Ana Sayfa Blog Sayfa 122

Uzun zamandan sonra Öcalan’dan ilk fotoğraf geldi

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, bugün İmralı Adası’ndaki cezaevinde PKK lideri ile üçüncü kez görüştü. Bu görüşmede, Ahmet Türk, Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder, Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Cengiz Çiçek ve Faik Özgür Erol yer aldı. Ayrıca, tutsaklar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş da görüşmede bulundu.

PKK lideri, İmralı Heyeti ve üç tutsak, İmralı’da ortak bir açıklama yaparak, fotoğraf kareleriyle bu anı paylaştı. Ancak, açıklamanın görüntüsü çekilmesine rağmen, heyete verilmedi. Sadece fotoğraf kareleri heyetle paylaşıldı.

PKK lideri, İmralı Heyeti ve tutsakların birlikte çekildiği fotoğraf ise kamuoyuyla paylaşıldı.

Abdullah Öcalan’ın Çağrısı fotoğraflı olacak

PKK lideri Abdullah Öcalan’ın İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde bugün gerçekleştirdiği üçüncü görüşmenin ardından, “Asrın Çağrısı” olarak adlandırılan açıklamasının saat 17.00’de İstanbul Taksim’deki Elit World Otel’de yapılması planlanıyor. İmralı Heyeti üyeleri Ahmet Türk, Pervin Buldan, Sırrı Süreyya Önder, Tülay Hatimoğulları, Tuncer Bakırhan, Cengiz Çiçek ve Faik Özgür Erol’un katılımıyla gerçekleşecek bu basın toplantısında, Öcalan’ın çağrısının bir heyet üyesi tarafından okunması ve görüşme sırasında çekilen fotoğrafların paylaşılması bekleniyor.

Ayrıca, Öcalan’ın çağrısının geniş kitlelere ulaştırılması amacıyla Diyarbakır ve Van’da dev ekranlar kuruldu. DEM Parti Diyarbakır İl Örgütü, Sur ilçesindeki Şeyh Said Meydanı’nda, Van İl Örgütü ise Van Kent Meydanı’nda dev ekranlar aracılığıyla açıklamayı canlı olarak yayınlayacak.

Öcalan’ın bu açıklamasında, PKK’ya silah bırakma ve örgütün feshi çağrısında bulunması bekleniyor. Edinilen bilgilere göre, Öcalan’ın mesajında silahlı mücadelenin sona erdiği ve siyasi düzlemde demokratik mücadelenin önemine vurgu yapacağı belirtiliyor.

Bu tarihi açıklamanın, Türkiye’de barış ve demokratikleşme sürecine önemli katkılar sağlaması umuluyor.

Büyük Savaş’tan önceki son çıkış; Abdullah Öcalan

Geçtiğimiz günlerde Fransa’nın iki önemli şehrinde büyük etkinlikler gerçekleştirildi. Biri Paris’te, diğeri ise Strasbourg’ta oldu. Paris’teki yürüyüş, katledilen Kürt siyasetçilerin yıldönümü anmasına yönelikti. Bu devasa katılımlı etkinlikte dikkatimi çeken en önemli detay, katılımcıların çoğunun gençlerden oluşuyor olmasıydı. Yürüyüşte, boyunlarına poşiler sarmış olan bu gençler müzikle uyum içinde dans ederken, poşilerinin rüzgarda dalgalanışı adeta aslan yelesi gibi havalanıyor, klasik Kürt halayı figürleriyle dans ediyorlardı. Ancak, bu görüntülerin yanında, yüzlerindeki gerginlik ve yere sertçe vurdukları adımlar, içlerinde biriken öfkenin, geçmişin izlerinin ve yeni bir neslin doğuşunun açık bir göstergesiydi. Gençlerin içinde birikmiş bu öfke, tıpkı bir halay gibi, hem bir gelenekselliğin hem de modern bir tepkinin birleşimiydi. Bu yürüyüş, Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez gibi Kürt kadın siyasetçilerinin anısına yapılıyordu. Bu isimler, Kürt özgürlük mücadelesinin simgeleri haline gelmişti ve her birinin hayatı, katılımları, mücadelesi bu genç neslin bilincinde derin izler bırakmıştı.

İkinci etkinlik ise Strasbourg’ta gerçekleştirildi. Burada toplanan kitle, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olası bir açıklamasını bekliyordu. 15 Şubat’ta yapılması beklenen bu açıklama, katılımcılar arasında büyük bir beklenti yaratmıştı. Strasbourg yürüyüşüne katılanların büyük bir kısmı, Paris’teki etkinlikten farklı olarak, daha yaşlı bir nüfusa sahipti. Gençlerin oranı neredeyse yarının altındaydı. Bu, Strasbourg yürüyüşünün, Kürt toplumunun geleceği için birlikte yaşamı hedefleyen bir birikimi ve ideolojik duruşu yansıttığını gösteriyor. PKK’nin kuruluş ideolojisinin yansımasıydı bu.

Kürt siyasetinin ilk yıllarında, daha çok Kürt kimliğini var etme mücadelesi ön plandaydı. Bu mücadelenin temelinde, komşularla ortaklaşmayı ve birlikte yaşamayı esas alan sosyalist bir bakış açısı vardı. İlk dönemin genç kadroları, bu sosyalist mücadele içinde Kürt özgürlük hareketinin bir parçası oldular. PKK kurucuları ve ideologları arasında Haki Karer, Kemal Pir gibi Türk devrimcileri vardır. Bu isimler, aynı zamanda devrimci hareketinin ideolojik çizgilerinden beslenmiş ve Kürt özgürlük mücadelesini küresel bir perspektife taşımışlardır. Abdullah Öcalan‘a yoldaşlık yapmışlardır. Hayatlarını bu uğurda ortaya koymuşlardır. O dönemin genç kadroları, hem Kürt özgürlüğü hem de sosyalist devrim mücadelesi için bir araya gelerek ortak bir hedef doğrultusunda birleşmişlerdi. Ancak bugünün gençleri, savaşın içinde büyüyen bir nesil olarak daha farklı bir yerde duruyorlar. Onlar için mesele, geçmişteki gibi sosyalist bir birliktelik kurmaktan çok, kimliklerini sorgulamadan doğrudan bir mücadele yürütmektir. Kan ve gözyaşı ile yaratılmış bir kimlikleri vardır. Bu da, gençler arasında milliyetçi eğilimlerin artmasına neden olmuştur.

Bugün Kürt siyasetinin liderliğini elinde bulunduran birinci kuşak kadrolar, birlikte yaşama fikrini hâlâ güçlü bir şekilde savunmaktadırlar. Bu kadroların varlığı, büyük bir barışın inşası için önemli bir fırsat sunmaktadır. Barış, onların fikriyatında var ve bu ortak yaşam kültürünü oluşturmak, ancak onların liderliğinde mümkün olabilir. Bu yüzden, barış ihtimali hâlâ masadaysa, bu onların siyasetteki etkinliğini koruyor olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’deki barış için en büyük şans, hâlâ onların siyasette söz sahibi olmasıdır. Abdullah Öcalan’ın, “Büyük Savaş’tan önceki son çıkış” olduğu söylenebilir. Çünkü Öcalan, Türkler, Kürtler başta olmak üzere tüm halkların birlikte yaşayabileceğini savunuyor ve Ortadoğu’daki çatışmaları durdurabilecek adımların atılmasının anahtarı hâlâ onun elinde. Bu sadece Kürt halkı için değil, Türkiye ve tüm bölge halkları için bir fırsattır.

Eğer bu fırsat doğru değerlendirilmezse, önümüzde duran büyük ihtimal büyük bir savaş olacaktır. Bu, Kürt gençlerinin yıllardır büyüyen öfkesinin çok daha şiddetli bir direnişe dönüşmesine yol açabilir. Kürt siyasetinin savaş hukuku çerçevesinde kalmasının en büyük sebebi, birinci kuşak kadroların hâlâ müdahil olmasıdır. Ancak bu nesil değiştiğinde ne olacağı belli değildir. Kimse hiçbir şeyin garantisini veremez.

İmralı’dan beklenen açıklama kritik önemde. Geleceğe dair umutların tükenmemesi, birlikte yaşama kültürünün güçlenmesi, sosyalist bir bakış açısıyla ortak bir yaşamın örgütlenmesi gerekmektedir. Eğer bu süreci sadece Kürt siyasetinin geri adımı olarak okursak, büyük bir hata yaparız. Bu yeni nesil, uluslararası dengelerin sunduğu fırsatları da değerlendirerek Türkiye’de büyük bir kırılmaya neden olabilir. Türkiye’de yıllardır bir travmaya dönüşen “bölünme korkusu”, Kürt gençliğinin bugünkü ruh haliyle birleştiğinde, çatışmaların çok daha sert bir hal alması mümkün. Bu gençlik eskisi gibi değil; ayrılığı önemsiyor, farklılığı derinleştiriyor ve bu da savaşın hukukun dışına taşmasına sebep olabilir.

Bugün Kürt siyasetinin elinde, bu kopuşu engelleyecek bir mekanizma bulunmaktadır. Ancak gençlerin kendilerini şiddetle ifade etme isteği, Kürt kimliğinin ispatlanması için bir araca dönüşebilir. Bu da, Türkiye’de savaşla beslenen siyasal ve ekonomik yapıların işine gelmektedir. Kürtlerin bugün her alanda varlık göstermesi, Kürtçe isimlerin daha fazla duyulması, inkârın artık mümkün olmadığını gösteriyor. Bu yüzden Kürt halkı, kazanımlarını toplumsal barışa ve ortak yaşama çevirmek zorundadır.

Türkiye, Kürt siyasetinin Öcalan liderliğinde atacağı adımı doğru okumalıdır. Bunu birlikte yaşamak için bir fırsata dönüştürmeli ve güven ortamını sağlayacak mekanizmaları oluşturmalıdır.

Ancak Türkiye siyasetçileri, özellikle de iktidarın dili, bu çağrının karşılığını vermiyor. Bugüne kadar şiddet ve inkâr üzerinden var olmuş bir siyasetin, gerçek bir çözüm iradesi göstermesi kolay değildir. Ama Kürtler alternatifsiz değildir ve Türkiye Cumhuriyeti de bunu biliyor. O yüzden olası bir açıklamaya “evet” deme refleksi gösteriyor. Öte yandan, Türkiye’de savaş ekonomisiyle güçlenen ve zenginleşen bir yapı var. Çete ilişkileri, rant ve silah ticaretiyle savaşın sürmesini isteyen bir kesim vardır ve bu yapının barış sürecine ikna edilmesi de zaman alacaktır.

Türkiye’de halkların tarihsel olarak uzun yıllara dayanan bir birlikteliği vardır. Devlet, iktidar ve onların menfaatleri için uygulanan siyaset ise halkları birbirine düşürmüştür. Ama halkların birbirleriyle bir sorunu yoktur. Bu yüzden barış her zaman mümkündür. Mesele, barış siyasetini örgütleyecek siyasi aktörlerin eksikliğidir. Kürt siyasetinin yıllardır süren barış çağrıları ve çatışmasızlık süreçleri, bugün bir barış masası kurulması için en büyük zeminlerden birini oluşturuyor.

Devlet Bahçeli’nin yaptığı son çağrı da bu yüzden önemli. Bahçeli gibi savaş yanlısı bir figürün böyle bir çıkış yapması, devletin derinliklerinde bu sürecin tartışıldığını gösteriyor. Bahçeli’ye böyle bir çağrı yaptırılması, devlet içindeki bazı yapıların süreci yeniden değerlendirdiğini gösteriyor.

Bu çağrı, iki yolu açıyor: Ya büyük bir savaşın fitili ateşlenecek ya da barış süreci örgütlenecek. Bu kararın kritik noktası, Kürt siyasetinin öncü kadrolarının hâlâ ayakta olması ve süreci yönlendirebilme gücüne sahip olmasıdır. Ama bugünü değil, yarını da düşünmek gerekiyor. Birinci kuşak siyasetçilerin olmadığı bir Kürt siyasi yapısı, çok daha büyük krizler doğurabilir. O yüzden bu şansı kaçırmamalıyız.

“En kötü barış, savaştan iyidir” (Desiderius Erasmus)

 

Berlin’de Can TV’yle dayanışma gecesi 28 Şubat’ta

Can TV, “Hak ve Hakikatin Sesi” sloganıyla yayın yaparak, 28 Şubat Cuma günü Almanya’nın başkenti Berlin’de önemli bir dayanışma gecesi düzenleyecek. Etkinlik, Berlin’deki kültürel yaşamın önemli adreslerinden biri olan Arzte Musiktheater’da gerçekleştirilecek. Saat 17:00’de başlayacak olan geceye, birbirinden değerli sanatçılar ve önemli isimler katılacak.

Sanatçı Seyfi Yerlikaya, Cemila Dinçer, Burhan Karakaş, Zöhre Kurtulan, Mustafa Yeşilyurt ve Soner Soyer, sahne alarak dinleyicilere unutulmaz bir müzik ziyafeti sunacak. Müzik ve sanatın birleştirici gücünden ilham alacak bu gece, dayanışmanın ve kardeşliğin önemine vurgu yapmayı amaçlıyor.

Etkinlikte ayrıca, Can TV’nin temsilcisi Şükrü Yıldız’ın yanı sıra, siyasi alanda tanınmış isimler de yer alacak. İdris Baluken ve FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik de konuşmacı olarak katılacak

Gecenin adresi ise, Luxemburgerstrasse 20, 13353 Berlin’de bulunan Arzte Musiktheater olacak. Katılım gösterenler, hem kültürel hem de toplumsal açıdan anlamlı bir deneyim yaşama fırsatı bulacak.

Öcalan’ın açıklamasını beklerken HAYDAR ERGÜL

Ortalık toz duman. PKK Lideri Abdullah Öcalan ne zaman açıklama yapacak, görüntülü mü, sözlü mü veya yazılı mı olacak? Yine açıklamanın içeriği nasıl olacak? Bu minval üzeri sorular artarak devam ediyor.

Şimdiye kadar DEM Heyeti İmralı’ya iki kez gidip geldi. Ve Heyet ilk İmralı görüşmesinden sonra Türkiye’deki parti yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Ardından bu görüşmelerin sonuçlarını Öcalan’a aktarmak için ikinci kez İmralı’ya gitti. İkinci görüşmeden sonra Heyet Güney Kürdistan’a geçti. Başta KDP, YNK olmak üzere siyasi parti yetkillieriyle çeşitli görüşmeler yaptı ve Türkiye’ye döndü.

Heyetinin önümüzdeki günlerde İmralı’ya üçüncü bir ziyaret yapması bekleniyor. Ardından Öcalan’dan beklenen açıklamanın yapılacağı kuvvetle muhtemeldir. Ancak açıklama Heyet’in İmralı’da bulunduğu zamanda mı veya daha sonramı yapılacağı net değildir. Muhtemeldir ki Heyet ziyaretinden sonra yapılacaktır açıklama. Zira Öcalan Güney Kürt partilerinden gelecek sonuçlara göre de bir çalışma yapmaya ihtiyaç duyabilir. Yine PKK çevrelerinden yapılan son açıklamalar üzerine devletin açıklamanın görsel veya sözlü yapmasına olanak verme ihtimali zayıf görülebilir. Yazılı olma ihtimali daha güçlüdür.

Öyle görünüyor ki Öcalan önümüzdeki günlerde veya haftalarda bir çağrı yapacaktır. Aylar önceden hemen her çevre kendi meşrebine göre yapılacak çağrıya ilişkin yorum ve değerlendirmeler yapmaktadırlar. Bu değerlendirmelerin amacı açıktır. Kamuoyunu baştan kendi çıkarlarına manipüle etmektir. Açık ki asıl amaç Kürt sorununa siyasal ve demokratik çözüm bulmak değildir. Daha çok PKK’nin elinden silahı almaktır. Bu silah alma meselesi kırk yıllık hikayedir. Oluşan yeni Ortadoğu konjonktürün ağırlıklı fırsatlar ortamında Kürtleri 1. Dünya Savaşı derekesine düşürmek; örgütsüz kılmak istemidir. Örgütsüz Kürt’e her tür dayatmada bulunmak kolaylaşacaktır çünkü. Bu olmasa bile yapılan açıklamayı çarpıtma, düşüncede muğlaklık yaratma da fayda sağlayabilir hesabıdır.

Nitekim gelişmelere bakıldığında ortam hiç de çözüm veya barışa uygun görünmemektedir. Kayyum atamaları hızından bir şey kaybetmedi. En son Van Büyük Şehir Belediyesine kayyum atandı. Şimdiye kadar DEM partinin beş şehir belediyesine kayyum atanmıştır. Şehirler şunlar; Van, Siirt, Dersim, Batman ve Mardin. Yine çok sayıda ilçe ve belde belediyesine de kayyum atanmış durumdadır. Devamı da gelecek gibidir.

Yine Batı’da kent uzlaşısı sonucu CHP’nin kazandığı belediyelere de kayyum atanmaya başlandı. Kent uzlaşısı sonucu belediye meclislerine seçilenler de gözaltına alınıyor ve tutuklanıyorlar.

HDK’ye dönükte gözaltılar ve tutuklamalar da devam ediyor. En son on kentte sürdürülen operasyonlar sonucu gözaltına alınan 51 kişiden otuzu tutuklandı.

Bu liste daha da uzatılabilir. Bu gözaltı ve tutuklamalardan amaç edinilen iki husustan söz edilebilir. Birincisi Kürtlerden uzak durun aksi halde başınız belaya girer. Yani Kürtleri yalnızlaştırıp güçsüzleştirme hedeflenmektedir. Buna bağlı olarak ikincisi mevcut Cumhur ittifakına muhalif olanları elimine etme ve zayıfta olsa karşı çıkma ihtimali olan siyasi veya toplumsal grup ve çevre bırakmama taktiği izlenmektedir. Buna en iyi örneklerden biri de yurtdışı yasağı konulan TUSİAD başkanı ile TUSİAD YİK başkanı olmaktadır.

Neden devlet tarafından böylesine operasyonel dönem yaşatılmaktadır? Çünkü Kürt sorunu adeta 1. Dünya Savaşı öncesine doğru bir dönüşüm yapmaktadır. Ancak o zamanki Kürtlerle günümüz Kürtleri arasında çok temel bir fark vardır. O zaman Kürtler ideolojisiz, paradigmasız ve örgütsüzlerdi. Şimdi ise halklara örnek teşkil edecek derecede gelişkin bir yapıya sahiptirler. Dolaysıyla Kürt sorunu çözüm sürecine girmiştir demek doğru tespit olur. Yine Öcalan’dan beklenen açıklama bölgenin yeni konjonktürü ile bağlantılı olacaktır. Ve Kürt sorunu çözümünde ilgili çevrelere makulü gösterecek içerik taşıyacaktır.

Yani Öcalan’dan örgütü fes et ve silah göm beklentisinde olanlar irrasyonel düşünenler ve güçlerini aşırı abartanlardır. Nitekim yapılan kimi konuşmalar ve operasyon üzerine operasyon çekmeler rasyonel olmamakla ilgilidir. Bu daha çok da hükümet olanlarda fazladır.

Türkiye’de şu an irrasyonel bir yönetim iş başındadır. Bu yönetimin nerdeyse 23 yılı geride kalıyor. 23 yıldır yönetiyor ve kendine göre her şeyi başarmıştır. Kendi ifadeleriyle 1. Dünya Savaşı sonrası açılan parantez kapanıyor. Yeni koşullarda Osmanlı rüyası görülüyor. AKP ve lideri her şeyi başardı. El attığı her şeyi yaptı. Gülen Cemaati tasfiye edildi, ordu vesayeti sonra erdirildi gibi. Kendilerince büyük bir başarı hikayesidir. Buna sessiz devrim diyorlar.  En son Şam’da Baas rejimi de düşürüldü gibi bir başarı hikayesi de ortaya konulunca, gerçekçi olmayan bir düşünce yapısının oluşumunu kaçınılmaz kıldı. İrrasyonel olma hali bunlarla ilgilidir. Dolaysıyla mevcut yönetimin bölge konjonktürünü doğru okuyacağını var saymak, buna göre değerlendirmeler yapmak yanlış sonuçlara götürebilir.

Devlet yönetiminin hali böyle sürrealist olunca Öcalan’ın görüşme yapması doğru mudur? Bazı kesimler bunu tartışıyor. Görüşme yapması doğrudur. Çünkü Kürt sorunu bölgesel ve küresel bir soruna dönüşmüştür, demokratik dönüşüm ve çözümün olumlu sonuçlarından en çok ezilen ve sömürülenler faydalanır. Dolayısıyla Öcalan’ın yaptığı görüşmeler, olası yapacağı çalışmalar, temaslar sadece Türkiye’ye hitap etmiyor. Çözümden yana olduğunu söylüyor Öcalan. Ve bilindiği gibi 3. Yol takip edilmektedir. Ucu açık, taktik ilişkiler kurularak gelişmeler sağlanabilir. Bu konuda çok fazla yaşanmışlık var ve tecrübeli bir çizgi yakalanmıştır. Bunun en gelişkin uygulaması Rojava örneğidir.

Öcalan kim çözümden yana, Özgürlük Hareketi mi yoksa devlet mi çözüm istemiyor? Yani böyle bir ikilem de yaratıyor. Bunun altını çizmek lazım. Şunu belirtelim: 2013-15 arası süren diyalog sürecinde çoğu çevre der ki hani bir şey olmadı? Şunu bilmek lazım. Kuzey Doğu Suriye’de ortaya çıkan yapı aslında o süreçte Türkiye’de sürdürülen diyalogla doğudan bağlantılıdır. İran’daki 2022’nin sonunda yaşanan Jin Jiyan Azadi direnişindeki gelişmelerden söz etmek yerinde olur. Uluslararası alanda Kürt Kadın Hareketi’nin bu kadar popülerleşmesi yine bu diyalogla bağlantılıdır. Özcesi toplumsal herhangi bir adımın tek bir sonucu yoktur. Birden fazla sonucu vardır. Bölge dinamiği Öcalan’ın yeni bir mesajının çok yönlü olumlu sonuç üretmesine müsaittir. Öcalan’ın atacağı adımlar geniş dinamiklere hitap eder ve bunu toplumsallaştırır. Bu bağlamlar içinde bakmak ve pratikleşmek çok şey kazandırabilir.

Aleviler barışın yanında

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF) tarafından düzenlenen panel “Aleviler Barışı Konuşuyor” başlığıyla Almanya’nın Mainz-Gustavsburg Cem Evi’nde geçekleşti. Moderatörlüğünü Özgür Demir’in yaptığı konferansa DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat konuşmacı olarak katıldı. Panel’de açılış konuşması AAAF Hessen Bölge Başkanı İhsan Dilber ve Gustavsburg Cemevi Başkanı Müslüm Aktar tarafından yapıldı. 

Alevilerin felsefesi ve inançları hedefte

AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, Alevilerin yaşam felsefelerinin ve inançlarının tarih boyunca sürekli saldırıların hedefi olduğunun, bugün de aynı saldırılarla yüz yüze kaldıklarının altını çizdi. 

Alevilerin sorunların çözümünde seslerini daha yüksek çıkartması gerektiğine vurgu yapan DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, örgütlenmenin ve mücadeleye devam etmenin önemini şu sözlerle ifade etti: “Aleviler, kimliklerinden dolayı, inançlarından dolayı Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Malatya katliamları gibi yüzlerce katliam yaşadılar. Bu kadar katliama uğramış, yakılmış olan biz Aleviler neden hala bir olamıyoruz? Örgütlenirsek özgürleşiriz, bunun mevcut koşulu budur.”

Barış kutsaldır

FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, Alevilerin son yüzyılda yaşadığı ağır travmalara dikkat çekerek, ortak mücadelenin önemini vurguladı. Çelik, gerçekleştirilen konferansını önemini şu sözlerle dile getirdi: “Barış kutsaldır; herkesten çok biz Alevilerin dillendirmesi ve sahip çıktığı bir kutsallıktır. Savaşın yıkıcılığı, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere toplum kırımını deşifre etmek, karşısında pozisyon almak ve dolayısıyla barışı dillendirmek herkesten çok kendisine Alevi diyenin görevi olmalıdır.”

Amasız, fakatsız barışın yanındayız 

Alevi inancının temel öğesinin insan ve yaşam hakkı olduğunu ifade eden AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, sürecin demokratikleşmesi yolunda Alevilere sorumluluklar düştüğünü söyledi. Mat, sözlerine şöyle devam etti: “Aleviler, amasız, fakatsız onurlu bir barışın yanında yer alacaktır. 35 yıllık mücadele gösterdi ki Aleviler cumhuriyetin demokratikleşmesine müthiş katkı sunuyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Diyarbakır’dan değil aynı zamanda Dersim’den ve Hacıbektaş’tan geçer. Biz de bu vesileyle bu şeffaf ve demokratik olarak yürütülecek bir sürecin ortak paydaşı olmak istiyoruz.”

Tartışmalar açık ve şeffaf

Ortadoğu’da yaşanan sorunların, krizlerin ve savaşların emperyal güçlerin yaşadığı küresel sermaye krizinden kaynaklandığına işaret eden DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, yaşanan gelişmelerin Türkiye’de iç barışı tartışmayı gerekli kıldığını vurguladı. 2013 yılındaki barış sürecinde muhalefetin ve toplumsal dinamiklerin yeterince sürece dahil olmadığını, bu dönemde ise daha açık ve şeffaf  tartışan bir çalışma yürüttüklerini belirten Hatimoğulları, konuşmasına şöyle devam etti: “2013 sürecinde toplumsal dinamikler barışı tartışmadı. Biz de bu konuda eksik kaldık, öz eleştirisini verdiğimiz bir konu da budur. Bu süreçte ise, toplumun nabzını tutan bütün toplumsal kesimlerle yaptığımız görüşmelerin tamamı pozitif geçti. Yaptığımız toplantılardaki ana görüş, bu toprakların barışa ihtiyacı olduğudur.”

yeni özgür politika

Kadın Kıyımının Derinleşen Görünümü Üzerine

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Kadın Kıyımının Derinleşen Görünümü Üzerine:

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, ülkemizde ve de Dünya da kadınların karşılaştığı şiddet, ayrımcılık ve baskılar her geçen gün derinleşiyor. Bu yıl, yalnızca kadınların eşitlik mücadelesini kutlamakla kalmayacak, aynı zamanda hükümetin kadın hakları, Alevi ve Kürt düşmanlığı gibi insan hakları ihlallerini sorgulamak, yeni stratejiler üretmek için de bir fırsat olacak. İçinde bulunduğumuz siyasi atmosferde, kadınların haklarını savunmak her geçen gün daha da zor hale gelmiş durumda.

Özellikle, hükümetin İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi, kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini görmezden gelmekten öteye geçerek, devletin kadınları koruma sorumluluğunu yok saydığı bir adım olmuştur. Bu kararla birlikte, kadınların hayatları daha da tehlikeye girmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kadınların korunması ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin büyük bir gerilemesi olarak tarihe geçmiştir.

Bu süreç sadece , hukuki ve siyasi bir kayıp olmayıp, toplumsal barışa da ciddi bir tehdit oluşturmuştur. Hükümetin Alevi ve Kürt düşmanlığını körükleyen politikaları, sadece bu toplulukları hedef almakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik mücadelenin önünü de tıkamıştır. Kadınların, hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun, eşit haklara sahip olması gerektiği gerçeği bir kez daha gözler önüne serilmektedir. Ancak bu mücadele, yalnızca kadınların değil, tüm toplumsal grupların sorumluluğundadır.

Süreç içinde, kadınların sesini yükselten, eşitlik ve özgürlük talep eden birçok canlarımız ve gazeteci tutuklanmış, sesini duyurmak isteyenler susturulmuştur. Bu, aslında kadınların ve tüm muhalefetin karşılaştığı en büyük zorluklardan birisidir: Hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların giderek artması, bu hakları savunanların sesinin kesilmesi. Kadın hakları savunucuları, yalnızca kadınların değil, tüm toplumun eşit ve adil bir şekilde yaşamasını savunurken, bu baskılarla karşılaşmak, mücadelelerini daha da zorlaştırmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, susturulmaya çalışan bu seslerin gücü, yalnızca kadınlar için değil, tüm toplum için umut kaynağı olmuştur.

Kadınlar, bu süreçte yalnızca kendi haklarını savunmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm toplumsal kesimlerle birlikte hareket etmeyi başarmışlardır. Kadın hakları savunuculuğu, sadece kadınların sorunu değil, herkesin sorunudur. Birlikte hareket ettiğimizde, sesimizi duyurabileceğimizin, adaletsizliklere karşı direneceğimizin ve haklarımızı geri alacağımızın bilincindeyiz. Bu yüzden kadınların dayanışması ve birlikte hareket etme gücü, bu karanlık dönemde en büyük umut kaynağımızdır.

8 Mart, sadece bir kutlama günü değil, aynı zamanda bu zorlukları aşmak için birlikte mücadele etme kararlılığımızın da simgesidir. Kadınların, toplumsal eşitsizliklere karşı duruşunu pekiştireceği, seslerini duyuracağı ve birlikte değişim yaratacağı bir gün olmalıdır. Kadın hakları savunuculuğu her gün sürdürülmeli, kadınlar yalnızca 8 Mart’ta değil, her gün eşitlik ve özgürlük için sesini yükseltmelidir. Hükümetin, Alevi ve Kürt düşmanlığına dayanan politikaları ve kadınların haklarını yok sayan tutumu, ancak hep birlikte, toplumsal bir direniş ve dayanışma ile aşılabilir.

Beko oğlu İbrahim Kaya Hakk’a yürüdü

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü.

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü. Alevi toplumu için önemli isimlerden olan Kaya, 15 Şubat Cumartesi saat 14:00’te Yenibosna Cemevi’nden uğurlanıp, 16 Şubat Pazar saat 12:00’de kendi köyünde toprağa sırlanacak.

“KAYA’NIN HAYATI, ALEVİ KÜLTÜRÜNÜN YAŞATILMASI NOKTASINDA BİR ÖRNEK TEŞKİL ETMEKTEDİR”

Ocaxê Bakê Alevi Kültür Derneği yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

“Ocaxê Bakê değerli bir hizmetkârı olarak, yıllar boyunca ocağın manevi sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirmiştir. İbrahim Kaya, ocağının geleneklerini yaşatmak ve bu değerleri yeni nesillere aktarmak için büyük bir özveriyle çalışmış, hizmetlerini her zaman büyük bir sevgi ve saygı içinde yerine getirmiştir.

Ocaxê Bakê’ye olan sadakati, Alevi inancının temel değerlerine olan bağlılığını ve derin anlayışını yansıtmaktadır. İbrahim Kaya, ocağın mensuplarına rehberlik etmiş, ocağın ışığını hep canlı tutmuş ve Alevi inancının özünü yaşamış bir hizmetkâr olmuştur.
İbrahim Kaya’nın hayatı, Alevi kültürünün, geleneklerinin ve öğretilerinin yaşatılması noktasında bir örnek teşkil etmektedir. O, ocağın bir parçası olarak, Ocaxê Bakê manevi görevlerini yerine getirmekteki azmi ve kararlılığıyla hafızalarda yer etmiştir. Onun bu değerli katkıları, Alevi inancının ne kadar derin ve köklü bir geçmişe sahip olduğunun bir göstergesidir.

İbrahim Kaya’nın bu kutsal yoldaki hizmetlerini asla unutmayacağız. Ocaxê Bakê kattığı manevi güç, toplumsal birliğimizin pekişmesine yardımcı olmuştur. Bizler, İbrahim Kaya’yı, Alevi inancının derinliklerine olan bağlılığı ve hizmetleriyle hatırlayacağız.”

PİRHA/MARAŞ

Suriye yönetiminin ani çöküşü MİHRAÇ URAL

Biz bunu Beşar Esad’ın yanılgısı ya da tutsaklığı diyebileceğimiz bir şekilde düşünüyoruz. Sahil bölgesi tek bir kurşun dahi atmadan teslim edildi. Her taraf teslim edildi. Teslim! Bu teslimat olmasaydı HTŞ İdlib’ten bir adım öteye geçemezdi. Ama devlet aniden yok oldu, aniden. Hatta oradan boşalan insanlar “yahu ne oluyor, böyle bir şey olur mu” diye hayret ve tepki içerisindeydi.

Sabahleyin yoldaşlarımız kontrol yapıyorlardı. Evimizin yakınında bahriyeliler vardı. Bahriyeliler aniden ortadan kayboldu. Silahını alan aldı, atan attı. Dev bir mekanizma boşaldı. Ortalık silah, mazot çalanlara kaldı. Öyle bir pozisyon.

Acaba Beşar Esad kendi iradesiyle mi yarattı bu pozisyonu, yoksa şu ana kadar konuşmamış ve kimi söylentilere göre tutsak olduğu için mi? Mümkün! Ama artık Esadlar’dan geriye bir şey kalmadı. Esadlar geriye bir şey bırakmadı. Ne kendileri için ne de halkı için bir şey bırakabildi.

Bunlar ister kendi iradeleriyle ister zorla, öyle yanlış bir şey yaptılar ki, tarihsel bir hata. Aleviler için de tarihin en büyük hatasını işlediler.

Oysa bir ay direnseydiler, HTŞ ne Halep’e girebilirdi ne Şam’a. Zaten Sahil’e giremediler. Sahil’de çatışacak güç vardı. Hepimiz buradaydık. Hepimiz direnir, savaşırdık. Ama buna imkan tanımadılar.

Ortada büyük bir hata var. Bu, ya iradi bir hataydı ya da baskı sonucunda yapılmış bir hataydı. Bunu artık tarih irdeleyecek ve açıklayacaktır. Öyle olmaz. Öyle devlet terk edilmez. Savaşsız terk edilmez. Savaşın olmadığı bir şekilde devlet teslim edilmez.

Teslim ettiler. Devleti teslim ettiler. Kim yapar bunu? Bunu yapanlar işte burada. Bu kararı ya Beşar Esad aldı ya da alttaki kadrolar aldı. Yahu, 4. Ordu var! 4. Ordu’nun kuruluşu bu amaçlar için. Aniden karar alınıp silahlar terk edilir mi? Terk edilmez.

7 Aralık’ta Saray’da bazı karışıklıklar olduğu, çatışma yaşandığı şeklinde bazı söylentiler oldu. Bu doğru olabilir. Çünkü böyle bir karar çıkartılamaz. Orduyu terhis etmek diye bir şey yapılamaz. Ordu savaşmaya hazırdı. Savaşıyordu. Ama o Katar’daki 4’lü Zirve nasıl kararlar almışsa, bu kararlar orduya nasıl yansımışsa, nasıl olmuşsa olmuş, nereden kaynaklıysa, yanlış! Yanlışların en büyüğü!

Sahil bölgesindeki Alevi toplumu

Aleviler büyük bir bozgun halinde. Çok büyük bir bozgun. Toparlanmaya çalışıyorlar. Şimdi yavaş yavaş birlik oluşturmaya, dernekler kurmaya başladılar. Ama bu, savaşacaklar anlamına gelir mi gelmez mi artık zamanla ortaya çıkacak bir şey. Vuruşmadan, kendini savunmadan hiçbir hak savunulamaz.

Suriye’de değişik adlarda direniş örgütleri kendilerini göstermeye başladı ve bunlar gerek HTŞ’ye gerekse de diğer terör örgütlerine karşı ciddi eylemler yapmaya başladı. Ve bunlar Suriye’nin bütünlüğünü hedeflediklerini beyan ettiler. Bu durum Suriye’nin bütünlüğünü hedefleyen ciddi bir direnişin ortaya çıkmasını sağlayabilir mi diye bir umut var. Ama şu an bu çok güç. Biraz zaman gerekiyor. Zamana ihtiyaç var. Zaman! Bu sorunları aşabilecek tek şey zamandır. Bu çatışmalar henüz yeterince olgun hale gelmedi. Yeterince aktif değiller. Alevi halkını toparlayacak yeterli güçte değiller. Bir de “Dır-el Sahil”(Sahil Kalkanı) diye bir oluşum var. Bu oluşum, bilmiyorum, ne yapabilir. Böyle küçük küçük gruplar halinde buluşmalar yapıyorlar. Bakalım!

Bu süreçte iki eğilim ortaya çıkmaya başladı: Biri, Türkiye’nin himayesini, hatta Sahil bölgesinin Türkiye’ye ilhakını isteyen bir eğilim, diğeri de İsrail’in himayesini isteyen bir eğilim. Her iki eğilim de yanlış eğilimler. Her ikisi de uluslararası güçler tarafından kullanılmakta olan eğilimler. Bu eğilimlerle Suriye’de Alevilerin kazanabileceği hiçbir şey yoktur. Suriye’de Aleviler kendi örgütlenmelerini yaratmalıdır.

Bu her iki eğilim de çok zayıf ve elit kesimlerce işleniyor. Bunun herhangi bir sonuç getireceğini sanmıyorum. Suriye’deki Aleviler daha çok Suriye’nin birliğinden yana tavır takınır. Sonuna kadar bunun mücadelesini verir. Şimdiki eğilimler geçerli eğilimler değildir. Hele Türkiye’deki Kemalistlerin önerdiği Alevilerin Türkiye himayesine girmesi hikayesi tamamen yanlış bir hikayedir. Diğerlerinin İsrail’le ilişkiler kurulması anlamındaki eğilimi ise çok tehlikelidir ve yürümez.

Yürüyecek olan, Suriye’nin içinde Alevilerin etkin olduğu, Alevilerin yoğun olarak bir araya gelebildiği ve tavır alabildiği koşullardır. İşte bu koşullar Alevileri birliğe davet eder, Alevilerin iç bölünmesine son verir ve büyük bir çoğunlukla siyasal sahnede yer almaya çalışırlar. Ancak bu şekilde çıkış yolu mümkün olur. Tabii bunun nasıl oluşturulması gerekiyor? Suriye bütünlüğü içinde mi kalacaklar yoksa ayrı bir yapılanmaya mı yönelecekler? Bu, zamanla ortaya çıkacak. Alevi katliamları daha fazla devam ederse ayrı bir yapılanmaya gitmeleri kaçınılmaz olur. Bu günlerde Hama kırsalındaki Aleviler göçe zorlanıyor, Sahil kesimine gidip orada yerleşmeye zorlanıyor! Bu nasıl olabilir? Bu göç uygulaması ikame edilmeye çalışılıyor. Bu, zamanla sonuçlarını gösterecektir.

Ama önemli olan, Alevilerin henüz birlik olmadıkları bu koşullarda nasıl birlik olacakları sorunudur. Bunun çabası var. Bunun çabası verilmekte.

Emperyalist ülkelerin Suriye’yi 4-5 parçaya bölme projeleri olduğu görülüyor. Beş parça devlet kurma anlamında olmasa bile bölümler (kantonlar) halinde ele alınması mümkün. Aleviler, Dürziler, Kürtler, Türkmenler şeklinde kantonlar oluşturulması mümkün.

HTŞ devlet yönetemez

Bizim gözlemimize göre HTŞ yönetimi, devlet yönetebilecek kadrolara sahip değil. HTŞ, bir küçük gruptur. Savaşta kazandığı zaferler de yok. 30’a yakın grup bir araya gelip Halep’te, Hama’da savaştı. Ama bu güçler, devlet yönetecek ne tecrübeye sahip ne de bilgiye. Karanlık ve zulüm günleri 2 aydır Suriye’de hala sürüyor. 2 aydır lağvettikleri onlarca kurum ve müessese atamasız duruyorken, seçimlere gideceğiz diyerek en az 4 yıl ülkenin idaresini sürdürecekler.

Buradan da anlaşılıyor ki diktatörlüklerini karanlık ve zulüm yöntemleriyle devam ettireceklerdir. Bir de şimdi her şeyi lağvettikten sonra… Anayasayı, orduyu, partileri, Baroları, her türlü birliği lağvetti. Peki onun yerine ne koydu? Hiçbir şey. Ne ordu var ne de siyasi birlik. Hiçbir şey! Bu durumda devlet nasıl yönetilir? Devlet yönetemezsin! Bunun için bu Colani, 4 yıl boyunca seçimler yapılmadan hakim olacağını söylüyor. Bu dört yıl içinde ordu mu kurabileceksin, yeni bir devlet mi kurabileceksin? Bunları yapamazsın. İşleri buraya getirerek şimdiden Sünnilerin tepkisini çekmeye başlıyor. Sünniler tepki gösteriyorlar. Bu tepkiler gittikçe artıyor. Alevi birlikleri buna dikkat çekiyor. Eğer Sünniler ayağa kalkarsa biz de ayağa kalkarız, gibi söylemler içindeler. Bu iç çatışma büyük bir ihtimalle kopacak. Çünkü HTŞ devlet yönetecek güçte değildir. Ne yaptılar? Kimi yerlerde yönetimi olduğu gibi bıraktılar, bazılarını değiştirdiler ama yerine atadıkları kimse yok… Öyle karmakarışık bir devlet yapısı ortaya çıktı.

Aleviler %12-13 nüfus oranlarıyla Suriye’de Sünni topluluktan sonra gelen en kalabalık topluluktur. Ama örgütlülük bakımından en zayıf kesimdir. Alevi halkının toparlanıp örgütlenerek kendilerini yeni yönetime dayatacak bir potansiyeli yakalamaları gerekir.

Bu potansiyel şimdiden belirmeye başladı. Yavaş yavaş toparlanıyorlar. Büyük Meclis kurma çabası var. Gazal Gazal gibi yakından tanıdığımız isimler var. Aleviler kendi aralarında da ayırımlar taşıyorlar, fakat bu aralar birliğe doğru bir gidiş seziliyor. Kuruluş çabaları var. Büyük bir dernek oluşturma çabaları var. Bu günlerde kısa sürede gelişmeler belli olacak. Bu gelişmeler, Sünnilerin kendi içlerindeki sorunları da göz önüne aldığımızda önemli bir rol oynar.

Kürt hareketi elini güçlü bir şekilde bu halka uzatmalı. Başka güçlerin, uluslararası güçlerin bu alanda rol çalmasına fırsat bırakmadan Kürt hareketi Alevi toplumuyla aktif dayanışma içine girmelidir.

Uluslararası güçler Alevi katliamları teşvik ederek bu topluluğu himayeye muhtaç bırakıyor gibi görünüyor. Böyle bir risk var. Çünkü katliamlar sürekli. Alevilere yönelik katliamlar sürekli gündeme geliyor. Aleviler bunu bir sığınma olarak algılayabilirler. Zamanla bu duygular gelişir, belirli bir emperyalist gücün yanında yer almaya ya da korumasına girmeye yönelik çıkışlar olabilir. Bu mümkün. Bunun önüne geçmek için Suriye içerisindeki toplulukların dayanışması ile sorunların çözümlenmesine gidilmelidir.

Barış mı, Savaş mı?

Ortadoğu’nun temel gündem maddesini savaş ve Suriye’deki durum oluşturuyor. Bunun yarattığı sonuçlar ve burada yaşayan Alevilerin, Hristiyanların, Kürtlerin, Asurilerin, Ermenilerin geleceğine dair kaygılar tartışılıyor.

Bu tartışmalar, Türkiye’nin nereye doğru evrileceğinin de resmini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak büyük savaştan yana mı tavır takınacağız, yoksa barışın inşasında, birlikte yaşama alanlarını yaratma konusunda mı bir karar vereceğiz?

DW’in bir haberi şöyle diyor: “Türkiye’de terörden aranan kaç HTŞ’li ve El Kaideli var? Yargı kararlarında nelerle anılıyorlar? Aranan IŞİD’çiler HTŞ saflarına katılabilir mi?” Suriye’de tutuklanan IŞİD’liler Türkiye’ye iade edilmek istediklerini söylemişlerdi. Neden? Çünkü Türkiye yargısı bunları ödüllendiriyor.

Türkiye’nin özellikle Rojava’da geliştirdiği savaş, IŞİD’e karşı mücadeleyi sekteye uğratıyor. Türkiye geçtiğimiz günlerde “Bunları bize teslim edin.” dedi. Peki, bu suç mekanizmaları Türkiye’ye teslim edildiğinde ne oluyor? Sözde Suriye Milli Ordusu (SMO) ya da eski Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi çete grupları sahneye çıkıyor.

Suriye’deki gelişmelerden Türkiye’nin pay almak istediği açık. Cihatçı grupların yürüttüğü savaş ve katliamların desteklendiği biliniyor. İç politikada büyük hayaller beslenirken, dış politikada itibarsızlık devam ediyor. Bunun en somut örneği: Avrupa’da Suriye’nin geleceğine dair yapılan toplantıya ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya katılırken, Türkiye davet edilmedi.

Suriye’de Aleviler için ciddi bir tehdit var. Katliam görüntüleri gelirken Türkiye medyası bu durumu görmezden geliyor, aksine destekleyici bir propaganda yürütüyor. Alevileri “Baas rejiminin destekleyicileri” olarak göstermek için çalışıyor. Suriye’de Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar ve Ermeniler kendi geleceklerini şekillendirmeye çalışırken, Türkiye bu halkların üzerine savaş yürütüyor.

Peki, bu savaş kimin çıkarına? Kim zenginleşiyor? Türkiye’nin vergileriyle finanse edilen savaşın sonunda hangi çeteler büyüyor? Halkın paraları eğitime, sağlığa veya refaha değil, savaş sektörüne ve silah sanayisine aktarılıyor. Türkiye’deki savunma sanayi şirketleri ve iktidara yakın gruplar büyük kazanç sağlarken, vatandaş yoksullaşıyor.

Özellikle Türkiye’deki silah sektörü, iktidar çevresine yakın sermaye gruplarıyla büyüyor. Büyük ihaleler belirli şirketlere gidiyor ve savaşın devam etmesi, bu yapıların güçlenmesini sağlıyor. Halk için bu savaşın hiçbir getirisi yok. İşgal edilen bölgelerde Türkiye vatandaşlarının refahı artmıyor; aksine, savaş ekonomisi iç pazarı da olumsuz etkiliyor. Fakirleşmeyi derinleştiryor.

Medya, halkın bu savaşlardan kazançlı çıkacağını öne süren propagandalar yapıyor. Oysa savaş, yalnızca iktidara yakın sermaye gruplarını ve silah tüccarlarını zenginleştiriyor. Savaşın mali yükü ise milyonlarca vatandaşın sırtına yükleniyor. Erdoğan’ın damadı dünya milyarderler listesine giriyor. Türkiye insanı fakirleşirken, nasıl oluyor da iktidara yakın kişiler hızla zenginleşiyor?

Deniyor ki: “Silah üretiliyor. İran’da, Rusya’da, Amerika’da, İsrail’de de üretiliyor.” Peki, bu ülkelerde silah üreten şirket sahiplerinden hangisi birkaç yıl içinde milyarderler listesine giriyor? Türkiye’de halkın sefalet içinde yaşadığı bir dönemde, iktidara yakın isimlerin büyük sermaye birikimi yapması, çarpıcı bir gerçekliktir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yalan üzerine kurulu bir siyaset izliyor. Halk, Suriye’de zafer kazanıldığını sanıyor. Diyelim ki Suriye’de toprak kazandın, zafer kazandın, orayı Türkiye’ye kattın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kazancı ne olacak? Hiçbir şey. İşgal edilen bölgelerde halkın cebine giren bir şey var mı? Hayır. Hırsızların, silah tüccarlarının, mafyanın cebine gidiyor.

Mafya ve çete grupları, Türkiye içinde de birer cinayet şebekesi olarak çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sokak ortasında vuruyorlar. Kendi ülküdaşlarını bile hedef alıyorlar. Türkiye, savaşın yıkıcı sonuçlarıyla iç içe bir geleceğe sürükleniyor. Kürtlere, Hristiyanlara, Ermenilere, Süryanilere karşı yürütülen savaşın halklara ne faydası var? Hiçbir faydası yok.

Gerçekleri görmek zorundayız. Propaganda merkezlerinin yalanları yerine gerçeğe odaklanmalıyız. Türkiye’de bağımsız medya yok denecek kadar az. Devletin resmi yayın organlarının söyledikleri, yalnızca manipülasyona hizmet ediyor. Erdoğan bile itiraf ediyor: “Türkiye genç ve nitelikli nüfus bakımından kan kaybediyor.” Peki, neden? Çünkü Türkiye’de hukuk yok edildi. Adalet yok edildi. İnsan onuruna yakışır bir yaşam mümkün değil.

Erdoğan sürekli “müjde vereceğim” diyor. Herkes merak ediyor: Acaba savaş mı bitecek, ekonomik kriz mi çözülecek? Ama sonunda “kaç çocuk doğurmanız gerektiğini” söylüyor. Halk, tek adam rejiminin dayattığı hayatı yaşamak istemiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları savaşa gönderilerek öldürülüyor. Erdoğan “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” derken, kendi ailesini güven içinde tutuyor.

Bir zamanlar “Bu yüzüğümden başka malım yok” diyen adam, şimdi dünyanın en zengin liderleri arasında gösteriliyor. Devletin büyük ihaleleri, vergileri Erdoğan ve çevresine çalışıyor. Orman yangınları çıkıyor. Hemen “PKK yaktı” deniyor ama yanan yerlere yapılan otellerin sahipleri AKP’liler çıkıyor. Türkiye, uzun yıllardır planlı bir şekilde yakılıyor.

Savaş mı istiyoruz, barış mı? İşte temel soru bu. Savaş, açlık, yoksulluk, yıkım ve daha fazla sefalet demektir. Savaş, yalnızca iktidara yakın bir avuç insanı zenginleştirirken, milyonları sefalete sürüklüyor. Türkiye mafya devleti hâline gelmiş durumda. Suç çeteleri, uyuşturucu ticareti, kara para aklama düzeni büyüyor. Cahillik, yolsuzluk ve katliamlar besleniyor.

Savaş, bir avuç sermayedarın servetini artırırken, milyonları yoksulluğa, acıya ve belirsizliğe mahkûm ediyor. Barış ise, savaştan ve yıkımdan en fazla etkilenen halkların, birlikte ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir geleceği mümkün kılıyor. Bu nedenle, Abdullah Öcalan şahsında gelişen “barış” umudu, yalnızca belirli bir kesimi değil, Ortadoğu ve Türkiye’de yaşayan milyonların geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.

Bu yüzden temel soruyu tekrar soruyoruz: Savaş mı istiyoruz, barış mı? Türkiye ve Ortadoğu halkları, savaşın gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmemelidir. Savaşın kimleri zenginleştirdiği, kimleri yok ettiği açıktır. Eğer halklar, gerçek bir adalet ve özgürlük içinde yaşamak istiyorsa, barışın inşasına sahip çıkmalıdır. Ancak bu şekilde, bu topraklarda yaşayan herkes için umut dolu, adil ve barışçıl bir gelecek inşa edilebilir.