Ana Sayfa Blog Sayfa 123

Alevi Ansiklopedisi: Kültürel ve Tarihsel Hafızaya Katkı

Rıza Şehri Akademisi’nin davetiyle başlatılan Alevi Ansiklopedisi çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Alevilik alanında akademik, sosyolojik ve kültürel bir başvuru kaynağı olmayı hedefleyen ansiklopedi, ilk aşamada Türkçe ve İngilizce dillerinde yayına başlayacak. Gelecekte ise Kırmancki (Zazaca), Kurmanci, Almanca ve Fransızca gibi dillerde de içerik sunulması planlanıyor.

Geniş İçerik Yelpazesiyle Aleviliğe Kapsamlı Bir Bakış
Alevi Ansiklopedisi, Aleviliğin tarihsel ve kültürel öğelerini sistematik bir şekilde ele alarak geniş bir konu yelpazesi sunmayı amaçlıyor. Klasik ansiklopedik girişlerin yanı sıra, Aleviliğin toplumsal dinamiklerini ve güncel meselelerini ele alan maddeler de yer alacak. Öne çıkan konular arasında şunlar bulunuyor:

Tarihsel ve Teolojik Kavramlar: Semah, ocak, talip, gülbenk, cemevi
Sosyolojik ve Kültürel Konular: Alevilikte sözlü kültür, Alevi hafızası, Alevi müziği
Toplumsal ve Politik Perspektifler: Alevi karşıtı ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kuşaklar arası travma
Tarihsel Süreçler ve Olaylar: Alevi katliamları, Alevi diasporaları, Kureyş Ocağı
Alevi Toplumunun Çeşitliliğini Kapsama Hedefi
Ansiklopedinin temel vizyonlarından biri, Alevi toplumunun sosyo-kültürel ve siyasal çeşitliliğini yansıtmak ve özellikle tartışmalı konularda farklı perspektiflere yer vermek. Bu sayede, Aleviliğin tarihi ve güncel meseleleri üzerine kapsamlı ve dengeli bir içerik sunulması amaçlanıyor.

Alevi Ansiklopedisi üç ana bileşenden oluşuyor:

Destekleyici Alevi Kurumları: Türkiye ve Avrupa’daki çeşitli Alevi kurumları ve akademik platformlar, projeye destek sağlıyor.
Yayın Kurulu & Bilimsel Danışma Kurulu: Ansiklopedinin bilimsel kriterlere uygun hazırlanmasını sağlıyor.
Teknik Ekip: Web sitesi, görsel materyaller ve dijital altyapının oluşturulmasından sorumlu.

Uzun Vadeli ve Sürekli Gelişen Bir Proje
Alevi Ansiklopedisi, uzun vadeye yayılan ve sürekli gelişen bir bilgi platformu olarak tasarlanıyor. İçerik, zaman içinde akademik çalışmalar, araştırmalar ve yeni katkılarla zenginleştirilecek. Ansiklopedinin hazırlık süreci kapsamında çeşitli sempozyumlar, atölye çalışmaları ve akademik toplantılar da düzenlenecek.

Bu proje, Alevilikle ilgilenen akademisyenleri, araştırmacıları, yazarları ve ilgili tüm kesimleri katkı sunmaya davet ediyor.

Yedi maddede çerçevelenen çözüm ve barış HAYDAR ERGÜL

Adı konulamayan süreç devam ediyor. İmralı Heyeti büyük oranda görüşmelerini tamamladı. Heyet barış meselesinde güven vermeye çalışsa da yeterli aranda güven ortamının oluştuğu söylenemez. Güven oluşturan temel bir olgu PKK Lideri Abdullah Öcalan adına yapılan yedi maddelik açıklamadır. Bu güven de Öcalan’ın ezici olarak Kürt toplumunda oluşan güveniyle ilgilidir. Genelde kamuoyu özelde Kürtler geçmişte yaşanan bu tür süreçlerin hep tek yanlı kalması, hükümet veya devlet tarafından güven verici adımların atılmaması nedeniyle güvenmemekte. Bu da sürece güveni zayıflatmakta, yaklaşımda temkinliye yol açmaktadır.

Öcalan’ın çözüm ve barış arayışı otuz birinci yılını geride bıraktı. İlk tek yanlı ateşkes pratiği 1993 yılında yaşanmıştır. Daha sonraları benzeri şekilde defalarca adeta tekrarlanan süreçler olmuştur. En kapsamlısı ve uzun süreleri olanı da 2013-2015 sürecinde olanıdır. Barışa dönük her adım hedeflenene ulaşamasa da önemli birikimler yarattı, tecrübeler edinildi ve dersler oluşturdu. Özcesi çözüm ve barış konuşu toplumsal düzeyde toplumsallaşmıştır, politize olmuştur. Aynı zamanda pozitif ve negatif düşünceler oluşturmuştur. Bu durum yeni barış arayışında çeşitli duygu ve düşüncelerin oluşmasına da yol verebilmektedir. Yani nötr bir durumdan söz etmek güç, geniş kesimlerin geçmiş yaşanmışlıklara dayanarak tarafların yaklaşım ve tutamlarına ilişkin daha rahat düşünceler oluşturabilmektedir.

Her şeyden önce Kürtlerin temkinli yaklaşmaları anlaşılırdır. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş denir. Sütten ağzı yananın hayli fazla olduğu akılda tutmaktan yarar olabilir. Devlet veya hükümet tarafının söylemleri aleni, hemen her gün dile getirilmektedir ve geniş çevrelerce dinlenmektedir; umut verici yanı zayıf ve ağırlıklı ‘düzleyip-yıkıp’ geçileceğinden dem vurulmaktadır. Bu söylem şeklinde barışa dair aranırsa çok az şey bulunabilir. Ağırlık bastırma ve tasfiye içeriklidir.

Öcalan, dünya ve bölge okuması; konjonktür ve yeni güç konumlanmaları, ilişki-çelişkileri, fırsatlar ve riskler bağlamlarından vardığı sonuçlardan hareketle yedi maddede çerçevelemiştir, çözüm ve barışı. Bunlarla en azından barışın önünün açılması sağlanabilir. Sorunların çözümü konulan çerçeve içinde kurulacak diyaloglarla barışa ulaşılacağını vurgulamaktadır. Bu konuda rol oynamaya gücünün olduğu, ehil olduğunu belirtmektedir. Yoksa tek yanlı adım atacağını, egemen çevreler tarafından köpürtülen çağrıyı yapacağını belirtmemektedir, Öcalan. Yani “barış önce gelir çözüm peşi sıra” şeklinde okunur veya yansıtılırsa hayli problemli durumlar ortay çıkar.

Adı konulamayan sürece ilişkin muhtelif yaklaşımların olduğu açıktır. Her çevre kendi çıkar ve meşrebine uygun bakışlar ve tutumlar ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İmralı Heyeti’nin açıklamalarında ortamı provoke veya tahrik etmeden açıklamalar yapmasının çok zor olduğu tartışma götürmez. Kimi çevreler sürece dair provokatif açıklamalar, saldırgan tutumlar almaktadırlar. Bu çevreleri yatıştırmak adına zaman zaman adeta Kürtlerin veya temsilcilerin bir istemleri yoktur; yeter ki barış olsun söylemi o çevreleri yatıştırmayacağı gibi, daha da saldırgan kılabilir. Zira tecrübeler yaşanacakların böyle tecelli edeceğini göstermektedir.

İşte “birkaç görüşme sonrası Öcalan’dan çağrı gelebilir” veya “önce barış olacak.” Zira “çözüm uzun sürer, barış ise bazen bir sarılmayla gerçekleşebilir” türü açıklamalar Kürt kamuoyunda sıkıntılı olabilir. Herhalde yaşanacak olan Roma Barışı (Pax Romana) olmayacak. Roma Barışı olacaksa bu kadar çabaya gerek var mıdır? Bir sarılmayla barış olacaktıysa kırk-elli yıldır yaşanan nedir?

Türkiye Cumhuriyeti Ortadoğu’nun son imparatorluk bakiyesi üzerinde kurulmuştur. Her ne kadar Batının kapitalist modernist yaşamını esas alarak kurulmuş olsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün toplumsal sorunlarını çözemeden bünyesine çekmiştir. Bir de buna bölgenin ilk ulus-devlet modelini inşaya kalkması sorunlarını katlamıştır, devletin. Diğer yandan yitirilen imparatorluk, onun yarattığı yer yer travmatik hal alan ruh halleri; ulus-devlet inşasındaki tekleşme kişilik problemlerini de arttırmış. Ret ve inkarın yarattığı toplumsal sorunlar günümüze kadar katlanarak gelmiştir. Özellikle ülkemizi bölüyorlar yapay endişe ve korkuları çözüm ve barışta adım atmayı oldukça zorlaştırmaktadır.

Son gelişmeler başta Suriye olmak üzere bölgemizde yaşananlar bir yandan Osmanlı heveslerini arttırmıştır ve “düzleyip gideriz” duygu ve düşüncelerini gıdıklamaktadır, diğer yandan İsrail benzeri güçlerin güvenlik ve değişik çıkarlarının yarattığı kaygılar gibi durumlar bölünme korkularını arttırmaktadır.

Hal böyle olunca İmralı Heyeti’nin zorlukları anlaşılabilir. Bütün bu duygu ve düşünceleri dengeleyecek, ortalama açıklamalar yapmayı güçleştirmektedir. Sanki heyet batıyı kale alan gibi bir yaklaşım içindedir. Bu durum bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak Kürt’ün duygu ve düşüncesi de bir noktadan sonra dikkate alınabilmelidir. Özellikle son yüzyıldır Kürt’ün duygusu hayli örselenmiştir. Barış konusunda düşüncede endişeli ve temkinli olması anlaşılırdır.

Sonuç itibariyle Ortadoğu tarihi bir kavşakta keskin bir virajı dönmektedir. Belirsizlikler çok fazla ama çözüm ve barışa fırsatı da vardır. Virajın yetkin dönülmesi özgürlüğün ve demokrasinin önünü sonuna kadar açık hele getirmeye adaydır. Başta Kürtler olmak üzere halklar bu keskin virajı alacak kudrettedir. Kandırılırız kaygısına çok kapılmadan özgürlük yürüyüşünü tamamlamaya olan inanç her zamankinden daha çok olabilmelidir.

Yeni Yaşam Gazetesi /13 Ocak 2025 

“Ali’siz Alevilik” Devletin Alevi ‘Yol’ İnancını Yok Etme Planı Ve Tuzağıdır… ALİ DERELİ

Siz bakmayın Erdoğan’ın “Alevilik Ali’yi sevmekse en iyi Alevi benim” deyişine…
Sormazlar mi..?
Peki Cemevine gittiğinde Ali’nin resmini neden kaldırdın..?
Ali ismi Duanda, Namazında, Niyazında, Dilinde niye yok…
Kaldi ki; Aleviliğin bütünsel bir “Öğreti ve Ritüellerden” oluştuğunu, sadece “Ali’yi sevmekten veya resminden ibaret olmadığını da birilerinin Sn. Cumhurbaşkanına anlatması lazım…
Oysa Alevi “Yol” inancı “Üç” temel Direk üzerine bina edilmiştir…

1)-MİTOLOJİK ANLATIM (BATİNİ YORUM…)
a)-“Hakk Muhammet Ali’nin birlemesi…
(Şii-Sunni İslam, Muhammet ile Ali’yi o dönemde henüz olmayan Cami’ye, Kılınmayan Namaza dahil edince, Alevi Pir’leri, Ozanları, Erenleri de Onları Kırklar Cem’ine ve Cark-ı Pervaza dahil ederek Şii-Sunni İslam ile Yollarını tamamen ayırmışlardır…)
b)-Kırklar Cemi,
c)-Xızır Kültü…

2)-OCAK YAPILANMASI…
Alevi “Yol” Talipleri, Özellikle Kendi Ocak Pir’lerine “Ruhani bir sıfat” yükleyerek, Kan bağıyla “Muhammet-Ali’ye, Gönül bağıyla da “Tanrısal Kimliğe” büründürmüşlerdir…
(Bunun doğruluğunu, yanlışlığını veya ispatini da hiçbir zaman tartışmaya açarak Pir’lerini “Kan Testine” veya “Bilgi Yarışmasına tabi tutma, “Tuzak veya cahilliğine” de düşmemişlerdir…)
İşte Şah Hatayi’nin deyişiyle:
“Ben Pir’imi “Hakk” bilirim,
“Yol”una canim veririm”
Diyerek, Devletsiz, Sermayesiz, Toplumun %100’nun örgütleyebilecek yetenekte “İkrarlı” bir toplum inşa etmişlerdir…

3)- ALEVİ EDEBİYATI…
Deyişler…
Duvazlar…
Dua veya Gülbenkler…
Erkanlar…
Onun için hiç bir Alevi “Pir”i, Ozanı, Ereni “Ali”yi Sazından, Sözünden, Duasından, Deyişinden, Duvazından, Evladının isminden eksik etmemiştir…
Peki “Ali’yi çıkarırsan ne olur..?
Mesela; Aleviliğin Temel kaynağı ve Batini yorumu olan, “40’lar cemi” boşa düşer…
(Ha… Kimse Xızır’i bahane edip arkasına gizlenip yeni bir “Din” Türetmesin. Çünkü Xızır’ın Alevilikteki yeri ve anlamı farklıdır…)
Mesela İtikata ve Güvene dayalı Pir-Talip İkrarı biter…
Mesela Pir Sultan’ın duruşu ile, sazı ile, sözü ile özdeşleşmiş ve onu idama götüren “Neden ve Sonuç” ilişkisini barındıran “Alevi Edebiyatı” çöker…
Yani Alevilik insan bedeni gibi bir bütündür…
Başsız, insan olmaz, Gövdesiz Baş olmaz…
Siz siz olun, Oyunlara gelmeyin, “Yolu Başsız veya Gövdesiz, bırakmayın, birbirinden ayırmayın…
O da olmazsa bari bırakın da bu inanç, O güzelliği ile, Deyişleri ile, Duaları, ile kulaklımızda, dilimizde, Anılarımızda kalsın…
Çünkü biri olmazsa diğerleri de ölür, biter, son bulur…

03/02/2025

 

Utanmayalım da, ne yapalım!

0

Bolu’daki Kartalkaya Kayak Merkezi’ndeki 46 yıl öne inşaa edilen Grant Otel’de çıkan yangında 79 yurttaşımızı kaybettik.
Yangın haberine hemen yayın yasağı getirildi. Yayın yasağı getirildi ama yandaş medya Bolu Belediyesi’ni suçlamak için bazı belgeleri havada uçurmaya başladı. Bolu Belediye ise “Yetki sınırımızda değil” diyerek başka bir savunu yaptı.

Şunu baştan söyleyim; AKP’li iş insanları bu dünyaya gelmiş en numaracı insanlardır, çoğu AKP’de siyasetçidir. Bir taşla iki, üç kuşu birden vurmayı bilirler. Bolu Belediye Başkanı’da ırkçının önde gidenidir.

Durum böyle olunca, meydana gelecek herhangi bir olumsuzlukta otel yetkilileri, Belediyeyi işin içine çekmek amacıyla yeni açtıkları kahveyi denetlemeleri için Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazarak “Bizi denetleyin” başvurusu yaparlar. İtfaiye Müdürlüğü istek üzerine gider ve yangın denetimi yapar.

Denetim sonucu: yeni açılan kahve şirketi Mudurnu Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş. Firmanın başvurusuna “Acil çıkışın yetersiz olduğunu, Alarm sisteminin çalışmadığını, Yangın söndürme gereçlerinin kullanılamaz olduğunu rapor eder. Otel yetkilisi Kadir Özdemir istedikleri rapor çıkmayınca dilekçelerini geri çekerler. Royalcert Belgelendirme adlı bir firmaya baş vurarak 13.12. 2025 yılına kadar süre kazanırlar. Sonuçta o binada gece yangın çıkar ve 79 can kaybı ile bir o kadar da yaralı ve ölen bebeler.

Yangın söndü, yananlar bir tavuk yemleme kamyonuna (Ekonomisi uçan Türkiye’de) torbalandı. Daha toprağa verilmeden: “Herkes Hukuk önünde hesap verecektir” sözleri yeniden piyasaya sürülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı, Turizm Bakanı aynı kelimeleri tekrarladı. Sanki daha öncekilerden hesap sorulmuş gibi. Sanki daha önceki katiller ödüllendirilmemiş gibi.
Hep birlikte Belediyeyi suçlama yarışına girdiler, belediye de iktidarı suçladı.
Belediye başkanı, itfaiye personelinin bir çok eksik bulduğu oteli kapatabilir, eksikleri yaptırabilirdi, yaptırmamış.
Grant Otel’in bir gecelik yatak ücreti 38/40 Bin TL. Beş nüfuslu bir ailenin beş günlük tatil ücreti tam BİR MİLYON TL. Ancak büyük paralar kazanan insanların kalabildiği bir otel.
Peki bu otele en çok kimler müşteri gönderiyor?
Turizm Bakanı Nuri Ersoy’un Turizm Şirketi.
Bir bakan müşteri gönderdiği bir oteli denetlemesi gerekmez mi?
Turizm Bakanının Turizm şirketine gidenlerin büyük çoğunluğu kesin AKP’lidir.
AKP dediğimiz böyle bir şey işte. Ceplerini doldurmak için her yolu kendilerine uyduran sermaye tüccarları.
Soma’da, Ermenek’te, Tren kazalarında, depremler de, otel yangınlarında insanlar ölürken suçu muhalefete atarak para kazanmaya devam eden bir sistem. Ülkeyi bunlar yönetiyor…
Laf çok.
Hiçbir istifa yok.
Sorumlu yok.
Yargı yok,
Yargıç yok.
İnsanlar can derdinde iken “benim suçum yok” söylemlerinden utanılacak başka bir kelime de YOK.
Üç günden bu yana suçlu arıyorlar. Büyük olasılık otelin eksiklerini yazan itfaiye çalışanları olacaktır. Aladağ öğrenci yurdu yangınında olduğu gibi.
Bebeklerin yanık bedenleri çöp torbası içinde ve bir Tavuk kamyonu kasasında iken yaşandı tüm bu olaylar.
İçimiz yandı yananlarla, boğazımızda kelimeler tükendi ve geriye sadece utanmak kaldı.
UTANMAYALIM DA NE YAPALIM?

Bolu Yangını: Devletin Sorumluluktan Kaçışı ve Halkın Acısı

Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan 6 Şubat depremini hâlâ unutamadı. Resmi açıklamalara göre 53 bin 537 yurttaşımız hayatını kaybetti, milyonlarca insan evsiz kaldı. Bu devasa felaketten sonra, aslında en çok dikkat çeken şey, kaybedilen hayatların ardında devletin hiçbir sorumluluk almayışı oldu. Ne bir tek devlet görevlisi istifa etti, ne de bu felakette ihmali bulunan herhangi bir yetkili hakkında soruşturma başlatıldı. Sanki devletin yöneticileri bu acının hiçbir sorumluluğunu taşımıyormuş gibi, toplumun gözünün içine bakarak “süregelme” stratejisiyle hareket ettiler. Bu, sadece bir yönetim zaafiyeti değil, aynı zamanda halkın canını hiçe sayan bir anlayışın sonucudur.

Bugün, Bolu’daki otel yangını, 6 Şubat’tan sonra devletin gösterdiği “duyarsızlık” ve “sorumsuzluk” anlayışının bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bolu’daki yangında, resmi açıklamalara göre 76 canımızı kaybettik. Ancak yangının hemen ardından, Turizm Bakanı ve AKP’nin önde gelen isimlerinin katıldığı bir salon toplantısında, ölü sayısı tam 10 olarak açıklandı. Peki, bu yanlışlık, ya da daha doğru bir tabirle, kasıtlı yanlış bilgi neden verildi? Bu kadar büyük bir felaketin ardında, ölü sayısını saklama gereği neden duyuldu?

İki dakika sonra, Erdoğan’ın konuşmasını tamamlamasının hemen ardından, gerçek ölü sayısı, yani 76 kişi, tüm televizyonlarda açıklandı. Gerçekten de, felaketin ardından yaşanan her şey, bir siyasi hesaplaşma ve stratejiye dönüşmüş. “Beyefendi”nin keyfi kaçmasın diye, ölü sayısı gizleniyor, acılar örtbas ediliyor. Bir felaketin, bir yangının bile siyaset malzemesi haline geldiği bu ortamda, yaşamını yitiren 76 kişinin ardında kalan sorumlular kimdir?

Bu, aslında sadece bir yangın haberi değil, Türkiye’deki siyasal düzenin ve yönetim anlayışının derinlemesine bir sorgulanmasıdır. Hem 6 Şubat’taki büyük depremde hem de Bolu’daki yangında, kaybedilen hayatlar her şeyin önündedir. Ama buna rağmen devlet, halkın canını hiçe sayarak sorumluluktan kaçmaktadır. Çünkü Türkiye’de devletin yetkilileri, felaketlerin acısını yaşamak yerine, kendi çıkarlarını ve siyasi imajlarını koruma çabasında. Bu da demek oluyor ki, “can güvenliği” ve “yaşam hakkı”, iktidarın siyasi çıkarları için feda edilebilen bir malzeme haline gelmiştir.

Bolu yangını, Türkiye’deki devlet yönetiminin kayıtsızlığının ve sorumsuzluğunun son örneklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. 76 can kaybının ardından sorumlu bir tek kişi dahi sorgulanmamış, istifa etmemiştir. Peki, bu kadar büyük bir felakette sorumluluk taşıyan kimse neden cezalandırılmamaktadır? Yangının ardından, sadece halkın öfkesi büyümüş, devletin sahip olduğu gücün ardında bulunanlar bir kez daha hiçbir hesap verme gereği duymamıştır.

Devletin en temel görevlerinden biri, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Ancak bu yönetim, halkın canını değil, kendi siyasal geleceğini güvence altına almayı tercih ediyor. Gerçek ölü sayısı bir iki dakika içinde değiştirilirken, kaybolan canların sorumluları bir kez daha korunuyor. Devletin bir yönetim aracı haline dönüşen bu yaklaşım, her geçen gün daha fazla hayatı tehlikeye atıyor, halkı yalnızlaştırıyor ve tüm toplumun güvenini zedeliyor.

6 Şubat’ta kaybettiğimiz 53 bin 537 canın ardından, bu gerçeği göz ardı edebileceğimizi sanan bir anlayışla karşı karşıya kaldık. Aynı şekilde, Bolu’daki yangında da 76 can kaybedildi. Ama bir gerçek var ki, bu kadar büyük bir felakette bile sorumlulardan hiçbiri hesap vermiyor. Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bolu yangınında ölen canların hesabını kim verecek? Bu soruyu soranlar, ne yazık ki her zaman yalnız bırakılacaktır.

Bu sorumluluk kaçışı sadece devletin içinde değil, aynı zamanda toplumun her katmanında bir yorgunluk ve umutsuzluk yaratmaktadır. Çünkü insanlar, yaşadıkları felaketlerin ardından sadece destek ve çözüm beklerken, hükümetten aldıkları tek şey inkâr, manipülasyon ve siyasi hesaplar olmaktadır. Bolu yangını ve 6 Şubat depreminin ardında bıraktığı acı, her geçen gün daha büyük bir yara haline gelirken, yetkililerin bu yarayı görmemesi, ya da görmek istememesi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ciddi bir yönetim sorununu gün yüzüne çıkarmaktadır.

Bu düzen, ne yazık ki yalnızca felaketlerin ardından değil, günlük hayatta da halkın yaşamını hiçe saymaya devam etmektedir. Felaketler, sadece acı veren birer olay olmaktan çıkar, iktidar sahiplerinin karanlık hesaplarının parçası haline gelir. Ve her kaybedilen can, siyasi hesapların içine gömülür.

Her felaketten sonra, sorumlulardan hesap sorulmadığı sürece, bu tür acılar ne yazık ki devam edecektir. Bolu yangını, devletin halkı ne kadar önemsediğini ve sorumluluktan ne kadar kaçtığını gösteren, bir dönemin trajik öyküsüdür. Türkiye, bu felaketlerin ardından yalnızca kayıplarını değil, aynı zamanda kaybolan vicdanları ve sorumlulukları da sorgulamalıdır. 76 can, ölülerin ötesinde, devletin hatalarından ve bu hataların üzerinin örtülmesinden kaynaklanan birer trajedidir. Ve bu trajedinin hesap vereni kim olacak?

Hamm AKM’ de kahvaltılı buluşma

Almanya’nın Kuzey Ren Wesfalya eyaletindeki Hamm şehrinde faaliyet gösteren Hamm Hacı Bektaşi Veli Alevi Kültür Merkezi kahvaltılı toplantısında üyeleriyle buluştu.

30.yıl kutlamaları yapılacak

Dernek Başkanı Cansel Kaplan ve yönetici Eylem Akbaba katılımcıları selamladıktan sonra önümüzdeki aylarda yapacağı etkinlikler konusunda bilgilendirdi. Hamm AKM bu etkinlikler çerçevesinde Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci- Yazar Merdan Yanardağ ilede bir konferans düzenleyecek.
Bölge milletvekili Michael Thews konuşma yaptı
Hohestrassedeki Cemevi’nde düzenlenen bu toplantıya bölge Sosyal Demokrat Parti milletvekili Michael Thews , Neuss AKM Başkanı Hüseyin Karabulut, Köln‘den Alevi Kültür merkezi yöneticisi – Gazeteci Hasan Subaşı, AABF kadınlar grubu ve 100 e yakın dernek üyesinin katıldığı Kahvaltılı buluşmada 23 Şubatta yapılacak Almanya seçimleri de konuşuldu, tartışıldı.

Göçmenler mutlaka sandığa gitmeliler

Toplantıda konuşan bölge milletvekili Thews, oy hakkı olan göçmenlerin kesinlikle sandığa gitmeleri tavsiyesinde bulundu. Soru – yanıt bölümünde Cemevi üyeleri ise SPD li Milletvekiline yönelttikleri sorularda aşırı sağcı-ırkçı AfD Partisi’nin göçmen karşıtı söylemlerinin kendilerinde endişe yarattığını, CDU’ nun Çifte vatandaşlığı tekrar geri almak istediğini hatırlatarak endişelerini dile getirdiler Merkezi Lünende bulunan aktif bir sosyal kurum olan Multikulturellesforum’ un müdürü Kenan Küçük’ te söz alarak oy hakkı bulunan tüm göçmenlere ve Alevi canlara Seçimlere gitme tavsiyesinde, ilerici partilere ve Michael Thews’ e destek verme tavsiyesinde bulunarak bu seçimlerin çok önemli olduğunu ve çünkü göçmenleri direkt ilgilendirdiğini söyledi.

Selamlar
Mehmet Tanlı

Hatimoğulları: Suriye’de Alevilere yönelik katliama tüm dünya sessiz!

HTŞ’nin Alevilere ve inanç merkezlerine yönelik saldırılarını ‘zulüm politikası’ olarak değerlendiren Hatimoğulları, “HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünya sessiz kalmaktadır. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, yeni süreç tartışmaları kapsamında iktidar ve muhalefetin Kürt sorununun çözümüne dair tutumu ile birlikte Suriye’de halklara/ inançlara yönelik saldırılar ile bölgedeki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.

Bazı kesimlerin Suriye’de bir ‘Alevi devleti’ algısı yürüttüğünü söyleyen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamının Sünnilerden oluştuğuna işaret etti.

Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketinin Suriye’deki saldırılara karşı önemli mesajlar verdiğini kaydeden Hatimoğulları, Alevilerin Suriye’de inancından dolayı yargılanmamaları ve cezalandırılmamaları gerektiğini söyleyerek, “Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” diye konuştu.

“BARIŞLA İLGİLİ YOL ALINACAKSA DİL DEĞİŞMELİ”

Hatimoğulları’nın değerlendirmelerinden başlıklar şöyle:

“Bu sürecin havuç-sopa denklemiyle götürülüyor olması çözüm tartışmalarını enfekte etme riskini doğurur. İktidar ve iktidara yakın medyanın DEM Parti, Kürt halkına ve değerlerine yönelik kullandığı tehdit dili oldukça rencide edici ve yıpratıcı. Kürt halkıyla ilgili kullandıkları dil, hakikaten kabul edilebilir bir dil değildir. Bir yandan Kürt sorunu yok deniyor, diğer yandan bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun çözülmeye çalışılıyorsa, o sorun var demektir. Dolayısıyla öncelikle mevcut olan iktidar ve devlet anlayışı şunu kabul etmelidir. Evet, bir Kürt sorunu vardır ve Kürt sorunu özellikle son iki yüzyıldan bu yana günceldir. Kürt sorunu bağlamı sadece Türkiye’de de değil, Irak’ta, Suriye’de, İran’da da vardır. Bu halk oralarda hem statü, dil ve kimlik sorunu yaşamaktadır hem de demokratik zeminde ortak yurttaş kabul edilmeleri ile ilgili kimi problemler vardır. Bunu kabul etmek gerekiyor.

1 Ekim’de Meclis’teki selamlaşma ile başlayan gelişmelerden bugüne kadar değerlendirdiğimizde, özetle süreci şöyle görüyoruz; Evet, Bahçeli’nin atmış olduğu adım önemli bir adımdır. Bugüne kadar bu adımın arkasında durduğunu her fırsatta ifade etti. Biz DEM Parti olarak bunu önemli ve kıymetli buluyoruz. Ancak öte yandan başta Erdoğan olmak üzere hükümetten ve bu ülkeyi yöneten iktidardan doğru henüz somut bir açıklama yapılmamıştır. Ne yapmak istediklerine dair bizde bir bilgi yoktur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili kafalarından veya akıllarından geçen bir plan var mıdır? Bu plan nedir? Buna dair bizim ve kamuoyunun bir bilgisi yok.

Ama zaman zaman cumhurbaşkanı, zaman zaman AKP sözcüleri, zaman zaman yandaş medya tarafından tehdit ve bir zehirli dil kullanıldığı aşikâr. Kürt sorununu yok sayan, Kürt halkının siyasi öznelerine dönük kullanılan, en son Sayın Öcalan üzerinde itibar suikastı olarak niteleyebileceğimiz dili kabul etmek mümkün değildir. Bu dilin derhal değişmesi gerekir. Barışla ilgili bir yol alınacaksa eğer bu değişmelidir. Fikir ve zikir birliği denen bir şey vardır.

Mesele sadece dil midir? Tabii ki değildir. Aynı zamanda dikkat ederseniz, 1 Ekim’den bu yana çok sayıda kayyım atamaları gerçekleşti. En son Akdeniz Belediyesi eş başkanlarımız ve meclis üyelerimiz tutuklandı. Ardından belediyeye kayyım atandı. Bir yandan siz barış diyeceksiniz, öte yandan tutuklamalar, gözaltılar, kayyım atamaları yapacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunları normal olarak kabul etmiyoruz ve etmeyiz de.

Hem sopa hem havuç gösteriyorlar. DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine ‘Bizim kadife eldivenimizin içinde demir yumruk var’ mesajı verilmeye çalışılıyor. Bu barış sürecinin gelişmesine aykırı bir yaklaşımdır. Bunun tersine dönmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte barışın inşa edilmesine ilişkin bir yol alınacaksa, gerçekten olması gereken en önemli noktalardan biri, kayyım atamasından vazgeçilmesidir. Kayyım atanmış bütün belediyelerimizde, belediye eş başkanlarımızın görevlerine hızla iade edilmesi gerekir. Aynı zamanda gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerdeki hasta tutsaklar ve cezaevi koşullarıyla ilgili çok ciddi iyileştirmeler yapılmalıdır. İnfazını tamamlamış birçok tutsak bırakılmıyor. Bu demokratik değildir, insani değildir. Anayasa çiğnenmektedir. Yine bununla ilgili çok hızlı iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Bu adımlar atıldığında, ben inanıyorum ki barışa giden yolun taşları daha sağlıklı ve ciddi bir biçimde döşenmiş olur.

Kürt sorununun çözümü, siyasi partilerce bir seçime kurban edilebilecek bir sorun değil. Özellikle son yüzyılda, özelde de son 50 yılda, Kürt sorununun Türkiye’de barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmemiş olmasından kaynaklı neler çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Ülkede çok ciddi antidemokratik uygulamalar devreye konuldu, bir rejim değişikliği oldu. Bu rejim değişikliğinde bir ‘terör’ parantezi oluşturularak, bütün muhalefet bu parantezin içine alındı. İşçilerin, emekçilerin boğazından kesilen lokmalar, silaha ve mermiye gitti. Biz bu kötü sürecin değişmesini istiyoruz. Analar ağlamasın istiyoruz. Bugün de ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlamasın istiyoruz. Türk bir anneyle, Kürt bir annenin el ele tutuşarak, birbirinin gözünün içine bakarak empati kurmasını istiyoruz. Bu büyük bir değişimle mümkündür. Dolayısıyla başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalefet partilerinin elbette kaygılarını anlamakla beraber, o kaygıları değiştirip dönüştürebileceği bir süreç olarak da değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Bu süreç demokratik bir zeminde ilerlerse ve ülkemizde barış inşa edilirse, emin olalım ki bunun en büyük kazananı muhalefet olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Muhalefet de kazanacaktır, Türkiye toplumunun tamamı da kazanacaktır. Muhalefet, Türkiye toplumunun kazanımını kendi kazanımı olarak da görmelidir. CHP de daha ciddi bir plan ve programla bu sürece öncülük etmeli. Bu sürecin bir parçası olmalıdır. Bu süreç Türkiye’nin demokratikleşmesi ve dönüşmesi bakımından büyük katkı sağlayacaktır.

KÜRT SORUNUNU ÇÖZMÜŞ BİR TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETTE YAŞAYACAĞI DÖNÜŞÜM ÖNEMLİDİR

Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye sağlayacağı çok önemli katkılar var. Hem Türkiye halklarına hem de bölge halklarına büyük katkılar sağlayacaktır. Öncelikle Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin Ortadoğu, Suriye, Lübnan ve Filistin konularındaki barış çağrılarının daha somut bir karşılığı olur. Çünkü kendi pratiğiyle ilgili bir sorunu çözmüş olan bir ülkenin çağrılarının karşılığı çok daha somut olacaktır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin iç siyasette atacağı adımlar ve yaşayacağı dönüşüm önemlidir. Türkiye, demokratikleşmenin kapılarını ardına kadar açmış olur. Demokratik cumhuriyet tezi çok daha güçlenmiş olur. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümü sağlandıktan sonra, bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili devletin özel güvenlikçi politikalarına ve özel harp yöntemlerine ayırdığı bütçe, silaha, mermiye, İHA’lara ve SİHA’lara ayırdığı bütçe, Türkiye’deki işçilere, emekçilere ve asgari ücretlilere pozitif olarak dönecektir. Bu devasa bir bütçedir. Mesela çetelere aktarılan devasa paralar, maaşlar bizlerin cebinden gitmektedir.

Dolayısıyla bu bütçenin tamamı işçilerin, emekçilerin ve asgari ücretlilerin yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılabilir. Bu bakımdan da Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’yi önemsemekteyiz. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’de ne Kürt annesi ne de Türk annesi ağlayacak, gözyaşı dökmeyecek. Artık birbirlerinin gözlerine daha çok bakacak, daha çok el ele tutuşacak ve daha çok empati kuracaklardır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, demokratikleşme ile ilgili yaşanan sorunları daha somut bir şekilde, “terör parantezi”ne almadan tartışabilecektir. Burada kastettiğim şudur; işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, örgütlenme problemleri, kadın cinayetleri, kadına karşı işlenen suçlar, kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekolojik kırıma karşı güçlü bir mücadelenin önü çok daha güçlü bir biçimde açılacaktır.

Özellikle bu sürecin, sol ve sosyalistlerin daha doğru bir biçimde okumaları gerektiğine de işaret etmek isterim. Kürt sorununu çözmüş Türkiye’de, bu sorunlarla birlikte diğer toplumsal sorunların da gündemleşmesi ve çözüm odaklı bir mücadelenin yürütülmesi ciddi bir biçimde mümkün olacaktır.

HTŞ’NİN ATTIĞI ADIMLARA BAKIN; ALEVİLERE DÖNÜK KATLİAMLAR…

HTŞ’nin geldiği odakları hepimiz biliyoruz. Nasıl bir tarihe sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün Şam’da bir hükümet kurmaya çalışıyorlar ancak henüz ciddi bir kurumsallaşma yaşanmış değil. Çünkü orada, çözüm bekleyen çok önemli sorunlar bulunuyor. Birincisi, Rojava bölgesinin durumu ve statüsünün ne olacağı, ortada duran en temel sorulardan biridir. Bu soruya sağlıklı bir yanıt üretilmesi halinde gerçekten Suriye’de bir düzen sağlanabilir.

İkinci sorun, Lazkiye, Hama ve Humus çevresinde, Halep ve Şam’da bir kesimin yaşadığı Arap Alevilerinin durumudur. Bütün bunlar elbette Suriye’nin geleceğini ve kaderini belirleyecek çok önemli etmenlerdir. HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Burada farklı halklardan ve inançlardan olan kesimlere yönelik bir baskı ve zulüm politikası var. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Bunlar tüm dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. Aynı şekilde kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi ve yeni kılık kıyafet yönetmelikleri yayınlanması gibi bir durum da söz konusudur. Hatta en son yanılmıyorsam 2 kadının apaçık bir şekilde (geçmişe ait), herkesin gözünün önünde ve yeni atanan Adalet Bakanının nezaretinde alenen katledildiği görüntüler ortaya çıktı.

ESAD DIŞINDAKİ HÜKÜMETİN TAMAMI SÜNNİ; ALEVİ YÖNETİMİ DEĞİL BAAS REJİMİ VARDI 

Hatay Samandağ’a bir heyetle gittik ve oradaki kanaat önderlerinden birisi gelişmeleri çok iyi özetleyerek şunu söyledi: “Suriye’de herkes yanılgılı bir analiz içindedir. Orada Baas rejimi vardı, bir Alevi yönetimi yoktu. Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamı Sünnilerden oluşmaktaydı. Bu herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken bir gerçekliktir. Fakat bazı kesimler orada bir Alevi devleti ve yönetimi varmış gibi bir algı yaratmak istiyor. Oysa Aleviler Suriye’deki nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Sünni Araplar, Kürtler ve diğer halklar ve inançlardan oluşmaktadır.”

Bir kere bu bilginin tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca düzeltilmesi gerekiyor. Hatta aynı kanaat önderi şunu da söyledi: “İnsanlara ‘Sen rejim yanlısı mısın?’ diye sormuyorlar, ‘Alevi misin?’ diye sorup ona göre zulmediyorlar’ dedi. ‘Bu katliamlar ve zulümler, rejim taraftarlarına yönelik değil, Alevilere yöneliktir’ diye ekledi. Bu vurgular gerçekten çok önemliydi. Ben de burada sizler aracılığıyla bunları yeniden duyurmak isterim.

ALEVİLER SURİYE’DE İNANACINDAN DOLAYI CEZALANDIRILMAMALIDIR

İkinci bir husus ise, Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünyanın sessiz kalmasıdır. Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketi bu konuda çok önemli mesajlar verdi, bu çok kıymetliydi. Hep birlikte, orada yaşanan insanlık dramına, katliamlara, zulme ve alenen yapılan işkencelere karşı hem Türkiye’deki demokrasi güçlerinin hem Türkiye’nin hem de uluslararası güçlerin çok güçlü bir ses çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir.”

(HABER MERKEZİ)

Halkın İradesine Darbe

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın Tutuklanması ve Erdoğan’ın Yeni Stratejisi

Türkiye’deki siyasi iklimin geldiği nokta, giderek daha da gerilmiş durumda. Son olarak, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması, hem yerel yönetim hem de demokratik değerler açısından önemli bir dönüm noktasını işaret ediyor. Seçimle göreve gelmiş bir belediye başkanının tutuklanması, halkın iradesinin yok sayıldığı bir sürecin ürünü olarak görünüyor. Bu durum, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve demokratik normlara olan inancının ciddi şekilde sarsıldığını, derin çatlaklar açıldığını da gösteriyor.

Rıza Akpolat, 2019 yerel seçimlerinde Beşiktaş halkının oylarıyla göreve gelmiş bir siyasetçi. Ancak, son dönemde yaşanan tutuklama kararı, siyasi muhalefetin ve halkın iradesinin göz ardı edildiği bir siyasi atmosferi derinleştirdi. Akpolat’ın partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), tutuklama kararını, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerlere yönelik açık bir saldırı olarak nitelendiriyor. CHP’nin açıklamalarında, “Seçimle işbaşına gelmiş bir yerel yöneticinin bu şekilde tutuklanması, Türkiye’nin demokrasiye ne kadar uzaklaştığının en somut örneğidir” denildi.

Öte yandan, iktidar partisi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), bu sürecin tamamen yasal bir çerçevede yürütüldüğünü savunuyor ama ne hikmetse “ bu yasal çerçeve dedikleri hukuksuzluk ve adaletsizlik; sadece CHP ve DEM parti belediye başkanları ve Vekilleri üzerinden değerlendiriliyor” AKP’li yetkililer, Akpolat’ın tutuklanmasını hukuki bir işlem olarak tanımlarken, “Hukukun ve yargı kararlarının dışına çıkılamaz” diyorlar. Ancak, AKP’nin bu açıklamaları, kamuoyundaki kaygıları gidermiyor; tam aksine, siyasetin ve hukuk sisteminin birbiriyle ne kadar iç içe geçtiği, çatlakların derinleştiği ve siyasi nüfuzun yargı üzerinde yarattığı baskılar daha fazla sorgulanmaya başlanmış olsa da; halkın sokağa çıkmaktan başka şu anda yapabildikleri sınırlı.

Bu atamaların ileriki süreçte topluma yansıması oldukça derin gerçeğini de kabullenmek gerekiyor. Beşiktaşlılar başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki vatandaşlar, bir yerel yöneticinin tutuklanmasının, seçimle belirlenen iradenin hiçe sayılması anlamına geldiğini belirtirken,özellikle büyükşehirlerdeki yerel yönetimlerin seçimle belirlenmesinin demokrasi için ne kadar önemli olduğu, halk nezdinde bir kez daha ifade edilse de şu anda adının bile konulamadığı bir belirsizlikle yol alınıyor.

Bu noktada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi stratejisini ve niyetlerini de tartışmak gerekiyor. Erdoğan, uzun süredir Türkiye’nin siyasi yapısını kendi vizyonuna göre şekillendirmeye çalışıyor. Son yıllarda, yerel seçimlerin sonuçları, Erdoğan’ın partisinin zaferiyle değil, daha çok muhalefetin kazanmasıyla şekilleniyor. Bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Yerel yönetimlerin muhalefete geçmesi, merkezi yönetimin politikalarını hayata geçirme noktasında daha fazla engel yaratıyor. Dolayısıyla, yerel yöneticilere karşı uygulanan bu tür müdahaleler, sadece bir yargı süreci değil, aynı zamanda bir “toplum mühendisliği” çabası olarak da okuyabiliriz.

Erdoğan’ın, muhalefet tarafından kazanılan şehirlerin yönetimlerini sürekli olarak sarsmak istemesi, devletin gücünü muhalefete karşı kullanma stratejisinin bir parçası. Rıza Akpolat’ın tutuklanması, bu stratejinin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, bu tür müdahaleler uzun vadede halkın demokratik hakları ve özgürlükleri konusunda ciddi kaygıları artırmakta, Türkiye’nin zaten oldukça gergin olan siyasi atmosferini daha da tahrip etmektedir.

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin ne denli zorlama bir şekilde işlemeye devam ettiğini gözler önüne serdi. Siyasi iklimin geldiği bu noktada, halkın iradesine saygı gösterilmesi gerektiği hatırlatılmalı. Ancak, görünüşe göre Erdoğan ve iktidar çevreleri, demokrasi ve özgürlükler adına atılacak her adımı engellemekte kararlı görünüyor. Bu durum, Türkiye’nin geleceği açısından büyük bir belirsizlik ve kaygı yaratmaya devam edecektir.

Ne Olacak Bu Ülkenin Hali? Türkiye Nereye Gidiyor?

Türkiye, son yıllarda çok derin bir siyasal kutuplaşmanın ve içsel bir gerilimin ortasında yer alıyor. Bir tarafta halkın iradesiyle seçilen temsilciler, diğer tarafta ise iktidar tarafından sürekli olarak hedef alınan ve baskılanan bir muhalefet gerçeği var. Son olarak, Mersin’in Akdeniz ilçesinin DEM Partili Belediye Eş Başkanları Nuriye Arslan ve Hoşyar Sarıyıldız’ın gözaltına alınması, bu gerilimin ne kadar kritik bir noktaya geldiğini gösteriyor. 31 Mart 2024 seçimlerinde Akdeniz’i yüzde 37 oyla kazanan DEM Parti, halkın iradesiyle seçilen bu başkanları adeta rehin almış durumda.

Bir Demokrasi Krizi daha mı?

Halkın iradesiyle seçilen bir belediye başkanının gözaltına alınması, yalnızca o ilçedeki seçmenleri değil, tüm Türkiye’nin demokratik yapısını doğrudan etkileyen bir tehdit oluşturuyor. Her ne kadar Türkiye’deki mevcut iktidar, “güçlü bir devlet” söylemleriyle toplumu birleştirmeye çalışsa da, halkın seçtiği temsilcilerin baskı altına alınması, bu söylemi tersine çeviriyor. Bir devletin temel dayanağı, halkın iradesidir. Eğer halkın seçtikleri, hukuki bir gerekçe olmadan tutuklanıyor, gözaltına alınıyor ve baskı altına alınıyorsa, o zaman demokrasi ciddi bir tehlike altındadır.

Demokrasilerde, halkın seçtiği temsilcilerin özgürce görev yapabilmesi, toplumun sağlıklı işleyişi için elzemdir. Mersin’in Akdeniz ilçesinde yaşananlar, yerel seçimlerin artık sadece siyasi tercihler değil, aynı zamanda bir iktidar mücadelesinin parçası haline geldiğini çıplak gözle görebiliyoruz. Belediye başkanları, herhangi bir suçlama olmadan gözaltına alındığında, bu sadece bir yerel yönetim sorunu olmaktan çıkıp; Türkiye’nin siyasi yapısına bir tehdit haline gelmiştir.

Kimin İradesi, Hangi Güç?

Demokrasilerde, seçim sonuçlarına saygı duymak ve halkın verdiği yetkiyi kabul etmek en temel ilkelerdendir. Ancak Türkiye’de, özellikle son yıllarda, iktidar ve muhalefet arasındaki sınırlar giderek daha belirgin hale geliyor. Türkiye’nin geleceği, sadece seçimleri kazananların değil, aynı zamanda kaybedenlerin de saygı gösterdiği bir ortamda şekillenecekse, bu tür uygulamaların ne kadar zararlı olduğunu görmek zor değil. DEM Partili belediye başkanlarının gözaltına alınması, seçimlerin kazanılmasının yalnızca bir başlangıç olduğunu ve asıl mücadelenin iktidar tarafından “onaylanma” mücadelesine dönüştüğünü gösteriyor.

İktidarın, halkın seçtiği temsilcileri susturma çabası, aslında bir tür siyaseten rehin alma girişimi olarak okunmalıdır. Nuriye Arslan ve Hoşyar Sarıyıldız’ın gözaltına alınması, yalnızca Mersin’in Akdeniz ilçesinin değil, tüm Türkiye’nin iradesini hedef almaktadır. Yerel seçimler, halkın özgür iradesiyle yapılır ve bu iradeye saygı gösterilmesi gerekir. Ancak görünen o ki, Türkiye’de halkın iradesi, çoğu zaman iktidar tarafından yalnızca bir rakip olarak görülüyor ve o irade, her fırsatta zayıflatılmaya yok sayılmaya çalışılıyor.

Türkiye’nin Demokrasi Mücadelesi

Bugün yaşananlar, yalnızca DEM Partili belediye başkanlarının değil, tüm Türkiye’nin demokratik geleceğiyle ilgili bir sınavdır. Eğer bu tür uygulamalar, seçimle gelen bir yöneticiyi cezalandırma biçimi olarak normalleşirse, Türkiye’de demokratik işleyiş ciddi anlamda yara alır. İktidar, halkın seçtiklerini dışlamakla kalmaz, aynı zamanda bu tür uygulamalarla toplumu kutuplaştırır, bölünmüş bir toplum yaratır. Çünkü halk, kendisine karşı uygulanan bu tür baskılara karşı giderek daha büyük bir direnç geliştirecektir.

Türkiye’nin demokratik geleceği, sadece iktidarın değil, tüm siyasi partilerin ve toplumsal halkın iradesine saygı göstermesine bağlıdır. Bu, özellikle muhalefet için de bir sorumluluktur. Demokrasinin sadece seçimle değil, her adımda insan haklarına, özgürlüğe ve eşitliğe saygı göstererek savunulması gerekir. Bugün, halkın seçtiği temsilcilerin gözaltına alınması, sadece o ilçedeki seçmenlere değil, tüm topluma bir darbe vuruşudur. Demokrasi, sadece seçimle kazanılmaz; demokrasi, her gün, her an, her bireyin iradesine saygı göstererek yaşatılır.

Türkiye’nin Geleceği İçin Ne Yapmalı?

Bugün Türkiye’nin geldiği noktada, halkın iradesine saygı duyulması, demokrasiye sahip çıkılması bir lüks değil, zorunluluktur. Demokrasi, seçimle kazanılan haklarla değil, o hakların her şart altında korunmasıyla var olur. Türkiye, sadece liderlerin değil, halkın iradesine saygı gösterildiği sürece daha güçlü ve özgür bir ülke olabilir. Ancak, bu sürecin önünde engel olan her adım, toplumun geleceğini daha karanlık bir noktaya sürüklemektedir.

Türkiye, demokrasisine sahip çıkarak, özgür iradeyi savunarak, halkın seçtiği temsilcilerin görevlerini özgürce yerine getirmesini sağlayarak bir çıkış yolu bulabilir ama hükümetin böyle bir talebi olmadığını göz önünde bulundurursak, iktidar süresini uzatabilmek adına; halkın iradesi gasp edildikçe, toplumsal huzur ve güven hızla yok olmaya giderken zor günler bizleri bekleyecektir.

Maraş Katliamı’nın Politik Kodları

T.C’NİN KURUCU KODLARININ ANLAŞILMASI LAZIM

Köylüce, Maraş’taki soykırım denemesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş karakterini tahlil etmeden anlaşılamayacağını belirterek, şunları söyledi: “1915 Ermeni Soykırımı, 1920-1921 Koçgirî’nin katliamla bastırılmasından sonra devlet dışa karşı savaşını bitirip, politikasına engel olacak içerideki muhaliflerini yok etmeye yöneldi. Bir dizi kanun ve kararnameler ile Türk-İslam kimliğine uymayan herkesi uydurmaya, direnenleri bertaraf etmek için katliam dahil her türlü yöntemi devreye sokarak, yasal bir sistem kurdu. Farklı kimlikleri, inançları hedef alma, sosyal yaşam tarzlarından arındırma, asimilasyon politikaları İttihat ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyet dönemi devam etti. Cumhuriyet ile ulus devlet politikasına uyarlandı. Soykırım diyebileceğimiz değiştirme dönüştürme, yerinden etme, sürgüne tabi tutma, fiziki olarak ortadan kaldırma, aynı zaman da dil kültür zemininde değiştirme gibi temel politikalar ve buna göre kanunlar Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hazırlandı. Bunu, kurucu liderleri hazırlamıştır.

DEVLETİN GİZLİ ANAYAYASI ŞARK ISLAHAT PLANI

Bundan dolayı periyodik olarak peş peşe gelen katliamlar silsilesi var. Takriri Sükûn yasasının kabul edilmesi ve hemen yürürlüğe girmesi, Alevi ocak ve dergahların yani inancının yasaklanması gerçekleşti. Sünni Kürtlerin de özelikle Şafi Kürtlerin medreseleri bu şekilde kapatıldı. Êzîdîlik zaten toptan yasaklanmış. Bu kanun, 30 Kasım 1925 yılında çıkarılıp resmî gazete de yayınlandı ve hemen yürürlüğe geldi.

Bu kanunlar halen yürürlükte olduğuna bakarsak temelini teşkil eden Şark Islahat Planı, yani devletin gizli anayasası hala yürürlüktedir. Uygulamada bu zeminin raporlanmış haline baktığımızda Fırat’ın gerek doğusu, gerekse de batısı; Kürt kimliği ağırlıklı bölgelerin değiştirilmesi ve buna direnenlerin bertaraf edilmesi hedefi vardır.

Aynı zamanda Malatya, Maraş, Pazarcık gibi bölgelerinde yine yoğun bir Kürt nüfusuna sahip olmasından dolayı, Cumhuriyetin ön gördüğü ulus modeli ve ulus kimliği olarak düşünülen Türk-İslam’a uymayan bütün bu kesimlere yönelik bir operasyonel süreç başlatılmıştı. Bu sürecin içinde bütün bu katliamlar silsilesinin dizilip ortaya çıkmış durumdadır. 1925 yılı bu yasal düzenlemeler, hukuku dayanaklarla gerekçelendirilerek yapılmış olan Ağrı, Zîlan, Şeyh Said katliamları, 1937-1938 Dersim ve daha sonraki süreçlerde irili ufaklı bölgede yapılan katliamlar. Bu katliamların tümünün özünde cumhuriyetin kuruluş felsefesi var. Dayanağı ise devletin gizli anayasası dediğimiz Şark Islahat Planı’dır. Bugün de Şark Islahat Planı yürürlüktedir.”

FIRAT’IN BATISINI KÜRTSÜZLEŞTİRME

Türk devletin bünyesinde barındırdığı farklı kimlik ve inançları yok etme amacını anlaşılmazsa Maraş’taki soykırım denemesinin anlaşılamayacağını vurgulayan Köylüce, şöyle devam etti: “Bu tarihsel gerçekler ışığında Maraş’taki katliama bakabiliriz. 12 Eylül darbesi, zaafa uğrama ihtimali olan tekçi Türk-İslam kimliğini yeniden tesis etmek ve etkin hale getirilmesi için devreye konulmuştur. 1960’lı yıllarda başlayan bu sürecin 1970’li yılların sonlarına gelindiğinde, yükselen sol-sosyalist demokratik devrim mücadelesine, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi de eklenince, başta Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler olmak üzere, ülkenin önemli bir bölümünde devletin ideolojik ve idari otoritesi ortadan kalkacak derecede etkisini kaybetmişti. Aynı zamanda ABD başta olmak üzere, Emperyalist- Kapitalizmin yayılmacı Pazar politikasıda Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde tehlikeye girmişti.

Dönemin dünyada yükselen  sol-sasyalist dalgası bütün bu bölgelerde etkin bir yükselişe geçmiş ve toplumun çok büyük bir kesimini etkisi altına almıştı. Başta Aleviler olmak üzere, Kürtler ve demokratik kültürün yaygın olduğu kentler ve bölgelerde devlet otoritesi oldukça aşınmıştı. Bu durum başta NATO olmak üzere, batı emperyal sistemin geleceğini bölgede tehlikyeye sokuyordu.Bunun önüne geçmek için, ABD-Nato-CIA gladyosu özel harp dairesinin , Türk devletindeki  Milliyetçi-Muhafazakarlardan oluşturduğu paramiliter , MHP, Ülkü ocakları, daha sonraları adını ALPEREN Ocakları olarak koyan tüm grup ve kadroları , devletin kolluk kuvvetleri ile destekleyerek, açık ve gizli orerasyonlar ve katliamlar sol-sosyalist kesimler ile Kürt ve Alevilerin yoğun yaşadığı bir çok katliam ve katletme operasyonları yapıldı. Bu dönemde Maraş ve Çorum daki katliamların gerçekleştirilmesi ve daha sonra sıkı yönetim nihayetinde 1980 askeri darbesi ile bilinen o karanlık zulüm sürecine girildi.

Bu süreç ile Türk devleti yeniden, tekçi  Türk-İslam kimlikli ideolojisini tahkim ederken, ABD ve NATO emperyal sistem de bölgede tehlikeye giren hakimiyetini yeniden güçlendirdi. Fakat bu politikanın başarıya ulaşması için, Başta, Kürt, Alevi ve Sol- Sosyalist demokratik toplumsal kesimlere her türlü katliam politikası uygulandı. Maraş katliamı bu katliamlar silsilesinin en kanlı ve vahşi örneğiydi. Çünkü bu katliam sadece fiziki bir katliam değil, aynı zamanda bölgenin etnik, inançsal ve demokratik kültürel demografisini değiştirmeye yönelik bir devlet politikasının uygulanmasıydı. Bu nedenle bölgenin Kürt-Alevi nüfusunun bölgeden kaçırtılıp göçertilmesi için her türlü yöntem devreye kondu.

Bu bölgenin Kürt ve Alevilerden arındırılmasının koşullarını oluşturmak içinde fiziki katliamlar, işkenceler, sürgünler ve tutuklama yöntemlerini tarihte olduğu gibi yeniden kullandılar. Hem de çok koyu/katı bir asimilasyon politikasını uygulayarak, Türk-İslam karakterli kimlik üretmedeki zafiyetin tekrar yeniden tamiri ve giderilmesi için bu vahşeti yaptılar. 46 yıl önce Maraş’ta yapılan katliam ve sonrasında Roboskî dahil buna benzer küçük çaplı toplumsal ezme hareketlerin özünde bu anlayış yatar.

Planlanan temel politika budur. Yani Türk-İslam ideolojisinin pekiştirilmesi, dağılmasının önüne geçilmesi ve sürece yayılarak, bu toplumsal kesimlerin hem etnik olarak hem de inançsal ve kültürel kimliklerinin zayıflatılıp ortadan kaldırılması. Bu da katliamları getirdi. Planlı soykırıma dönüştürme amacının toplumsal bazda Kürtleri inançsal baz da ise Alevileri hedef aldığını söyleyebiliriz. Esas olarak Fırat’ın batısında Alevi ya da Sünni bakılmaksızın Türkleştirme politikasına dönük bir sürecin işletilmesinin parçası olarak değerlendirmek lazım.”

KÜRT ALEVİLER ÖZEL OLARAK SEÇİLDİ

Maraş’ın hedef alınmasının en önemli sebebinin kentin Kürt kimliğinin zayıflatılması olduğunu vurgulayan Köylüce, bu nedenle Kürt Alevilerin özelikle hedef alınacağı coğrafik bölgeler seçildiğini söyledi. 12 Eylül darbesine giderken başka bölgelerde benzer planların olmasına rağmen ister Türk-Kürt zemininde ister Alevi-Sünni ve isterse sağ-sol olsun çelişkilerin en yoğun olarak yaşatıldığı temel bölgelerden bir tanesinin, Maraş bölgesi olduğunu hatırlatan Köylüce, şunları ifade etti: “Maraş’taki Kürtler aynı zamanda Alevi, aynı zamanda devrimci kurumların tabanını oluşturmaktaydı. Maraş bölgesinde yarısından fazlasını teşkil eden bir Kürt kesimi vardı. Örneğin o dönemde 1970’li yıllarda, 1973 seçiminde CHP’nin o bölgede çıkardığı milletvekili sayısı üç ya da dört civarında olmakta. Mevcut 6 milletvekilinden yarısından fazlası. Bu seçimlerde bölgenin nüfusuyla orantılı olarak oy ortaya çıkmaktadır.

 

KÜRT ALEVİ NÜFUSUN DÜŞÜRÜLMESİ

Maraş ve Pazarcık bölgesinde 1910-1915 yılları arasında yapılan sayım raporlarında 22 bin kayıtlı Kürt olduğu görülüyor. O koşullarda nüfusun çoğunluğuna denk gelen bir oran. Kürtlerin o süreçteki nüfus artış hızını da göz önüne alıp değerlendirsek başka bir tablo çıkacak. Aslında 1990’lı ve 2000’li yıllara gelindiğinde Maraş’ta köyden şehre doğru bir akımın başladığı süreci de göz önünde bulundursak, Maraş şehir merkezinin esasen Kürt Alevi kimliğinin net ortaya çıkacağı açıktır. Bu katliam ile hedeflenen bölge seçilirken, böyle bir seçeneğin düşünüldüğü söylemek hiç yanıltıcı olmaz.

Bu katliam sonucu ortaya çıkan ciddi bir göç olayını da değerlendirsek, Maraş kentinde demografinin ciddi şekilde değiştirildiğini görebiliriz. Maraş bölgesinde kalan Kürt nüfusun oranında ciddi azalma var. Bu göç ve baskı politikaları, bundan dolayıdır. Böyle bir durumda, sadece bir katliam ya da 2-3 gün içinde farklı kimliklerin kendi arasındaki bir çatışma olarak değerlendirsek yanılgıya düşeriz. Bunu böyle düşünmek yanlıştır. Soykırım denemesinin bu katliam ile sonuçlanması bölgeyi ciddi anlamda boşaltı. Yani şehirdeki yerleşim, kültür, sanat, ticaret hayatına dahil olmanın önüne temelde geçildiği gibi o bölge içerisinde kimliksel olarak var olmak neredeyse ortadan kaldırılmış durumda.”

EN İYİ CEVAP GERİ DÖNÜŞTÜR

Katliamın ardında hızlı bir göçün belirli odaklar tarafından organize edildiğinin altını çizen Köylüce, şunları dile getirdi: “Maraş köylerine dönük ise yurt dışına göç olayı teşvik edildi. O dönemde bu hem hızlandırıldı hem de teşvik edildi. Pasaport vermenin kolaylaştırılması, devreye giren şebekelerin kolayca insanları yönlendirmesi. Aynı zamanda operasyonel baskılarla insanları oradan kaçırtma siyasetleri hepsi birden devreye girdi. Bu gibi teşvik edici uygulamalarla köylerdeki nüfus da düştü. Kalan nüfusun çoğu ise yaşlıdır. Devletin arzu ettiği ve hedeflediği bir durum da budur. Bunun gerçekleşmesi için bir yığın faaliyetleri ısrarla sürdürdü.

Buna karşı bölge halkı olarak Kürt Alevilerin kendi topraklarına ana yurduna yeniden hızlı bir şekilde geri dönüşleri teşvik edecek, plan ve proje üzerine kafa yorması lazım. Katliama verilecek en önemli cevap olacaktır. Tabii ki bunun yanında aynı zamanda o bölgede çok önemli ekonomik tarımsal kaynaklara sahip o arazilerin ve toprakların el değiştirmemesi lazım. O topraklar da peyder pey adım adım el değiştirme süreci içerisindedir. Ne yazık ki son yıllarda belki köylerde yeni evler inşa edilmiştir. Genelde tatil amaçlı evlerdir. Orada bir kimlik ve kültür oluşturacak bir güven duyabileceğimiz durumda değildir. Geri dönüş perspektifleri katliama verilecek en önemli cevaptır. Geri dönüş projeleri ile toplumun karşısına çıkmamız lazım. Buna siyasi baskılar da olacak. Bu da kuşkusuz bir mücadeleyi gerektirmektedir.”

KÜRTSÜZLEŞTİRME SİYASETİ DEVAM EDİYOR

Bu soykırım denemesinin, zihniyet olarak bugün de aktif olduğunu kaydeden Köylüce, “Devamı olan uygulamalardan bir tanesi de mevcut durumda Suriye savaşı sırasında devletin, desteklediği DAİŞ ve benzeri çetelerin bölgeye yerleştirme planı olarak açığa çıktı. Bu Alevi Kürtlerin yaşadığı geniş bir bölgeye özelikle bu grupların yerleştirilmesi bir plandır. Bu kampların orada kurulması ve bu kadar kişinin yerleştirilmesi bölgede Kürt Alevi nüfusundan neredeyse daha çoktur. Devletin son günlerde yaptığı açıklamalarda 250 bin Filistinliyi Mardin ve Amed gibi alanlara yerleştirme düşüncesi olması göz önünde bulundurmak lazım. Bölgenin esasen değişik toplumsal gruplarla dejenere edilmesi, bu kesimlerin önümüzdeki yıllarda bölgenin hakim toplumu getirme niyeti var. Bu soykırım amaçlı uygulamaların halen ne ölçüde devam ettirildiğinin bizim açımızdan çok daha büyük hassasiyetle takip edilmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.

DEPREMİ, BOŞALTMAK İÇİN FIRSATA ÇEVİRDİLER

Son depremlerde de devletin gösterdiği politik reflekslerin göç olayını hızlandırmaya yönelik olduğunun altını çizen Köylüce, şunları ekledi: “Bölgeye gelen yardımlar ya da devletin yapması gereken yardımların bölgedeki Kürt Alevilere günlerce ulaşılmaması, gelen yardımların da başka yerlere yönlendirilmesi, kendi kontrollerinde arzu ettiği yerlere dağıtmaları insanları çaresiz bıraktı. Oraları terk etme dayatıldı. Son dönemde aldığımız bilgilere göre önemli oranda yurt dışını çıkış olduğudur. Bütün bunlar Maraş’taki katliamla başlayan politikanın devam ettiğini gösteriyor. Bölgeyi boşaltacak, dil ve kültür alanında hiçbir değere imkan fırsat vermeyecek şekilde soykırımı devam ettiriyor.”