Ana Sayfa Blog Sayfa 124

Bize Yapılanları Ne Unuturuz, Ne De Affederiz? İrfan Dayıoğlu

Kasım ve Aralık ayları Kürtler ve Aleviler için hem katliamların, hem de zulme karşı kahramanca direnmenin  yaşandığı aylardır. Biz bu makalemizde Dersim, Maraş, Roboski ve Kobani’de yaşananları kısaca değerlendireceğiz. Saydığımız katliam ve direniş örneklerini günümüzle bağlamak ve bu olaylardan dersler çıkarmak istemlerimizin başında gelmektedir. 1737-38 Dersim Soykırımı, direnişin önderi Seyit Rıza’nın ve yoldaşlarının tuzağa düşürülerek idam edilmeleri TC devletinin zulümde sınır tanımadığının örneğidir. İdam edilenlerin mezarlarının yerleri bile bugüne kadar ailelerine gösterilmemiştir.

Dersim Soykırımı !

1937-38 Dersim katliamının hazırlığı çok önceden yapılmıştır. Bakın daha 1926’da Dersim sorunu devlet raporlarından birinde nasıl tarif edilmiş: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.” (Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in, Şubat 1926’da hükümete sunduğu rapor)

Bu sürecin bir başka amacı ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim de yaşananlar; bölgenin Alevi Kürt halkının bir kez daha sömürgeleştirilme ve Türkleştirme girişimlerine karşı inançsal ve ulusal  öz taşıyan bir direniş ve bu direnişin zalimce ezilmesidir.

Dersim soykırımından on yıllar sonra Türk meclisinde Kürt sorunu “açılım” adı altında ilk kez tartışılırken, CHP sözcüsü Onur Öymen hükümetin benimsediği “analar ağlamasın” söylemini etkisizleştirmek maksadıyla 1937-38 Dersim katliamını pervasızca savundu. Ve Öymen, açık bir imayla aynı yöntemleri Kürt sorununun bugünkü çözümü için de örnek gösterince bir skandal patlak verdi. CHP’li Kemalistlerin şaşkın bakışları altında konu birden ülke gündemine oturdu ve başta Kürt Aleviler olmak üzere dört bir yönden geniş bir protesto dalgası yükseldi. CHP’liler şaşkındı, çünkü 90 yıldır sürdürülen siyaseti savunmuşlardı!.

Dersim’e yönelik hazırlanan özel muameleye ilişkin olarak tarihçi Ayşe Hür şu bilgileri veriyor: “Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıbanbaşı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.”

‘’Öte yandan 1 Kasım 1936’da, Mustafa Kemal TBMM Açılış Konuşmasında bizzat şunları söylemiştir: “Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir.”

Seyit Rıza çevresindeki on kişiyle beraber göstermelik bir yargılama müsameresiyle idama mahkûm edilir. İdam edilebilmeleri için Seyit Rıza’nın yaşı küçültülürken oğlununki yükseltilir ve 15 Kasım 1937’de infazlar çabucak gerçekleştirilir demiştir. Tüm bu kan banyosunda on binlerce Dersimli katledilir, sürgün edilir, binlerce çocuk yurdun başka bölgelerinde hizmetçi olarak başka ailelere verilir ve Türkleştirilir. “Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilir.” (Ayşe Hür)

Dersim’de yaşanan; daha 1930’lu yılların başlarında planlanan 1937-38’de ise uygulamaya konan bir Soykırım’dır. Dersim katliamından Atatürk’ün haberinin olmadığı iddiası ise ‘traji-komik’ bir yalandır.

Kaderin cilvesine bakın ki, yöredeki askeri birlikler dışında, tam teçhizatlı 3 kolordu ve 2 süvari tümeniyle gerçekleştirilen Dersim- 38 katliamının ardından, Türk Ordusu 40 bin askerle Elazığ’da adeta misilleme bir gövde gösterisi yapıyordu…( Yararlanılan Kaynak Mehmet Bayrak. Atatürk ve Aleviler)

Bakınız FEDA 4 Mayıs 2017 tarihinde yaptığı basın açıklamasında Dersim soykırımı için neler söylemiş. “Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak; 4 Mayıs 1937 yılında TC Hükümetinin Bakanlar Kurulu’nda alınan kararla gerçekleştirilen Dersim Tertelesi’nin 80. Yılında kefensiz ve mezarsız ölüleri, sürgün edilen binlerce yetimi ve Dersimin Kayıp kızlarını saygıyla, bu zulmü gerçekleştiren karanlık, tekçi, zorba zihniyeti ise lanetle anıyoruz.

Dersim 37/38 ile koca bir nesil anasız-babasız bırakıldı. Binlerce insan nenesini, dedesini, yakın akrabasını tanıma olanağından mahrum kaldı. Birçok insan kardeş, amca, dayı, hala duygusundan yoksun büyüdü. Annesiz, babasız, yakın akrabasız yaşamanın ne demek olduğunu belki de Dersimliler kadar kimse bilemez. Bu duyguyu ancak benzeri soykırımlara uğramış topluluklar bilir ve anlarlar.

Dersim 37/38 soykırımı Kızılbaş-Alevi inançlı bir topluluğun kurulu devlet düzenine uymayan yaşam tarzına yönelmiş, bu inancı ve yaşam tarzını ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

1937/38 Dersim katliamı Dersim halkına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının toptan bir imha haline dönüşme tarihidir. 4 Mayıs, Dersim Tertelesi’nin başladığı gün olarak kabul edilmektedir.

Biz FEDA olarak 80. Yılında bir kez daha Dersim 38 Tertelesi`nde katledilen insanların anıları önünde saygı ile eğilirken, katliamı uygulayan, gizleyerek suç ortaklığı yapanları şiddetle kınıyoruz….

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak TC devletini Dersim Soykırımından dolayı özür dilemeye ve tarihle yüzleşmeye çağırırken, diyoruz ki; tarihte karşılaştığımız hiçbir haksızlığı, katliamı ve soykırımı unutmayacağız.”

46 Yıl Sonra Maraş Hala Kanamaya Devam Ediyor!

Osmanlı döneminde olduğu gibi, 101 yıllık Türk Cumhuriyet tarihi boyunca da toplumun öteki kabul edilen kesimlerine karşı çeşitli katliamlar gerçekleştirilmiş, bu katliamlarda onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce insan yaşamını yitirmiştir. Türkmen ve Kürt Kızılbaşları da bu süreçte soykırıma kadar uzanan katliamlara maruz kalmışlardır. Bu toplu katliamlarda genellikle ırkçı ve dinci propaganda ile zehirlenmiş yöre halkı kışkırtılarak Alevilere katliamlar uygulanmış, geride kalanlar ise göçe zorlanmıştır.

Bu katliamlar zincirinin bir halkası olarak Maraş katliamı; 12 Eylül öncesi birçok şehirde sahneye konulan Alevi katliamlarının sonuncusu ve Dersim Soykırımından sonraki katliamların en kanlısı idi. Katliamcıların amacı, her ne kadar 12 Eylül askeri darbesine zemin hazırlamak olarak tanımlansa da, asıl amaç daha büyüktü. Asıl amaç farklı halklar ve inançlar bahçesi olan Maraş’ta Alevi, solcu, demokrat insanları kıyıma uğratmak ve sağ kalanları da baskı, sindirme, korku psikolojisi ile göçe zorlamaktı.

Böyle büyük ölçekli bir senaryonun devletin derin güçlerinden icazet alınmadan yapılması mümkün değildi. Sonunda katliamcılar hedeflerine ulaştılar, Maraş’ta yaşayan Aleviler büyük kentlere ve 12 Eylül sonrası da yurt dışına göç ettiler, Maraş gericiler için dikensiz gül bahçesine çevrildi. Bu katliamın baş aktörleri elbette adına derin devlet denilen ve uluslararası derin güçlerin uzantılarıydı. Zaten katliamda baş aktörün “DERİN DEVLET” olduğu yıllar sonra Başbakanın çekmecesinden çıkan “bilgi notu”nda ortaya çıkmadı mı?

Maraş katliamından sonra bölgenin demografik yapısı değişti. Bölgenin tüm Alevileri şehri terk ettiler.  Şehir gericilerin kalesine dönüştü. Yapılan araştırmalara göre bugüne kadar Maraş ve çevre kaza ve köylerinde yaşayan 150 bin Alevi yaşadıkları topraklarını terk etti. Amaca ulaşılmıştı.

Maraş katliamdan önce ülkenin dört bir yanında yükselen bir devrimci halk muhalefeti bulunuyordu. Kasım ayı sonunda bölgede ve özellikle de Pazarcık’ta önemli bir kitle desteği bulunan PKK’nin kuruluşu ilan edilmişti. İktidarda Ecevit vardı ve başını ordunun çektiği derin güçler yavaş yavaş 12 Eylül darbesine zemin hazırlamakla meşguldüler. Keza yıllar sonra Kürt gerillası Sivas’ın kapılarına dayanınca bu sefer de aynı katliam senaryosu Sivas’ta sahneye konulacaktı.

Sivas’ta 33 ilerici sanatçı ve aydının yakıldığı katliam için “Biz Sivas’taki şeriatçı örgütlenmenin gücünü ve herhangi bir kalkışmada ne kadar sürede kontrol altına alınabileceğini görmek istedik. Ama ipin ucu kaçtı, saldırganlara hâkim olamadık.” diyen “DERİN DEVLET” anlayışı tarih boyunca gerici, şeriatçı, faşist güçlerle kol kola idi. Derin devlet Maraş öncesi Muğla’da, Kırıkhan’da, Elbistan’da, Malatya’da idi.  Madımak Katliamı’ndan, Gazi Katliamından 15 yıl önce Sivas’ta ve Çorum’da idi.

Yaşanan bu olaylar katliamcı anlayışın var olma sebebini, yaşamsal dayanakları ve hizmet amacı karakteristiğini ayan beyan ortaya koymaktadır.

Pir Sultan Abdal’dan, Deniz Gezmiş’e, 12 yaşında semah dönmek için gittiği Sivas’ta yakılan Koray Kaya’dan, 12 Yaşında 13 kurşunla Kürdistan’da öldürülen Uğur Kaymaz’a, 19 Aralıkta Cezaevlerinde katledilen devrimcilere, oradan hunharca katledilen Roboski’deki Kürt köylülerine kadar yaşanan tüm cinayet ve katliamların sorumlusu aynı organize güçlerdir.

Bu nedenle Maraş’da insanlık dışı kıyımın vicdanlarımızda yarattığı utancı hep birlikte temizlemek gerektiğine inanıyoruz. Madımak’ın toplumsal belleğimizde açtığı yarayı da demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, eşitliğe, çok kültürlülüğe inanan, ülkemizde yaşayan tüm halkların ayrı kimliklerinden dolayı var olan haklarını ikircimsiz savunan kesimlerle birlik içinde sarabileceğimizi biliyoruz.

Bu Katliamları Anma Nasıl Omalıdır?

Ortak ülkemizin devrimci, ilerici güçleri, emekten ve emekçiden yana güçleri, tüm ötekileştirilen toplum kesimlerinin insan olmaktan doğan haklarını savunan sosyalistleri,  kararlı bir şekilde; bir arada yaşama kültürünü tahrip eden karanlıkta kalmış bütün katliamların aydınlığa kavuşturulması için mücadele etmeli ve laikliği, bireyin ve emeğin özgürleştirilmesini, devletin demokratikleştirilmesini savunan güçlerle omuz omuza olmayı ana ilkelerinden biri edinmelidir.  Bu uğurda verilecek mücadelenin farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşayabileceği bir Türkiye özleminin gerçekleşmesine katkı sunacağını, Dersim, Maraş başta olmak üzere Kürt ve Alevi katliamını unutturmak isteyen çevrelere etkili bir cevap olacağına inanıyorum.

Anlamlı anma, kayıplarımızın katillerinden hesap sorulmasıyla mümkün olabilir. Katliamların önlenmesi de ancak kararlı bir direnişle mümkündür. Maraş gerçeğin de ortaya çıkan derslerden biri de örgütlü olunan mahallelerde kayıpların asgari düzeyde kalabildiğidir. Işte Yörükselim Mahallesi, işte Karamaraş mahallesi gerçeği bunu göstermiştir. Faşist katillerin en çok katliam yapmak istediği bu iki mahallede kahramanca direnişler sonucunda faşistler mahallelere sokulmamış ve onlara önemli kayıplar da verdirilmiştir.

Üzerinden 46 yıl geçen 17-24 Aralık 1978 günleri tarihimizin en karanlık günlerindendir. Bizlere bu günü yaşatanların yakalarına yapışmalı ve onlara bu ayıplarını unutturmamalıyız. 46 yıl geçse bile bu işin faillerini bulup gereken şekilde cezalandırılmasını sağlamalıyız.

Türkiye’de hak arama tarihi uzun, zorlu bir süreç ve bazen tahammül sınırlarını zorluyor. Ancak bu zorlukların bizleri yıldırmaması gerekiyor, gerekiyorsa bayrağı evlatlarımıza devredeceğiz, ama asla boyun eğmeyeceğiz. Bu yoldaşlara, halka, verdiğimiz emeklere, ödediğimiz bunca bedele bağlılığımızın bir gereğidir de aynı zamanda.

Roboski Katliamı nedir, ne zaman oldu?  Katliamı kim yaptı? Roboski Katliamında kaç kişi öldü?

Roboski katliamı, Uludere Katliamı veya Uludere Operarasyonu… Bugün Türk Hava Kuvvetlerinin, Şırnak’ın Uludere ilçesi yakınlarındaki ırak topraklarında F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 16’I Çocuk 35 Kürt kökenli vatandaşın hayatını kaybetmesinin 14. yıl dönümü.Roboski karliamı 28 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşmişti. Roboski operasyonunda hayatını kaybedenlerin, Irak’tan Türkiye’ye mazot ve sigara getirmek için giden Kürt kökenli vatandaşların oluşturduğu bir kaçakçı kafilesi olduğu anlaşılmıştı.

Genelkurmay Başkanlığı Roboski katliamı sonrası açıklamasında; 28 Aralık 2011 tarihinde saat 18.39’da tespit edilen grubun PKK’nın kullandığı yolları kullanması sebebiyle vurulmasına karar verildiğini ve operasyonun TSİ 21.37 – 22.24 arasında gerçekleştiğini belirtti. 16 Mayıs 2012 tarihinde olayın, Amerika Birleşik Devletleri’nden paylaşılan istihbarat nedeniyle gerçekleştiği belirtilse de, daha sonra yapılan açıklamalarda bu bilgi yalanlandı.

Dosya Hakkında Takipsizlik Kararı Verildi.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu konuyla ilgili hazırladığı raporda olayda kasıt olmadığını bildirmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili soruşturma hakkında Haziran 2013’te görevsizlik kararı verdi ve dosyayı Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’na gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı 7 Ocak 2013 tarihli gerekçeli kararında, “gerek şüphelilerin gerekse olayda görev yapan diğer TSK personelinin, TBMM ve Bakanlar Kurulu kararları çerçevesinde kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdikleri, görev gereklerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri, dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren sebep bulunmadığının anlaşıldığı” denilerek takipsizlik kararı verildi.

ROBOSKİ KATLİAMI TARİHİN TOZLU RAFLARINA KALDIRILDI.

Şırnak›ın Uludere ilçesine bağlı bir sınır köyü olan Roboski›de 28 Aralık 2011›de Türk Silahlı Kuvvetleri›ne ait savaş uçakları tarafından bombalanan 19›u çocuk 34 kişi öldürüldü.

Şırnak›ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde gerçekleşen hava bombardımanında 34 sivil hayatını kaybetti. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 3 Ocak 2012›de açıklama yaparak yaşanan olayla ilgili resmi özür beklenmesinin «yanlış olduğu», öldürülen sivillerin ailelerine tazminat ödeneceğini söyledi. Ailelere 123›er bin liralık toplam 4 milyon 182 bin lira tutarında tazminat verildi. Ancak ailelere tazminatı «kan parası ve sus payı» olarak gördükleri için kabul etmeyi uygun bulmadı.

ROBOSKİ KATLİAMINI KİM YAPTI?

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Ocak 2012’de düzenlediği bir basın toplantısında MİT’in Uludere olayıyla ilgili yanlış istihbarat verdiğine ilişkin bir husus bulunmadığını ve olayla ilgili grup, yer, tarih, sayı ve geçiş güzergahlarına ilişkin MİT’in herhangi bir istihbarat paylaşımı gerçekleştirmediğini dile getirdi.

Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Kasım 2014’te düzenlediği bir basın toplantısında “MİT tarafından gönderilen yazılar ve üst düzey MİT görevlisi tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri telefonla bizzat aranarak, Bahoz Erdal’ın hudut hattını geçmekte olduğu bildirilmiştir. Silahlı Kuvvetler’in yetkilileri, bilginin doğru olup olmadığını defaatle sormasına rağmen, MİT yetkilisi ısrarla bilginin doğruluğunu teyit etmiştir. Sonuçta, MİT’ten gelen birden fazla resmî istihbarat raporları ve telefon bilgileri üzerine maalesef Uludere olayı yaşanmıştır” dedi.

Eylül 2015’te Cumhuriyet gazetesinin ulaştığı belgelere göre, Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı’nın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği bir yazıda MİT’in Bahoz Erdal’ın eylem hazırlığında olduğuna ilişkin “doğruluğu kuvvetle muhtemel” notuyla ilettiği istihbaratın, bombardıman kararında “önemli rol oynadığını” bildirdiği ortaya çıktı.

Takipsizlik kararıyla kapatılan soruşturmada yer alan tanık ve şüpheli ifadelerine göre, bombardımandan önce (insansız hava aracını kontrol eden yüzbaşı dahil) ilgili tüm askeri birliklerin kanaatinin sınıra yaklaşan grubun “terörist değil, kaçakçı olduğu”, buna karşın Genelkurmay’ın bombalama kararı verdiği iddiası Cumhuriyet gazetesi tarafından ortaya atıldı.

İnsanlığın onur kalesi; Kobanê Geçilmez!

Irak ve Suriyede önemli bölgeleri ele geçirdikten sonra yönünü Rojavaya çevirdi. Bir Kürt soykırımı düzenlemek için. tüm gücüyle saldırdı. Ama Kürt kızları ve oğulları enternasyonalist devrimcilere omuz omuza vererek binlerce şehit vermeyi göze alarak Kobaneyi geçilmez kıldı.Kobanê direnişi tarihin tanıklık ettiği gibi, bölgesel bir direniş olmaktan çıkmış ve dünya çapında örnek alınacak  bir  direnişe evrilmiştir. Kobanê direnişi gerici DAİŞ katilleri karşısında bir Kürt direnişi olarak başlamış,  Ancak bu şanlı direniş igericiliğe, barbarlığa, ortaçağ karanlığına karşı bir insanlık direnişine dönüşmüştür. Kobane’de direnen insanlıktır. Kobane’de savaşanlar insanlığın ortak çıkarlarını temsilen savaştılar ve halen de savaşıyorlar.

Bölgenin tüm gerici güçleri, uluslararası çıkar grupları birleşmiş, DAİŞ gericiliğini bölge halklarının başına bela etmiştir. Ancak hevesler kursaklarda kalmış, Kobane’de kimsenin öngöremediği görkemli bir direnişle karşılaşılmış ve birçok çıkar grubunun hesapları alt üst olmuştur.

Bundan dolayı başlangıcından bu yana Kürt halkını yalnız bırakan dünya gericiliği, yaratılan uluslararası duyarlılık sonrasında DAİŞ katillerine karşı bazı adımlar atmak zorunda kalmıştır. Yine dünyanın dört bir yanındaki devrimci-demokratik çevreler de harekete geçerek kamuoyunda Kobanê için bir duyarlılığın oluşmasını sağlamış, Kürt halkının görkemli direnişini dünyaya duyurmada aracı olmuşlardır.

Her yürek devrimci bir hücredir!

Paramaz Kızılbaş Kobani direnişine katılırken kendine seçtiği isimle bile bir mesaj vermektedir. Bu coğrafyanın ötekileştirilenlerinden Ermenilerin ve Alevilerin adını alarak Hakikat Arayışına bir başka coğrafyada değil, bölgemizde başlanması gerektiğine işaret etmektedir. Paramaz bu örnek enternasyonalist tavrı ile sözün bittiği yerde olunduğunu ve eyleme geçmenin zorunluluğunu gözümüze sokuyor.

Kobane’de direnmenin insanlığın geleceğini sahiplenme eylemi olduğunu bu tutumdan daha iyi ne gösterebilir ki?  Paramaz yoldaşlarına ve tüm devrimcilere bir görev yüklüyor. “Hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle” diyerek bizi tarihsel bir seçimle karşı karşıya bırakıyor.

Kobanê direnişi Rojava’da başlatılmış bir halklar devrimini, bir inançlar devrimini, bir sınıflar devrimini, bir kadın devrimini koruma ve yaşatma direnişidir. Bunun için bir insanlık direnişidir. Paramaz yoldaşın tutumu da bu coğrafyada yaşayan devrimcilerin takınması gereken doğru tutumdur.

‘’Hayal Gücü İktidara’’

Direnişin başladığı günden itibaren DAİŞ katillerinin direnişi kıracağını sanan, buna inanarak  Kobanê’nin düşmesi üzerine yorum yapanlar büyük yanıldılar. Biz baştan beri inatla belirttik. Kobanê düşmez dedik. Bunu söylerken bizi hayalci görenler oldu. Ama biz yine inatla hayalleri olmayanların devrimci olamayacağını da vurguladık. İşte Paramaz Kızılbaş’ın “hayal gücü iktidara” şiarı bugün Kobane’de gerçeğe dönüşüyor. Düne kadar Rojava devrimini tanımamakta ısrar eden uluslararası güçler bugün PYD ile PKK ile doğrudan görüşüyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi artık bölgesel bir aktör oldu.

Kuru, duygusuz, hayalleri olmayan, inançsız birey olmayı aydın olma zan edenlerin, 40 yıldır sürmekte olan Kürt Özgürlük Hareketini anlamaları elbette beklenemez. Bugün hala 40 yıl öncesinin gerçekliğiyle hareket edenler dünyanın değiştiğini anlamamakta ısrar ediyorlar. Oysa dünya değişmiştir.

Kürt halkı bugün kazandığı mücadele deneyimi ile bölgenin kaderinde söz ve karar sahibi haline gelmiştir. Kobanê DAİŞ barbarlığına mezar olduysa, bu 40 yıllık Kürt Özgürlük Mücadelesinin kazanımları, deney ve tecrübeleri sonucudur. Kürtler bu bölgede sosyalizmin yıkıldığı, gericiliğin bir karabasan gibi halkların üzerine  çöktüğü bir ortamda, 1984  Ağustos atılımı ile bölge ilerici güçlerinin umudu oldu, sevinci oldu.

Kobane’de direnenler insanlık adına direndiler, insanlığın kurtuluş reçetesinin tarihini yazıdılar. Hiçbir karalama bu gerçeğin üstünü örtemez. Bundan böyle bölgenin tarihini yazacak olanlar artık Kobanê öncesi ve sonrası diye yazacaklardır.

DAİŞ Ne Yapmak İstedi !

Kim ne derse desin  Kobane’de ve Kürdistan’ın, Irak’ın ve Suriye’nin değişik yerlerinde IŞİD eliyle sahnelenen insanlık dışı uygulamalar İslam’ın farklı yorumlarının sonucudur. Bu katil sürüleri yaptıklarını İslam adına yapmaktadırlar. Ve İslam’ın bir çok sözüm ona alimi bile bunların uygulamalarını teyit etmektedir.

IŞİD’in uygulamalarının kökleri Emevi İslam’ına uzanmaktadır. O dönemde de savaşlarda erkeklerin kelleleri kesilmiş, kadınlar savaş ganimeti sayılmıştır. Bırakalım o dönemi bugün IŞİD’in Müslüman olmadığını söyleyen birçok Müslüman ülkede zina ettiği söylenen kadınlar taşlanarak öldürülmekte, insanlar Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi başları kesilerek idam edilmektedir.

Böylesi bir geleneğin devamcıları olarak ortaya çıkan bu akımların en zalimlerinden olan IŞİD fetva veriyor : “Kürtler Zaten Müslüman Değil!”

Kendilerine biat etmeyen herkesi kafir ilan eden terörist IŞİD militanları, İslam tarihinin her döneminde „Şeytanın çocukları“ olarak adlandırılan Kürtlere hayli hayli kafir diyecektir. Zaten Selefi akımlar aslında Arap ırkından olmayan kimseyi Müslüman kabul etmiyorlar. Ya da şöyle diyelim başka ırklar kendi İslam anlayışlarını kabul edip, kendilerine biat ederlerse katliamdan kurtulabilir, kafir olmaktan çıkabilirler.

Çeşitli haber kaynakları geçtiğimiz günlerde şöyle bir haber geçtiler; Kobane’de çatışan terörist IŞİD’in komutanlarından Ebu Halit Abdullah çatışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu. IŞİD komutanı, Kürtlerin Müslüman olmadığını iddia etti. Bununla da yetinmeyen Ebu Halit Abdullah yaptığı açıklamada Kürtlerin emanda kalabilmeleri için Müslüman olup İslam Devleti’ni (!) kabul etmeleri gerektiğini ya da cizye ödemeleri gerektiğini öne sürdü.

Ebu Halit sözlerinin devamında kan donduran ifadeler kullandı: “Ezidi, Şii ve Hristiyan çocuk ve kadınlarına yaptıklarımızın aynısını Kürtlere de yapacağız. Direnen Kürtlerin kanı helaldir. Onların kadın ve kızları da bizlere helaldir.”

Birincisi; Kürtlere yönelik bu ifadeler yeni değildir. Ve kendilerinden olmayanların kanının ve kadın ve kızlarının helal olması fikrini Emevi İslam’ından almaktadırlar. Bu kendi uydurdukları bir şey değildir. Bırakın Emevi İslam’ını, gelin Osmanlı müftülerine, Ebu Suudi efendi fetvalarına bakın orada da gayri Müslümlerin ve Kızılbaşların kanı helaldir. Kadın ve kızları da savaş ganimetidir. Bugün IŞİD zulmünü yeni bir şeymiş gibi göstermeye çalışan İslam ülkeleri, dönüp kendi tarihlerine baktıklarında IŞİD’i esas olarak orda görürler.

Unutmayın, bugün « Kürtler Müslüman değildir » diyen IŞİD yarın da Türklerin Müslüman olmadığını söyleyecektir. Suriye’de Alevi kökenli Esat’ı yıkacağım diye IŞİD, El Nusra gibi katil şebekelerini palazlandıran Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler bilmelidirler ki, bu topraklara fırtına ektiler. Simdi rüzgar biçeceklerdir..

Unutmayın Kürt halkı son 50 yıldır büyük bir aydınlanma yaşamıştır ve yaşamaktadır. Artık onları din adına, ortaçağın geri değerleri adına kandıramayacaksınız. Bütün telaşınız bundandır. Artık Kürdistan’da ağaların, şeyhlerin, mirlerin, şıhların düzeni yıkılmaktadır. Bölgenin tüm gericileri olarak öfkeniz bunadır. İnsanlığın ortak değerlerinin temsilcisi Kürt Özgürlük Hareketine yönelik çılgın saldırılarınızın nedeni budur. Geleceğin Kürdistan’ında bu gerici düşüncelere yer olmadığını görerek son bir çırpınışla saldırıyorsunuz.

Ama Kürt halkı, inananı, inanmayanı, Alevi’si, Sünni’si, Ezidi’si, Hristiyan’ı ve Ateisti hep birlikte Kürt Özgürlük Hareketi saflarında yer alarak ortak, eşit ve özgür yaşamı pratiğiyle halklarımıza yaşatıyor. Bundan dolayı bu hareket yenilmezdir artık. Bütün bölge gericilerinin bu hareketi boğma çabası beyhude bir çabadır. Çünkü artık Kürtler dışındaki bölge halklarının tüm ilericileri de bu hareketin etrafında bütünleşmektedir.

Bugün insanlığa baş belası olmuş, vahşeti örgütlenmek için bir propaganda aracına dönüştürmüş bir yapı ile karşı karşıyayız. Bu vahşet ideolojisi ne yazık ki, sadece bölgemizle sınırlı değil, vahşet örgütü küresel çapta bir örgütlenmeye dönüşmüş durumda ve yaptıklarını da İslam adına yaptığına militanlarını inandırmış bulunmaktadır. Kendisi dışındaki hiç kimseyi de Müslüman saymamaktadır. Tüm İslam alemini de sözde hilafetine biat etmeye çağırmaktadır. Hilafete biat etmeyen herkes ise onlar için ortadan kaldırılması gereken bir hedeftir.

.Peki IŞİD nedir?

IŞİD ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra oluşmuş ve El Kaide geleneğinden gelen Selefi bir örgüttür. ABD’nin Irak’ta askerî işgali devam ettiği sürede özellikle IŞİD ya da Irak El Kaidesi Arap dünyasının değişik bölgelerinde katılımlar almış, bir Ortadoğu, hatta dünya örgütü olmuştur. Bu süreçte Libya, Afganistan, Kafkasya ve Balkanlar, Nijerya gibi ülkeler başta olmak üzere, 80 ülkeden Irak’taki savaşa katılım gerçekleşmektedir.

Suriye’nin Akdeniz’in Afganistan’ına dönüşmesi ve bu arada Esad’ı devirme tutkusu içindeki ABD-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar ittifakının önünü açması, yardımcı olması ile bütün dünyadan, özellikle Afganistan, Çeçenistan ve Bosna-Hersek savaşlarının oluşturduğu cihatçı Selefi kitleler, Suriye’ye gelmişler ve kendilerine en yakın, güçlü örgüt olarak gördükleri IŞİD’e katılmaya başlamışlardır. Bu da IŞİD’i, El Kaide’nin olmadığı kadar küresel bir örgüt haline getirmiştir.

Irak IŞİD’inde Irak Baas Partisi kadroları ve Saddam ordusu mensupları egemendir ve mücadeleye onlar öncülük ediyor. Daha çok Araplardan oluşuyor, yabancıların sayısı fazla değildir. Suriye IŞİD’i ise biraz daha farklıdır daha çok dışarıdan gelenlerden oluşuyor. İçinde Araplar azdır, Suriye IŞİD’ini en çok destekleyen Türk hükümetidir. Tabi DAİŞ ya da IŞİD sadece bir projenin ürünü değildir. Aynı zamanda hem Suriye’de, hem de Irak’ta dayandığı tarihsel, kültürel bir temel, hem de bir kitle temeli var. Özellikle Sünni Araplarda belli bir tabanı olduğundan buna dayanarak mücadeleyi geliştirebiliyor bu vahşeti uygulayabiliyor. Eğer halktan destek bulamasaydı, dış güçlerin desteğiyle bu kadar vahşeti uygulayamazdı. Onun için IŞİD olayını basite almamak, kısa sürede bitecek yaklaşımı içerisine girmemek lazım.

IŞİD çetelerinin yenilebileceğini Kobanê’de Kürt halkı ispat etti.

Yıllar önce bölgemize yönelik emperyalist ve kapitalist güçler bir strateji gerçekleştirdi. Bu stratejinin özelliği Sovyetler’e karşı olmasıydı ve adına yeşil kuşak deniyordu. Sovyetler’in dağılmasından sonra ise siyasal İslam biçiminde somutlaştırıldı. Giderek NATO bunu daha da ilerletti ve bu radikal İslam’a karşı bir stratejiye dönüştürüldü. Aslında bu stratejinin gereği olarak IŞİD ortaya çıkartıldı. Bu stratejiyle aslında Ortadoğu’da hegemonya kurulmak istendi. Tabii karşı güçlerde kendi çıkarları için IŞİD’e destek verdiler. IŞİD aslında bir stratejinin ürünü olarak ortaya çıktı ve daha sonra stratejiyle de çelişti. Batılı güçler bu duruma uzun süre seyirci kalamazlardı. Nitekim IŞİD’in toptan Kürdistan’a saldırması sonrası, başını ABD’nin çektiği batılı ittifak IŞİD’in ancak Kürt güçleri tarafından durdurulabileceğini görerek hareket etmeye başladı.

Kürt özgürlük hareketi artık bir insanlık hareketi olarak kabul görüyor.

Kürt Özgürlük Hareketi, bütün Kürdistan parçalarında mevcut despotik, inkarcı ve tekleştirici çağdışı yönetimlere alternatif yeni bir sistem öneriyor. Egemen olduğu alanlarda da bu sistemi alternatif yönetim biçimini hayata geçiriyor. Elbette bölgede birçok uluslararası güç bu durumu kendi çıkarları için bir tehlike olarak görüyor ve karşı tutum alıyorlar. Ancak geçtiğimiz yıl ortaya çıkan Şengal ve Kobanê direnişlerinden sonra bu tutumlarını sürdürmekte zorlanıyorlar. Kürt özgürlük hareketi Kobanê zaferinden sonra artık dünyada hak ettiği yeri almaya, kendini kabul ettirmeye başlamıştır.

Artık Ortadoğu’da Kürtlersiz, PYD’siz, YPG ve YPJ’siz aynı zamanda HPG’siz ve PKK’siz siyaset yapılamaz. Onun için bugüne kadar izlenen bu siyasetin artık gözden geçirilmesinin zamanı gelmiştir. Nitekim söz konusu güçler Kürtler için yeni bir siyaset oluşturma çabası içerisindedirler.

Türkiye dış politikası iflas etmiştir!

Açıkça görülmektedir ki, Türkiye Ortadoğu’da hegemon bir güç olmak istiyor, bunu da Sünni İslam anlayışına dayandırarak gerçekleştirmek istiyor. Aslında Sünni mezhep demek yanıltıcı olur, buradan da Selefi-Vahabi İslam’ı esas alan IŞİD’e ve El Nusra’ya dayanarak bu amacına varmak istiyor. İzlenen anti-Kürt politika, anti-PKK politika, anti-Şii politika, Mısır’da Müslüman Kardeşler yandaşlığı, Suriye’de El Nusra ve IŞİD yandaşlığına sığınan Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıştır. Kafasında Kürt Özgürlük Hareketi’ne darbe vurmaktan başka bir düşüncesi olmayan AKP iktidarı, kendi vuramadığı darbeyi IŞİD ile, El Nusra ve türevleri ile vurmaya çalışmıştır.

Türkiye Suriye’deki iç savaşın başından beri, İslamcı güçlere dayanarak sonuç almaya çalıştı. Savaşın ilerlemesi ile birlikte, IŞİD ve El Nusra ile işbirliğine yöneldi. Hala da bu tutumunda ısrar etmektedir.

İslamcı örgüt İBDA-C, 27 Ekim 2014’de IŞİD’e destek beyan etti. İBDA-C’ye ait Adımlar dergisinin İstanbul’daki bürosunda düzenlenen toplantıda, bir IŞİD komutanının “‘Türkiye’nin meselenin içinde olduğunu’ ve ’10 bin IŞİD militanının Türkiye’ye geleceğini söylediği’ dile getirildi. Toplantıya katılan bir Hüda-Par üyesi, yetkililerin IŞİD’i eleştirse de aslında IŞİD’e sempati duyduğunu söyledi. Bir BBP üyesi MHP’lilerin IŞİD’e kucak açmaya yakın olduğunu savundu. Toplantıda, IŞİD militanlarının sanki askeri hizmetten izin alıyormuşçasına sık sık dinlenmek için Türkiye’ye geldiği belirtildi. Türkiye’nin İslami devrime sahne olacağı ve Türklerin cihada hazır olması gerektiği savunuldu.

Rojava devrimi Türkiye’nin ve desteklediği gericiliğin heveslerini kursaklarında bıraktı.

Türkiye’nin bölgenin diğer gerici güçlerinin anlamadığı Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde gelişen Rojava devriminin Arap Baharı olarak adlandırılan ayaklanmalara benzemediğidir. Onlardan farklıdır. En temel farkı bağımsız ideolojik öncülüğe sahip zihinsel bir devrim olmasıdır. Libya, Tunus, Mısır ve diğer ülkelerde egemenler devrilirken halkların talepleri gerçekleştirilmedi. Haklı isyanı istismar eden geleneksel iktidar ve sömürü çarkının parçaları iktidara geldi. Rojava Devrimi, tekçi anlayışı reddeden; klasik devletçiliğe karşı halkların inançlarını ve tercihlerini esas alan yeni bir bakış ve ideolojik duruş sundu.

Rojava devriminin farklarından biri de kadın devrimi olmasıdır.

Egemen sistem karşısında ilk defa kadının kendi rengiyle, öncülüğüne soyunduğu bir devrim gerçeği yaşanıyor. İşte Rojava Devrimi, demokratik özünü kadının öncülüğünden, öz irade ve katılımdan alarak geleneksel erkek egemen mantığı parçalıyor. Bu özelliğiyle gerçek bir demokrasiyi de kalıcı hale getiriyor. Devrimin başka bir özelliği de tüm saydıklarımızla bağlantılı olarak hakların kardeşliği ve inançların eşitliği temelini içermesidir.

Rojava devrimi olmasaydı, egemenler Suriye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi, burada da halkları ve inançları birbirine kırdıracaktı. Rojava devrimi sayesinde kantonlarda oluşan eşitlikçi, özgürlükçü ve otonom yönetim bölgenin tek çatışmasız bölgesi oldu. Bundan dolayı IŞİD Kobanê’ye saldırarak, bu bölgeyi de istikrarsızlaştırıp, insanları göçe zorlayarak Türkiye ile komşu olmayı amaçladı. Bu gerçeği görebilirsek, AKP iktidarlı bir Türkiye’nin neden IŞİD ve benzeri cellatları desteklediğini de anlayabiliriz.

Çünkü AKP yönetimi bölge politikasını Kürtlerin başarısız kılınması, kolunun, kanadının kırılması üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bir taraftan ABD öncülüğünde oluşan müttefik güçleri desteklediğini söyleyen Türkiye, öte yandan Rojava’da alenen IŞİD güçlerine destek olmaktan geri durmamıştır. Uzun süre IŞİD’e terörist bile diyemeyen Davutoğlu’nun deyişiyle “bir tepki hareketi” olarak adlandıran Türkiye Devleti, El Nusra için hala terörist demekten imtina ediyor.

Suriye savaşını planlayanlar uzun yıllar sürecek bir çatışmayı hesaplıyorlardı. Ancak Rojava devrimi bunun önüne geçti. Kanlı bir halklar ve inançlar boğazlaşması ile iktidarın el değiştirmesini hesaplayanların hesapları Rojava devrimine çarparak tuzla buz oldu. Bugünden sonra eğer demokratik bir muhalefetin inşa edilmesi sağlanacaksa bu Rojava devrimi sayesinde olacaktır.

3. Dünya Savaşında Alevileri Bekleyen Fırsatlar ve Riskler

Yaşadığımız süreç; 2 Ağustos’ta 1990’ da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ile başlayan, 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere uçaklarla yapılan saldırıda zirveleşen üçüncü dünya savaşıdır. Bu savaşta iç içe geçmiş üç temel çelişki ve ilişki söz konusudur.

1- Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki: ABD- Çin arasında ekonomik, diplomatik ve teknolojik alanda, ABD-Rusya arasında ekonomik, diplomatik ve askeri alanda vekil devletler ve vekalet savaşçıları üzerinden devam ediyor savaş.

2- Emperyalist sistem ile ulus devletler arası çelişki: Irak, Suriye, Ukrayna, Libya’da devam eden savaşlar gibi..

3- Bu her iki hiyerarşikçi ve hegemonik güce karşı devlet dışı haklar, sınıflar ve ezilen toplum kesimleri arası çelişki. Bu savaş türü Rojava’da, Suriye’de, Libya’da sürüyor.

Kapitalist-emperyalist sistem ,tarihsel ve yapısal krizden kaynaklı yaşadığı derin açmazını ve çoklu krizini savaş yoluyla aşmaya çalışmaktadır. Emperyalizm, sermayenin, iktidarın, emeğin ve bilginin uluslararası dolaşımı önünde engel gördüğü ulus devletlere yeni biçimler vererek aşmaya çalışmaktadır. Ulus devletlerin tekçi, katı merkeziyetçi idari ve siyasi yapısı küresel emperyalizmin yeni ihtiyaçları önünde engel oluşturduğundan Uzakdoğu’dan Kuzey Afrika’ ya, Kafkasya’dan ve Ortadoğu’ ya kadar yaygınca yaşanan üçüncü paylaşım savaşı en çok devlet ve iktidar dışı halkları ve inançları ilgilendirmektedir. Birinci paylaşım savaşında devletsiz, statüsüz kalmış halklar ve inançların Rojava’da ilk kez ortak yaşam anlayışıyla yan yana gelmiş olmaları, ezilen toplum kesimlerine büyük umut olmuştur. Halkların, mazlum ve mağdurların bu umudunu karartmak için başta Türk ulus devleti olmak üzere, devletli sistem, 21.yüzyılda halklara ve inançlara katliam ve soykırımı dayatmaktadır. Türk devletinin Rojava’ yı ve Başur’u işgal etmek istemesinin asıl nedeni; yüzyıl öncesindeki Kürdistan karşıtı jeo-staratejisini sürdürmek istemesindendir. Çoğu zaman PKK’yı, kimi zaman YPG ve YPJ ve PYD’ yi kriminalize etmesi, kirli savaşına meşruiyet kazandırmak içindir.

Hatırlanacağı üzere Hitler, Almanya’ nın 1. Dünya savaşını kaybetmesi sonucu yaşadığı siyasal kuşatılmışlığı ve ekonomik darboğazı aşmak için anti-komünizm ideolojik gerekçesiyle doğuya doğru hareket etmiş, biyolojik ırkçılık propagandası ile toplumsal taban oluşturarak iktidar olmuştu. İktidarı fırsat bilip tiranlaşan Hitler, on yıl içinde bütün Avrupa’yı kasıp kavurmuş, halklar soykırımı ile insanlığın yüzkarası olmuştu. Türkiye’de Kürtlerle olan savaşını sürdürmek için on yılı aşkın bir süredir(Libya, Suriye, Kafkasya vb.) başta olmak üzere savaşı çepere ve çevreye yaymış olmaktan dolayı içine düştüğü darboğazı aşmak için Kürdistan’ı bütünen işgal etme önceliği ile hareket ediyor. Kemalist- militarist devlet geleneğinin yüzyıllık jeo-stratejisi ile hareket eden AKP-MHP faşist bloğu, ‘İkinci Kurtuluş Savaşı’ söylemi ile yüzyıllık bu stratejiyi bir kez daha uygulamaya almış, ‘Türkiye Yüzyılı’ söylemi ile toplumda rızalık üretmeye çalışıyor. Türk devletinin Kürt, Alevi ve Demokrasi karşıtı bu jeo-stratejiye rağmen Kürt statüsü ihtimali ortaya çıkınca korkusu iyice depreşmiş, uluslararası meşruiyeti hiçe sayan neo- Osmanlıcı yayılmacı politika ile çevresini ve çeperini ilhak ve işgale kalkışmıştır. Rojava’ da ortak yaşamın ete kemiğe bürünmesi ve giderek Kürdistan statüsüne dönüşme ihtimali nedeni ile iktidar, yeni ittifak güçleri ile birlikte, Kürt statüsünü engellemek, Rojava’yı dağıtmak, halkların ortrak yaşam iradesini ortadan kaldırma amacıyla farklı etnisiteden selefistlerden oluşan yüzbinlerce barbar sürüsünü Halep ve Rojava‘ ya saldırtmıştır. Birbiri ile tarihsel ve siyasal amaçlarda çelişen ve çatışan güçler, kutsal devlet etrafında “yerli ve milli” olan tüm ulusalcı, Ergenekoncu şoven milliyetçi kesimler, yüz yıllık jeo-stratejinin gereği olarak, ‘Milli Şef’ etrafında kenetlenmişlerdir. Küresel emperyalist güçlerin Suriye‘ nin geleceğine dair tahayyülü ile işgalci bu politikanın bir yerde örtüşüyor olması nedeni ile sahada lehlerine dönüşen bir durum olsa da uzun zaman diliminde işlerin tersine dönme potansiyeli oldukça yüksektir. ABD’ nin Suriye tahayyülü; üç bölgesel veya federatif yapıya dayalı idari ve siyasi projedir. Şii Araplar, Sünni Araplarve Kürtlere dayalı federatif yapı fiili olarak oluşmuş, toprağa dayalı siyasal statü önümüzdeki süreçte gündeme gelecek gibidir. Türkiye, Suriye’nin olası bu üç federatifveya konfederatif idari ve siyasi yapı ihtimali nedeni ile ABD ile tarihsel ittifakını terk etmiş, Rusya ve İran ile Astana ve Soçi‘ de birlikte olmuştu. Türkiye, bu sayede Efrin’i işgal etmiş, Menbiç’i de içeren önemli bir alanı da işgal etmek istiyor. Türkiye’nin derdi çatışmasızlığı sağlamak değil, başından beri desteklediği İslamcı çetelere hamilik yapmak ve onları kendi jeo- stratejisi için kullanmak, mümkün olduğu takdirde de Rojava’yı dağıtmaktı. Rojava’yı sınır güvenliği gerekçesi ile işgale kalkışarak savaşı yaygınlaştırarak Kürdistan’ı bir bütün ilhak etmek amacıyla yıllar yılıdır bu barbar çeteleri örgütlemekte, organize ederek Rojava üzerine saldırmaktadır. Fırat’ ın batısından başlayıp El Bab’ tan Halep’in kuzeyini sınır alarak İdlip, Efrin’i Reyhanlı, Yayladağ ile birleştirerek Akdeniz koridorunu denetiminde tutarak Kürtlere kapatmak istiyor. Türkiye, bu nedenle hem HTŞ ile iş tutuyor, hem de SMO’ nu harekete geçirerek Fırat’ın batısındaki Kürt siyasal yapısını dağıtmak istiyor. Daiş, El Kaide, El Nusra ve diğer selefist Türkmen gruplarından oluşan HTŞ’ın güç biriktirerek Halep, Hama ve Humus‘u ve en nihayetinde Şam’ı işgal etmeleri ve Baas rejimini sonlandırmaları ABD’nin Suriye tahayyülü ile Türkiye’nin Kürdistan karşıtı stratejisinin örtüşmüş olması sayesinde mümkün olabilmiştir.Türkiye bunu kendi egemenlik alanına dönüştürmek isterken, geçmişte Suriye ve Iran’ın kısmi direnci ile karşılaşıyordu. Ancak gelinen bu aşamada hem Suriye’nin, hem Rusya ve İran’ın direnci kırılınca fırsattan istifade eden Türkiye, Fırat’ın batısını tamamen işgal etme arzusu ile yanıp tutuşuyor.

ABD’ nin Suriye’nin geleceğineilişkin stratejisi ile Türkiye’nin mevcut de facto koşulları fırsata çevirme hamlesi yeni gelişmelere gebe görünüyor. Ortadoğu’da yüzyıl öncesinin dengeleri ve statülerinin çatırdadığı, yeni dengeler ve statülerin şafağında olduğumuz bu süreçte çoklu aktörlerin stratejilerin uygulamaya sokulduğu Ortadoğu ve Suriye‘ de kimin eli kimin cebinde olduğunun bilinmediği karmaşık ve girift ilişkiler söz konusudur. Bu sorun yumağında biz Alevilerin çok daha örgütlü ve bilinçli hareket etmesi gerektiği açıktır.

Herşeyden önce Türkiye‘ nin demokratik hukuk devleti olmasının biricik yolunun Kürt sorunun diyaloga dayalı demokratik çözümden geçeceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Kürt sorununun çözümü demek, Alevi sorununun da çözümü demektir. Eğer bu iki kadim sorun eşit vatandaşlık temelinde çözüme kavuşabilirse, Türkiye’nin de demokartik cumhuriyete evrilmesi mümkün olur. Bugün Avrupa’ da milyonlarca Alevi, disapora toplumu olmuş bulunuyor. Ülkede ise milyonlarca Alevi, birden fazla örgüt ve hareket içinde farklı duyarlılıkla sürece ve soruna yaklaşmaktadır. Çoğu da Kürt sorununun demokratik barışçı çözümü konusunda tarihsel hakikat ile hareket etmemekte, devletin hassasiyeti ile sürece yaklaşmaktadır. Halbuki inancımızın tarihsel misyonu egemene, zalime karşı mazlumun ve haklının yanında olmayı bizlere söylemektedir. İnancımızın tarihsel misyonuna göre hareket edip ‘Yol Bir.Sürek Binbir’ düsturu ile özgünlüklerimizi koruyarak çatı örgütünde birlikte olmayı başarabilirsek, açığa çıkan sinerji ile üçüncü dünya savaşı koşullarında büyük fırsat ve olanakları yakalayabilmemiz mümkündür. Bu temelde de, Alevilerin olanak ve imkânlarını, risklerini doğru tespit edebilir ve milyonlarca Alevi’yi sorunun çözümünde ortaklaştırabilirsek başarı mümkündür. Bu nedenle bugün içinde bulunduğumuz koşulların analizi çok önem arz etmektedir. Siyasal hareketler ve toplum dinamikleri amaçlarına ulaşabilmek için sürekli yeni sistemler geliştirmek, yeni arayış ve yeni anlayışlar içinde olmak durumundadırlar. İletişim ve bilgi çağında bu ihtiyaç daha fazla kendisini göstermektedir. Siyasal yapıların ve toplum dinamiklerinin dış faktörlerden çok kendine yönelmesi, kendisini nitelikli analize tabii tutması, zayıf ve güçlü yanlarının farkındalığıyla hareket etmesi hayati önemde konudur. Potansiyelinin ve açmazlarının farkında olan hareketler ve siyasal aktörler, büyük fırsatlar ve değerli olanaklar sahibi olabilirken, bilinçli ve örgütlü hareket etmeyenlerinde büyük kaybettiklerine tarih tanıktır. Aleviler olarak tarihsel misyonumuzla kendimize yönelmemiz, iç ve dış dinamiklerin farkında olmamız bizi geleceğe taşıyacaktır. Soykırım kıskacındakiAlevilerin nitelikli analizini yapmak, tüm Alevi hareketlerinin önceliği olmalıdır. Riskleri ve tehlikleri bertaraf etmek, olanak ve imkanlardan azamı faydayı sağlamak bu analizler sayesinde mümkün olabilecektir. Ben bu makaleyi fırsat bilerek kısca Alevilerin avantajlarını, dezavantajları ile olanak ve risklerini şöyle sıralayabilirim.

1- Alevilerin Güçlü Yanları:

Kadim coğrafyanın tarihi yapım ve yaratım değerler sahibi olmaları, Kadının güçlü öncü olma toplumsallığı, Kitlesel mobilizasyon gücü, Coğrafyamızın jeo-stratejik konumu, Toplumun çoklu kültürünü ve çoklu kimliğini esas alan ideolojik ve politik yaklaşımı, Mücadele direngenliği, Siyasal ve toplumsal yaşamlarını dikey olmayan yatay Ocaklar sistemi üzerinde yaşatmaları, Sanat ve kültür alanlarında sürekli aydınlanma potansiyeli sahibi olmaları, Marjinal düşünce kalıpları karşısında değişim ve dönüşüm düşünce sistematiği vb.

2- Alevilerin Zayıf Yanları:

Her sürekten Alevileri kapsayan ortak siyasal programdan yoksun olmaları, Siyasete kapalı olma, politik özne olmaktan kaçınma hali, Parçalı duruş ve kendine göreci anlayışın egemen olması, Alevi üst çatı örgütü yerine kendisini, iktidarını ve ikbalini esas alma, Kişi, parti, grup odaklı siyaset yapma tarzı,

Niteliksiz veya yetersiz kişilerin kilit konumda bulunması, Medyanın zayıflığı, Statü amaçlı diplomatik çalışma yerine birey eksenli ilişkileri esas alan diplomasi faaliyeti, Ulusal bilinç ve duyarlılığın gevşek olması, Marjinal fikirlere eğilimli olma, Uluslararası meşru kurumlarda varlık gösterememe, Uluslararası konjonktürü doğru okuyamama, Ekonomik kaygıların yarattığı negatif motivasyon, Sosyal bilimlerde yetersiz insan kaynakları, Nahak zihniyet sahibi devleti ve ilişkiyi esas alma hassasiyeti, İç uzlaşıdan uzak olma, güvensizlik ve ortaklaşamama,

3-Fırsatlar:

Devletçi sistemin siyasal krizi, Üçüncü paylaşım savaşının yol açtığı yeni dengeler ve ittifaklar,

Selefist örgütlere karşı Alevilerin ortak yaşam anlayışı ve ‘birlik içinde çokluk’ anlayışları, Her kriz ve katliamdan sonra ayakları üzerinde durabilmenin toplumsallığı, Seküler yaşam anlayışı, Devletli sisteme karşı dikey olmayan yatak Ocaklar sistemi ve ekolojik yaklaşım potansiyeli, Küresel boyutta devletler arası çelişkilerin varlığı, Diasporadaki örgütlü toplumsallığı, Batı dünyası ile ortak değerler sahibi olma durumu, Ahlaki ve politik evrensel değerler sahibi olması vb.

4-Tehditler:

Devletli sistemin fiziki ve kültürel soykırım tehlikesi, Devletli sistemin kendi çıkarını esas alması,

Siyasal sisteme entegre olma ve yoğun asimilasyonun yaşanıyor olması, Oto-asimilasyon

Ortak tarih ve kültürel bilinçten yoksun olma,

Ortak inanç değerlerinden yoksun olma, güçlü aile ve aşiret ilişkileri, Marjinal fikirlere eğilim, Fars kuşatıcılığı, Türkçü kuşatıcılığı, Arap kuşatıcılığı.

Dünyada sağ popülizm ve faşizmin iktidarda olması vb.

Uluslararası kurumların işlevsiz, inisiyatifsiz ve meşruiyetlerini yitirmiş olmaları nedeni ile Kürtler ve Aleviler olarak soykırım riski ile karşı karşıyayız. Soykırım riskini bertaraf etmek ancak bilinçli insanın örgütlü mücadelesiyle mümkündür. Bilgi ve iletişim çağında bile vahşet ve barbarlık tüm insanlığı tehdit etmektedir. Çok ağır bedeller ödeyen Aleviler, bugün devletli sistemin kültürel soykırımı nedeni ile büyük bir tehditle karşı karşıyadırlar.Emperyalist paylaşım savaşlarında,tarihsel hakikatler göz ardı edilerek kurulan suni ulus devletler, eşyanın tabiatı gereği kriz içindedirler. Eğer bu krize ve kaos aralığına rasyonel bir şekilde yaklaşır, doğru analizler yapabilirsek, hiç kuşkusuz ki biz Aleviler için yeni fırsatlar demek olacaktır. Aleviler olarak tarihten çıkaracağımız derslerle bugün yaşanan krizden en az kayıp, ama azami fayda ile çıkmak istiyorsak şu an dünyada lehimize esen rüzgârı arkamıza almalı, mücadeleyi statü ile taçlandırmalıyız. Ancak bu konjoktürün sonuna kadar böyle devam edeceğini de kimse söyleyemez. Bu nedenle her türlü riski bertaraf eden örgütlü mücadleiçinde olmamız gerekmektedir. Aksi durumda, kaçırılan her bir fırsatın, nelere mal olacağını geçtiğimiz yüzyılda büyük bedeller vermiş, ağır siyasal ve sosyal travmalar yaşamış inançtan insanlar olarak herkesten çok bizim bilmemiz gerekiyor. Rojava, Suriye ve Ortadoğu’ da olanca şiddeti ile devam eden savaşta açığa çıkan yeni ittifaklar ve dengeleri doğru okuyabilir, çelişkilerin neden olacağı fırsatları amacına uygun değerlendirmenin örgütlü mücadelesini harekete geçirebilirsek kazanan halklar, kazanan mazlumlar olacaktır.

Suriye’deki Alevi katliamları Avrupa Konseyi önünde protesto edildi

Alevi örgütleri Suriye’de son süreçte cihatçı çetelerin halkı tehdit eden uygulamaları nedeniyle Avrupa kamuoyunu bilgilendirmek ve Avrupa Birliği’nin harekete geçmesini sağlamak amacıyla Fransa Strasbourg’da basın açıklaması gerçekleştirdi.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) gibi Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan Avrupa Konseyi önünde ortak basın açıklaması ile ‘Suriye’de halklar ve inançlar tehdit altında’ olduğuna dikkat çekiyor. Kırk dernek ve örgütün içinde yer aldığı Demokratik Güç Birliği de açıklamaya destek verdi.

Açıklama öncesinde Suriye’de saldırılarda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu sonrasında 6 dilde açıklama yapıldı.

Eylemde Mark Aslan Fransızca, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Mehmet Gündüz Türkçe, Melisla Kalkandelen Fransızca, Süleyman Okur Arapça, Demir Çelik Kürtçe ve Gülay Kurtyiğit ise Almanca açıklama yaptı.

Kurumlar adına ortak açıklamanın Türkçesini ise Rozbi Demir okudu.

“DEMOKRASİ HAYRANI KESİLEN ERDOĞAN-BAHÇELİ DÖNÜP TARİHLERİNE BAKSINLAR”

Açıklamada söz alan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Mehmet Gündüz, “Ortadoğu yeniden dizayn oyunu ve çıkarlar için bir savaş haline döndü. Suriye’de bir diktatörün yıkılışına demokrasi diyen Avrupa ve emperyalistler güçler, yeni bir diktatörlüğün kurulmasına hizmet eder hale gelmişlerdir. Ortadoğu’daki Kürtlerin, Alevileri, Ezidilerin, Süryanilari birbirine kırdırarak, o ülkelerdeki yer altı ve yer üstü kaynaklara hükmetmek istiyorlar. Bu haksız savaşa mazlum hakların yanındayız. AKP-MHP, Esad’ın yıkılmasıyla demokrasi hayranı kesilerken, kendi ülkelerine dönüp bakmıyorlar. Esad’ın yıkılmasıyla Türkiye’deki ekonomik, siyasi, sosyal krizi örtbas ederek barış meleği kesilen Erdoğan ve Bahçeli’ye söyleyeceğimiz söz ise; dönün kendi tarihinize bakın olacaktır. Biz bu sisteme karşı mücadeleyi sürdüreceğiz” dedi.

“SAVAŞ SİSTEMATİK ZULMÜ BERABERİNDE GETİRMİŞTİR”

Kurumlar adına ortak Türkçe açıklamayı Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Rozbi Demir okudu. Demir,  “Suriye’de on yılı aşkın süredir devam eden savaş, yalnızca fiziksel yıkım ve siyasi kaos yaratmakla kalmamış, aynı zamanda Aleviler, Hristiyanlar, Kürtler, Süryaniler, Ezidiler, Dürziler, İsmaililer ve diğer farklı inanç ve etnik kimlikleri hedef alan sistematik zulüm ve şiddeti de beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Suriye halkları, uzun yıllardır açlık, sefalet ve zorluk içinde hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Halklar, kimliklerinden ve inançlarından dolayı cihadist ve selefist grupların saldırılarına maruz kalmakta, yerlerinden edilmekte, kutsal mekânları tahrip edilmekte ve mezhepsel nefrete hedef olmaktadır” şeklinde konuştu.

“ALEVİLER, ESAD REJİMİYLE ÖZDEŞLEŞTİREK HEDEF HALİNE GETİRİLDİ”

Cihatçı çetelerin Alevileri Esad rejimiyle özdeştirerek saldırıların önünü açtığını ifade eden Demir, “Bu süreçte özellikle Aleviler, cihatçı örgütlerin mezhepçi ve dinci saldırılarına ve katliamlarına uğrayan başlıca topluluklardan biri olmuştur. Alevilere yönelik saldırılar, yalnızca bir topluluğun kimliğine değil, aynı zamanda bölgedeki halkların barış içinde bir arada yaşama iradesine de doğrudan tehdit oluşturmaktadır. Aleviler, yanlış bir şekilde Esad rejimiyle özdeşleştirilerek nefret suçlarının hedefi haline gelmiştir. Radikal gruplar, “Aleviler Esadcı, Esad da Alevi söylemiyle şiddeti körüklemektedir. İran ,Suriye’de yalnızca Esad rejimini desteklemiş, ancak Suriye halklarını desteklememiştir. Bu durum İran’n Alevilere de destek verdiği yönünde bir algı yaratmıştır. Oysa İran, Alevileri inançsal olarak kendisine yakın görmemekte ve onları Şii topluluklar arasında saymamaktadır. Aleviler İran Şii’si değildir ve bu yanlış algılar, Alevilere yönelik mezhepçi propagandaları ve nefreti beslemektedir” diye belirtti.

“ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILAR SOYKIRIM BOYUTUNA ULAŞMAKTA”

Demir, Alevi halkının demokratik bir Suriye inşasına karşılık Alevi köylerinde sivillere yönelik katliamlar gerçekleştirilerek kutsal mekanlara saldırılar düzenlediğini hatırlattı. Saldırıların soykırım boyutuna ulaştığını kaydeden Demir şunları vurguladı:

“Cihatçı selefi gruplar, bu katliamları videoya kaydederek “Aleviler, sizin için geliyoruz” mesajıyla kafa keserek infaz yapma gibi vahşi yöntemler kullanmış ve toplu infazlar gerçekleştirmiştir. Bu zulüm ve vahşet, yalnızca askeri değil, sivil alanda da bir insanlık suçudur ve bu duruma sessiz kalmak suça ortak olmak anlamına gelmektedir.

Alevi türbeleri, Hristiyan kiliseleri ve diğer inanç topluluklarına ait kutsal mekânlar, radikal gruplar tarafından sistematik olarak tahrip edilmektedir. Mezhep temelli ayrımcılık nedeniyle binlerce kamu görevlisi işten çıkarılmış, birçok kişi keyfi tutuklamalara ve adil olmayan yargılamalara maruz kalmıştır. Alevilere yönelik nefret ve saldırılar ise artarak devam etmekte ve soykırım boyutlarına ulaşmaktadır. Homs kırsalında Hristiyanların tarım arazileri yakılıp yok edilmiş, Malula’da yaşayan Süryaniler abluka ve saldırılarla karşı karşıya bırakılmıştır.”

TALEPLER

Aleviler ile birlikte Suriye halklarının da varlık ve güvenlik tehlikesi altında olduğunu kaydeden Demir, Alevi kurumlarının taleplerini şöyle sıraladı:

1- Yaşam hakkı ve ibadet özgürlüğü:

Tüm din ve inanç gruplarının yaşam hakkı ve ibadet özgürlüğü güvence altına alınmalı; demokratik, özgürlükçü ve laik bir anayasa oluşturularak tüm etnik yapı ve inançlar anayasal koruma altına alınmalıdır.

2- Hassasiyetle kınama ve yaptırımlar:

Mezhep temelli nefret söylemleri uluslararası kuruluşlarca açıkça kınanmalı ve bu propagandaları yayan gruplara yaptırımlar uygulanmalıdır.

3- Kutsal mekânların korunması:

Kutsal mekânlar korunmalı, zorla yerinden edilenlerin güvenli dönüşü sağlanmalı ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olanlar bağımsız mahkemelerde yargılanmalıdır.

4- BM gözetimi ve garantörlük:

Suriye’de istikrar İçin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi garantörlük sağlamalı, geçiş hükümetini denetleyerek adil ve demokratik seçimlerin yapılması için gerekli koşulları oluşturmalıdır.

5- Radikal gruplarla ilişkilerin kesilmesi:

Avrupa Birliği, HTŞ ve benzeri radikal grupların işlediği insanlık suçlarını kınamalı ve bu gruplarla olan tüm İlişkileri kesmelidir.

6- Azınlık haklarının güçlendirilmesi:

Başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere tüm azınlıklar, kimliklerini özgürce ifade etmeli, anadillerinde eğitim görmeli ve özerk yönetimlerle kendilerini yönetme hakkına sahip olmalıdır.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nü, Suriye’deki çatışma ve katliam bölgelerinde konumlanmaya ve bu saldırıları durdurmak için aktif göreve davet ediyoruz.”

ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN TEMSİLCİLERİNDEN HAREKETE GEÇME ÇAĞRISI

Açıklamanın ardından Arap Aleviler adına söz alan  Süleyman Okur, “Hükümdarların bize yönelik baskıları bizlere böyle eylemlere sürüklüyor. Bu kötü günde bütün renkleri kucaklayıp dayanışma geliştirebiliyorsak, güzel günlerde de daha değerli mesajların verileceği görünüyor. Mesajımız insanlığadır” derken, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu ise, “Yaşasın halkların kardeşliği. Emeklerinden dolayı herkese teşekkür ediyorum. Ortadoğu ve Türkiye’de gelişmeler bizleri yakından ilgilendiriyor. Bu katliamlara Avrupa’dan ses olmak çok önemli. Bu eylemlikler devam edecek” diye belirtti.

Demokratik Alevi Federasyonu Eş Başkanı Demir Çelik Suriye’de halklara yönelik soykırımlara dikkat çekerek, “Bu birlikteliğinizden dolayı hepinizi kutluyorum. Suriye’de Aleviler, Dürziler, Kürtler, soykırımla karşı karşıyalar. Buna sessiz kalamayız ve ses olamaya çalıştık. Egemenler bizleri parçalara bölerek renklerimiziz, dilimizin, düşüncemizin farklılığından faydalanmak istediler. Bizler inancımız ve fikriyatımız ile varız, biriz ve birlikteyiz. İnsan olmanın erdemliliğiyle dilimizi, inancımıza, toprağımıza ve kimliğimize sahip çıkacağız. Sahip çıkanlara aşk olsun diyorum” diye konuştu.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat ise tüm toplumsal kesimlere katliama demesi çağrısında bulunarak, “Aleviler nerede yaşıyorsa yaşasın, hangi devletin vatandaşı olursa olsun aynı zulmü, politikayı ve soykırımı yaşamak zorunda kaldılar. Bu bizim tarihimiz olmamalı. Bizler dünün yaşanmışlıklarını yaşamamak için buradayız. Dünü arayacağımız günler maalesef önümüzde duruyor. Birlikte olmak zorundayız, başka şansımız yok” ifadelerini kullandı.

PİRHA/STRAZBOURG

Aşık Veysel’in heykeline saldırıya tepki

 İstanbul’un Avcılar ilçesinde bulunan Aşık Veysel’in heykelindeki sazı, kimliği henüz belirlenmeyen kişi veya kişiler tarafından kırıldı. Heykele yapılan saldırı büyük tepki çekti. Şair-Yazar Nihat Behram, “Alevi düşmanlığı “Aşık Veysel’in heykeline saldırı boyutuna vardıysa bu artık barbar, vandal dinciliğin kudurmasıdır. Susma, değerlerine sahip çık!” dedi. 

Avcılar’da Erol Mumcu Kültür Sanat Parkı’nda bulunan Aşık Veysel heykeline kimliği henüz belirlenmeyen kişi ya da kişiler tarafından saldırıda bulunuldu. Aşık Veysel’i elinde sazıyla tasvir eden heykelin sazının sap kısmını kırdılar.

Aşık Veysel’in sazının kırılmasına bir tepki de Şair-Yazar Nihat Behram’dan geldi.

Behram, X hesabından yayınladığı mesajda, “Alevi düşmanlığı eğer insanlığa aydınlık saçan, yüreği sevgi, iyilik pınarı halk atası Aşık Veysel’in heykeline saldırı boyutuna vardıysa bu artık aydınlık olan her şeye düşman barbar, vandal dinciliğin kudurmasıdır. Susma, değerlerine sahip çık!” dedi.

Bu arada Avcılar Belediyesi, sanatçılara ait eserlerin korunmasına yönelik çalışmalarını sürdüreceğini açıkladı.

PİRHA/İSTANBUL

AABK’dan Suriye Halklarının Direnişine Destek

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun Strazburg’da gerçekleştirdiği kitlesel basın açıklaması, dünya çapında yalnızca Suriye halklarına değil, Orta Doğu’nun özgürlük, eşitlik ve barış adına verdiği savaşa da güçlü bir dayanışma mesajı göndermiştir. AABF başkanı sn.Hüseyin Mat’ın yaptığı açıklamalar, Suriye halklarının yalnız olmadığını Orta Doğu’daki emperyalist müdahalelere ve bölgesel hegemonya çabalarına karşı direnen tüm halkların mücadelesine sahip çıkıldığını bir kez daha yenilemiştir. Bu açıklamanın ardında yalnızca insani bir duruş değil, aynı zamanda Orta Doğu’yu şekillendirme çabalarına karşı bir politik duruş da AABK sergilemiştir.

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP) ve Suriye’nin Stratejik Önemi

Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), 21. yüzyılın başlarından itibaren Amerika Birleşik Devletleri ve Batılı güçler tarafından ortaya atılan, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki siyasi haritayı yeniden şekillendirmeyi amaçlayan bir projedir. Bu proje, 2003’te Irak’ın işgaliyle somutlaşmaya başlamış, ardından Suriye, Libya ve diğer bölge ülkelerinde benzer müdahalelerle devam etmiştir. BOP’un temel amacı, Orta Doğu’da Batı’nın siyasi ve ekonomik çıkarlarını garanti altına almak, bölgedeki petrol ve doğal gaz kaynaklarını kontrol etmek, aynı zamanda bu ülkelerdeki yönetimleri Batı yanlısı bir biçimde şekillendirmektir.

Suriye, stratejik konumu, mezhebi ve etnik çeşitliliği ile BOP’un en önemli hedeflerinden biri olmuştur. Suriye’deki iç savaş, sadece bir iç çatışma değil, aynı zamanda bölgesel ve küresel güçlerin mücadelesine dönüşmüş, Suriye toprakları uluslararası müdahalenin ve proxy savaşların sahnesi haline gelmiştir. Türkiye, Suudi Arabistan, İran, Rusya ve Amerika gibi ülkeler, Suriye’deki savaşın farklı taraflarını destekleyerek bölgedeki kendi çıkarlarını savunmuşlardır. Bu noktada, Suriye halkının verdiği direniş, yalnızca kendi topraklarında bir egemenlik mücadelesi değil, aynı zamanda BOP’un dayattığı yeni düzenin bir karşıtıdır.

Suriye Halklarının Direnişi ve Uluslararası Dayanışma

Ulusların sesiz kaldığı bu süreçte, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun açıklamasındaki “Suriye halkları yalnız değildir” vurgusu, bu halkların karşı karşıya olduğu küresel hegemonyaya karşı verdikleri mücadelenin uluslararası bir boyut kazandığını ortaya koymuştur. Sn.Hüseyin Mat’ın belirttiği gibi, bu sadece Suriye halklarının haklı mücadelesine bir destek değil, aynı zamanda tüm bölgenin özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır. Orta Doğu’daki halklar, sadece Suriye için değil, aynı zamanda Lübnan’dan Filistin’e, Irak’tan Yemen’e kadar uzanan coğrafyada emperyalist müdahalelere karşı direnişleridir.

BOP’un hedeflerinden biri de, Orta Doğu halklarını bölmek, mezhebi ve etnik kimlikleri üzerinden kutuplaştırarak halkların arasındaki kardeşliği yok etmektir. Ancak, Suriye’deki direniş ve halkların ortak mücadelesi, bu projeyi boşa çıkarmak adına büyük bir fırsat sunmaktadır. Suriye halkları, sadece silahlı çatışmalarla değil, aynı zamanda kültürel, dini ve mezhebi çeşitliliklerini koruyarak bu projeye karşı çıkmaktadır. Avrupa Alevi Birlikleri’nin verdiği destek, işte bu mücadelenin meşruiyetini uluslararası alanda sağlamlaştırma adına önemli bir adımdır.

Uluslararası Politikada Bir Dönemeç: Suriye’nin Geleceği ve Yeni Bir Dünya Düzeni

BOP’un sadece Orta Doğu’yu değil, dünya çapında adaletin ve eşitliğin sağlanmasını engelleyen bir proje olduğu aşikardır. Suriye’deki iç savaş, emperyalist müdahalelerin yarattığı kaos ve çatışmalar, bu projenin birer yansımasıdır. Avrupa Alevi Birlikleri’nin açıklaması, bu küresel müdahale politikalarına karşı bir uyarıdır. Suriye halklarının direnişi, yalnızca Suriye için değil, tüm bölge için bir kırılma noktasıdır. Eğer halklar, emperyalist müdahalelere karşı bir araya gelir ve birleşik bir direniş hattı oluştururlarsa, BOP’un şekillendirmeye çalıştığı yeni dünya düzenine karşı durabilirler.

Bu bağlamda, Avrupa Alevi Birlikleri’nin Suriye halklarının haklı mücadelesine verdiği destek, yalnızca bir dayanışma ifadesi değil, aynı zamanda küresel çapta halkların direnişinin güçlenmesi için atılan somut bir adımdır. BOP, yalnızca Orta Doğu’yu şekillendirmeye yönelik bir strateji olarak değil, dünya genelinde emperyalist müdahaleleri meşrulaştırmaya çalışan bir projedir. Bu projeye karşı verecek olan mücadele, sadece Orta Doğu’yu değil, tüm dünya halklarını ilgilendiren bir mücadelenin parçasıdır.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu’nun bu sürece verdiği destek, emperyalist hegemonyanın karşısında halkların bir araya gelerek daha güçlü bir dayanışma sergileyebileceğini gösteren önemli bir örnek teşkil etmiştir. Bugün, Suriye halklarının mücadelesine olan destek, sadece bir bölgenin kaderini değil, insanlığın ortak geleceğini şekillendirecek bir adımdır.

Öcalan’ın dediği ERTUĞRUL KÜRKÇÜ

Öcalan, anlatısını olumsuz bir dile büründürmeksizin, yakınmaksızın, mağdur edebiyatına başvurmaksızın ve muhataplarını kendisinden daha yükseğe yerleştirmeksizin, karşıtlarını yenmediğini ama onlar tarafından yenilmediğini de bilen bir liderin vakarıyla, yeni koşullarda bütün tarafların “ortak iyiliği” için açılan kapıdan her türlü riski alarak geçme kararlılığı ve cesaretiyle dile getiriyor.

Bu söz hakkının korunabilmesi ve kullanılabilmesi, yaklaşık on yıl boyunca kesintisiz sürdürüle gelmiş mutlak tecrit kabuğunun kırılacağı koşulların olgunlaşması için hem kabuğu aşındırmayı hem zamanın getirdiği bütün kötülüklere sabır ve tahammülle göğüs germeyi gerektiriyordu.

Kürt halkının iradesi ve rızası olmaksızın olamayacağı için

Öcalan ve DEM Parti’nin görüşmesinin önüne dikilmiş engellerin sonunda bizzat bu engelleri kuranlarca kaldırılması, Kürt halkının iradesi ve rızası olmaksızın ülkeye kan dökülmeden yeni ve sağlıklı bir yön tayinin mümkün olamayacağının iktidar sahiplerince de idrak edilmesiyle -ya da idrak etmeksizin olamayacağının bir kez daha görülmesiyle- ilgili.  Bu idrakin temelinde, Kürtlerin bir yandan kendi özgül talepleri adına yol alırken öte yandan Öcalan’ın önderliğinde Türkiye’nin toplumsal ve demokratik güçleriyle stratejik ittifak halinde bir siyasal parti formunda (HDP/DEM Parti) ve bir sivil güç olarak ülke siyasal panoramasının merkezine yerleşmiş ve her şeye karşın, şöyle ya da böyle daimi bir sosyo-politik uyaran konumunda tutunmayı başarmış olması yatıyor.

Öcalan’ın değerlendirdiği yeni sosyo-politik denklem ve uygarlık krizi

Öcalan’ın 10 yıl süren tecritinin kırılmasının ardından 2013-15 çözüm ve müzakere döneminin “son heyet”i aracılığıyla DEM Parti’ye, ülkeye ve dünyaya verdiği ilk mesaj, olanca yalınlığına karşın kurgusu ve kelimelendirmesiyle birlikte, açtıkları muazzam maddi ve insani kayıplar kadar sağladıkları manevi siyasi kazanımlarla da 1970’lerden bu yana toplumsal tarihimizde derin izler bırakan sosyal ve siyasal mücadelelerin; çöken, çökertilen 2013-15 “çözüm ve müzakere” sürecinin; onu izleyen darbeler ve son on yıldır aralıksızca süre giden çöktürme harekatı ve onun siyasi ifadesi olan diktatörlük inşası süreçlerinin ve nihayet bölge ve yerküredeki çatışmalar, savaşlar, ekolojik ve ekonomik krizler ve dağılan ikinci dünya savaşı sonrası statükosunun doğurduğu güç kaymalarının eseri olan yeni sosyo-politik denklemi ve uygarlık krizini dikkatlice değerlendirdiğini işaret ediyor.

Öcalan’ın ölçüsü: “Halep oradaysa arşın burada!”

Öcalan, öncelikle sorumlu ve kendisine ve halkına güvenene bir halk önderi olarak Türkiye’yi yönetenlerin “barış”ı telaffuz eden yeni söylemlerinin içerdiği, Kürt halkının Türkiye’de -ve kaçınılmazca dört parça Kürdistan’da da- çatışmaların tarafı olmaktan çıkarak kuruluş süreçlerinin eşit haklı ortağı olabileceğine dönük imalarını kuvveden fiile çıkarmalarının önünü açıyor, onlara kefil olmuyor, ama her zamanki nezaketiyle olası muhataplarına ölçüyü gösteriyor: “Halep oradaysa arşın burada!”

Bütün toplumla eşitler arası bir müzakere

İkincisi, Öcalan 2013-15 “çözüm ve müzakere”sinin uğradığı başarısızlık ve çöküşün gerisinde yatan hâkim sınıf çürümüşlüğü ve entrikacılığını, düzenbazlık ve menfaatperestliğini, zalimliğini, kıyıcılığını hilekarlığını gözleriyle görmüş ve azabını teninde ve ruhunda hissetmiş olarak ve mevcut iktidarın 2013-15’e göre çok daha alacalı ve karmaşık çıkar ve güç kurgusunun daha da kaypak bir güzergahı ima ettiğini öngörerek yalnızca iktidar blokuyla sınırlı olmayacak, politik ve toplumsal dinamikleri tamamını kapsayan ve TBMM zeminine yerleştirilecek, kelimenin gerçek anlamıyla çok yönlü bir müzakere perspektifini öngördüğünü açıklayarak DEM Parti’ye siyaseten yön gösteriyor. Öte yandan iktidarı diğer toplumsal dinamiklerle ve kendi hareketini hepsiyle eşitleyerek eşitler arası bir müzakere kapısı açıyor.

Öcalan, bütün bunları olumsuz bir dile büründürmeksizin, yakınmaksızın, mağdur edebiyatına başvurmaksızın ve muhataplarını kendisinden daha yükseğe yerleştirmeksizin, karşıtlarını yenmediğini ama onlar tarafından yenilmediğini bilen bir liderin vakarıyla, yeni koşullarda bütün tarafların “ortak iyiliği” için açılan kapıdan her türlü riski alarak geçme kararlılığı ve cesaretiyle konuşarak anlatıyor.

“Kangreni” iyileştirmek: Acı verici, kayıplara mal olması mümkün çözüm süreçleri

Üçüncüsü, Öcalan, mesajında Gazze ve Suriye’deki yıkıcı savaşları “kangren” mecazıyla ifade ederken, çözüm süreçlerinin acı verici, kayıplara mal olması mümkün ve hatta kaçınılmaz uluslararası ilişki, iş birliği ve mücadeleleri gerektiren bir yaklaşım ve tahammülü talep ettiğine ilişkin imasıyla Türkiye’de alınacak yolun Kürdistan’ın diğer parçalarındaki özgürlük hareketlerini de etkilemesinin kaçınılmazlığına işaret ediyor. Türkiye’deki olası dönüşümlerin Suriye, İran ve Irak’taki Kürtler’in gelecekleriyle yakından ilişkili olduğunu tespit ederek ülkelerdeki olası dönüşümleri bölgesel bir temel üzerinde değerlendirmeye açıyor.

Çözümü yoksulların ve ezilenlerin genel kaderine bağlayan ana halka olarak demokrasi

Dördüncüsü ve sonuncusu, Öcalan’ın “taraf” olarak, iktidarın bu görüşme sürecini açarken kurduğu söylemin içermediği bir nihai hedefe kilitlenmiş olmasıdır: “Demokratik bir dönüşüm” hedefi ve “Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devri” açıldığı tespiti, Öcalan’ın mesajını bir yanıyla ulusal bencillik ve partikülarizmin ötesine ulaştırırken öte yanıyla gerçekleşmesinin müzmin otoriterliğin son bulmasını öngerektiren mantığıyla yoksulların ve ezilenlerin genel kaderine bağlayan ana halka olarak, esasen 2013’teki mesajını tekrar etmekle kalmıyor, onu bu kez dönüşüm zincirinin merkezine yerleştiriyor.

Öcalan’ın 10 yıl sonra gelen ilk açık mesajı, böylece, 2011’den bu yana süre gelen Türkiye’nin özgürlük ve demokrasi güçleriyle stratejik ortaklığı tazelerken tüm demokrasi güçlerini yeni koşullarda yeni bir yol inşası tartışmasına davet ediyor.

Roboski Katliamı: Adaletin Peşinden 13 Yıl

0

28 Aralık 2011, Roboski: 34 can, çoğu genç ve çocuk, yitirildi. Bir köyün kalbi kırıldı, bir halkın yarası kanadı. O kara günden bu yana 13 yıl geçti, ancak acılar hala taze. Roboski’deki katliamın, bu büyük travmanın üzerinden yıllar geçse de yarattığı derin izler, bu topraklardaki adalet arayışını her geçen gün daha da güçlendiriyor.

Roboski, sadece bir katliamın adı değil, aynı zamanda devletin en üst kademelerinin, güvenlik güçlerinin ve sorumluluğu taşıyan herkesin hesap vermediği bir suçun sembolüdür. Katliamı gerçekleştirenlerin hâlâ yargı önüne çıkmamış olması, üstü örtülen bir gerçeğin daha da kararmasına neden oldu. Tüm dünya için bir insanlık suçu olarak görülebilecek bu olay, ne yazık ki hala kendi toplumumuz içinde doğru bir biçimde yargılanmadı. Yargılama yerine, o gün o topraklarda yaşamını yitirenlerin ailelerine karşı açılan davalar, ölülerin suçlanması, bir çok faili meçhul ve katliamları da göz önüde bulundurursak bu trajediyi daha da derinleştiriyor.

Bu kadar ağır bir suçun faillerinin, hatta sorumlularının yargılanmaması, adaletin ne kadar uzağında olduğumuzu gözler önüne seriyor. Roboski’de öldürülenlerin çoğu, sınırın bu tarafında hayata tutunmaya çalışan, belki de sadece bir umutla yaşamını sürdüren, belki de çocuklarını beslemek için ekmek parası kazanma derdinde olan sıradan insanlardı. Onların yitirilen hayatları, bu toprakların unutulmuş, gözden çıkarılmış gençleri ve çocuklarıydı.

Ancak Roboski, sadece o günü hatırlatmakla kalmıyor, aynı zamanda adaletin ne kadar meçhul olduğunun da bir göstergesi. Katliama sebep olanlar hakkında açılmayan soruşturmalar, açılan davalar, verilen cezalar, gerçek suçluların sorumsuzluğunu, adaletin derin bir kuyuda kaybolmuş olduğunu bizlere gösteriyor. 34 canın kaybı karşısında, suçu işleyenlerin değil, mağdurların daha fazla yargılandığı, haksız yere cezalandırıldığı bir durum, bu katliamın adalet yolunda yaşadığı büyük engellerin başında geliyor.

Ancak unutmamalıyız ki Roboski’nin hesabı sorulmadıkça gerçek adalet sağlanamaz. Bugün Roboski’nin acısını çeken aileler, bu kayıpların ardında kalmış, o gün orada olmayan ama hala vicdanı sızlayan milyonlarca insan, adaletin peşinden gitmeye devam ediyor. Adaletin sağlanmadığı bir ülkede huzurdan, barıştan bahsedilemez. Yargılanmayan suçlular, birer karanlık noktadır; karanlığın ortasında kalan hayatlar, daha fazla ışık arayacaktır.

Roboski’de kaybedilen hayatların hesabı sorulmadan, bu karanlık dehlizler aydınlatılamaz. Bizim görevimiz, bu mücadeleyi unutmadan, unutturmayarak sürdürmektir. Adaletin peşinden gitmeye devam edecek, bu katliamın ve karanlıkların ışığa kavuşması için yılmadan sesimizi duyuracağız. Roboski, unutulmaz, unutulmayacak ve asla unutturulmayacaktır.

Asgari Ücret ve Çalışanların Hakkı: Türkiye’nin Zor Seçimi

0

Gün geçmiyor ki Türkiyede çözüme odaklı bir gün olsun; konu malum asgari ücret, bir ülkenin ekonomik dengelerini ve çalışanların yaşam standartlarını doğrudan etkileyen en önemli göstergelerden biridir. Türkiye’de ise asgari ücret, yıllardır tartışmaların odağında o
kalmıştır. Özellikle son dönemde asgari ücrete yapılan %30’luk zam çalışanların yaşam standartlarını daha da zorlaştıran bir durum olarak ele alındı. 2024 yılı itibarıyla asgari ücret, açlık sınırının çok altında kalmakta ve asgari ücretle çalışan milyonlarca insan, temel yaşam ihtiyaçlarını karşılayamamakta, bu durum ise sosyal ve ekonomik bir kriz yarattı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Sayın Özgür Özel, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, “30.000 TL’nin altında bir rakamla iktidara dünyayı dar ederiz” demişti. Ancak bu iddialı söylem, sadece bir asgari ücret mitingiyle sınırlı kalmış ve herhangi bir somut adım atılmamıştır. Oysa asgari ücretin açlık sınırının çok altında kalması, işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyen bir sorun olup, sadece bir miting ile geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir boyut almıştır.

Beklentiler ve Gerçeklik

Asgari ücretin güncel seviyesi, özellikle açlık sınırının çok gerisinde kalmaktadır. Türkiye’de açlık sınırı 23.256 TL iken, asgari ücretin 22.104 TL olması, ülke genelinde milyonlarca çalışanı açlık sınırının altında bir yaşama mahkum etmiştir. Çalışanlar, temel gıda maddelerine dahi ulaşmakta güçlük çekerken, diğer yaşam masraflarını karşılamak neredeyse imkansız hale gelmiştir. Bu durum, asgari ücretin sadece bir ekonomik rakam olmaktan çıkıp, bir insanlık meselesine dönüştüğünü görmemek üç maymunu oynamaktan başka birşey değildir. Eğer bir ülkede asgari ücret, çalışanların temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyorsa, o ülkenin sosyal adalet anlayışının sorgulanması gerekir desem de bebeklerin öldürüldüğü, çocukların katledildiği, kadınların tecavüze uğradığı ve hayvanların yok edildiği; var olan yasaları uygulamak yerine geri çeken bir hükümet elbet bir gün halkın sesini duyacaktır.

Sayın Özgür Özel’in açıklamalarındaki büyük iddialara rağmen, CHP tarafından organize edilen tek etkinlik, bir asgari ücret mitingi olmuştur. Ancak böylesine kritik bir dönemde, sadece söylemlerle değil, somut eylemlerle sonuç almak mümkündür. Çalışanların ve emekçilerin haklarını savunmak, sadece parti politikalarının bir parçası olmamalıdır; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk gereğidir. Bu noktada, CHP’nin güçlü bir genel greve öncülük etmesi, sesini duyurmak isteyen milyonlarca işçi için kritik bir adım olacaktır. Grev, çalışanların bir araya gelip haklarını savunabilmesi için temel bir haktır ve bu hakkın kullanılması gerektiği aşikardır.

Sarayın 1.3 Dakikada Harcadığı Miktar ve Eylemsizlik

Bugün Türkiye’deki ekonomik eşitsizlik ve adaletsizlik, yalnızca düşük ücretlerle sınırlı değildir. Türkiye’nin sarayındaki israf, her geçen gün daha da gözler önüne serilmektedir. Örneğin, sarayın sadece 1.3 dakikada harcadığı para, birçok çalışanının bir aylık maaşına denk gelmektedir. Bu devasa harcamalar, halkın bütçesinden yapılan kesintilerle finanse edilirken, asgari ücretle geçinmeye çalışan emekçilerin durumu daha da vahim hale gelmektedir. Bu israf düzeni, sadece ekonomik kaynakların kötü yönetildiğini değil, aynı zamanda halkın yoksullaştırılması adına yapılan büyük bir haksızlık olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bunun yanında, muhalefetin bu israfı ve eşitsizliği ortaya koyacak güçlü bir duruş sergileyememesi, Türkiye’nin bugün geldiği ekonomik noktada önemli bir etken olmuştur. Asgari ücretin açlık sınırının altında kalması, sarayın şatafatlı harcamaları ve muhalefetin bu konuda yeterli baskıyı kuramaması, halkın büyük bir hayal kırıklığı yaşamasına yol açmıştır. Eğer CHP ve diğer muhalefet partileri, bu eşitsizliklere karşı daha güçlü bir ses çıkarabilseydi, belki de bugün asgari ücretli milyonlarca vatandaş bu kadar zor durumda olmayacaktı.

Halkın tepkisini ve beklentilerini doğru okuyamayan bir muhalefet, yalnızca siyasi alanda değil, toplumsal düzeyde de başarısız olur. Bugün, sadece bir asgari ücret mitingi ile yetinmek, çalışanların gerçek taleplerine cevap vermek adına yetersiz kalacaktır. CHP’nin, asgari ücretle geçinemeyen, açlık sınırının altındaki milyonlarca emekçiye gerçek bir çözüm sunması gerekiyor. Bu çözüm de bu süreçte ancak bir genel grev ile olabilir.

Bir genel grev, sadece işçilerin değil, tüm toplumun hak mücadelesini simgeler. Asgari ücretin insanca yaşanabilir bir seviyeye çekilmesi için Muhalefetin öncülüğünde yapılacak bir genel grev, toplumun tüm kesimlerinin sesini duyurmasını sağlayacak aynı zamanda toplumsal dayanışma, adalet duygusunun güçlenmesine ve insan onuruna yakışan bir yaşam standardı için de katkı sunacaktır.

Unutulmamalıdır ki; eylemsizlik, saraydaki israfın halkın cebine daha da fazla yansımasına neden olacak ve bu da toplumsal eşitsizliğin derinleşmesine yol açacaktır.
Avrupa bizi kıskana dursun, halaylarla zılgıtlarla greve gidilecek umutlu günlere merhaba.

Toplumcu Mücadeleye Adanmış Bir Ömür: Cemal Bulut

İlk Alevi kanallarının kurucularından, yöneticilerinden ve Türk toplumunun önemli isimlerinden biri olan Cemal Bulut, 75 yaşında uzun süredir tedavi gördüğü amansız hastalığa yenik düşerek hayatını kaybetti. Bulut’un vefatı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda  demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden üzüntüye boğdu.

Almanya’nın Dortmund kentinde yaşayan ve uzun süredir hastalıkla mücadele eden Cemal Bulut’un kaybı, büyük bir üzüntüyle karşılandı. Demokrasiye olan bağlılığıyla tanınan Bulut, topluma örnek teşkil eden bir isimdi. Hayatı boyunca gösterdiği mücadele ve azmi, birçok kişiye ilham kaynağı olmuştu.

Birlikte ilk Alevi televiyonuna imza atanlardan gazeteci Şükrü YıldızYüzünde gülümsemeyi hiç bir şartta eksik etmeyen Emeğini, ekmeğini paylaşmaktan mutluluk duyan bir boy beyini kaybettik. İlk kurduğum televizyonlarının Cemal aga’sı çok üzgünüm çok! Devrin Daim olsun, toprak seni incitmesin!” dedi.

Gazeteci Necdet Saraç Cemal Bulut sonsuzluğa yürüdü dediği açıklmasında şunları söyledi: İnanılır gibi değil ama Cemal Bulut’u kaybettik! Cemal Abi ile daha 20 gün önce memleketi Balıkesir’de birlikteydik. Hastalığını öğrenince tedavi için apar topar Almanya’ya gitti ve inanılmaz bir hızla aramızdan ayrılıp sonsuzluğa yürüdü…

Oysa Cemal Abi’de hep bir ölümsüzlük havası vardı; Kendisine bakar, yemesine içmesine, giyinmesine dikkat eder, hep takım elbiseli ve kravatlı olurdu. Gerektiğinde çok ciddi, gerektiğinde de kendisiyle de, dünyayla da dalga geçerdi, olmazı değil oluru oynardı…

Kibar adamdı, insanlarla müthiş bir iletişim yeteneği vardı, yılanı deliğinden çıkarırdı!

İsimler değişse de hep ekip adamıydı. Proje konuşmadığı bir tek gün yoktu, önümüzdeki Mayıs ayında, Hıdırellez’de büyük bir Çepni Festivali’ne hazırlanıyordu…

Cemal Abi ile 1990’dan bu yana dosttuk, arkadaşdık, yoldaştık…

TKP günlerini ve sendikal mücadelesini onun anlatımlarından, Alevi hareketindeki ve CHP sürecindeki mücadelesini de tanıklığımdan bizzat bilirim. Avrupa’da CHP örgütlenmesi onsuz anılırsa yalnızca eksik kalmaz, haksızlık da olur!

Cemal Abi, Balıkesir’in yerlisiydi ve bir Çepni Beyi’ydi. Ama aynı zamanda bir sıra neferiydi, bulunduğu her yerde yöneticiydi, başkandı ama her şeyden önce yoldaştı!

Birlikte onlarca panel, konferans, sokak çalışması, yurtiçinde ve yurtdışında birçok seçim kampanyası organize ettik…

Yaptığı işi heyecanla ve içselleştirerek, inananarak yapardı, aşk adamıydı…

Cemal Abi hem erken, hem de zamansız gittin, daha yapacak çok işimiz vardı, üzgünüm, hem de çok. Seni çok özleyeceğim, emin ol boşluğun dolmaz! Devrin daim, mekanın gönüller olsun.

Sanat Yönetmeni Necati Şahin ise duygusal yazısında ” CEMAL BULUT Ağbimiz… Kazdağları’nda Türkmen Beyi… Almanya‘da Emekçinin Sesi… Sendika temsilcisi.. Alevi Örgütlenmesi Temel taşı.. Dervişi… Cepnilerin, “Cepni Hafızası”… Öncüsü…

Coşkun’a ortak olmak şansımızdı… Bugün, ‘Erkanı’na durmak Ağıdımızdır… Rızalığımızdır…” dedi

Cepni Boyu Derneğinden Ercan KANDEMİR yaptığı aıklamada ÇEPNİ BOYU’NUN BAŞI SAĞ OLSUN dedi. Kandemir devamla “2019 yılında yollarımız kesişti. Emek verdiğimiz Çepni çalışmalarına dahil oldu. Birlikte faaliyetler, çalışmalar yaptık. Çepni birliğine çokça katkıları oldu.

İdealleri, amaçları ömründen büyüktü. Mekanı öz atası Karesi Bey’in yanı olsun.

Karesioğulları Beyliği hanedanından, Karesi’nin son beylerinden, Çepni Boyu birlikçisi, Çepni Boyu Derneği Önceki Başkanı Cemal BULUT Bey uçmağa varmıştır… Devri daim olsun… dedi.

Cemal Bulut’un kaybı, yalnızca ailesini ve sevenlerini değil, aynı zamanda Alevi camiasını ve demokrasiye gönül veren tüm kesimleri derinden sarstı. Kendisine rahmet, ailesine, dostlarına ve sevenlerine başsağlığı dileyen açıklamalar, sosyal medya ve çeşitli platformlarda yankı buldu.

Dortmund’da yaşayan ve 75 yıllık ömrünü Cumhuriyet değerlerine adayan Cemal Bulut’un bıraktığı miras, gelecek nesillere ilham olmaya devam edecek.

Hrant Dink Cinayeti Zanlısına Rozet Takmak!

1

CHP’DE “NORMALLEŞME” DİYE SUNULAN SARAYA TESLİMİYETİN FİYASKOSU

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), son yıllarda içeride ve dışarıda büyük bir dönüşüm süreci geçiriyor. Ancak bu dönüşüm, partinin tarihsel misyonu ve ideolojik çizgisiyle giderek daha fazla çelişen bir hale büründü. Son dönemde yaşanan gelişmeler, bu dönüşümün geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Özellikle “normalleşme” adı altında gerçekleştirilen “Saray’a teslimiyet projesi” ve bunun paralelinde yaşananlar, partiyi derinden sarsan, vicdanları yaralayan adımlara yol açtı.

Normalleşme denilen süreç, aslında CHP’nin yıllardır sürdürdüğü muhalefet çizgisinden, iktidar bloğuna daha yakın bir pozisyona kayma çabasıdır. Bu kayış, partinin temel değerlerine ve halkla kurduğu bağa ciddi zararlar vermektedir. Çünkü normalleşme adı altında yapılan bu değişiklikler, bir anlamda CHP’nin tarihi mirasına görünür olarak ihanet anlamına gelmektedir.

Ancak asıl vahim gelişme, partinin evlatları diye tanımlanan, yıllardır mücadele etmiş, partisinin ideolojik duruşunu benimsemiş isimlerin ihraç edilmesi ve yerine, Hrant Dink suikastının zanlılarından birinin partiye kabul edilmesi oldu. Birçok CHP’li, “normalleşme” adı altında yapılan bu değişimlere karşı çıkarken, partinin gerçekten de bir teslimiyet sürecine girdiğinden endişe ediyor.

Hrant Dink suikastı, Türkiye’nin en karanlık ve çözülmemiş cinayetlerinden biridir. Dink’in öldürülmesinin ardından yıllarca süren soruşturmalar, adaletin bir türlü tecelli etmediği bir dava sürecine dönüşmüşken; Hrant Dink’in katledilmesinin ardındaki karanlık bağlantılar hala tam olarak açığa çıkmamışken, bu cinayetle ilişkilendirilen bir zanlının, CHP’ye katılması ve partiye rozet takılması, vicdanları sızlatan bir gelişme olarak tarihe geçti.

Halkın gözünde CHP, yıllarca adaletin, özgürlüğün, insan haklarının savunucusu olarak tanısa da dönem dönem bunun uygulanmadığını da gördük. Ancak bugün, parti içinde yaşanan bu tür gelişmeler, bu imajı derinden sarsmaktadır. Partiyi bu noktaya getiren süreçte, iktidara yakınlaşmak adına gerçekleştirilen hamleler ve siyasi hesaplar, partinin asli kimliğini sorgulatır hale geldi. Hrant Dink cinayetinin zanlısı bir kişi, CHP’ye katılırken, partinin ne gibi bir siyasi hesapla bu adımı attığı da hala netleşmemesi de soru işaretlerini devam ettirmekte.

CHP’nin bu çizgide ilerlemesi, sadece iç politika için değil, aynı zamanda Türkiye’nin demokrasi mücadelesi açısından da büyük bir tehlike oluşturuyor. Çünkü bu tür tavizler, sadece CHP’nin kimliğini değil, tüm muhalefet bloğunun etkinliğini de zayıflatır. Hrant Dink’in katledilmesinin ardından yaşananlar ve özellikle bu davanın hala aydınlatılmamış olması, bu cinayetle ilgili sorumluluğu olanların hâlâ cezalandırılmaması, adalet arayışında ciddi bir tıkanma yaratmaktadır.

Bugün CHP içinde yaşananlar, partinin kendi içindeki siyasi ve ideolojik mücadelesinin çok ötesine geçiyor. Çünkü sadece parti içindeki bazı isimlerin ihraç edilmesi değil, aynı zamanda partinin temel değerlerinden sapması, Türkiye’nin demokrasi ve özgürlük mücadelesini de derinden etkiler.

CHP, geçmişte halkın ve emekçi kesimlerin sesi olmaya çalışmış bir parti olsa da bugün yaşananlar, bu kimliği kaybetmeye başladığını tamamen gösteriyor. “Normalleşme” adı altında yapılan bu teslimiyetçi adımlar, hem partiye hem de Türkiye’nin demokratik yapısına büyük bir darbe vurmaktadır. Partinin bu şekilde iktidar blokuna yaklaşması, sadece kendi içindeki ideolojik sapmaları değil, aynı zamanda toplumsal eşitsizlik ve adalet mücadelesini de zayıflatmaktadır.

Demem o ki , CHP’nin bu noktaya gelmesi, sadece parti için değil, Türkiye için de büyük bir kayıp. Hrant Dink cinayetiyle ilişkilendirilen birinin partiye katılması ve bu kişiye rozet takılması, sadece bir siyasi hata değil, aynı zamanda Türkiye’nin adalet ve demokrasi mücadelesine de darbe vurulması anlamını taşımakta. Eğer CHP, kendi tarihsel misyonunu koruyarak, bu sapmayı düzeltmezse, partinin geleceği, ideolojik ve siyasi olarak nasıl bir hal alacağı şimdiden görülüyor. Ne diyelim kolay gelsin.