Ana Sayfa Blog Sayfa 121

Siyasallaşmış Yargı, İmamoğlu ve Kürtler

Türkiye’de yaşanan son gelişmeler, Erdoğan ve iktidar çevresinin halk desteğini kaybettiğinin güçlü bir işareti. Mevcut iktidarın seçim yoluyla devam edemeyeceğini anlaması, baskıcı ve operasyonel yöntemleri devreye sokmasına neden oldu. Bu operasyonların en dikkat çekici hedeflerinden biri de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu oldu. Diploması “olmayan” Erdoğan, diploması olan İmamoğlu’nun diplomasını iptal ettirerek seçimlerde halkın kendisine oy vermeyeceğini kamuoyu ile paylaşmış oldu.

İmamoğlu, bugün “PKK/KCK’ye yardım etmek, suç örgütü kurmak, rüşvet, dolandırıcılık ve ihaleye fesat karıştırma” suçlamalarıyla alındı. Aynı operasyonda danışmanı Murat Ongun, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık ve Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın da aralarında bulunduğu 84 kişi gözaltında. Bu gelişme, siyaseti haraketlendirdi. Gündeme ilk sıradan yerleşti.

Dilek İmamoğlu soysal medya üzerinde yaptıı açıklamada “Millet; bu müdahalelerin aslında kendi iradesine yönelik olduğunu çok iyi görüyor. Bu kadar büyük haksızlık, hukuksuzluk karşısında hiç kimse susmaz, susmamalı. Milletin, kendi iradesine yönelik bu hamlelere en iyi cevabı vereceğinden hiç şüphem yok. Bu milletin ferasetine güveniyor, adaletin tecelli edeceğine tüm kalbimle inanıyorum. Ekrem İmamoğlu millete emanettir.” dedi.

Tüm kesimler bundan sonra başta CHP olmak üzere muhaliflerin ne yapacağı konusuna odaklandı. Kimse bu gözaltıların hukuki bir boyutunun olacağına ikna olmuş değil. Diplomanın iptal ettirilmesi, ardından böyle bir operasyonun gelmesi, Erdoğan’ın rakiblerini şimdiden etkisiz hale getmek istediğini gösteriyor. İmamoğlu’na operasyon Cumhurbaşkanı adayları için bir başlangıç gibi görünüyor. Bunun devam edeceğini herkes görüyor. Siyasallaştırılmış yargının nasıl işletildiğini gözler önüne seriyor.

Türkiye’de anayasanın uygulanmaması, hukukun bağımsızlığını yitirmesi, yargının güvenilir olmaktan çıkması, rüşvetin yaygınlaşması, uyuşturucu ve mafya çete örgütlenmelerinin devlet yapısına sirayet etmesi ciddi bir kaos ortamı yarattıyor. Yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, Türkiye’nin uluslararası alandaki itibarından bolca “tassaruf” ediyor. İç politikadaki baskılar, medya, akademi ve iş dünyasına kadar uzanıyor, demokrasiye yönelik tehditleri Erdoğan daha da derinleştiriyor.

İktidarın suç karnesi olarak adlandırılan geçmişi; yolsuzluk, hukuksuzluk, baskıcı politikalar, insan hakları ihlalleri ve siyasi skandallarla anılıyor. Bu durum, iktidarın kaybedilmesi halinde hesap verme korkusunu büyütüyor ve daha otoriter adımların atılmasına neden oluyor. Toplumun geniş kesimleri, bu hukuksuzluklara karşı daha güçlü bir muhalefet bekliyor ve demokratik hakların korunması için daha etkin bir mücadele talep ediyor.

Bu konuda Özgür Özel liderliğindeki CHP hiç bir umut vermiyor. Vermediği gibi olası tepkileri barajlamak için çabalıyor. Adım adım gelen, Kürt illerinde başlayan kayyumlar siyaseti, İstanbul’a ilk sıçradığında yaptıkları basiretsizliğin örneği olarak duruyor. Şimdi partinin en etkin isimlerinden biri gözaltına alınmışken, hukuk üzerinden açıklamalar yapmaya çalışmaları zaten siyasallaşmış hukuku meşru göstermekten öteye bir anlam ifade etmiyor.

Sanki çalışan bir sistem varmış gibi, yasalar ve hukuk devleti çalışıyormuş üzerinden halkın tepkisi barajlanmaya devam ediliyor. “Çağırsalardı kendisi giderdi ifade vermeye” demek, gözaltı gerekçelerini meşru göstermektir. Erdoğan yargısına paye biçmektir.

Bu süreçin diğer bir etki cephesi de Kürdistan İşçi Partisi-PKK ile başlatılmak sitenen süreçtir ki; yapılanlar güvensizliği derinleştirmektedir.

Türkiye’de Kürt meselesi ve Rojava politikaları, iç ve dış siyasette büyük çelişkiler yaratıyor. Bir yandan “Kürtlerle barış” söylemi gündemde iken, diğer yandan Rojava’da yapılan katliamlar, medya üzerinden Kürtlere karşı yürtülen aşağılma kampanyaları, siyasetçilerine yönelik baskılar, bu söylemin “samimiyetsiz” olduğu fikrini güçlendiriyor. Kürtler arasındaki süreci destekleme isteğini törpülüyor. Yine hergün legal siyasetin önü kapatılırken, Kürtler verilen sözlere nasıl güveneceğini sorguluyor.

Siyasetçilerin tutuklanması, muhalif gazetecilere yönelik operasyonlar ve CHP gibi devletin kurucu partisine dönük baskılar, kısaca tüm muhalefeti susturma adımları, ürkütücü bir tablo sergiliyor.

İçinden geçtiğimiz durumun barış sürecine karşı olan güçlerin harekete geçtiği yönünde okumak yada dönemin sorumluluklarını, zorunluluklarını Erdoğan’ın şahsi iktidarını pekiştirmek için kullanıldığını söylemek mümkün. Rojava’da bu dönemde katliam yapılması barış sürecinden rahatsız olan kesimlerin saldırganlığına bir örnek teşkil ediyor diyebiliriz. İmamoğlu’na çekilen çirkin operasyonunda Erdoğan’ın iktidarda kalma arzusunun yansıması olarak okuyabiliriz.

Türkiye’de iktidarın giderek artan baskıları, muhalefetin nasıl bir strateji izleyeceği sorusunu da beraberinde getiriyor. Hukukun üstünlüğüne yönelik ihlaller, yolsuzluk iddiaları, mafya ve uyuşturucu çeteleriyle iç içe geçmiş devlet mekanizması, Türkiye’nin geleceğini tehdit ediyor. Bu süreçte muhalefetin ve sivil toplum kuruluşlarının daha kararlı ve örgütlü bir mücadele yürütmesi gerekiyor.

Türkiye’de yaratılan korku atmosferi, toplumun daha fazla demokratik taleplerde bulunmasına yol açıyor ve iktidarın baskıcı politikalarına karşı daha geniş çaplı bir direnci tetikliyor.

Bu süreç, Türkiye’nin ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürükleneceği ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine gireceğini gösteriyor. Muhalefetin ve sivil toplumun bu baskılara karşı daha kararlı, örgütlü ve stratejik bir mücadele yürütmesi gerekiyor. Hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, savaşın durdurulması, basın ve ifade özgürlüğünün korunması, seçim güvenliğinin sağlanması gibi kritik başlıklar, yalnızca siyasi partilerin değil, tüm demokratik kitle örgütlerinin ortak mücadelesini gerektiriyor. Halkın iradesine yönelik bu müdahalelere karşı toplumun daha güçlü bir demokratik refleks göstermesi kaçınılmaz. Türkiye, otoriterleşme ile demokrasi arasındaki bu kırılma anında, geleceğini belirleyecek bir eşikte duruyor. Önümüzdeki süreçte Türkiye, ya daha baskıcı bir yönetim anlayışına sürüklenecek ya da demokratik talepler doğrultusunda yeni bir siyasi dönüşüm sürecine girecek.

Yezit ve Muaviye’nin Torunları: Suriye’deki Alevi Soykırımı

Suriye’de 2011’de patlak veren iç savaş, yalnızca bir ülkenin yıkımına dair bir hikaye değil, aynı zamanda mezhepçi nefreti körükleyen ve tarihten gelen intikam duygularının nasıl günümüze taşındığının bir örneğidir. Bugün Suriye’de Alevilere yönelik uygulanan zulüm, geçmişin kanlı izlerinin bir devamı olmaktan çok daha fazlasıdır; aynı zamanda uluslararası politikanın kirli oyunlarının bir sonucudur. Yezit ve Muaviye’nin ideolojilerini benimseyen gruplar, Kerbela’dan günümüze kadar devam eden nefretin modern versiyonunu sahneliyor. Diğer yanda, bu katliamları izleyen, fakat harekete geçmeyen bir uluslararası toplum var.

Yezit’in Torunları: Kerbela’nın Modern Yüzü

Suriye’deki Alevi katliamı, sadece mezhepçi bir öfkenin dışa vurumu değil, aynı zamanda tarihsel bir hesabın peşinden gitmektir. Yezit’in torunları, Kerbela’dan bu yana süregelen kinle, Alevileri hedef alıyor. Fakat bu defa, söz konusu olan sadece bir inanç katliamı değil, bir halkın kültürüne, kimliğine ve varlığını sürdürme hakkına yapılan sistematik bir saldırıdır. Her gün Alevi köyleri hedef alınmakta, Alevi kadınları, çocukları ve yaşlıları zulme uğramaktadır. Bu soykırımsal şiddet, uluslararası toplumun gözleri önünde yaşanmaktadır ve buna rağmen sesini çıkaran pek yoktur.

Birleşmiş Milletler ve Uluslararası İki Yüzlülük: Savaş Suçlarına Göz Yummak

Birleşmiş Milletler (BM), Suriye’deki dram karşısında sürekli olarak kınama açıklamaları yapmaktadır. Fakat bu kınamalar neyi değiştirmektedir? BM ve Batılı güçler, sadece masum halkları korumakla kalmamış, aynı zamanda Suriye’deki diktatör rejimlerine, bölgesel aktörlere ve yerel işbirlikçilerine de dolaylı destek sunmuşlardır. Uluslararası toplum, çıkarları uğruna Alevi katliamlarına göz yummakta ve bu tutum, açıkça bir suç ortaklığıdır. Bu, tarihsel bir cinayetle işbirliği yapmakla eşdeğerdir.

Suriye’deki vahşet devam ederken, BM’nin “insani yardım” adı altında yaptığı yardımlar da büyük ölçüde çıkar odaklıdır. Gönderilen 300 milyon Euro’luk yardım, savaşın tarafları olan rejim güçlerine ve onlara yakın bölgelere gitmektedir. Bu yardımlar, savaşın büyümesine ve Alevilere yönelik kitlesel katliamların devam etmesine katkı sağlamaktadır. Batı’nın insan hakları söylemleriyle çelişen bu durum, savaşın sürdürülebilirliğine zemin hazırlayan bir iki yüzlülükten başka bir şey değildir.

Aleviler: Savaşın Görünmeyen Kurbanları

Aleviler, Suriye’de yalnızca bir inanç grubunun mensupları değildir. Tarihsel olarak marjinalleşmiş ve dışlanmış bir halktır. Ancak son yıllarda, özellikle Suriye muhalefetinin radikal unsurlarının hedefi haline gelmişlerdir. Sadece inançları yüzünden, devletin ve muhalefetin farklı gruplarının elinden ölüm ve katliamlarla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bugün, Kerbela’dan bugüne kadar süregelen bir öfkenin, Alevilere yönelik şiddette tezahür ettiğini görmekteyiz. Aleviler, sadece dini kimlikleriyle değil, aynı zamanda etnik kimlikleriyle de yok edilmek istenmektedirler.

Uluslararası Yardımlar ve Savaşın Ekonomik Boyutu

Suriye’ye gönderilen yardımlar, birçoğumuzun göz ardı ettiği çirkin bir gerçeği gözler önüne sermektedir: Yardımların büyük bir kısmı, savaşın ve şiddetin devamını sağlayan rejimlere ve terörist gruplara gitmektedir. Birleşmiş Milletler ve Batılı ülkeler, Suriye halkına yardım gönderdiklerini savunsa da, bu yardımların nereye gittiği sorgulanması gereken bir başka trajikomik gerçektir. Alevi halkı, bu yardımlardan hiçbir şekilde faydalanamazken, Suriye’deki siyasi ve ekonomik çıkarlarını korumak isteyen güçler, ellerindeki bu yardımların “yanlış ellere” gitmesini umursamadan işlerine devam etmektedirler.

Sonuç Olarak Gelinen Nokta: Tarihsel Bir Trajedi, Uluslararası Bir Skandal

Şam Anlaşmasına Eleştirel Yaklaşım RAUF KARAKOÇAN

Şam yönetimi ile Kuzey-Doğu Demokratik Özerk yönetimi temsili arasında gerçekleşen anlaşma kamuoyuna açıklandı. 10 Mart günü imzalanan anlaşma sonucu deklere edilen niyet-temenniler üzerinde komisyonlar çalışacak ve yıl sonuna kadar son şeklini alacağı belirtildi.

Suriye’de, sorunların diyalog yoluyla, uzlaşı içinde, barışçıl yöntemlerle çözülmesi herkesin arzu ettiği bir girişimdir. Olması gereken de budur. Taraflar arasında yaşanan sorunların yine taraflar arasında çözülmesi gerektiğine kani olmak beklenen bir durumdur. Zorlu süreçlerin, savaşların bitirilmesine giden yol nihayette anlaşmalardan geçer. Sorun yaşayan tarafların bir araya gelerek beli ilkeler üzerinde anlaşarak sorunu gidermeye çalışırlar.

Af edilemez gibi görülen toplumsal yarılmaların, kısa sürede giderilmesi ne kadar zor olsa da barış uğruna katlanılması gereken bir süreçtir. Bu yönteme kimsenin fazla itirazı olmaz, empati yapılırsa kanımca itirazın olmaması gerektiğine inananlardanım.

Şam anlaşmasının da bu çerçevede ele alınması gerekmektedir. Taraflar arasında diyaloğun kurulması, görüşmelerin yapılması ve anlaşma sağlanması arzu edilen bir durumdur. Eğer barış adına, önemli bir toplumsal kesimin duygularını incitecek, zarar görecek ve yaşamına mal olacak bir anlaşma olarak anlaşılmasına vesile olacaksa bu eleştiri konusudur.

Şam anlaşmasına yapılacak eleştirinin birinci konusu, anlaşmanın zamanlamasıdır. Anlaşmanın zamanlaması eğer bilinçli seçilmişse art niyetli ve kuşku uyandıran bir zamanlamadır. Zamanlaması tesadüfüyse eleştiri konusudur. Alevi toplumuna karşı başlatılan katliamların sürdüğü bir dönemde, Katliamcılarla bir arada görünmek, el sıkışmak ve anlaşmak Alevi toplumunun hassasiyetlerini gözetmemek, bu anlaşmaya gölge düşürmüştür. Nihayetinde toplumsal hassasiyetlerin gözetilmesi, eğer anlaşmanın temeli ise Alevilerin hassasiyetleri gözetilmediğini göstermektedir

Yapılması gereken ikinci eleştiri ise altıncı maddeye ilişkindir. ‘Suriye devleti, Esad rejiminin kalıntılarıyla ve ülkenin güvenliği ile birliğini tehdit eden unsurları mücadelede destekleyecektir’, şeklinde düzenlenen madde izaha muhtaçtır. Söz konusu maddede kast edilen ‘Esad rejiminin kalıntıları’ kimlerdir? Burada bahsi geçen kesim Aleviler olarak anlaşılmaktadır. Böyle bir algıya yol açmıştır. Katledilen Aleviler, rejim destekçileri gerekçesiyle katledilmektedir. Tıpkı Türk devleti PKK gerekçesiyle sivil savunmasız Kürtleri katlettiği gibi. Ya da İsyanlarda katledilen on binlerce masum insan gibi.

Türk devlet yetkilileri ‘mezhep çatışmasını körükleyen, provoke eden’ diye tanımlamaktadır. Açık ki Alevi katliamına gerekçe üretmekte gecikmiyorlar. Alenen planlanan bir Alevi pogromu vardır. Kaldı ki servis edilen görüntülerde katledilenlerin sivil savunmasız insanlar olduğu, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak kadar nettir.

Suriye’de meydana gelen katliam, Aleviler için ikinci bir Kerbela vakasıdır. Muaviye ordusunun yeni bir kalkışması olarak değerlendirmek gerekir. Sadece inançlarından dolayı katledilen Alevilerin kanı yerde akarken, yapılan Şam anlaşması, Alevi inancına mensup herkesi, (etnik kökenine bakılmaksızın Arap, Kürt, Türkmen) derinden etkilemiştir.

 Anlaşmanın zamanlaması ve altıncı maddenin içeriği, vicdani, insani, ahlaki ve siyasi etik açıdan Alevi toplumunda rahatsızlık yaratmıştır. Aleviler, Şam’da ki HTŞ yönetim bileşenleri olan cihatçı-selefi çeteler tarafından, potansiyel tehlike olarak görülmektedir.

Her ne kadar anlaşmanın birinci maddesi, ‘Tüm Suriyelilerin siyasi süreçte temsil edilme ve devlet kurumlarına katılım hakkı, dini ve etnik kökenlerinden bağımsız olarak liyakat esasına göre güvence altına alınacaktır’, şeklinde formüle edilse de halen devam etmekte olan Alevi katliamı göz önünde bulundurulduğunda, inandırıcı olmaktan uzaktır. Hiçbir güvencesi, koruması olmayan Alevi toplumun ‘katli vacip’ gören HTŞ’li canilerin hiçbir taahhüdü inandırıcı olmayacağı açıktır. 

Alevileri, ‘devrik rejimin kalıntıları’ olarak gören HTŞ’nin ve destekçisi durumundaki Türk devletinin taraf olduğu Şam anlaşması, Alevi inancına mensup her keste karşıt bir algı yaratmıştır. Arzu edilmeyen bu karşıt algıyı, Toplumsal hassasiyetleri göz önünde bulundurarak yeniden ele alınması ve giderilmesi gerekir.

Suriye zor bir süreçten geçiyor. Daha işin başındayken bağlayıcı olabilecek her anlaşma, görüşme, diplomatik girişim, mezhep ve etnik inançtan kaynaklanan düşmanlıkların yaratacağı kırılmaları, yol açacağı katliamları dikkate alarak yapılmalıdır. Eleştiri konusu olan bu anlaşmanın yarattığı algının mutlaka giderilmesi gerekmektedir.

ANHA

Gazi Katliamı’nın 30. yıldönümünde katliam kurbanları anıldı

Gazi Eğitim ve Kültür Vakfı (Cemevi) önünde yüzlerce kişinin katıldığı etkinlikte, “Gazi’de düşene, dövüşene bin selam. Gazi ve Ümraniye şehitleri ölümsüzdür” pankartı açıldı; sık sık “Gazi şehitleri ölümsüzdür”, “Gazi’de düşene dövüşene bin selam” ve “Aleviler yalnız değildir” sloganları atıldı.

Katledilenlerin anısına inşa edilen anıtın açılışıyla başlayan törende, Gazi ve Ümraniye katliamlarında hayatını kaybedenlerin yakınları ve çok sayıda siyasi parti temsilcisi de yer aldı. İlk olarak Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eşbaşkanı Kadriye Doğan konuştu. Doğan, Türkiye’de toplumsal barışın sağlanmasında Alevilerin rolüne vurgu yaparak, “Tüm halkların ve inançların bir arada özgür, eşit yurttaşlık temelinde yaşayabileceği günler uzak değildir” dedi. Alevilerin, barış ve demokratik ulus inşasında daha fazla sorumluluk alması gerektiğini belirtti.

DEM PARTİ VEKİLİ FIRAT: “KERBELA’DAN BUGÜNE ÇOK ACI YAŞADIK”

Ardından söz alan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, “Kerbela’dan bugüne kadar çok acı yaşadık. Bu acıları neden yaşıyoruz? Bugüne kadar hiçbir pirimiz, hiçbir kurumumuz herhangi bir katliam için fetva vermedi” diyerek, Alevilere dönük kin ve nefret söylemlerinin sürdüğünü hatırlattı. Anıtın önünde toplumsal bir sorumluluğun altını çizen Fırat, “Ortadoğu’da bütün halkların kendi kimlikleriyle, dilleriyle, inançlarıyla özgür bir şekilde yaşadığı günleri elbette getireceğiz” sözleriyle mesaj verdi.

POSTANE ÖNÜNE YÜRÜYÜŞ

Konuşmaların ardından kitle, katliamın yaşandığı eski postane önüne yürüdü. Burada, 12 Mart 1995’te katledilen Mehmet Gündüz’ün kızı Sinem Gündüz basın açıklamasını okudu. Gündüz, Gazi halkının geçmiş saldırılara alışkın olsa da bunu kanıksamadığına dikkat çekerek, “Katillerin amacı, Alevi-Sünni çatışması çıkararak halkı birbirine kırdırmaktı. Gazi halkı bu provokasyonun hedefini biliyordu. Amaç, Gazi’deki devrimci muhalefeti sindirmek ve halka gözdağı vermekti” dedi.

“DÖNEMİN SORUMLULARI CEZALANDIRILMADI”

Katliamın sorumlularının yargılamalarında adaletin sağlanmadığını vurgulayan Gündüz, sadece iki polisin ceza aldığını hatırlatarak, “Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Hanife Avcı, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu ve İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir bu katliamdan sorumludur” şeklinde konuştu. Aynı zihniyetin Koçgiri’den Ankara Garı’na kadar birçok katliamda Türkiye halklarına zulüm uyguladığını söyleyen Gündüz, “Son olarak Madımak Katliamı hükümlülerinin serbest bırakılması da adaletsizliğin devam ettiğini gösteriyor. Yakanları da, aklayanları da affetmeyeceğiz” diyerek sözlerini tamamladı.

Postane önündeki açıklamanın ardından kitle, katledilenlerin defnedildiği mezarlığa yürüyerek anmayı sonlandırdı. Mezarlıkta aynı basın açıklaması tekrar okunarak, Gazi Katliamı’nda ve benzer saldırılarda yaşamını yitirenlerin unutulmayacağı ifade edildi.

Alevi katliamı var NUBAR OZANYAN

Orta Doğu’nun resmi “Allah’u ekber” sesleriyle, vahşetin ve acının en utanç verici haliyle çizilmeye devam ediliyor. HTŞ denilen çete, Alevileri evlerinde, sokak ortasında, duvar diplerinde topluca katlederek “Yeni Suriye”nin adaletini gösteriyor. Kan ve gözyaşı “Yeni Suriye”nin kaderi yapılmaya çalışılıyor. Sermaye, bir kez daha mazlum halkların kanıyla yıkanarak iktidarını tahkim ediyor.

Suriye; Alevilere, Durzilere, Kürtlere, Hrıstiyan halklara yönelik katliamlarla çok kimlikli ve inançlı bir ülke olmaktan çıkartılıp tekleştirilmeye çalışılıyor. Felaket ve sefalet, kaçınılmaz kader gibi mazlumların yaşamına kaydedilmek isteniyor.

Ağırlıklı olarak Suriye’nin kıyı şeridinde yaşayan Alevilere yönelik uzun süredir HTŞ tarafından katliamlar gerçekleştiriliyor. Siviller öldürülüyor. Suçsuz insanlar kaçırılıyor. Herkesin gözleri önünde insanlara onur kırıcı işkenceler yapılıyor. Mal ve mülklerine el konarak bilinmezliğe doğru göçe zorlanıyor. Şiddet örgütlü ve planlı bir şekilde tek merkezden sistematik tarzda yürütülüyor. Yüz on yıl önce aynı topraklarda Ermenilere yaşatılan soykırımın bir benzeri şimdi Alevilere yaşatılıyor.

Silahın ve gücün egemen olduğu Orta Doğu’da adalet ve hukuk bir avuç zorba tarafından belirleniyor. Suriye’de yıkılan sadece Esad yönetimi oldu. Ama zulüm yıkılmadı. Zulüm, gömlek değiştirip kravat taktı. Çete başları yönetici, başı bozuk çapul ordusu ise Suriye’nin yeni güvenlik gücü yaptırıldı.  Zalime gömlek, zulme yeni kılıf giydirildi.

Uluslararası sermaye sahiplerinin ve silah baronlarının çıkarlarına uygun bir kukla yönetim getirildi. Şu an her türlü demokrasiden uzak diktatöryal bir rejim iş başındadır. Ancak kriz, kaos, çatışma yerini istikrara ve huzura bırakmadı. Herkesin herkese düşman edildiği coğrafyada farklı milliyetler, halklar, inanç ve kültürler arasında barış ve eşitlik çok uzak bir gelecek hayali olarak yaşanmadan kaldı.

Gömlek değiştirilerek zulme mahkum edilmek istenen Aleviler, Durziler kendilerini savunmak, korumak için silahlanmaktan, özerklik ilan etmekten başka bir çözüm yolu bulamadı. Öz savunmalarını oluşturmaya başlayarak, yaşadıkları bölgede “askeri konsey”ler, silahlı birlikler kurdular.

Katliamın, baskının olmadığı, özgürce yaşam yolunu arayan Aleviler yoğun olarak yaşadıkları Lazkiye, Tartus, Humus, Hama, Dera, Cebleh’de gerici cihatçı HTŞ çeteleri tarafından katliamlara maruz kalıyor. Öldürme, kaçırma, gasp ve tecavüzlerin birinci dereceden sorumlusu, bir suç örgütü ve cinayet şebekesi olan HTŞ yönetimidir. Bir haftadır başı bozuk çapul ordusuna karşı geniş bir alana yayılan şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Aleviler, Şam yönetiminin başında olan HTŞ’ye ait bazı askeri üsleri ve hükümet binalarını ele geçirdi. HTŞ ise bölgeye çok sayıda asker ve ağır silah sevk ederek direnişi bastırmaya, katliamlar yapmaya başladı. HTŞ ülkede olağanüstü hal ilan ettiği yetmezmiş gibi elinde kılıç, ağzında imanı düşürmeyen imamlarıyla camilerde cihat ilan ederek vatandaşları Alevilere karşı savaşmaya mal ve mülklerine el koymaya çağırdı. Gerginliği, saldırganlığı artıran bu adımlar, zamanın ve geleceğin nasıl şekilleneceğiyle ilgili ürkütücü veriler sunmaktadır. Türk medyası ise Alevileri “rejim artıkları” olarak gösterip yaşananları ise “rejim artıklarının güvenlik güçlerine saldırıları” olarak lanse ederek gerçeği ters yüz ederek manipüle etmeye çalışıyor. Türk medyası, yalan üretme merkezi gibi çalışarak yaptığı bu tarz açıklamalarla, Alevilere yönelik saldırıları meşrulaştırmaya, HTŞ eliyle gerçekleştirilen katliamlara yasal ve meşru kılıf bulmaya çalışmaktadır.

Orta Doğu’nun tekçi rejimlerinin istikrarlı bir şekilde ürettiği yegane şey “terör ve terörist” algısıdır. Rejim dışında herkesin her an terörist olabileceği gerçeği görülmelidir. Demokrasi ve özgürlüklerle tanışmamış yönetimler, toplumu “teröre’’ karşı savaşımda konsolide ederek saldırılarını sürekli hale getirmeye çalışır. Her türlü yalana ve manipülasyona başvurarak yönettiği toplumu “teröre karşı savaşıma’’ya, ikna etmeye, inandırmaya çalışır.

Yeni kurulan Suriye yönetiminde ne Alevilere, ne Durzilere, ne Kürtlere ne de Hristiyan halklara  yer verilmedi. Orta-Doğu’da egemen olan tekçi rejimlere ‘’Yeni Suriye’’ de eklendi. Bu tekçi rejime her türlü desteği Türk ordusu vermektedir. İşgalci Türk ordusu Alevi direnişini bastırmak, bölgede hegemonyasını güçlendirmek için İdlib’e ağır silahlarla sevkiyat yaptı. Oluşan boşlukları doldurmakta oldukça eğitimli ve donanımlı olan Türk ordusu dünya kamuoyu önünde Alevi katliamına destek vermekten çekinmiyor.

Suriye’de katliam ve zulüm ortasında özgürlük adası gibi duran Rojava farklı milliyetlerden halkların inanç ve kimliklerin özgürce birlikte yaşadığı örnek topraklardır. Hiç bir dil bir birine düşmanlık gütmeden Kürtçe, Arapça, Süryanice, Ermenice, Asurice, Türkmence yan yana kardeşçe konuşuyor. Özgürlüğün ve kardeşliğin dili her yere yaşam rengi vermektedir.

Suriye’de yapılan Alevi katliamlarına bakarak haykırmak gerek. BİR ROJAVA YETMEZ! Orta Doğu’da onlarca ROJAVA’ya ihtiyaç var. Ezilen halkların yeni Rojavalar yaratacak akıl ve iradeleri vardır.

özgür politika / 11.3.2025

Suriyede Aleviler Yok Ediliyor, Alevi Katliamı Var!

Son üç gündür Suriye’ nin batısındaki sahil şeridinden, Lazkiye, Tartus ve diğer şehirlerden gelen katliam haberleri, videoları kanımızı donduruyor.

Binlerce Alevi, Hristiyan ve hedefteki farklı inançtan diğer insanlar en vahşi biçimde genç, yaşlı, kadın, kız, çocuk demeden cihadist insanlık düşmanı barbarlar tarafından infaz ediliyor.

Bu manzaralar beni, çevremdeki insanları çok üzdü çok.. Aklımız hep Suriye’ de onların yaşadıkları bu trajedi aklımızdan hiç ıkmıyor ve çıkmayacak gibi.

Ebeveynleri gözleri önünde katledilen Yavrularımızın anne çığlıkları hala kulaklarım da.

Yürek dayanmaz bu acılara…

Bu çocuklar ve hayatta kalanlar bu travmaları nasıl atlatacaklar hiç bilmiyorum. Ömür boyu bu acılarla yaşayacaklar ona yaşam diyebilirsek elbette.

Suriye’de Alevi katliamını yapanlar kadar onlara cesaret verenlerde en az onlar kadar suçludurlar.

Her kim Colani teröristine destek olup el sıkıştıysa bu cinayetin bu soykırımın sorumlusudur.

Ümmetçi, mezhepçi AKP maalesef hala bunları destekliyor…

Katledilen suçsuz Suriyeli Aleviler rejim kalıntısı filan değiller tam tersi mağdurudurlar. Bu insanlar savunmasız,  masumdular, elllerinde silah yoktu. Sadece barış ve huzur içinde yaşamak isteyen uygar, pırıl, pırıl insanlardı. Besar Esad’ a tek onlar oy vermediler. Aleviler Suriyedeki nüfusun en çok yüzde 10-15 ini oluşturuyorlar. Onlar azınlktılar hem yönetimde hem de denetimde.

Fatura onlara çıkarılamaz bu büyük bir haksızlıktır. Aleviler, Suriye’de sırf Alevi oldukları için, yönetimi ele geçiren emperyalizmin uşağı şeriatçı iktidarın terörist güvenlik güçleri tarafından soykırıma uğruyorlar.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne göre 6 Mart’ta başlayan olaylarda 1068’i sivil 1500’den fazla kişi öldürüldü. Bu rakamın çok daha fazla olduğunu söyleyenlerde var.

Suriyeyi insanlik tarihinin en vahsi yaratiklari olan insanlar yonetiyor bugün.

O masum ve silahsiz siviller kitlesel olarak katledilirken  tum dunya sessiz kalıyor bir kaç cılız açıklama dışında bir insiyatif yok büyük batılı sözde uygar, gelişmiş ülkelerden. Bu yetmezmiş gibi 17 Mart’ ta Colani AB tarafından Brüksele Barış konferansına davet edilmiş. Bu asla kabul edilmez.

Batının ticari çıkarları insan haklarının önüne geçmiştir. Bu da onların demokrasi, barış, özgürlük konularındaki inandırıcılığını kaybettirmiştir.

Kral çıplak. Şimdi tüm vicdan sahibi insanların hangi inançtan, etnisiteden olursa olsun bu katliama tavır alması, protesto etmesi, Arap Alevilere sahip çıkması gerekiyor. İnsanlık şu an bir testten geçiyor.

HTŞ terör örgütü, Rus Hmeymim üssündeki Alevilerin üssü terk etmeleri için bir yandan Rusya’ya baskı yapıyor, öbür yandan sözler verip, insani yardım önerilerinde bulunuyor.

Alevi siviller Üssü terk etmemek için direniyor ve uluslararası müdahale çağrısı yapıyorlar. Lütfen seslerini duyuralım.

Ne olursa olsun siviller asla üssü terk etmemeli. Uluslararası müdahale çağrısına devam etmeliyiz.

Bencede kesinlikle uluslararası müdahale şart, Alevilerin olduğu tüm bölge BM nin kontrolünde olmalı.

2015 te milyonlarca Suriyeliyi Türkiye’ ye kabul eden AKP hükümeti şimdide Hataydaki Yayladağı, Cilvegözü kapılarını açabilir o insanlar Akdeniz bölgesindeki Alevi ve demokrat Sünni ailelerin yanına yerleştirilebilirdi ama bunu yapmadılar, kılları kıpırdamadı. Hatta katledilen Alevi canları suçlu çıkardılar açıklamalarında.

Ne çabuk unutuldu bu Katiller iki suçsuz emir eri gariban, halk çocuğu askerimizi diri diri yakıp video çektiler, Ezidi kadınları kaçırdılar, tecavüz ettiler, pazarlarda sattılar, binlerce Kürdün kanına girdiler, Türkiye’ de bombalar patlattılar yüzlerce insanımızı katlettiler, Kiliseleri, inanç merkezlerini bombaladılar. Collani ve tayfası katildir, insanlığın düşmanıdır. Aynısını şimdi Alevilere, Hıristiyan ve Dürzilere yapıyorlar..

Susma ve unutma bunu insanlık…Bugün onlara yarın sana. Susarsan sıra sana da gelecektir.

Her yerde ezilenler, zulüm gören insanlar, gruplar  için adalet talebimizi haykırmaya devam edelim hem de yılmadan.  Sesimiz birlikte çıkınca çok güçlüyüz. Yılmayalaım, her yerde sorumluların karşısına çıkalım!. Ancak böylece onurlu bir yaşamı ve daha iyi, güzel yeni bir dünyayı kurabiliriz.

Aleviler Esad’ın Artıkları Değil, Mağdurlarıdır!

Ortadoğu, tarih boyunca mezhepsel ve etnik çatışmaların yaşandığı, birçok gücün çıkar hesapları yaptığı bir coğrafya olmuştur. Özellikle Suriye’de yaşanan iç savaş, sadece askeri ve siyasi dengeleri değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda toplumsal yapıyı da derinden sarsmıştır. Bu süreçte en çok zarar gören kesimlerden biri de Aleviler olmuştur. Alevileri Esad rejiminin bir uzantısı olarak görmek ve onlara bu bağlamda suçlar yüklemek büyük bir haksızlıktır. Bu tür bir yaklaşım, sadece mezhepsel nefreti körüklemekle kalmıyor, aynı zamanda bölgede süregelen katliamcı zihniyetlerin eline bir “meşruiyet” -ki hiç değildir- argümanı da sunuyor. Bu bakış art niyetli cihanist-selefist bir yaklaşımdır. Aleviler, Esad rejiminin mağdurlarıdır, Ortadoğu coğrafyasının yetimleridir!

Suriye’deki Baas rejiminin politikaları, sadece belli bir mezhebi veya etnik grubu temsil eden bir yönetim anlayışından ibaret değildi. Siyasi ve askeri stratejiler, iktidarı elinde tutmak isteyen bir yapının ürünü olarak şekillenmişti. Bu noktada, rejimin işlediği suçları Alevilere yüklemek büyük bir çarpıtmadır. Manüpilasyondur. Türkiye’deki siyasl islamcılarda Kemalistlerin işlemiş olduğu suçları Alevilere havale etmek sureti ile “katli vacip gördükleri” Alevileri hedefe oturmaktadır. Türkiye’de ulusalcı-kemalistlerin işlediği suçları Alevilere mal etmek ne kadar ahmakca kötü niyetli bir yaklaşım ise Suriye’de Baas iktidarının suçlarının hesabını Alevilerden sormaya kalkmak, Alevi düşmanlığı ile örülmüş bir bakış açısının üründür.  Tarihi olaylar, etnik ya da mezhepsel gruplara değil, onları yöneten iktidarlara bağlıdır. Aleviler, Esad rejiminin bir parçası değil, onun otoriter yapısının baskısı altında yaşamış ve mağdur olmuş bir topluluktur.

Mazlum Abdi’nin, geçici Şam yönetimi ile yapmış olduğu anlaşmaya dair kaygıların olması çok doğaldır. Özellikle bu savaşta en büyük bedelleri ödeyen Kürtler ve diğer inanç grupları için bu endişeler daha da derindir. Suriye’deki iç savaş sürecinde bugünkü Şam rejiminin -HTŞ- geçmişi ve yaptığı hamleler ortadadır. Ancak uluslararası güçler tarafından desteklenen, savaş sahasında ise başta Türkiye ve bölgedeki gerici rejimlerin desteğiyle hareket eden silahlı grupların oluşturduğu katliam mekanizmasının durdurulmasının tüm yükünü Kürtlere ve SDG’ye havale etmek adil değildir. Bu noktada, esas olan bölgedeki tüm halkların güvenliğini sağlamak, seküler ve demokratik bir yönetim anlayışını güçlendirmektir.

Mazlum Abdi şahsında Kürtler, dün Suriye’de bir kimliğe sahip değilken, bugün Suriye’nin yeniden kurulmasında asli bir unsur olmanın anlaşmasına imza atmışlardır. Bu anlaşma, Alevilere yönelik cihatçı çetelerin saldırılarına karşı da bir kalkan oluşturacak mahiyettedir. SDG, Alevilerin temel haklarının korunması ve anayasal teminat altına alınmasının masadaki veya masada olamayan demokrasi güçlerinin güçlü bir temsilcisidir. SDG güçleri, Suriye’nin geleceğinde seküler yaşamın örgütlenmesi ve inançların, halkların eşitlikçi bir anayasa oluşturmasının temsilcisidir. Bu artık uluslararası güçler tarafından ve Suriye’nin geleceği şimdilik teslim edilen Şam yönetimi tarafından da yapılan anlaşma ile deklare edilmiştir.

Suriye’de Esad devri artık bitmiştir. Mevcut gerçeklikler, yeni bir dönemin kapılarını aralamaktadır. Bu çerçevede, Mazlum Abdi’nin Alevi katliamlarıyla ilgili yaptığı açıklamalar da zaten bu meselenin ne kadar hassas olduğunu göstermektedir. Bölgedeki haber kaynaklarının büyük bir kısmı, zor koşullarda çalışan ve hatta Türk SİHA’ları tarafından hedef alınarak öldürülen gazetecilerden gelmektedir. Bu yüzden, yaşanan olayları değerlendirirken, doğru bilgi kaynaklarına ulaşmak büyük önem taşımaktadır.

Ortadoğu, dinamikleri gereği sürekli değişen bir yapıya sahiptir ve burada seküler güçlerin varlığı bölge için hayati önem taşımaktadır. SDG, bu bağlamda sadece askeri bir güç olarak değil, aynı zamanda Suriye’nin geleceği için masada olması gereken bir aktör olarak da değerlendirilmelidir. Uluslararası güçler için yeni bir Afganistan yaratmak bir sorun teşkil etmeyebilir. Ancak, bölgedeki toplumsal dinamikleri ve özellikle kadınların güçlü bir şekilde yer aldığı bir yapının bu duruma karşı koymaması düşünülemez. SDG’nin içinde barındırdığı çeşitli etnik ve mezhepsel grupların varlığı, bölgenin geleceğini şekillendirecek önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu noktada artık şunu söyleyebiliriz: SDG aklı ve silahlı güçleri, Suriye sahil bölgeleri başta olmak üzere tüm Suriye’de sorumluluk almalıdır.

Riskler büyük olsa da, asıl odaklanılması gereken nokta mezhepsel ve etnik temelli suçlamalar yerine, bölgedeki seküler ve demokratik yapıların güçlendirilmesidir. Mevcut durumu bir fırsata çevirerek, halkların birlikte yaşayabileceği bir yönetim modeli geliştirmek mümkündür. Bugün asıl yapılması gereken, suçlayıcı bir dil yerine, ortak bir çözüm arayışına girmektir. Sorunlarla yüzleşmek yerine, bölgeyi daha fazla karanlığa sürüklemek kimseye fayda sağlamayacaktır.

Alevilerin isyanı MİHRAÇ URAL

Tarihler 6 Mart 2025’i gösteriyordu. Bugünün ve yarının ağır geçen süreçleri Alevilerin ayaklanmasını ve buna karşı HTŞ yönetiminin kanlı kıyımlarla Alevileri susturmaya çalıştığına tanıklık ettik.

Zalim HTŞ, Alevileri doğramaya başladı. Silahsız savunmasız insanlar evlerinde, köylerinde topluca katliama maruz kalarak öldürüldü. Ölü sayısı kimi yerlerde topluca 100-120 kişinin katledildiği; farklı alanlarda 60-70, 150 kişinin imha edildiği belirtiliyor. Bu ilk belirlemelere karşın son durumda bizlere ulaşan ölü sayısı korkunç boyutlara vardı, 7000 ( yedi bin) kişiyi aştığı belirtilmektedir.

Kıyım şöyle bir yol izledi. 4 Mart’ta Lazkiye’nin Datur denilen mahallesinde bu çapulcu HTŞ terör çetelerinin kıyımıyla başladı. Datur mahallesi yoksul Alevilerin oturduğu mahalledir. Mahalleye topluca “siz Alevileri katledeceğiz, barınaksız bırakacağız” nidalarıyla giriş yapan çapulcular 4 insanı katlettiler; 15 yaşında olan bir gencin yanı sıra bir kadın ve kucağında bir çocuk. Bu kıyımın hiçbir nedeni, hiçbir gerekçesi yoktu. 5 Mart’ta HTŞ çeteleri Cable kırsalındaki Beyt Aana köyü (bu köy ünlü komutan Süheyl Hasan’ın köyüdür) sakinlerinden bir genci silah kaçakçısı olduğu iddiasıyla tutuklamaya geldiler. Halk bu gencin sorgulanmasına itirazı yoktu, itiraz gencin nereye götürüleceği üzerinde tartıştılar, genci bu tartışmada katletiler. Halk bu haksız katliama büyük tepki gösterdi. Bunun üzerine köy gençliği bölgeye destek olarak gönderilen cihatçı sefilleri kurşun yağmuruna tuttu. Ölü sayısı 13 oldu. Böyle başlayan tartışmaların ardında terör şebekeleri helikopterle ve Şahin droneleri ile köyü taramaya başladı. Ölenlerin sayısı belli olmadı ama gençler ayaklandılar ve çatışmalar aldı başını gitti. Gözü dönmüş olan bu cihatçılar önlerine geleni öldürdüler. Çatışma öyle bir boyut aldı ki durması mümkün olmayan bir hale ulaştı.

HTŞ çeteleri ve başında yer alan katil Colani, ortamı sakinleştirmek yerine karşı saldırı çağrısı yayınladı. Bu çağrıyla herkesin silah alarak sahile akın etmesini istedi ve bu oldu. “Nefir sam” (genel seferberlik) çağrısına cihat adıyla Türkistani, Çeçen ve Uygur teröristleri sağda solda savunmasız insanları katlederek,  yağmalama ve ganimet toplayarak, katliamlara yönelerek Sahil bölgesini istila etmeye başladılar. Sahil Alevilerin merkeziydi, bu merkezin topyekün katli için emir verilmişti, Colani aslına dönmüş, Alevi katliamları için elinden geleni ardına bırakmamıştır.

Çağrı “Fulul el Esad” adıyla Esad kaçkınlarını kovalayıp katletme çağrısıdır. Esasında ortalıkta Esad diye bir şey kalmamıştı. Hiç bir Alevi Esad’la ilgili zerre kadar sağlıklı bir düşünceye sahip değildir. Ekmeğine aşına bakan yoksul emekçi Aleviler hiç kimsenin adamı olmayacak kadar yalın haldeler. Ancak iktidarı ele geçirmiş olan bu soytarı terör çeteleri ısrarla Esad temasını işlemekte bir beis görmemektedir. Camilerde durmadan tekrar eden ” Esad kaçkınları” söylemiyle kendilerini meşrulaştıracaklarını sanıyorlar. Bu çağrı Alevi bölgelerinde acımasız tarzda tekrar ediyordu; Kırfeys, Safita, Beyt Aana, Muhtariye, Şir, Baniyas, Barmaya, Hay el Kusur, Ayn L’ Arus, Kırdaha, Ceble, Humus, Tartus ve adını yazmayacağım tüm Alevi köyleri ezilmeye çalışıldı. Bilinmesi gereken şey Alevi halkının hakları için savaştığıdır, hiç bir şekilde ne dün ne de bu gün Esadçı olmadı. Aleviler örgütlendikçe, kavgaya atıldıkça sadece kendi adına bu mücadeleye katılmaktadır.

Aleviler Esad döneminde ezildiler, örgütsüz kaldılar, ne dini bir mercileri oldu ne de siyasi bir yönelimleri gündeme geldi. Esad dönemi Alevilerin en kötü dönemiydi, bu şimdiye kadar da sürmektedir. 54 yıllık Esad rejimini yıktığı iddiasında olanlar Alevilerin bu rejimde hiçte kolay yerde olmadıklarını biliyorlardı. Hiçbir hükümette etkin yerleri olmadı, hiç bir müessesede etkin yer almadılar. Orduda bile komutanlıkları çok geriden gelmekteydi. Aleviler Esad döneminde bir hiçtiler, o kadar. Esad yönetimi Sünni bir yönetimdi, devlet Sünni bir devletti, yıkılan Esad’ın Sünni iktidarıdır. İnsanları aldatmak üzere düzenlenen “Fulul el Esad”, Esad kaçkınları koca bir yalandan ibaretti.

Terörist HTŞ’nin seferberlik çağrısı tüm Suriye için geçerliydi. Böylece Sahil şeridine koşu başlayınca geride boşluklar oluşacaktı, Türkiye bu boşlukları kapatmak ve ana amacı olan Suriye’yi parçalayıp yutmak için aynı anda 6 Mart’ta dev askeri konvoylarıyla Suriye’ye giriş yaptı. Her olayda Türkiye merkezli gelişmeler yaşanıyor. Çünkü esas sorun Türkiye’dir. Türkiye 2011’i takip eden yıllardan itibaren Suriye’yi parçalayıp bölmek için her olayda merkezi bir rol oynadı. Şimdi de aynı rolü oynamaya devam etmektedir. Erdoğan Türkiye’si ahlaksızlığın, iki yüzlülüğün daniskasıdır.

Aleviler onurluca yaşamayı tercih ettiler. Ekmek ve aş için hayatta kalma mücadelesi verdiler, onları ne Esad’ın iktidarı ne de başka bir şey enterese etmemiştir. Bu sürecin farkında olan Kürtlerden şeyh Mazi bu gerçeği bilenlerdendi, Alevilerin onurlu olduklarını, kimsenin peşinden sürüklenmeyeceklerini iyi biliyordu. Colani’ye çağrısı da bu boyuttaydı. O, “Aleviler kimsenin oyuncağı değildir, temiz insanlardır, birlikte yaşama mücadelesine katılmak isteyen insanlardır” diye tanıyordu. Ancak Şam’daki iktidar, HTŞ bu çağrıyı kaale almadan genel mücadele çağrısını onaylıyordu. Önüne geleni tepeleyecek olan bu çağrı binlerce savunmasız insanı topluca mezara gömdü. Bu hayasız çağrı Alevilerin tarihinde kapanması güç olan bir süreç açmış oldu. Bizler HTŞ canilerinin iktidarı almadan önce 12 toplu katliam yaptıklarını biliyoruz, bu canilerin dün gibi bugün de acımasızca kıyıma yöneldiklerini görüyoruz.

Alevilere yönelen bu toplu kıyım karşısında ben bir kez daha önceki yazılarımda da dile getirdiğim gibi, Kürt kardeşlerimizle dayanışma içinde olmaları gerektiğini söylüyorum. Kürtler bu konuyu ciddi bir biçimde ele almışlardır, sıra Alevilere gelmiştir. Rojava önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Her açıdan yeterli olan Kürt elinin tutulması ve bu yolda birlikte yürünmesi gerekmektedir. Artık bu zalim kıyımdan çıkış ve yeni atılımlar için federasyon çağrılarına sarılmamız gerekmektedir. Federasyon için Alevilerin Kürtlerle, Dürziler ve diğer azınlıklarla omuz omuza yürümeleri hayati önem taşımaktadır.

Özgür Politika / 9 Mart 2025

Türkiye Destekli HTŞ, SMO ve DAİŞ Alevileri Katlediyor

Suriye’de Türkiye destekli bir Alevi katliamı yaşanmaktadır. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin (SOHR) 9 Mart 2025 tarihli raporuna göre, Lazkiye ve Tartus bölgelerinde 6 Mart’tan bu yana devam eden çatışmalarda 745’i Alevi sivil olmak üzere toplam 1.018 kişi hayatını kaybetmiştir. Bu çatışmalar, HTŞ çetelerinin, Alevilerin yoğunlukla yaşadığı Akdeniz kıyısındaki Lazkiye ve Tartus’a yönelik geniş çaplı saldırıları ile başlamıştır. Sivillerin çoğunun yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğü belirtilmektedir. Yerel kaynaklara göre ise bu sayının 2000’in üzerinde olduğu ifade edilmektedir.

Türkiye’nin DAİŞ, El Nusra, HTŞ, SMO gibi çete gruplarıyla birlikte hareket ederek bu bölgede bir cihatçı yapılanma oluşturma çabaları, Suriye’yi büyük bir felaketin eşiğine getirmiştir. Türkiye, DAİŞ petrollerini uluslararası pazara taşıyarak buradan elde edilen gelirleri cihatçı çetelere aktarmış, aynı zamanda bu grupların silahlandırılmasında aktif rol oynamıştır. 2014-2016 yılları arasında dönemin uluslararası basını, DAİŞ’in Türkiye üzerinden sağladığı lojistik destekle güç kazandığını ortaya koymuştur. The Guardian, New York Times ve Le Monde gibi medya organlarının yayınladığı raporlarda, DAİŞ’in petrol satışının Türkiye aracılığıyla gerçekleştirildiği ve elde edilen gelirlerin örgüte silah ve savaşçı temin etmek için kullanıldığı belirtilmiştir. 2015’te Rusya tarafından yayınlanan uydu görüntülerinde, DAİŞ’in kontrolü altındaki petrol sahalarından Türkiye’ye yüzlerce tankerin giriş yaptığı belgelenmiştir. Bu petrol gelirlerinin, Alevilere yönelik saldırılar gerçekleştiren gruplara aktığını düşünmek zor değildir. Ayrıca, 2016 yılında ortaya çıkan belgeler, Türkiye’den Suriye’ye giden silah yüklü tır konvoylarının cihatçı gruplara teslim edildiğini göstermiştir. Cumhuriyet Gazetesi’nin ifşa ettiği MİT TIR’ları skandalı, devlet eliyle radikal gruplara sağlanan askeri desteği gözler önüne sermiş, ancak buna rağmen uluslararası kamuoyunda yeterli tepki oluşmamıştır.

Bugün Aleviler, sistematik olarak cihatçı saldırganlığın hedefi haline gelmiş ve devlet destekli radikal unsurlar tarafından tehdit edilmektedir. Türkiye’nin Alevi politikaları, sadece kendi sınırları içinde değil, Suriye’de de Alevilere yönelik tehditleri besleyen bir unsur olmuştur. Osmanlı’dan günümüze kadar uzanan tarihsel süreçte Aleviler ötekileştirilmiş, şiddete ve baskıya maruz bırakılmıştır. AKP iktidarıyla birlikte bu baskı daha da artmış, Alevilere yönelik sistematik ayrımcılık politikaları hız kazanmıştır. Alevilere yönelik nefret söylemi, hükümete yakın medya kuruluşları ve cihatçı propagandalar aracılığıyla körüklenmiş, Türkiye’nin desteklediği gruplar Alevi köylerine yönelik saldırılar gerçekleştirmiştir. Afrin’de, İdlib’de ve Halep kırsalında Alevi topluluklarına yönelik sistematik saldırılar düzenlenmiş, köyler yakılmış ve halk zorla göç ettirilmiştir. Özellikle Afrin’deki Alevi nüfusunun büyük ölçüde yok edilmesi, Türkiye’nin yürüttüğü politikaların sonuçlarını gözler önüne sermektedir.

Bu bağlamda, İsmail Kılıçaslan’ın Aleviler hakkındaki sözleri, Türkiye’de devletin ve iktidara yakın kesimlerin Alevilere yönelik bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kılıçaslan: “Nusayri teröristlerin 100’e yakınını telef etti…

Anadolu Aleviliği ile neredeyse hiçbir ortak paydası olmayan, Suriye’de emperyalistlerin köpekliğini yapan, yapmaya da devam eden Nusayrileri…

Nusayriler, dini inançları bakımından değil, emperyalizme yaptıkları köpekliğin bir sonucu olarak hala Suriye’de sivil insan öldürecek kadar alçak oldukları için gebertiliyorlar. diyerek Alevi nefretini yazıya dökmekte bir sakınca görmemiştir. Tek bir kelimesinin Sünni Müslümanlar için kullanılması durumunda kıyameti koparacak olanlar, konu Aleviler olunca arkasında durmakta bir sakınca görmemektedirler. Bu tür söylemler, Türkiye’de Alevilere yönelik nefret iklimini pekiştiren ve cihatçı grupların saldırılarına zemin hazırlayan bir faktör olmuştur.

Türkiye’de muhalif geçinen bazı kesimler, Türkiye’nin cihatçı gruplarla işbirliğini örtbas eden söylemler üretmekte ve iktidarın Suriye politikasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Ufuk Uras’ın “Günün sonunda fotoğrafın tümüne bakıldığında, İran ve Esatçı artıkların bölgeyi provoke etmeye çalıştığı, bunu fırsat bilen bazı unsurların da sivillere intikam eylemlerine yöneldiği görülüyor. Rusya’nın derhal Esat’ı Suriye’ye teslim etmesi gerekiyor, eğer normalleşmeden yanaysa.” şeklindeki açıklamaları, muhalif kanatların Esat destekçileri diye haberleri aktarması, Alevilere yönelik katliamları perdelemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bunlar, Türkiye, HTŞ-SMO-DAİŞ gibi gruplarla işbirliği yaparak doğrudan mezhepsel temizlik girişimlerine destek vermektedir. Bu noktada, sözde muhaliflerin iktidarın çizdiği çerçevede hareket etmesi, Alevilerin nasıl bir oyun ile karşı karşıya olduğunu gözler önüne sermektedir. “Türkiye’nin Suriye politikası stratejik bir zorunluluktur” diyen çevreler, aslında iktidarın savaş suçlarını aklamak için propaganda yapmaktadırlar.

Devletli Hakan Fidan, Alevi katliamı ile ilgili yaptığı açıklamada ortakları HTŞ-SMO-DAİŞ çetlerini koruması altına alarak, “Suriye hükümetinin hiçbir provokasyona gelmeden haftalardır sürdürdüğü politikanın, bir provokasyonla rayından çıkarılmaya çalışıldığını görüyoruz.” diyecek kadar katledilen insanlara düşmanlığını ortaya koymaktadır. Alevilere yönelik saldırılar yalnızca fiziksel değil, ideolojik ve kimliksel düzeyde de yürütülmektedir. Türkmen Alevileri ile Kürt Alevileri, Arap Alevileri, Şii ve Nusayriler arasında yapay ayrımlar yaratılarak, Alevilerin birlik içinde hareket etmesi engellenmektedir. “Onlar bizden değil”,”Onlar sizden değil”  gibi söylemler, Aleviler arasındaki dayanışmayı zayıflatmak için kullanılmaktadır. Oysa bu saldırılar, kimlik farkı gözetmeksizin tüm Alevi topluluklarını hedef almaktadır.

Suriye’deki mezhepsel ve etnik gerilimlerin yalnızca Alevileri değil, Hristiyanlar, Dürziler ve diğer azınlık gruplarını da etkilediği göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle Hristiyan toplulukları da DAİŞ ve diğer radikal grupların saldırılarından ağır şekilde etkilenmiştir. Bu çerçevede, Alevilere yönelik saldırılar, daha geniş bir mezhepsel temizlik stratejisinin parçası olarak ele alınmalıdır. Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesinin arkasında sadece mezhepsel faktörlerin değil, Suriye’nin kuzeyinde Kürt yapılanmasını engellemek ve bölgesel nüfuzunu artırmak amacıyla da bu gruplarla işbirliği yapmakta, Rojava düşmanlığı üzerinden Suriye’de örgütlenmektedir.

Bugün Suriye’deki cihatçı yapılanmalar doğrudan Alevilere yönelik tehdit oluşturmaktadır. Aleviler, bu gruplar tarafından “katledilmesi vacip” topluluklar olarak görülmektedir. Türkiye’nin bu gruplara desteği, Alevilere yönelik saldırıları artırmakta ve Suriye’de mezhepsel temizlik girişimlerine yol açmaktadır. Aynı şekilde Türkiye’de de Alevilere yönelik baskılar artarak devam etmektedir. Alevi köyleri, inanç merkezleri ve toplulukları, hem Türkiye’de hem de Suriye’de sistematik saldırılara maruz kalmaktadır. Türkiye’deki mevcut iktidarın Alevilere yönelik asimilasyon ve baskı politikaları, geçmişte yaşanan Maraş, Çorum, Sivas, Gazi ve Gezi olaylarında açıkça görülmüştür. Bugün de benzer bir süreç, Suriye’de cihatçı yapılar eliyle yürütülmektedir. Alevi çoğrafyası boşaltılmaya çalışılmaktadır.

Bunun için Türkiye-HTŞ-SMO-DAİŞ ortaklığının Alevi katliamlarına karşı uluslararası kamuoyunu harekete geçirmek gerekmektedir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’ne, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne Alevilere yönelik saldırılar hakkında raporlar sunulmalı, Türkiye’nin desteklediği grupların savaş suçu işlediği belgelenerek bu kurumlara başvurulmalıdır. Avrupa ve ABD’deki Alevi diasporası, insan hakları örgütleriyle ortak çalışmalar yaparak bu konuyu gündeme taşımalıdır. Özellikle Avrupa Parlamentosu ve ABD Kongresi gibi uluslararası platformlarda Türkiye’nin Suriye’deki politikalarına karşı yaptırım çağrıları yapılmalıdır. Alevi mahalleleri ve köylerinin savunmasını sağlamak için uluslararası gözlemcilerin Suriye’deki Alevi yerleşimlerine erişimi sağlanmalı, bu bölgelerde güvenliğin arttırılması için uluslararası insani yardım örgütleri devreye sokulmalıdır.

Başta İngiltere olmak üzere ABD ve Almanya’ya katliamdaki sorumlulukları hatırlatılmalı ve baskı altına alınmalıdır. Katilleri meşrulaştıran tuzaklara düşülmeden bu ortaklığa karşı uluslararası güçlerin soruna müdahale etmesi için girişimler artırılmalıdır. Alevi kurumlarının önünde acil olarak bu durumu çözme sorumluluğu durmaktadır. Türkiye-HTŞ-SMO-DAİŞ ortaklığından sorunun çözümüne dair bir beklenti içinde olmak saflık olur.

Aleviler, tarih boyunca sürekli olarak katliamlara maruz kalmış, ancak yeterli örgütlü bir direniş sergileyememiştir. Suriye’deki trajik olaylar, Alevilerin kendi çıkarları doğrultusunda bağımsız bir örgütlenme oluşturmasının zorunluluğunu bir kez daha göstermiştir. Türkiye, Suriye ve diğer bölgelerdeki Alevi toplulukları arasında daha güçlü bir dayanışma ağı oluşturulmalıdır. Alevi mahalleleri ve köyleri, olası saldırılara karşı kendilerini koruyacak yapılar oluşturmalıdır. Son olarak, Aleviler kendi kaderlerini ellerine alarak, sessiz kalmaktan vazgeçmelidir. Sessizlik, gelecekteki daha büyük felaketlerin habercisidir.

 

Öcalan’dan”Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı”

Çağrıyı olduğu gibi yayınlıyoruz:

Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı

PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkarı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur.

Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır.

1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.
Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler, varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan, hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.

Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hâl alan tarihsel ilişkiyi, kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.
Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.

Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.

Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.

Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin yaptığı çağrı, Sayın Cumhurbaşkanının ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.

Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.

25 Şubat 2025
Abdullah Öcalan