Ana Sayfa Blog Sayfa 119

Süveyda’daki Katliamda Türk izi! DOĞAN CİHAN

13 Temmuz tarihinde, Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed El Şera’nın talimatları doğrultusunda, çeşitli silahlı gruplar (DAİŞ, HTŞ, SMO, El Kaide ve diğer radikal örgütler) Arap ve Bedevi aşiretler ile Suriye Savunma Bakanlığı çatısı altında Süveyda kentine yönelik saldırılar başlattı. Süveyda kenti Suriye’nin güneyinde ve Dürzi halkının anayurdu olarak biliniyor. Fakat yüzyıllardan buna Dürzi halkı, Müslüman ve Arap aşiretleriyle birlikte yaşıyor.

Kısa sürede Süveyda Askeri Meclisi savaşçıları ile saldırgan gruplar arasında yoğun çatışmalar yaşandı. Ahmed El Şera tarafından ülkede “seferberlik ve cihat” çağrısı yapıldı ve farklı kentlerden milis güçleri Süveyda’ya yönlendirildi. Bu yönlendirme ile Suriye’nin dört bir yanından on binlerce çete Süveyda’ya saldırıya geçti.

15 Temmuz’a gelindiğinde saldırgan gruplar kente nüfuz etmeyi başardı. Süveyda’da yaşanan olaylar sonucunda sivillere yönelik ciddi insan hakları ihlalleri raporlandı. Özellikle, Dürzi halkına karşı geçmişte yaşanmış ve toplumda travmatik etkiler yaratarak bazı onur kırıcı eylemlerin tekrarlandığına dair bilgiler de kamuoyuna yansıdı. Yansıyan bu onur kırıcı eylemlerin daha önce Türkiye’de yaşanmış ve raporlanmış olması, Süveyda’da Türkiye’nin de parmağının olduğu sonucuna varılıyor. Böylelikle Dürzi halkına geliştirilen soykırımın nasıl, nerede planlandığını ve kimlerin destek verdiği gibi sorulara cevap veriyor. Bu bağlamda bazı gözlemciler, bölgeye yönelik sistematik şiddetin arka planında çok aktörlü bir stratejinin bulunabileceğini ifade ediyor.

Bu temelde Süveyda kentinde çeteler tarafından Dürzi halkına karşı yaptığı somut iki onur kırıcı eylem şunlardı:

Dürzi halkına yönelik yürütülen son saldırıların ardında yalnızca radikal örgütler değil; çok daha köklü ve sistematik bir zihniyet yatıyor. 1980 askeri darbesi sırasında Türk ordusunun Alevi ve Kürt erkeklere uyguladığı “bıyık kesme” gibi aşağılayıcı durumlar, bugün Süveyda’da Dürzi halkına karşı yeniden sahneye konuluyor. Süveyda’da gerçekleşen katliamlar öncesi çetelerin Dürzi şeyhlerinin, Dürzi inancına mensup erkeklerin bıyıklarını kesen görüntüler ve fotoğraflar El Şera’ya yakın medya tarafından servis edildi. Bölgedeki şiddet yalnızca fiziksel değil; kimlik ve inanç temelli onur kırıcı eylemleri de içerdiği belgelendi.

Bu çerçevede, Dürzi inancına mensup erkeklerin sembolik bir unsur olan bıyıklarının kesilmesine dair görüntülerin, saldırılardan önce bazı medya organlarında servis edilmesi üzerine, Türk özel harp dairesinin geçmişte kullandığı yöntemlerin şimdi Süveyda’da “Arap kabileleri” adı altında yeniden devreye koyulduğu açıkça ortaya çıktı. Özellikle Türkiye’de 1980 askeri darbesi döneminde Alevi ve Kürt vatandaşlara uygulanan aşağılayıcı yöntemlerle benzerlik kurularak, Süveyda’daki olayların uluslararası düzlemde daha karmaşık aktörler tarafından yönlendirildiğini de gözler önüne serdi.

“Arap kabileleri” denilen oluşumlar, gerçekte DAİŞ-HTŞ ve El Şera’ya bağlı oldukları, El Şera’nında Türkiye ile ilişkileri herkesçe bilinen bir gerçek. Bu temelde halkın önce onurunu kırmak ardından katliamdan geçirmek bir Türk özel harp sistematiğinin bir ürünü olup, çeteler tarafından Süveyda’da Dürzi halkına karşı da uygulandığı belgelendi. Ahmed El Şera’nın bu gruplarla ilişkileri ve bazı bölgesel aktörlerle bağlantıları sıklıkla tartışılmaktadır. Öne çıkan değerlendirmelere göre, bu saldırıların planlanması ve uygulanma biçimi, psikolojik harp unsurlarını da içeren geniş ölçekli stratejilere işaret edebilir.

Süveyda kentinde Dürzi toplumuna yönelik gerçekleşen son saldırıların ardında yalnızca radikal örgütlerin değil, aynı zamanda daha derin ve sistematik bir yapı olduğu aşikâr… “Arap kabileleri” adı altında faaliyet gösteren bazı grupların, aslında DAİŞ, HTŞ ve Ahmed El Şera ile doğrudan bağlantılı oldukları günlerdir yaşanan pratiklerden biliniyor.

Bölgedeki olayların planlanma süreci ve uygulama biçimi, çok aktörlü ve stratejik bir yapı izlenimi vermektedir. Ahmed El Şera’nın bu gruplarla ilişkileri ile bölgesel bazı aktörlerle bağlantıları sıkça tartışma konusu olmakta; bu bağlamda uluslararası ilişkiler açısından yeni değerlendirme alanları oluşmaktadır.

Dün geceden beri yapılan saldırılar; Ermeni halkına yapılan katliamda kullanılan kışkırtıcı, paravanlaştırıcı taktiklerin bir tekrarından ibarettir. Bugün hedefte Dürzi halkı var. Aynı senaryo, farklı halklar, değişmeyen failler…

16 Temmuz’da İsrail Ordusu çetelerin Süveyda’dan çekilmemesi üzerine başta Süveyda ve Şam olmak üzere çetelere, konvoylara, ağır silahlara, askeri noktalara ve Savunma Bakanlığını hedef alan hava saldırıları gerçekleştirip, çetelerin Süveyda’dan çıkmasını sağladı. Bunun üzerine Suriye’nin her yerinde Dürzilere nefret söylemleri ile cihat çağrıları yapılıp, katledilmeleri gerektiği yönünde eylemler yapıldı. Bu temelde çeteler tekrar saldırı için harekete geçti. Ve saldırılar tekrar başladı. Çeteler, saldırılarda sıkça Kuran-ı Kerimi esas alması üzerine şunu belirtebilirim ki Kur’an’ın “düşmanınızı ele geçirdiğinizde aşağılamayın” buyruğu, bu saldırgan zihniyetin ne dinle ne insanlıkla bağdaşmadığını gözler önüne seriyor. Bu yüzden yaşananlar bir iç çatışma değil; etnik ve inanç temelli bir yok etme politikasıdır.

Süveyda’da yaşananları tarihsel bağlamda değerlendirip, bu saldırıların arkasındaki asıl mimarları teşhir etmek hepimizin sorumluluğu. Aşağılama bir araç değil, suçtur. Bu suçun belgelenmesi, ifşa edilmesi, adaletle buluşturulması gerekir.

Bu saldırılarla birlikte bir kez daha Suriye’deki durumun çok yönlü, çok aktörlü ve özellikle Türkiye faktörünün önemli bir baskı ve etkisi olduğu gerçeğini açığa çıkarıyor.

Alevilik Devletin Değil, Halkın İnancıdır

Makbul Alevi Dayatmasını Reddediyoruz!

Türkiye’de iktidarın inançlar üzerindeki tahakküm projeleri, açık bir asimilasyon politikasının ürünüdür. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, tam da bu politikanın merkezindedir. Bu yapı, Aleviliği tanımayı değil, biçimlendirmeyi hedefleyen bir devlet operasyonudur. Amaç, Aleviliği teslim almak, ruhsuzlaştırmak, iktidarın çizdiği sınırlar içinde yeniden inşa etmektir.

Son olarak bu başkanlığın başına bir kadın, Esma Ersin atanmıştır. Kadın olması, bu projeyi “modern” ve “meşru” göstermeye dönük bir vitrin görevi üstlenmiştir. Oysa gerçek açık ve nettir: Esma Ersin’in şahsı değil, temsil ettiği devlet aklı sorunludur.
Atama değil, tasfiye yapılmaktadır.
Temsil değil, tahakküm dayatılmaktadır.
Bu Başkanlık Meşru Değildir, Asla Olmayacaktır!
Kuruluşundan itibaren bu kurumun meşruiyeti yoktur. Çünkü:
Alevi toplumunun talepleri dikkate alınmamıştır.
İnanç ve ibadet özgürlüğü “kültür” kisvesi altında sınırlandırılmıştır.
Cemevleri hâlâ ibadethane olarak tanınmamıştır, “sosyal alan”a indirgenmiştir.
Dedeler maaşa bağlanarak, yolun hizmetkârı değil devletin memuru hâline getirilmek istenmektedir.
Bu bir inanç özgürlüğü değil, açıkça bir inanç mühendisliği projesidir.
Bu tablo, Aleviliği halktan koparıp sarayın eşiğine diz çöktürme planıdır.
Devletin Aleviliği: Makbul Olanın Ötesi Yasak
Devletin derdi Aleviliği anlamak değil, ehlileştirmektir. Makbul Alevi yaratma çabası, yıllardır sürdürülmektedir. Bugün “başkanlık” adıyla karşımıza çıkan bu yapı, bu çabanın yeni biçimidir.
Oysa Alevilik;
Zulme karşı durmuş, biat etmemiş, sarayla arasına duvar örmüş bir halk inancıdır.
Bugün devreye sokulan bu başkanlık, Aleviliği devletin gölgesine çekmek ve onu bir “etkinliğe” indirgemek üzere dizayn edilmiştir.
Bu, bir temsil değil; inanca karşı organize bir tasfiye operasyonudur.
Kadın Başkan Makyajı Hakikati Örtemez
Bugün “kadın başkan” makyajıyla sunulan bu proje, içerideki inkârı ve çürümeyi gizleyemez. Alevi kadınları, yüzyıllardır yolun öznesidir, erkânın öncüsüdür. Ama burada kadın bedeni ve kimliği,  politik bir vitrin olarak kullanılmaktadır.
Gerçek sorular ortadadır:
Kadın temsiliyeti bu kadar önemliyse, neden Alevi kadın kurumlarıyla, ana ocaklarıyla, analarla dedelerle hiçbir temas kurulmamıştır?
Neden Alevilik Ankara’dan, saraydan, bakanlıklardan şekillendirilmeye çalışılmaktadır?
Çünkü bu atamada mesele kadın olmak değil, devlet aklının taşeronluğunu üstlenmektir.
Bu Hesaplaşmadan Kaçış Yok
Bugün Alevi kurumları, dedeler, analar, sivil toplum örgütleri ve her Alevi yurttaş bir yol ayrımındadır.
Ya bu projeyi açıkça reddedecek, ya da Aleviliğin tasfiyesine ortak olacaktır.
Bu başkanlıkla ilişkilenmek, yolun inkârına omuz vermektir.
Sözde temsil, özde teslimiyettir.
Bugün bu başkanlığa destek veren her yapı, yarın Aleviliğin “inanç” değil “etkinlik” olarak anıldığı bir düzene ortak olacak, tarih önünde bunun hesabını veremeyecektir.
İktidarlar geçicidir.
Ama bu halkın verdiği rızasızlık ebedidir.
Peki, Aleviler Ne Yapmalıdır?
Artık susmak yok. Beklemek yok. Göz yummak yok.
Bu açık müdahale karşısında seyirci kalan herkes, suç ortağı olur.
Aleviler ne yapmalıdır?
Birleşmelidir. Tabela dernekçiliği değil, yol eksenli ortak mücadele kurulmalıdır.
Devletin başkanlığını tanımamalıdır. Katılım değil, dışlama politikası yürütülmelidir.
Kendi kurumlarını, dedelerini, erkânını kendi kaynaklarıyla yaşatmalıdır. Maaşla değil, rızayla yürüyen bir inanç için mücadele edilmelidir.
Sokağa, kürsüye, medyaya, uluslararası platformlara bu projeyi teşhir etmelidir.
Alevi kadınları, gençleri, anaları bu mücadelenin öznesi olmalıdır. Çünkü bu yol, onların sesiyle dirilir.
Bu bir kurum meselesi değildir.
Bu bir iktidar değişikliği meselesi değildir.
Bu, yolun ve inancın yok edilip edilmemesi meselesidir.
Ya direneceğiz, ya teslim olacağız.
Biz bu yolu teslim etmeyeceğiz.
Bu inkâr düzenine rızamız yok.
Son Sözümüz Net:
Tanımadık. Tanımıyoruz. Tanımayacağız.
Bu başkanlık bizim gözümüzde yok hükmündedir.
Kadın da olsa, akademisyen de olsa, bürokrat da olsa fark etmez.
Çünkü mesele kişi değil, sistemdir.
Mesele Esma Ersin değil, onun arkasındaki devlet aklıdır.
Alevilik devletin değil, halkın vicdanında yaşar.
Ve biz bu vicdanı hiçbir saraya kurban etmeyeceğiz.

PKK Silah Yaktı, FEDA ve DAKB’den Silah Bırakmaya Destek

PKK, bugün sembolik bir törenle silahlarını yaktı. Bu adım, örgütün yaklaşık 50 yıllık silahlı mücadelesinde önemli bir kırılma noktası olarak değerlendiriliyor. Tören sonrası açıklama yapan Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), bu gelişmeyi “tarihin yeniden yazıldığı bir dönüm noktası” olarak tanımlayarak barış sürecine güçlü destek verdi.

PKK’nin bugün düzenlediği silah yakma töreni, Türkiye’de ve bölgede uzun süredir süren çatışmalı dönemin ardından yeni bir sayfanın işareti olarak görülüyor. Törenin ardından yazılı bir açıklama yayımlayan Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), yaşanan gelişmeyi “barışın, demokrasinin ve ortak yaşamın kapısının aralandığı” bir an olarak tanımladı.

Açıklamada, yarım asırlık bir mücadelenin ardından yaşanan bu değişimin yalnızca sembolik olmadığının altı çizilerek, “Bu an, tarihin yön değiştirdiği, halkların kaderinin yeniden yazıldığı bir dönüm noktasıdır. Dünya nefesini tuttu, gözler bugüne çevrildi. Ve artık biliyoruz: Silahlar sustu, yeni bir başlangıç doğdu.” ifadelerine yer verildi.

FEDA ve DAKB, bu sürecin sadece Kürt halkı için değil, aynı zamanda bu coğrafyada ötelenen, yok sayılan ve ezilen tüm halklar için umut verici bir gelişme olduğunu vurguladı. Açıklamada, “Bu gelişme sadece Kürt halkı için değil; bu coğrafyada ötelenen, yok sayılan, ezilen tüm halklar için bir nefes, bir umut, bir diriliştir.” denildi.

Alevi kurumları olarak bu sürece kayıtsız kalmayacaklarını ifade eden FEDA ve DAKB, Alevilerin barış sürecinin pasif izleyicileri değil, aktif öznesi olduğunu vurguladı. “Biz Aleviler, barışın pasif izleyicileri değil; onun yolunu açan, taşıyan ve büyütenleriyiz. Çünkü biz bu sürecin yalnızca tanığı değil, aynı zamanda taşıyıcısı, mağduru, öznesi ve çözümleyicisiyiz.” denilen açıklamada, barış için mücadele etmeye devam edileceği belirtildi.

FEDA ve DAKB, barış kapısının sonuna kadar açılması çağrısında bulunarak, “Bu toplumsal dönüşümün önünü tıkamayın; halkların barış iradesine saygı gösterin çünkü barış, hepimize özgür bir yaşamın anahtarıdır.” ifadeleriyle mesajlarını tamamladı.

Açıklama, “Barış bir sözse, biz onu hakikate dönüştürmeye varız.” cümlesiyle sona erdi.

Bir Hafıza Dirildi: Alevi Ansiklopedisi Yayında

Sivas Katliamı’nın 32. yılında, Alevi toplumu için tarihsel bir adım atıldı. 2 Temmuz 1993’te susturulmak istenen yalnızca insanlar değil, bir inanç, bir hafıza ve bir bilgi sistemiydi. Bugün, bu susturulmak istenen belleğin dijital yeniden doğuşuna tanıklık ediyoruz. Alevi Ansiklopedisi, Rıza Şehri Akademisi öncülüğünde, akademi ile toplumsal hafızayı buluşturan özgün bir dijital platform olarak yayına başladı.

Alevilik araştırmaları alanında üretilen bilimsel birikimi sade ve erişilebilir biçimde sunmayı amaçlayan platformda, ilk aşamada 58 ansiklopedi maddesi ve 74 video yer alıyor. İçerikler, akademisyenler, inanç önderleri ve araştırmacıların katkılarıyla hazırlanırken, Alevi toplumunun kültürel çoğulluğu ve tarihsel sürekliliği yansıtılıyor.

Ansiklopedi iki temel yapı üzerine kurulu: akademik sözlük bölümü ve pirler ile anaların sözlü anlatılarına dayalı kolektif bellek bölümü. Türkçe ve İngilizce dillerinde başlayan yayın, yakında Almanca, Kurmanci, Kırmancki ve Fransızca dillerine de genişleyecek.

Bu proje, sadece bilgi toplamak değil; Aleviliğin epistemik bağımsızlığı için de güçlü bir duruş. Susturulan sözün dijitalde yeniden yankılanmasıdır bu. Ve 2 Temmuz artık yalnızca bir yas günü değil; Alevi bilgisinin kendi külleri içinden doğduğu yeni bir başlangıçtır.

Bir Emeğin Sessiz Mimarı: Şükrü Samsunlu’nun Ardından ŞÜKRÜ YILDIZ

0

Bazı insanlar vardır… Öyle sessiz, öyle derinden iz bırakırlar ki… Gittiklerinde geride yalnızca bir boşluk değil, onulmaz bir eksiklik kalır. İşte bugün biz de böyle bir insanı, Şükrü Samsunlu’yu yad ediyoruz.

Şükrü Samsunlu, kamera arkasında duran ama bütün bir hikâyeyi çerçeveleyen isimlerdendi. O, ekranda gördüğünüz görüntülerin görünmeyen mimarıydı. Giresun’un bir dağ köyünden çıkıp büyük şehirlerin televizyon stüdyolarına uzanan bir yaşam… Ama o, hangi şehirde, hangi kanalda çalışırsa çalışsın; her zaman bir şeyin peşindeydi: özgürce üretmek.

Şükrü Samsunlu TV10
Şükrü Samsunlu

Birlikte çalıştığımız yıllarda en çok söylediği cümlelerden biriydi:

“Burada televizyonculuğu yaşıyorum. Her yönüyle. Yaptığım her şeye ruhumu katabiliyorum.”

Ve gerçekten de öyleydi. Şükrü, sadece bir yönetmen değildi; bir fikir adamıydı, bir dosttu, bir arkadaştı. Biz kameranın önünde konuşurken o, kameranın arkasında her detayı düşünürdü. Dekor, ışık, ses, açı, estetik… Ama en önemlisi “anlam.” Anlamı yakalamadan tuşa basmazdı.

Gezi direnişinde gecesini gündüze katan bir heyecanlı ruhtu.

Onunla son olarak TV10 ekranlarında çalıştık. Biz ekranda konu anlatırken, o sessizce arka planda o yayının daha iyi olması için çırpınıyordu. Sabahlara kadar montaj yaptığı günler olurdu. Sorumluluğunda olmayan lakin ihtiyacımız olan her işe katkısını sunardı. Yorgun ama mutlu… Çünkü yaptığı işin bir anlamı vardı onun için. Ticaret değil, mücadeleydi.

Şükrü Samsunlu ile
Şükrü Samsunlu ille canlı yayın aracından…

Ve belki de en acısı…
Bir sabah, yine işinin başında, dekorları tamir edip, sesleri kontrol edip çalışma mekanında geçirdiği kalp kriziyle aramızdan ayrıldı. Yalnızdı ama yaptığı işin tam ortasındaydı. Mesleğinin başında, hayatın tam içinde… Kader onu sevdiği yerde aldı bizden.

TV10’nun sonraki günlerde maruz kaldığı haksızlıkları görmedi. Ekranımıza çöken uğursuzluğa şahit olmadı.

Şükrü’nün ardından stüdyolar daha sessiz, ekranlar daha solgun kaldı.
Çünkü o yalnızca teknik bir adam değildi.
O, bu işin vicdanıydı.
Emekti.
Samimiyetti.
Ve belki en çok da, gönüldü.

Bize bıraktığı en büyük miras, işine duyduğu sevgi, birlikte çalışmaya olan inancı ve üretmenin coşkusuydu. Bugün, onun adını anarken sadece bir meslektaşı değil, bir ağabeyimizi, bir yol arkadaşımızı, bir güzel insanı anıyoruz.

Alevi toplumuna bakıp “Bu kadar lüks tartışmalarınız var, değerinizin farkında değilsiniz” derdi. O söz şimdi daha da anlamlı geliyor kulağımıza. Belki de gerçekten, birbirimize söyleyemediğimiz tüm sözleri Şükrü’nün yokluğunda daha çok duyar olduk.

Şükrü Samsunlu yolculuk TV10
Şükrü Samsunlu

Zaman geçtikçe isimler unutulur, yüzler silikleşir.
Ama bazı insanlar vardır ki, ardında bıraktıklarıyla hep yaşar.
İşte Şükrü Samsunlu, o isimlerden biri.
Sessiz bir iz bırakıp giden ama asla silinmeyen…

Bugün burada onun anısına bir söz söyleyebiliyorsak, bu onun geride bıraktığı ışık sayesindedir.
Işığın bol olsun Samsunlu.
Senin gibi insanlar için “rahmet” kelimesi eksik kalır. Sevmezdin. Biz sana minnetle, sevgiyle, özlemle veda ediyoruz.

Unutmayacağız.

32 Yıldır Devletin Yaktığı Ateşi Adalet Söndüremedi

0

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşananlar, bu ülkenin toplumsal belleğinde, hâlâ açık bir suç mahallidir. O gün Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen 33 canın çığlığı  o binanın içinde kalmadı; tüm Türkiye’de adaletsizliğin, inkârın ve organize şiddetin sesine dönüştü.
Bu katliam, otelin önündeki  bir grubun öfkesiyle açıklanamaz;  “devletin göz yumduğu” değil, bizzat planlayıp yönettiği bir organizasyondur. Güvenlik güçlerinin saatlerce seyirci kalması, vali ve emniyet müdürünün bilinçli şekilde müdahaleden kaçınması, olaydan sonra hiçbir gerçek failin cezalandırılmaması… Tüm bu unsurlar, Madımak Oteli’nin etrafında dönenlerin bir “kaza” ya da “taşkınlık” değil, bir devlet politikası olduğunu kanıtlamaktadır.

Devletin İnkârı, Katliamın Devamıdır

Dönemin iktidarları, olayın gerçek boyutlarını gizlemek için ellerinden geleni yaptı. Yargılama süreçleri göstermelikti; birçok fail beraat etti ya da kaçtı. 2012 yılında zaman aşımı kararıyla birlikte devlet, bu suça bir de resmi kalkan ekledi. Dönemin Başbakanı bu kararı “milletimiz için hayırlı olsun” diyerek meşrulaştırmaya çalıştı. İşte bu söz, devletin yalnızca faili değil, aynı zamanda savunucusu olduğunu açıkça ilan etmesidir.
Madımak Katliamı, Maraş’ta, Çorum’da, Gazi Mahallesi’nde yaşananlarla birlikte ele alındığında, Alevilere karşı sürdürülen sistematik bir imha ve sindirme politikasının parçasıdır.

Madımak Hâlâ Müzeye Dönüştürülmedi: Çünkü Suçun İtirafı Olur

Aradan 32 yıl geçmesine rağmen Madımak Oteli bir “utanç müzesi” yapılmamıştır. Çünkü o binanın içine giren herkes, sadece yanmış bedenleri değil, devletin organize ettiği bir katliamın izlerini görecektir. Suçla yüzleşmek istemeyenler, tarihle hesaplaşamazlar.
Türkiye Cumhuriyeti, gerçek anlamda demokratikleşmek istiyorsa; önce Sivas’la, Madımak’la yüzleşmelidir. Bu yüzleşme yalnızca özür dilemekle değil, siyasi sorumluluğu açıkça tanımakla mümkündür.

Alevi Kadınlar Üç Katmanlı Görünmezliğe Mahkûm Edildi

Madımak’ta yaşamını yitirenler arasında kadınlar da vardı. Ancak bu katliamda kadınlar yalnızca bedenleriyle değil, sesleriyle de yok sayıldı. Kadın olmak, Alevi olmak, emekçi olmak… Bu üçlü kimlik, kadınları sistematik olarak görünmez kıldı.

Katliamdan sonra kadınların yaşadığı travmalar, dışlanmalar, bastırılmalar konuşulmadı. Oysa o gün orada, yanan sadece insanlar değil; Alevi kadınların direniş belleği de ateşe verildi. Bugün hâlâ Alevi kadınlar, inançsal, toplumsal ve cinsiyet temelli ayrımcılığın yükünü birlikte taşıyor.

Aleviler Bu Süreçlere Yenik Düşmemeli: Mücadeleyi Büyütmenin Zamanıdır

Aleviler, bu ülkenin asli kurucu unsurlarından biridir. Ancak bu kadar tarihsel acıya, katliama ve dışlanmaya rağmen hâlâ eşit yurttaşlık hakkı anayasal güvence altında değildir. Laikliği yalnızca kâğıt üzerinde savunan devlet, uygulamada Alevileri yok saymaya devam etmektedir.

Bu gerçekler karşısında Alevi toplumu artık sadece anmakla yetinmemeli; örgütlü ve kurumsal mücadeleyi daha ileri bir seviyeye taşımalıdır.

Alevi kurumları güçlendirilmelidir.

Genç kuşaklar, inançsal ve siyasal bilinçle yetiştirilmelidir.

Kadınların öncülüğü desteklenmelidir.

Ulusal ve uluslararası kamuoyuna seslenilmelidir.

Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’daki Alevi örgütleriyle de dayanışma büyütülmelidir.

Çünkü adalet, kendiliğinden gelmez; mücadeleyle kazanılır.

Unutmadık, Unutmayacağız

Affetmeyeceğiz

Sivas Katliamı, ne zaman aşımıyla biter, ne de iktidarların unutturma çabasıyla silinir. Bu halk unutmaz. Bu halk affetmez.

Madımak bizler için hâlâ yanmakta olan bir adalet çağrısıdır.

O binanın duvarlarında, katledilenlerin isimleri kadar; bu devletin inkârı, suçu ve suskunluğu da yazılıdır.

Ve biz bu katliamı unutmayacağız.

Unutmak, suça ortak olmaktır.

Unutmayacağız; çünkü biz yanmadık, ayağa kalktık.

Ali Yolunun Kantarma’daki Çınarı: Abuzer Dede

Bugün biraz Kantarma’ya uzanacağız. Kantarma, Alevi inancının kadim ocaklarından biri olan Sinemilli Ocağı‘nın merkez köyü olarak bilinir. Burası sadece bir yerleşim yeri değil, aynı zamanda Alevi inanç dünyasının önemli mihenk taşlarından biridir. Bu köyde yaşayanlar büyük ölçüde dedelerden oluşur; yani Alevi toplumunun ruhani önderleri burada doğar, büyür ve hizmet eder. Kantarma, Sinemilli Ocağı’na bağlı taliplere yıllardır hizmet vermekte olan bir ocak köyüdür. Aynı zamanda Alevi geleneğinin, sözlü kültürünün ve inanç mirasının bir nevi saklandığı, korunduğu ve gelecek nesillere aktarıldığı yerdir.

Kantarma’nın bu kadar özel ve önemli olmasının en temel sebeplerinden biri de, Alevi değişleri, nefesleri ve deyişlerinin büyük bir kısmının bu köyde yapılan derlemelerden kaynaklanmasıdır. Bugün elimizde bulunan, dilden dile aktarılan birçok nefesin kaynağı Kantarma’da yaşatılan bu kadim gelenektir. Bir anlamda Aleviliğin gizli hazinesi, bu köyde yankılanan nefeslerde, söylenen deyişlerde saklıdır. Bu yönüyle Kantarma, Alevi coğrafyasında yalnızca coğrafi bir merkez değil; aynı zamanda ruhsal ve kültürel bir merkezdir.

Pir Abuzer Erdoğan dede

Geçtiğimiz günlerde, bu kutsal mekânın bir evladı olan Abuzer Erdoğan, aramızdan ayrıldı. Kendisi, Sinemilli Ocağı’nın mürşit kapısı olan Ağuçan Ocağı evlatlarındandı. Bu yönüyle, Alevi inanç sistemindeki mürşitlik, pirlik ve rehberlik sıralamasında önemli bir yere sahipti. Ağuçan pîrleri, Sinemilli Ocağı içerisinde mürşitlik görevini üstlenen, topluma rehberlik eden, yol gösteren isimlerdir. Abuzer Dede de bu pîrlerimizden biriydi. Yaşamını Kantarma’da sürdürmekte ve burada mürşitlik hizmetini yürütmekteydi. Bu yönüyle, sadece bir köy büyüğü değil; aynı zamanda bir inanç önderi, bir gönül insanı ve bir hak yolcusu idi.

Hak ile hakikat idi…

Mersin’den, doğup büyüdüğü ve bağlılığını hiç yitirmediği Kantarma Köyü’ne yolcu edildi. Bu yolculuk, yalnızca bir bedensel yolculuk değil; aynı zamanda bir Hakk’a yürüyüş, bir sonsuzluğa kavuşma devriyede yeniden doğuş anlamı taşır. Abuzer Dede de bu döngüde, yurduna dönmüştür.

Onun mütevazı kişiliğini bilenler, tanıyanlar çok iyi bilir: hiçbir zaman gösterişin, yüceltilmenin peşinde olmadı. Hep yolun gereğini yaptı. Bu anlamda, bir hatıramı paylaşmak istiyorum. Unutmadığım bir konuşması var: Büyük Mehmet Yüksel Dede’nin Hakk’a uğurlanma töreninde, Abuzer Dede’nin yaptığı konuşma hâlâ kulaklarımda. O konuşmasında şöyle diyordu: “Evet, Mehmet Yüksel Sinemilli pîriydi ama o benim talibimdi. O talibim geldi, beni geçti ve benim mürşidim oldu.”

Bu söz, Alevi öğretisinin ne kadar derin, ne kadar erdemli bir düşünce sistemine dayandığını gösteren önemli bir örnektir. Abuzer Dede, büyük bir tevazu ile kendi talibini, kendi mürşidi olarak kabul etmiş ve onu aynı saygıyla Hakk’a uğurlamıştır.

Veyis Dede, Abuzer Dede, Şükrü Yıldız, Ali Ekber dede

Bugün Alevi toplumu içinde zaman zaman “kim hangi dede, neresi hangi ocak, kim daha yetkili” gibi kimlik tartışmaları yapılırken; Abuzer Dede’nin bu yaklaşımı, Ali felsefesinin ne kadar köklü, ne kadar yüce ve birleştirici bir şekilde bu coğrafyada yaşadığını ve yaşatıldığını bir kez daha ortaya koymaktadır.

Yaşayan Aleviliğin güzel bir temsilcisi, artık aramızda değil. Bizler uzağız, talipleri uzakta. Ama gönlümüz onunla. Mersin’den Elbistan’a doğru yol aldı şimdi Kantarma’da. Diliyorum ki; devr-i daim olsun, hizmetleri Hakk katında kabul olsun. Her gittiğimizde kolunu kanadını etrafımıza dolayan, bizleri koruyan, kollayan, destekleyen bir gönül eri oldu. Bizim üzerimizde emeği büyük.

Bu vesileyle bir kez daha diyorum ki:
Devr-i daim olsun pîr’im. Uğurlar olsun Abuzer Dede.

Alevi Köylerine Maden Değil, Adalet Gerek

0

Barış, yalnızca sessizlik değil; yaşamın yeniden yeşermesidir. Savaşın durması yalnızca silahların sustuğu an değil, dağların yeniden nefes aldığı, suların özgürce aktığı, halkların inancını korkusuzca yaşadığı andır. İşte biz Aleviler için barış; bu bütünlüklü diriliştir.

Suriye’de Alevilere yönelik yapılan katliamlar hala hafızamızda. Banyas’ta, Hama’da, Lazkiye kırsalında Alevi köyleri bir bir haritadan silinmeye çalışıldı. Çocuklar inançları nedeniyle öldürüldü. Kadınlar kaçırıldı. Türbeler yerle bir edildi. Bu soykırım, sadece bir mezhebe karşı nefretin değil; aynı zamanda doğaya, hafızaya, halklara ve barışa karşı işlenmiş kolektif bir suçun adıdır.

Ama biz yalnızca Suriye’ye bakarak gözyaşı dökemeyiz. Çünkü bu ülkenin tam ortasında, Tokat’ın dağ köylerinde, yine bir halk sessizce yok edilmeye çalışılıyor.

Bugün Tokat’ta, Alevi köylerine kurulan maden ocakları bir doğa kıyımı değildir sadece. O madenler, yüzyıllardır o dağlarda dua eden anaların sesine, cem tutan pirlerin nefesine, dedelerin dik duruşuna yöneltilmiş açık bir tehdittir. Bu coğrafyada doğaya yapılan saldırı, Aleviliğe yönelmiş bir kıyımdır. Devlet bunu bilmiyor değil. Tam tersine, bunu çok iyi bildiği için maden şirketlerini önce Alevi köylerine gönderiyor. Çünkü Alevi köyleri direnişin, hafızanın, başka bir yaşamın adıdır.

Açık konuşalım. Tokat’ta yapılan, bir ekolojik kırım değil, bir inanç soykırımıdır. Sadece toprağı değil, o toprakla bütünleşmiş bir kimliği yok etme çabasıdır. Bu politika, Maraş’ta yakılan evlerden, Dersim’de susturulan çocuklardan, Sivas’ta diri diri yakılan ozanlardan besleniyor. Devlet, bu yolla Alevi halkına “yerin altını da, üstünü de size dar edeceğim” diyor. Ama unuttukları bir şey var. Biz toprağı kutsal biliriz. Bizim için dağ, sırdır. Su, candır. Ağaç, dosttur. O yüzden kimsenin toprağı altın diye delmesine, ağacı kar diye kesmesine, suyu ticaret diye kirletmesine boyun eğmeyiz.

Tokat’taki her maden çukuru, bu halkın inancına kazılmış bir çukurdur. Ve biz bu çukurları mezara çevirmeye çalışanlara karşı susmayacağız.

Suriye’de Alevilere uygulanan soykırımı görmezden gelenler, Tokat’ta da doğaya karşı yapılan bu kıyımı meşrulaştırarak aynı zihniyetin devamını sağlıyor. Çünkü inanca tahammülsüzlük, doğaya düşmanlıkla birlikte yürür. Çünkü Alevilik, doğadan ayrı bir inanç değildir. Biz suya dua ederiz, toprağa niyaz ederiz, dağa selam dururuz. O yüzden doğaya düşman olan, Aleviliğe de düşmandır.

Bugün Tokat’ta Alevi köyleri ayakta duruyorsa, bu biraz da bu halkın kadim hafızasıyladır. Ama bu hafıza, sessizlikle değil; haykırarak korunur. O yüzden buradan sesleniyoruz.

Devlet, maden şirketlerini çek!
Alevi köylerini terk et!
Doğayı katleden projeleri derhal durdur!
Tokat’ın dağlarını, Suriye’nin köylerinden ayrı sanma! Bu halkın sabrı varsa, sözü de vardır!

Ve biz bu sözümüzü yüreğimizdeki asırlık hakikatle söyleriz. Çünkü biz Aleviler, toprağı da koruruz, inancı da. Susarsak, taş bile dile gelir.

Son sözümüzü ozanlarımız söylesin.
“Bu dünyada bir ben varım
Bir de zalimin zulmü
Zulmün bittiği yerde
Başlar Hak yolunun gülü”
Pir Sultan Abdal
Barış, doğadan yükselirse gerçek olur. Doğa özgür değilse barış da yalandır.

DEM Parti’den Suriye’deki Alevi Katliamına Karşı Tarihi Adım

Suriye’de Alevilere yönelik süregelen saldırılar ve insan hakları ihlalleri karşısında DEM Parti harekete geçti. Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve Suriye Milli Ordusu (SMO) gibi silahlı grupların Alevilere yönelik katliam, tecavüz, kaçırma ve mülk gaspı gibi uygulamalarının soykırım boyutuna ulaştığını belirten DEM Parti, bir heyetle Suriye’ye gitme kararı aldı.

Heyete öncülük eden DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Alevi hareketi olarak etkin bir kamuoyu yaratamadık. Bu sessizliği bozmak için doğrudan bölgeye gidiyoruz” dedi. Fırat, Alevi kurumlarına da çağrı yaparak bu ziyarete katılmalarını istedi. Bayram sonrası gerçekleşmesi beklenen ziyarette, Kuzey Doğu Suriye yönetimi ve Alevi şeyhleriyle temas kurulacak, yerinden edilen Alevilerle görüşülecek.

Amaçlarının tanıklık, dayanışma ve uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek olduğunu vurgulayan Fırat, “Artık bu vahşete karşı etkili bir söz kurulmalı” diyerek, Alevi toplumunu birlikte hareket etmeye çağırdı.

 “Terörsüz Türkiye” Yanlış, “DemokratikTürkiye” Doğru

0

Bir süre önce başlayan ve devam eden sürecin adı, başından beri tartışma konusu oldu. Sonuçta bir olgunun adı önemlidir. Devlet Bahçelinin DEM Partililerle görüştüğü, ancak Erdoğan’ın herhangi bir tutum belirlemediği bu ilk dönemde devlet tarafından sürece herhangi bir isim vermedi, üstelik bu tutum ısrarla sürdürüldü.

Bu duruma demokratik kamuoyu ve demokratik Kürt kurumları ve çevreleri tarafından sürekli olarak dikkat çekildi ve konu tartışıldı.Aynı zamanda daha önceki süreçlerde kullanılmış olan “çözüm süreci” ve “barış süreci” gibi kavramlar, bu sürece de uygun düştüğü için kullanılmaya başlandı.Kürt Özgürlük Hareketi ve demokratik kurumları bu gelişmeyi barış süreci olarak değerlendirmekten kaçındılar, çünkü sürecin nasıl gelişeceği net değildi.

Devleti yönetenlerin ne diyeceğini bekleyen ve onların ağzına bakan egemen medya ise isimsizliğe razı olmuştu. Ağababaları egemenlerin isim önerilerini bekliyorlardı.

Bir süre sonra, henüz isimsizlik tartışmalarının devam ettiği koşullarda Erdoğan, sürece “terörsüz Türkiye” diye provakatif bir isim koydu. Erdoğan’ın süreci bu isimle tanımlaması, egemen medyanın işini kolaylaştırdı ve hep bir ağızda “terörsüz Türkiye” nakaratını tekrar etmeye başladılar. Böylece sürecin adı konusundaki tartışmalar daha da arttı.

Demokratik kamuoyu ve Kürt Özgürlük Hareketi bu duruma karşı, süreci tanımlayacağı kendi isim önerisini geliştirmekten gecikmedi.Bir süre sonra Kürt Halk Önderi sayın Öcalan’ın demokratik toplum çağrısından esinlenerek sürece “demokratik dönüşüm” adını verdi.

Böylece aynı sürecin iki farklı adı ortaya çıkmış oldu. Yaşanan sürece ilişkin olarak devlet tarafının provakatif “terörsüz Türkiye” adlandırmasına karşı demokratik kamuoyu, Kürt özgürlük hareketi ve Kürt halkı, süreci, “demokratik dönüşüm” diye adlandırmış oldu.

Bu farklı adlandırmalar basit bir adlandırma sorunu olarak görülmemelidir. Tam tersine bu iki farklı adlandırma, Kürt sorunu ve demokrasi konusunda iki farklı politik programı ifade etmektedir. Sürdürülen tartışmalar da bu politik program farklılıklarından doğmaktadır.

Yani olan bitenleri “demokratik dönüşüm” olarak tanımlayan demokrasi güçleri, Kürt özgürlük hareketi ve Kürt halkı başka bir şey, “terörsüz Türkiye” diyen devlet ve hempaları başka bir şey anlatmaktadırlar.

Devletin süreci nasıl değerlendirdiği, nasıl planlamak istediği ve gelişmelerden ne anladığı, ortadadır. Kesin olan şu ki devletin demokratik gelişmelere açık olmadığı anlaşılmaktadır.

Devlete göre Kürt sorunu değil, Kürt özgürlük hareketi PKK’den geliştirdiği terör sorunu vardır. Buradan hareket eden devlet, PKK kendisini fesheder ve silahlarını bırakırsa sorunun çözülmüş olacağını iddia etti. PKK, kendisini feshetti ve silahlı mücadeleyi bırakacağını ilan etti.

Süreci terörsüz Türkiye diye tanımlayan devlet, bu gelişmeyi demokratik barışın gelişmesi için değerlendireceğine, aksine bu gelişmeden ucuz bir zafer devşirerek konumunu tahkim etmek istemektedir.

Halbuki ortada bütün toplumsal kesimleri derinden etkileyen devasa bir sosyo- politik sorun olarak Kürt halkının özgürlük sorunu bulunmaktadır. Son yüz yıl boyunca sayısız direnişe, soykırıma ve isyana yol açmıştır.

Çözüm bekleyen bu sorunu çözmek isteyen Kürt halkının devrimci- yurtsever evlatları, Kürt halk önderi sayın Öcalan’ın önderliğinde 52 yıl önce mütevazi koşullarda ama kazanma kararlığıyla harekete geçmişlerdir. O gün başlayan bu özgürlük yürüyüşü 52 yıl boyunca soluk soluğa bir direnişe yol açmıştır. bu uğurda on binlerce insan can vermiş, milyonlarca insan çeşitli biçimlerde bedel ödemiştir.

Türk devletinin ilk defa yenemediği bir direniş olan bu direniş, bu gün yaşanan gelişmelerinin yaratıcısıdır.

Bu sorunu çözmek için Kürt hak önderi sayın Öcalan’ın barış ve demokratik toplum çağrısına uygun olarak silahların bırakılmasını PKK’nin kendisini feshi etmesini istemektedir.Ancak bunları istemek Kürtlerin özgürlük mücadelesinin bittiği anlamına gelmemektedir. Mücadelenin demokratik yöntemlerle sürmesi gerektiğini belirtmektedir.

Hem yazılı çağrı metninde hem metinden sonra Sırrı Süreyya’nın söylediği “PKK’nin feshi ve silah bırakması demokratik mücadelenin önünün açılmasıyla mümkün olacaktır” cümlesinden anlatılan budur. PKK kongresi, kongre kararları bunları çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.

Ancak devlet “terörsüz Türkiye” tanımlamasıyla bu gerçeklerin üstünü örtmeye çalışmaktadır. Bu tanımlamayla devlet, yapması gereken demokratik düzenlemeleri yapmama hakkını kendi inisiyatifine almakta, böylece gerek duyarsa şantaj yapma imkanına sahip olmaktadır.

Sürecin en zayıf halkası ve en hassas noktası, yani aşil topuğu burasıdır. Devletin bu komplocu yaklaşımına izin verilmemelidir. Buna karşı dikkatli olmak ve süreci halka taşımak, barışı halkın talebine dönüştürmek en temel görev ve sorumluluktur.

Barışın anlamı ve önemi halklara çok iyi anlatılmalıdır ve DEM Parti’nin bu anlamda hem önünde fırsatlar ve imkanlar hem de böylesine önemli bir görev vardır.