir kadın olmuştur.

74. Ferman bize şunu açıkça gösterdi: Kimse kadınlara özgürlüğü, özgür bir geleceği ya da özgür yaşamı vaat edemez. Kadın bunu ancak kendi içinde ve toplumda yaratarak inşa edebilir. Bu tarihsel deneyim, Êzidî kadınlarının da ekmek ve sudan daha fazla özgün örgütlenmeyi güçlendirmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Bu nedenle Êzidî kadınları, 2014 fermanından sonra 2015 yılında “Êzidî Kadın Meclisi” adıyla örgütlendi. Êzidî kadınlara ve Êzidî toplumuna yönelik gerçekleştirilen soykırıma bir yanıt olarak örgütlülüklerini inşa ettiler. Kadınların bir güç haline gelmesi, kendilerini fermanlardan ve saldırılardan koruyabilmesi için çalışmalarını büyüttüler.

Bu örgütlü mücadele 2016 yılında bir kongreyle yeni bir aşamaya taşındı ve Êzidî Özgür Kadın Hareketi (TAJÊ) kuruldu. TAJÊ, sadece bir kadın örgütü değil, aynı zamanda Êzidî kadınlarının kendilerini savunma, var olma ve yeniden inşa sürecinde öncü bir güç olarak ortaya çıktı. Bugün Êzidî kadınlar, yaşamın her alanında – toplumsal örgütlenme, eğitim, kültür, savunma ve siyaset gibi birçok cephede – çalışmalarını sürdürmektedir.

Önder Apo, Êzidî toplumuna ve Şingal halkına, barış sürecine aktif katılım çağrısı yapmış; aynı zamanda direniş alanlarında yer alma ve demokratik örgütlülüğü güçlendirme çağrısında bulunmuştur. Şu sözleriyle bu süreci özetlemiştir: “Özgürlük, Ortadoğu halkları için zorunludur. Fermanların ve talanın sona ermesi mücadeleyle mümkün olacaktır.”

Bu çağrı, Êzidî kadınlarının örgütlü direnişini, hakikatiyle yüzleşmesini ve geleceği inşa etme çabasını daha da büyütmüştür.

Sonuç olarak; Êzidî kadınları, tarih boyunca inançlarına, kültürlerine, dillerine, topraklarına ve en çok da kendi bedenlerine yöneltilen saldırılara karşı onurlu bir direnişin sembolü olmuşlardır. Onlar sadece bir toplumu ayakta tutan değil, bir halkın varoluşunu yeniden inşa eden özne haline gelmişlerdir. Fermanlara rağmen, soykırımlara rağmen, sürgünlere rağmen… Ayaktalar, direniyorlar, yeniden kuruyorlar…

Gülün Taşı ve Ağacın Kurdu ÖZGÜR DEMİR

0

Alevi toplumu yüzyıllardır baskıya, ayrımcılığa, inkâra direndi. Bu direnişin temelinde yolun hakikatini sahiplenmek oldu. Ama tarih boyunca bir gerçeği de unutmadık: “Ağacın kurdu kendi içindendir.” Çünkü bizi en çok yaralayan, dışarıdan gelen taş değil; dost görünenin gül diye attığı taş olmuştur.

Bugün Alevi Bektaşi Federasyonu ve Alevi kurumlarının, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı önünde gerçekleştirdiği protesto, işte bu hakikatin yeni bir tezahürüdür. Siyah çelenk, ne orada çalışanlara ne de Alevi toplumuna karşı olmuştur. O çelenk, Aleviliği devletin bir dairesine hapsetmeye çalışan zihniyete karşı bir semboldür. Çünkü biz biliyoruz ki Alevilik, bir makamın tebliğiyle var olmaz, bütçe kalemleriyle yönetilemez.

Protesto sırasında, Cemevi Başkanlığı’ndan uzatılan bir çiçek, gül gibi görünse de, asıl niyetin taşı gizleyen bir örtüden ibaret olduğu açıktı. Gülün ardına gizlenmiş taş, tarihten bildiğimiz bir yöntemdir. Pir Sultan’ın karşısına çıkan Hızır Paşa da elinde gül taşır gibi görünmüştü; ama o gül dara çevrilmişti. Bugün de benzer bir oyun sahneleniyor: “Hizmet” denilen yerde asimilasyon, “temsil” denilen yerde bölünme var.

Alevi kurumları ise bu oyuna gelmedi. Birlik içinde, net bir sesle şunu söylediler: “Bu kurumu tanımıyoruz!” Çünkü yolun ikrarını verenler bilir ki, en büyük zarar dün Yezid’in zulmünden değil, bugün kapı kulu olmuşlardan gelir. O yüzden dost görünenin gülü, düşmanın taşından daha ağırdır.

Bugün ortaya konan duruş, Hüseyinî bir duruştur. Bu, yolun onurunu, inancın özünü ve toplumun iradesini savunmaktır. 28 Ağustos’ta yapılacağı açıklanan toplantıya hiçbir Alevi kurumunun katılmaması gerektiği çağrısı da, bir boykot değil, bir hakikat sınavıdır kendine Alevi diyenler için. Çünkü muhatap alınmak istenen yer, Aleviliğin kendisi değil; Aleviliği “makbul” hale getirmeye çalışan anlayıştır.

Tam da burada, siyasi bir gerçeğin altını çizmek gerekir: Devlet, bizi asimile etmek için artık dışarıdan değil, içimizden birini seçiyor. Alevi olduğunu söyleyen, hatta bu kimliğiyle önümüze çıkarılan kişiler eliyle Alevilik devlete yamalanmak isteniyor. Asimilasyonun en tehlikeli biçimi budur: İçimizden biri aracılığıyla yolumuzu bölmek, hakikatimizi devlet dairesine hapsetmek. Bugün karşımıza çıkarılan tablo, tam da budur.

Bu yolun en güçlü damarlarından biri de Alevi kadınlarıdır. Ana Fatma’dan bugüne, kadınların sesi yolun özünde hep direnişi, onuru ve hakikati taşımıştır. Bugün de kadınlar, bu siyah çelengin ardında dimdik durdular. Çünkü bilirler ki yolun geleceğini korumak, sadece bir protesto değil, bir varlık mücadelesidir.

Unutmayalım: Alevi toplumunun imtihanı bugün dışarıyla değil, içeriden gelen kurdun ve gül diye uzatılan taşın oyunlarıyladır. Devletin eliyle içimizden seçilen “kapı kulları” yolumuzu temsil edemez. Bizim yolumuz, taşın değil; aşkın, adaletin ve hakikatin yoludur.

1 Eylül’de Barış ve Demokrasi İçin Alevi Kadınlardan Acil Çağrı!

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle yaptığı açıklamada, Türkiye’nin en acil ihtiyacının barış, demokrasi ve eşitlik olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Adil, onurlu ve demokratik bir barış için hiç kimse suskun kalmamalıdır; aksine herkes bu mücadelenin tam kalbinde yerini almalıdır” ifadeleri kullanıldı.

Birlik, dünya devletlerinin silahlanma yarışına girdiği bu dönemde, ‘Barış ve Demokratik Toplum’ çağrısının insanlık için bir çıkış yolu sunduğunu belirtti. Suriye’de Alevi ve Dürzi kadınlara yönelik gerçekleştirilen sistematik saldırılara da dikkat çekerek, kadınların özgürlüğü olmadan barışın mümkün olmadığını ifade etti.

Açıklamada, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Kürt milletvekilleriyle el sıkışmasının ve Abdullah Öcalan’a yönelik barış çağrısının önemli bir adım olduğu ancak devletin bu çağrıyı yeterince ciddiye almadığına da vurgu yapıldı. Bu durumun, sürece olan güveni zedelediği belirtildi.

Demokratik Alevi Kadınlar Birliği, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nün barışın insanlık için taşıdığı değeri hatırlattığını belirterek, tüm halkların savaşa, şiddete ve sömürüye karşı eşit, özgür ve barış içinde bir yaşam sürme özlemi içinde olduğunu ifade etti. Kadınların özgürlüğü ve inançların özgürlüğü olmadan gerçek bir barışın mümkün olmadığına dikkat çekti.

Son olarak, gençlik, kadın ve ekoloji örgütlerine, insan hakları savunucularına ve demokratik çevrelere çağrıda bulunarak, barış için mücadeleye devam edeceklerini belirtti.

Alevi kurumları, Cemevi Başkanlığı önüne siyah çelenk bıraktı

Alevi kurumları, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın önüne siyah çelenk bırakarak asimilasyon politikalarına karşı durduklarını ifade etti. Bu eylem, Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF) ve bağlı kurumlar tarafından, Kültür Bakanlığı’na bağlı başkanlığın Alevilere yönelik uygulamalarını protesto etmek amacıyla gerçekleştirildi.

Eylem sırasında Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanı Esma Ersin, katılımcılara gül vermek istedi, ancak eyleme katılanlar bu jesti samimi bulmayarak çiçekleri kabul etmedi. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Cuma Erçe, başkanlığın samimiyetine dair eleştirilerde bulunarak, bu kurumun Alevileri bölmeye ve Aleviliği yok etmeye çalıştığını belirtti.

Erçe, “Cemevi Başkanlığı’nı tanımıyoruz. Bu kurum, kendi Alevilerini yaratmaya çalışan bir zihniyetin ürünüdür” diyerek, 28 Ağustos’ta yapılacak toplantıya Alevi kurumlarının ve dedelerinin katılmamaları gerektiğini vurguladı. Devlet ile Alevilerin sorunlarını konuşmaya açık olduklarını ifade eden Erçe, bu kurumun asimilasyon üssü olduğunu belirtti.

Eylem, katılımcıların alkışlarıyla sona erdi. Alevi kurumları, birlik ve dayanışma mesajı vererek, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık vurgusunu ön plana çıkardı.

Dersim Pirler Meclisi: Munzur Gözeleri’nde mescit açılması dayatmadır!

Dersim Pirler Meclisi, Munzur Gözeleri’nin giriş bölümüne açılan mescit ile ilgili yaptığı açıklamada, bu durumun Alevi toplumu için bir dayatma olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Aleviler, Sünniler ya da diğer inanç grupları kendi kutsal mekânlarında ibadetlerini özgürce yapabilmektedir. Ancak, bu özgürlük başka bir inancın kutsal mekânında yeni ibadethaneler inşa etmek anlamına gelmemelidir” ifadeleri kullanıldı.

Munzur Gözeleri, Alevi toplumu için yüzyıllardır kutsal bir ziyaretgâh olarak kabul edilmektedir. Dersim Pirler Meclisi, burada açılan mescidin, Alevi inancının dokusuna doğrudan bir müdahale olarak görüldüğünü belirtti. Açıklamada, her inanç grubunun ibadet özgürlüğüne saygı duyulması gerektiği ancak bu özgürlüğün, başka inançların kutsal mekânlarına müdahale etme anlamına gelmemesi gerektiği vurgulandı.

Meclis, bu tür müdahalelerin, inanç mekânlarının kimliksizleştirilmesine yol açabileceği konusunda uyarıda bulundu. “Eğer bugün Munzur Gözeleri’ne mescit yapılmasına göz yumulursa, yarın başka ziyaretlerimize de benzer müdahalelerin önü açılacaktır” denildi.

Dersim Pirler Meclisi, inanç mekânlarının özgünlüğünün korunmasını önemsediklerini ve Alevi cemevleri ile Sünni camilerin ayrı ayrı korunması gerektiğini ifade etti. Ayrıca, herkesin kendi inancına uygun biçimde ibadet etme hakkına saygı duyulduğu, ancak bu hakkın başka inanç topluluklarının kutsal mekânlarına müdahale etme anlamına gelmemesi gerektiği vurgulandı.

Sonuç olarak, tüm kurumlar ve yerel yöneticiler, bu yanlış uygulamadan vazgeçmeye davet edildi. Açıklamada, Munzur Gözeleri’nin doğasının ve ziyaret geleneklerinin korunması gerektiği ifade edildi.

Alevilerin Talebi: Eşit Yurttaşlık ve Adalet İstiyoruz

Alevilerin en temel beklentisi, toplumsal hayatta eşit yurttaşlık ilkesinin benimsenmesidir. Bu talep, sadece bir inanç grubunun değil, tüm bireylerin haklarının tanınması ve korunması açısından son derece önemlidir. Alevilik, Türkiye’nin sosyal ve kültürel mozağının bir parçası olarak, eşit muamele ve inanç özgürlüğü talep etmektedir.

Alevi toplumu, yıllardır maruz kaldığı ayrımcılığın sona ermesini ve devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durmasını istemektedir. Bu bağlamda, Alevi dernekleri ve temsilcileri, devletin inanç özgürlüğünü güvence altına alacak adımlar atmasını talep ediyor. Bu süreç, sadece Aleviler için değil, tüm topluma huzur ve adalet getirecektir.

Alevilerin eşit yurttaşlık talebi, sadece hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda toplumsal barışın sağlanabilmesi için de kritik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, Alevilerin haklarının tanınması ve korunması, devletin bütün vatandaşları için adil bir yönetim anlayışını benimsemesiyle mümkün olacaktır.

Alevi toplumunun beklentileri, yalnızca inançlarıyla değil, aynı zamanda sosyal haklarıyla da ilgilidir. Eğitim, sağlık ve sosyal hizmetlerde eşit fırsatlar sunulması, Alevilerin ayrımcılığa uğramadan toplumda yer bulabilmesinin temel şartları arasında yer almaktadır. Bu taleplerin karşılanması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecine katkı sağlayacaktır.

Aleviler, Cemevi Başkanlığı’na Siyah Çelenk Bırakacaklar

Alevi Bektaşi Federasyonu (ABF), Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Alevi toplumunun iradesini yok sayarak inançlarını denetim altına alma çabalarına karşı tepkisini artırıyor. ABF, 28 Ağustos’ta gerçekleştirilecek “istişare” toplantısına katılmayacaklarını duyurarak, 26 Ağustos’ta saat 12.30’da söz konusu kurumun kapısına siyah çelenk bırakacaklarını ilan etti.

Federasyon, bu eylemi Alevi toplumunun inanç değerlerini devlete teslim etmeyeceklerinin bir göstergesi olarak nitelendiriyor. ABF, “İkrar verdik, ikrarımızdan dönmeyeceğiz” mesajını yineleyerek, tarih boyunca karşılaştıkları baskılara ve asimilasyon politikalarına karşı durduklarını vurguladı.

26 Ağustos’ta bırakılacak siyah çelengin, Alevi toplumunun iradesini yok sayan ve inanç alanına müdahale eden anlayışa karşı bir direniş sembolü olacağı ifade edildi. ABF, bu çelengin, inançlarını devlet güdümüne sokmak isteyen anlayışa karşı bir itiraz ve direniş olarak değerlendirildiğini belirtti.

Federasyon, aynı günde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı tanımadıklarını ve asimilasyon politikalarını reddettiklerini kamuoyuna duyuracaklarını açıkladı. “Alevi ve Bektaşi Cemevi Başkanlığı’nı tanımıyoruz, inancımızı asimile etmeye yönelik tüm girişimleri reddediyoruz” diyerek, Alevi inancının özgürlüğüne ve eşit yurttaşlık haklarına vurgu yaptılar.

Hamzababa Anması: Alevi inançları ve toplumsal barış vurgusu yapıldı

31. Geleneksel Hamzababa Anma Etkinlikleri, İzmir’in Kemalpaşa ilçesinde gerçekleştirildi. Bu yılki etkinlikte Alevi toplumunun inançsal ve kültürel değerlerini yaşatma mesajı ön plandaydı. Anmada Alevilerin onurlu barışın yanında olduğu vurgulandı.

Etkinliğe Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkanı Seher Şengünlü Yılmaz, Alevi Bektaşi Federasyonu Ege Bölge Sorumlusu Mehmet Bozkurt, Kemalpaşa Belediye Başkanı Mehmet Türkmen ve çeşitli Alevi kurum temsilcileri katılım sağladı. Katılımcılar, sabahın erken saatlerinde Hamzababa Türbesi’ni ziyaret ederek niyazda bulundu ve lokmalarını paylaştı.

Hamzababa Amfitiyatro Sahnesi’nde saygı duruşu ile başlayan etkinlikte, Seher Şengünlü Yılmaz, Hacıbektaş Dergahı’ndaki anmaya yapılan müdahaleye tepki gösterdi. Aleviliğin bir folklor olarak algılanmasına karşı çıktığını belirten Yılmaz, Alevilerin talep ve haklarının anayasal güvence altına alınması gerektiğini ifade etti.

Yılmaz, “Dergahlarımız işgal altında ve gerçek sahiplerine teslim edilmesini istiyoruz. Aleviler olarak onurlu barışın yanındayız. Barışın yolu, Hacıbektaş’tan ve Hamzababa’dan geçer,” dedi. Anma etkinliğinde Dertli Divani, Aşık Yorguni ve Nebi Yaşar’ın nefesleri seslendirilirken, katılımcılar semahlar döndü.

Suriye’deki gerginlik Alevi toplumu için endişe verici gelişmeler doğuruyor

Suriye’deki mevcut siyasi durum, Cumhurbaşkanı Ahmed El Şara’nın merkeziyetçi devlet yapısını güçlendirme çabalarıyla daha da karmaşık bir hal alıyor. Özellikle Dürzi, Alevi ve Kürt toplulukları arasında artan güvensizlik, bu politikaların yarattığı tepkilerin bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Bu gruplar, güvenliklerinin tehdit altında olduğuna ve siyasi haklarının yok sayıldığına dair endişelerini dile getiriyor.

13 Temmuz’da IŞİD ve HTŞ’nin Süveyda’ya düzenlediği saldırılarda 1,653 kişi hayatını kaybetti. Bu saldırılar sonucunda, 725 sivilin yanı sıra 51 kadın ve 15 çocuğun yargısız infaz edildiği bildiriliyor. Bu durum, Dürzi toplumu içinde özerklik taleplerinin güçlenmesine neden oldu.

Birleşmiş Milletler’in yayımladığı raporlara göre, Alevilere yönelik saldırılar da yaygın ve sistematik bir şekilde devam ediyor. Özellikle Lazkiye ve Tartus gibi kıyı kentlerinde yaşanan olaylar, Alevi toplumunu daha da savunmasız hale getiriyor. Bu bağlamda, Alevilerin güvenliği ve haklarının korunması için uluslararası kamuoyunun daha aktif olması gerektiği vurgulanıyor.

Öte yandan, 10 Mart’ta Demokratik Suriye Güçleri ile Şara yönetimi arasında imzalanan mutabakatın uygulanmasındaki gecikmeler, özerklik talepleri konusunda anlaşmazlıkları derinleştiriyor. 8 Ağustos’ta düzenlenen Ortak Tutum Konferansı’nda, farklı etnik ve inanç gruplarından temsilciler, merkezi yönetimin baskıcı politikalarını eleştirerek ademi merkeziyetçi bir yönetim çağrısı yaptı.

Uzmanlar, El Şara’nın politikalarının toplumsal bölünmeleri derinleştirdiğini ve bileşenlerin devletle olan ilişkisini kopma noktasına getirdiğini ifade ediyor. Bu bağlamda, kapsayıcı bir anayasa ve eşit yurttaşlık talepleri, Suriye’nin geleceği için kritik bir öneme sahip.

Alevi sanatçılar, geleceğe umutla bakıyorlar

Alevi örgütleri tarafından Gimgim’a (Varto) bağlı Qûrçik köyünde ilk defa “Doğa, Kültür ve İnanç Festivali” düzenledi. Qûrçik Köyü Cem ve Kültür Evi Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği, Türkiye Alevi Federasyonu (ADFE), Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABF) tarafından düzenlenen ve bu gün sona erecek olan festivale katılan Alevi sanatçılar, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin Aleviler için de önemli oluğunu dile getirdi.

Festivalin Qûrçik’te düzenlenmesinin Aleviler için inançsal boyutu nedeniyle önemli olduğunu söyleyen sanatçı Burhan Karakaş, festivalin asimilasyona karşı önemini vurguladı. Bin yıllardır bu topraklarda yaşayan Alevilerin her zaman barıştan yana olduğunu dile getiren Karakaş, Barış ve Demokratik Çözüm Süreci’ne dikkati çekerek, “Biz bu süreci çok önemli buluyoruz. Barış gelirse herkese huzur gelir. Alevilerin beklentisi her zaman barıştı. Biz umut ediyoruz ki bu süreç başarıya ulaşsın” dedi.

Sürece inan kesim kadar inanmayan kesimlerin bulunduğunu ve sürecin baltalanmaya çalışıldığını ifade eden Karakaş, bu kesimin savaştan beslenenler olduğunun altını çizdi.

‘ALEVİLER ASİMLASYONA KARŞI DİRENMELİ’

Alevilerin Osmanlı’dan bu yana sürekli asimilasyonla karşı karşıya kaldığını ifade eden Karakaş, bir yandan süreç yürütülürken bir yandan Alevilere yönelik asimilasyon politikalarının devam ettiğine belirterek, “Alevileri Kültür Bakanlığı’na bağlamak istiyorlar. Asimilasyon budur. Bunun için de diyoruz ‘İnsanlar buna direnmeli.’ Eğer direniş olmazsa asimile olunur. Munzur bizim için önemli bir noktada. Munzur Baba, Düzgün Baba, ziyaretgahlarımız, inancımız için önemlidir. Tabii ki asimilasyon olunca her yönden saldırı oluyor. Gerçek sanatçılar barıştan yanadır. Biz de barıştan kardeşlikten yanayız. Bugün dil, inanç, insanlar yan yana durabiliyor. Bizim isteğimiz barışın güzellikler gerçekleşmesi. Hepimiz bir arada yaşamımızı sürdürelim” ifadelerini kullandı.

Karakaş, asimilasyona karşı inancın yaşatılması ve sürdürülmesi gerektiğini sözlerine ekledi.

‘ALEVİLİK YÜZYILLARDIR VAR’

Festivale katılan sanatçılardan Erencan Çelik de festivalin gerekli olduğunu, hatta inanç için geç kalınmış bir çalışma olduğunu söyledi. Alevilik inancı üzerindeki asimilasyonu işaret eden Çelik, devletin her dönem azınlıklara yönelik bu politikalarının devrede olduğunu ifade etti. Bu politikaların yanlış olduğunu, insanları ayrıştırdığını söyleyen Çelik, bu politikalardan vazgeçilmesi gerektiğini belirtti. Aleviler olarak hiçbir inanca ve oluşuma karşı olmadıklarını aktaran Çelik, “İstediğimiz inancımıza saygılı olmaları. Biz ‘Aleviliği tanısınlar, etsinler’ demiyoruz. Yüzyıllardır zaten Alevilik var. Sadece bize karışmasınlar, uzak dursunlar. Biz bir şekilde zaten inancımızı yürütüyoruz” diye konuştu.

‘ÖCALAN’IN DA İSTEDİĞİ SİLAH DEĞİL BARIŞ’

Savaşın hiçbir kazanımının olmayacağını belirten Çelik, yürütülen sürecin memnuniyet verici olduğunu dile getirdi. Abdullah Öcalan’ın da isteğinin silah değil, barış olduğunun altını çizen Çelik, “Bu barış süreci, umarım hem Türk hem Kürt halkına çok büyük bir kazanım elde ettirir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişte kurulması da Türk halkı ile Kürt halkının birlikteliği ile oldu. Umarım barışı sağlayabilirler. Bunu tek taraflı değil, tabii ki çift taraflı olması lazım” diye belirtti.

Alevilerin geçmişte canlarıyla şimdi ise inançları ile mücadeleye bayrak tuttuklarını söyleyen Çelik, Alevilik için hiçbir başkanlığın, oluşumun gerekli olmadığını, Alevilerin kendi inançlarını, ibadethanelerini inşa edebildiklerinin altını çizdi.