Ana Sayfa Blog Sayfa 124

Beko oğlu İbrahim Kaya Hakk’a yürüdü

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü.

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü. Alevi toplumu için önemli isimlerden olan Kaya, 15 Şubat Cumartesi saat 14:00’te Yenibosna Cemevi’nden uğurlanıp, 16 Şubat Pazar saat 12:00’de kendi köyünde toprağa sırlanacak.

“KAYA’NIN HAYATI, ALEVİ KÜLTÜRÜNÜN YAŞATILMASI NOKTASINDA BİR ÖRNEK TEŞKİL ETMEKTEDİR”

Ocaxê Bakê Alevi Kültür Derneği yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

“Ocaxê Bakê değerli bir hizmetkârı olarak, yıllar boyunca ocağın manevi sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirmiştir. İbrahim Kaya, ocağının geleneklerini yaşatmak ve bu değerleri yeni nesillere aktarmak için büyük bir özveriyle çalışmış, hizmetlerini her zaman büyük bir sevgi ve saygı içinde yerine getirmiştir.

Ocaxê Bakê’ye olan sadakati, Alevi inancının temel değerlerine olan bağlılığını ve derin anlayışını yansıtmaktadır. İbrahim Kaya, ocağın mensuplarına rehberlik etmiş, ocağın ışığını hep canlı tutmuş ve Alevi inancının özünü yaşamış bir hizmetkâr olmuştur.
İbrahim Kaya’nın hayatı, Alevi kültürünün, geleneklerinin ve öğretilerinin yaşatılması noktasında bir örnek teşkil etmektedir. O, ocağın bir parçası olarak, Ocaxê Bakê manevi görevlerini yerine getirmekteki azmi ve kararlılığıyla hafızalarda yer etmiştir. Onun bu değerli katkıları, Alevi inancının ne kadar derin ve köklü bir geçmişe sahip olduğunun bir göstergesidir.

İbrahim Kaya’nın bu kutsal yoldaki hizmetlerini asla unutmayacağız. Ocaxê Bakê kattığı manevi güç, toplumsal birliğimizin pekişmesine yardımcı olmuştur. Bizler, İbrahim Kaya’yı, Alevi inancının derinliklerine olan bağlılığı ve hizmetleriyle hatırlayacağız.”

PİRHA/MARAŞ

Suriye yönetiminin ani çöküşü MİHRAÇ URAL

Biz bunu Beşar Esad’ın yanılgısı ya da tutsaklığı diyebileceğimiz bir şekilde düşünüyoruz. Sahil bölgesi tek bir kurşun dahi atmadan teslim edildi. Her taraf teslim edildi. Teslim! Bu teslimat olmasaydı HTŞ İdlib’ten bir adım öteye geçemezdi. Ama devlet aniden yok oldu, aniden. Hatta oradan boşalan insanlar “yahu ne oluyor, böyle bir şey olur mu” diye hayret ve tepki içerisindeydi.

Sabahleyin yoldaşlarımız kontrol yapıyorlardı. Evimizin yakınında bahriyeliler vardı. Bahriyeliler aniden ortadan kayboldu. Silahını alan aldı, atan attı. Dev bir mekanizma boşaldı. Ortalık silah, mazot çalanlara kaldı. Öyle bir pozisyon.

Acaba Beşar Esad kendi iradesiyle mi yarattı bu pozisyonu, yoksa şu ana kadar konuşmamış ve kimi söylentilere göre tutsak olduğu için mi? Mümkün! Ama artık Esadlar’dan geriye bir şey kalmadı. Esadlar geriye bir şey bırakmadı. Ne kendileri için ne de halkı için bir şey bırakabildi.

Bunlar ister kendi iradeleriyle ister zorla, öyle yanlış bir şey yaptılar ki, tarihsel bir hata. Aleviler için de tarihin en büyük hatasını işlediler.

Oysa bir ay direnseydiler, HTŞ ne Halep’e girebilirdi ne Şam’a. Zaten Sahil’e giremediler. Sahil’de çatışacak güç vardı. Hepimiz buradaydık. Hepimiz direnir, savaşırdık. Ama buna imkan tanımadılar.

Ortada büyük bir hata var. Bu, ya iradi bir hataydı ya da baskı sonucunda yapılmış bir hataydı. Bunu artık tarih irdeleyecek ve açıklayacaktır. Öyle olmaz. Öyle devlet terk edilmez. Savaşsız terk edilmez. Savaşın olmadığı bir şekilde devlet teslim edilmez.

Teslim ettiler. Devleti teslim ettiler. Kim yapar bunu? Bunu yapanlar işte burada. Bu kararı ya Beşar Esad aldı ya da alttaki kadrolar aldı. Yahu, 4. Ordu var! 4. Ordu’nun kuruluşu bu amaçlar için. Aniden karar alınıp silahlar terk edilir mi? Terk edilmez.

7 Aralık’ta Saray’da bazı karışıklıklar olduğu, çatışma yaşandığı şeklinde bazı söylentiler oldu. Bu doğru olabilir. Çünkü böyle bir karar çıkartılamaz. Orduyu terhis etmek diye bir şey yapılamaz. Ordu savaşmaya hazırdı. Savaşıyordu. Ama o Katar’daki 4’lü Zirve nasıl kararlar almışsa, bu kararlar orduya nasıl yansımışsa, nasıl olmuşsa olmuş, nereden kaynaklıysa, yanlış! Yanlışların en büyüğü!

Sahil bölgesindeki Alevi toplumu

Aleviler büyük bir bozgun halinde. Çok büyük bir bozgun. Toparlanmaya çalışıyorlar. Şimdi yavaş yavaş birlik oluşturmaya, dernekler kurmaya başladılar. Ama bu, savaşacaklar anlamına gelir mi gelmez mi artık zamanla ortaya çıkacak bir şey. Vuruşmadan, kendini savunmadan hiçbir hak savunulamaz.

Suriye’de değişik adlarda direniş örgütleri kendilerini göstermeye başladı ve bunlar gerek HTŞ’ye gerekse de diğer terör örgütlerine karşı ciddi eylemler yapmaya başladı. Ve bunlar Suriye’nin bütünlüğünü hedeflediklerini beyan ettiler. Bu durum Suriye’nin bütünlüğünü hedefleyen ciddi bir direnişin ortaya çıkmasını sağlayabilir mi diye bir umut var. Ama şu an bu çok güç. Biraz zaman gerekiyor. Zamana ihtiyaç var. Zaman! Bu sorunları aşabilecek tek şey zamandır. Bu çatışmalar henüz yeterince olgun hale gelmedi. Yeterince aktif değiller. Alevi halkını toparlayacak yeterli güçte değiller. Bir de “Dır-el Sahil”(Sahil Kalkanı) diye bir oluşum var. Bu oluşum, bilmiyorum, ne yapabilir. Böyle küçük küçük gruplar halinde buluşmalar yapıyorlar. Bakalım!

Bu süreçte iki eğilim ortaya çıkmaya başladı: Biri, Türkiye’nin himayesini, hatta Sahil bölgesinin Türkiye’ye ilhakını isteyen bir eğilim, diğeri de İsrail’in himayesini isteyen bir eğilim. Her iki eğilim de yanlış eğilimler. Her ikisi de uluslararası güçler tarafından kullanılmakta olan eğilimler. Bu eğilimlerle Suriye’de Alevilerin kazanabileceği hiçbir şey yoktur. Suriye’de Aleviler kendi örgütlenmelerini yaratmalıdır.

Bu her iki eğilim de çok zayıf ve elit kesimlerce işleniyor. Bunun herhangi bir sonuç getireceğini sanmıyorum. Suriye’deki Aleviler daha çok Suriye’nin birliğinden yana tavır takınır. Sonuna kadar bunun mücadelesini verir. Şimdiki eğilimler geçerli eğilimler değildir. Hele Türkiye’deki Kemalistlerin önerdiği Alevilerin Türkiye himayesine girmesi hikayesi tamamen yanlış bir hikayedir. Diğerlerinin İsrail’le ilişkiler kurulması anlamındaki eğilimi ise çok tehlikelidir ve yürümez.

Yürüyecek olan, Suriye’nin içinde Alevilerin etkin olduğu, Alevilerin yoğun olarak bir araya gelebildiği ve tavır alabildiği koşullardır. İşte bu koşullar Alevileri birliğe davet eder, Alevilerin iç bölünmesine son verir ve büyük bir çoğunlukla siyasal sahnede yer almaya çalışırlar. Ancak bu şekilde çıkış yolu mümkün olur. Tabii bunun nasıl oluşturulması gerekiyor? Suriye bütünlüğü içinde mi kalacaklar yoksa ayrı bir yapılanmaya mı yönelecekler? Bu, zamanla ortaya çıkacak. Alevi katliamları daha fazla devam ederse ayrı bir yapılanmaya gitmeleri kaçınılmaz olur. Bu günlerde Hama kırsalındaki Aleviler göçe zorlanıyor, Sahil kesimine gidip orada yerleşmeye zorlanıyor! Bu nasıl olabilir? Bu göç uygulaması ikame edilmeye çalışılıyor. Bu, zamanla sonuçlarını gösterecektir.

Ama önemli olan, Alevilerin henüz birlik olmadıkları bu koşullarda nasıl birlik olacakları sorunudur. Bunun çabası var. Bunun çabası verilmekte.

Emperyalist ülkelerin Suriye’yi 4-5 parçaya bölme projeleri olduğu görülüyor. Beş parça devlet kurma anlamında olmasa bile bölümler (kantonlar) halinde ele alınması mümkün. Aleviler, Dürziler, Kürtler, Türkmenler şeklinde kantonlar oluşturulması mümkün.

HTŞ devlet yönetemez

Bizim gözlemimize göre HTŞ yönetimi, devlet yönetebilecek kadrolara sahip değil. HTŞ, bir küçük gruptur. Savaşta kazandığı zaferler de yok. 30’a yakın grup bir araya gelip Halep’te, Hama’da savaştı. Ama bu güçler, devlet yönetecek ne tecrübeye sahip ne de bilgiye. Karanlık ve zulüm günleri 2 aydır Suriye’de hala sürüyor. 2 aydır lağvettikleri onlarca kurum ve müessese atamasız duruyorken, seçimlere gideceğiz diyerek en az 4 yıl ülkenin idaresini sürdürecekler.

Buradan da anlaşılıyor ki diktatörlüklerini karanlık ve zulüm yöntemleriyle devam ettireceklerdir. Bir de şimdi her şeyi lağvettikten sonra… Anayasayı, orduyu, partileri, Baroları, her türlü birliği lağvetti. Peki onun yerine ne koydu? Hiçbir şey. Ne ordu var ne de siyasi birlik. Hiçbir şey! Bu durumda devlet nasıl yönetilir? Devlet yönetemezsin! Bunun için bu Colani, 4 yıl boyunca seçimler yapılmadan hakim olacağını söylüyor. Bu dört yıl içinde ordu mu kurabileceksin, yeni bir devlet mi kurabileceksin? Bunları yapamazsın. İşleri buraya getirerek şimdiden Sünnilerin tepkisini çekmeye başlıyor. Sünniler tepki gösteriyorlar. Bu tepkiler gittikçe artıyor. Alevi birlikleri buna dikkat çekiyor. Eğer Sünniler ayağa kalkarsa biz de ayağa kalkarız, gibi söylemler içindeler. Bu iç çatışma büyük bir ihtimalle kopacak. Çünkü HTŞ devlet yönetecek güçte değildir. Ne yaptılar? Kimi yerlerde yönetimi olduğu gibi bıraktılar, bazılarını değiştirdiler ama yerine atadıkları kimse yok… Öyle karmakarışık bir devlet yapısı ortaya çıktı.

Aleviler %12-13 nüfus oranlarıyla Suriye’de Sünni topluluktan sonra gelen en kalabalık topluluktur. Ama örgütlülük bakımından en zayıf kesimdir. Alevi halkının toparlanıp örgütlenerek kendilerini yeni yönetime dayatacak bir potansiyeli yakalamaları gerekir.

Bu potansiyel şimdiden belirmeye başladı. Yavaş yavaş toparlanıyorlar. Büyük Meclis kurma çabası var. Gazal Gazal gibi yakından tanıdığımız isimler var. Aleviler kendi aralarında da ayırımlar taşıyorlar, fakat bu aralar birliğe doğru bir gidiş seziliyor. Kuruluş çabaları var. Büyük bir dernek oluşturma çabaları var. Bu günlerde kısa sürede gelişmeler belli olacak. Bu gelişmeler, Sünnilerin kendi içlerindeki sorunları da göz önüne aldığımızda önemli bir rol oynar.

Kürt hareketi elini güçlü bir şekilde bu halka uzatmalı. Başka güçlerin, uluslararası güçlerin bu alanda rol çalmasına fırsat bırakmadan Kürt hareketi Alevi toplumuyla aktif dayanışma içine girmelidir.

Uluslararası güçler Alevi katliamları teşvik ederek bu topluluğu himayeye muhtaç bırakıyor gibi görünüyor. Böyle bir risk var. Çünkü katliamlar sürekli. Alevilere yönelik katliamlar sürekli gündeme geliyor. Aleviler bunu bir sığınma olarak algılayabilirler. Zamanla bu duygular gelişir, belirli bir emperyalist gücün yanında yer almaya ya da korumasına girmeye yönelik çıkışlar olabilir. Bu mümkün. Bunun önüne geçmek için Suriye içerisindeki toplulukların dayanışması ile sorunların çözümlenmesine gidilmelidir.

Barış mı, Savaş mı?

Ortadoğu’nun temel gündem maddesini savaş ve Suriye’deki durum oluşturuyor. Bunun yarattığı sonuçlar ve burada yaşayan Alevilerin, Hristiyanların, Kürtlerin, Asurilerin, Ermenilerin geleceğine dair kaygılar tartışılıyor.

Bu tartışmalar, Türkiye’nin nereye doğru evrileceğinin de resmini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak büyük savaştan yana mı tavır takınacağız, yoksa barışın inşasında, birlikte yaşama alanlarını yaratma konusunda mı bir karar vereceğiz?

DW’in bir haberi şöyle diyor: “Türkiye’de terörden aranan kaç HTŞ’li ve El Kaideli var? Yargı kararlarında nelerle anılıyorlar? Aranan IŞİD’çiler HTŞ saflarına katılabilir mi?” Suriye’de tutuklanan IŞİD’liler Türkiye’ye iade edilmek istediklerini söylemişlerdi. Neden? Çünkü Türkiye yargısı bunları ödüllendiriyor.

Türkiye’nin özellikle Rojava’da geliştirdiği savaş, IŞİD’e karşı mücadeleyi sekteye uğratıyor. Türkiye geçtiğimiz günlerde “Bunları bize teslim edin.” dedi. Peki, bu suç mekanizmaları Türkiye’ye teslim edildiğinde ne oluyor? Sözde Suriye Milli Ordusu (SMO) ya da eski Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi çete grupları sahneye çıkıyor.

Suriye’deki gelişmelerden Türkiye’nin pay almak istediği açık. Cihatçı grupların yürüttüğü savaş ve katliamların desteklendiği biliniyor. İç politikada büyük hayaller beslenirken, dış politikada itibarsızlık devam ediyor. Bunun en somut örneği: Avrupa’da Suriye’nin geleceğine dair yapılan toplantıya ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya katılırken, Türkiye davet edilmedi.

Suriye’de Aleviler için ciddi bir tehdit var. Katliam görüntüleri gelirken Türkiye medyası bu durumu görmezden geliyor, aksine destekleyici bir propaganda yürütüyor. Alevileri “Baas rejiminin destekleyicileri” olarak göstermek için çalışıyor. Suriye’de Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar ve Ermeniler kendi geleceklerini şekillendirmeye çalışırken, Türkiye bu halkların üzerine savaş yürütüyor.

Peki, bu savaş kimin çıkarına? Kim zenginleşiyor? Türkiye’nin vergileriyle finanse edilen savaşın sonunda hangi çeteler büyüyor? Halkın paraları eğitime, sağlığa veya refaha değil, savaş sektörüne ve silah sanayisine aktarılıyor. Türkiye’deki savunma sanayi şirketleri ve iktidara yakın gruplar büyük kazanç sağlarken, vatandaş yoksullaşıyor.

Özellikle Türkiye’deki silah sektörü, iktidar çevresine yakın sermaye gruplarıyla büyüyor. Büyük ihaleler belirli şirketlere gidiyor ve savaşın devam etmesi, bu yapıların güçlenmesini sağlıyor. Halk için bu savaşın hiçbir getirisi yok. İşgal edilen bölgelerde Türkiye vatandaşlarının refahı artmıyor; aksine, savaş ekonomisi iç pazarı da olumsuz etkiliyor. Fakirleşmeyi derinleştiryor.

Medya, halkın bu savaşlardan kazançlı çıkacağını öne süren propagandalar yapıyor. Oysa savaş, yalnızca iktidara yakın sermaye gruplarını ve silah tüccarlarını zenginleştiriyor. Savaşın mali yükü ise milyonlarca vatandaşın sırtına yükleniyor. Erdoğan’ın damadı dünya milyarderler listesine giriyor. Türkiye insanı fakirleşirken, nasıl oluyor da iktidara yakın kişiler hızla zenginleşiyor?

Deniyor ki: “Silah üretiliyor. İran’da, Rusya’da, Amerika’da, İsrail’de de üretiliyor.” Peki, bu ülkelerde silah üreten şirket sahiplerinden hangisi birkaç yıl içinde milyarderler listesine giriyor? Türkiye’de halkın sefalet içinde yaşadığı bir dönemde, iktidara yakın isimlerin büyük sermaye birikimi yapması, çarpıcı bir gerçekliktir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yalan üzerine kurulu bir siyaset izliyor. Halk, Suriye’de zafer kazanıldığını sanıyor. Diyelim ki Suriye’de toprak kazandın, zafer kazandın, orayı Türkiye’ye kattın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kazancı ne olacak? Hiçbir şey. İşgal edilen bölgelerde halkın cebine giren bir şey var mı? Hayır. Hırsızların, silah tüccarlarının, mafyanın cebine gidiyor.

Mafya ve çete grupları, Türkiye içinde de birer cinayet şebekesi olarak çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sokak ortasında vuruyorlar. Kendi ülküdaşlarını bile hedef alıyorlar. Türkiye, savaşın yıkıcı sonuçlarıyla iç içe bir geleceğe sürükleniyor. Kürtlere, Hristiyanlara, Ermenilere, Süryanilere karşı yürütülen savaşın halklara ne faydası var? Hiçbir faydası yok.

Gerçekleri görmek zorundayız. Propaganda merkezlerinin yalanları yerine gerçeğe odaklanmalıyız. Türkiye’de bağımsız medya yok denecek kadar az. Devletin resmi yayın organlarının söyledikleri, yalnızca manipülasyona hizmet ediyor. Erdoğan bile itiraf ediyor: “Türkiye genç ve nitelikli nüfus bakımından kan kaybediyor.” Peki, neden? Çünkü Türkiye’de hukuk yok edildi. Adalet yok edildi. İnsan onuruna yakışır bir yaşam mümkün değil.

Erdoğan sürekli “müjde vereceğim” diyor. Herkes merak ediyor: Acaba savaş mı bitecek, ekonomik kriz mi çözülecek? Ama sonunda “kaç çocuk doğurmanız gerektiğini” söylüyor. Halk, tek adam rejiminin dayattığı hayatı yaşamak istemiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları savaşa gönderilerek öldürülüyor. Erdoğan “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” derken, kendi ailesini güven içinde tutuyor.

Bir zamanlar “Bu yüzüğümden başka malım yok” diyen adam, şimdi dünyanın en zengin liderleri arasında gösteriliyor. Devletin büyük ihaleleri, vergileri Erdoğan ve çevresine çalışıyor. Orman yangınları çıkıyor. Hemen “PKK yaktı” deniyor ama yanan yerlere yapılan otellerin sahipleri AKP’liler çıkıyor. Türkiye, uzun yıllardır planlı bir şekilde yakılıyor.

Savaş mı istiyoruz, barış mı? İşte temel soru bu. Savaş, açlık, yoksulluk, yıkım ve daha fazla sefalet demektir. Savaş, yalnızca iktidara yakın bir avuç insanı zenginleştirirken, milyonları sefalete sürüklüyor. Türkiye mafya devleti hâline gelmiş durumda. Suç çeteleri, uyuşturucu ticareti, kara para aklama düzeni büyüyor. Cahillik, yolsuzluk ve katliamlar besleniyor.

Savaş, bir avuç sermayedarın servetini artırırken, milyonları yoksulluğa, acıya ve belirsizliğe mahkûm ediyor. Barış ise, savaştan ve yıkımdan en fazla etkilenen halkların, birlikte ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir geleceği mümkün kılıyor. Bu nedenle, Abdullah Öcalan şahsında gelişen “barış” umudu, yalnızca belirli bir kesimi değil, Ortadoğu ve Türkiye’de yaşayan milyonların geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.

Bu yüzden temel soruyu tekrar soruyoruz: Savaş mı istiyoruz, barış mı? Türkiye ve Ortadoğu halkları, savaşın gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmemelidir. Savaşın kimleri zenginleştirdiği, kimleri yok ettiği açıktır. Eğer halklar, gerçek bir adalet ve özgürlük içinde yaşamak istiyorsa, barışın inşasına sahip çıkmalıdır. Ancak bu şekilde, bu topraklarda yaşayan herkes için umut dolu, adil ve barışçıl bir gelecek inşa edilebilir.

Alevi Ansiklopedisi: Kültürel ve Tarihsel Hafızaya Katkı

Rıza Şehri Akademisi’nin davetiyle başlatılan Alevi Ansiklopedisi çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Alevilik alanında akademik, sosyolojik ve kültürel bir başvuru kaynağı olmayı hedefleyen ansiklopedi, ilk aşamada Türkçe ve İngilizce dillerinde yayına başlayacak. Gelecekte ise Kırmancki (Zazaca), Kurmanci, Almanca ve Fransızca gibi dillerde de içerik sunulması planlanıyor.

Geniş İçerik Yelpazesiyle Aleviliğe Kapsamlı Bir Bakış
Alevi Ansiklopedisi, Aleviliğin tarihsel ve kültürel öğelerini sistematik bir şekilde ele alarak geniş bir konu yelpazesi sunmayı amaçlıyor. Klasik ansiklopedik girişlerin yanı sıra, Aleviliğin toplumsal dinamiklerini ve güncel meselelerini ele alan maddeler de yer alacak. Öne çıkan konular arasında şunlar bulunuyor:

Tarihsel ve Teolojik Kavramlar: Semah, ocak, talip, gülbenk, cemevi
Sosyolojik ve Kültürel Konular: Alevilikte sözlü kültür, Alevi hafızası, Alevi müziği
Toplumsal ve Politik Perspektifler: Alevi karşıtı ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kuşaklar arası travma
Tarihsel Süreçler ve Olaylar: Alevi katliamları, Alevi diasporaları, Kureyş Ocağı
Alevi Toplumunun Çeşitliliğini Kapsama Hedefi
Ansiklopedinin temel vizyonlarından biri, Alevi toplumunun sosyo-kültürel ve siyasal çeşitliliğini yansıtmak ve özellikle tartışmalı konularda farklı perspektiflere yer vermek. Bu sayede, Aleviliğin tarihi ve güncel meseleleri üzerine kapsamlı ve dengeli bir içerik sunulması amaçlanıyor.

Alevi Ansiklopedisi üç ana bileşenden oluşuyor:

Destekleyici Alevi Kurumları: Türkiye ve Avrupa’daki çeşitli Alevi kurumları ve akademik platformlar, projeye destek sağlıyor.
Yayın Kurulu & Bilimsel Danışma Kurulu: Ansiklopedinin bilimsel kriterlere uygun hazırlanmasını sağlıyor.
Teknik Ekip: Web sitesi, görsel materyaller ve dijital altyapının oluşturulmasından sorumlu.

Uzun Vadeli ve Sürekli Gelişen Bir Proje
Alevi Ansiklopedisi, uzun vadeye yayılan ve sürekli gelişen bir bilgi platformu olarak tasarlanıyor. İçerik, zaman içinde akademik çalışmalar, araştırmalar ve yeni katkılarla zenginleştirilecek. Ansiklopedinin hazırlık süreci kapsamında çeşitli sempozyumlar, atölye çalışmaları ve akademik toplantılar da düzenlenecek.

Bu proje, Alevilikle ilgilenen akademisyenleri, araştırmacıları, yazarları ve ilgili tüm kesimleri katkı sunmaya davet ediyor.

Yedi maddede çerçevelenen çözüm ve barış HAYDAR ERGÜL

Adı konulamayan süreç devam ediyor. İmralı Heyeti büyük oranda görüşmelerini tamamladı. Heyet barış meselesinde güven vermeye çalışsa da yeterli aranda güven ortamının oluştuğu söylenemez. Güven oluşturan temel bir olgu PKK Lideri Abdullah Öcalan adına yapılan yedi maddelik açıklamadır. Bu güven de Öcalan’ın ezici olarak Kürt toplumunda oluşan güveniyle ilgilidir. Genelde kamuoyu özelde Kürtler geçmişte yaşanan bu tür süreçlerin hep tek yanlı kalması, hükümet veya devlet tarafından güven verici adımların atılmaması nedeniyle güvenmemekte. Bu da sürece güveni zayıflatmakta, yaklaşımda temkinliye yol açmaktadır.

Öcalan’ın çözüm ve barış arayışı otuz birinci yılını geride bıraktı. İlk tek yanlı ateşkes pratiği 1993 yılında yaşanmıştır. Daha sonraları benzeri şekilde defalarca adeta tekrarlanan süreçler olmuştur. En kapsamlısı ve uzun süreleri olanı da 2013-2015 sürecinde olanıdır. Barışa dönük her adım hedeflenene ulaşamasa da önemli birikimler yarattı, tecrübeler edinildi ve dersler oluşturdu. Özcesi çözüm ve barış konuşu toplumsal düzeyde toplumsallaşmıştır, politize olmuştur. Aynı zamanda pozitif ve negatif düşünceler oluşturmuştur. Bu durum yeni barış arayışında çeşitli duygu ve düşüncelerin oluşmasına da yol verebilmektedir. Yani nötr bir durumdan söz etmek güç, geniş kesimlerin geçmiş yaşanmışlıklara dayanarak tarafların yaklaşım ve tutamlarına ilişkin daha rahat düşünceler oluşturabilmektedir.

Her şeyden önce Kürtlerin temkinli yaklaşmaları anlaşılırdır. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş denir. Sütten ağzı yananın hayli fazla olduğu akılda tutmaktan yarar olabilir. Devlet veya hükümet tarafının söylemleri aleni, hemen her gün dile getirilmektedir ve geniş çevrelerce dinlenmektedir; umut verici yanı zayıf ve ağırlıklı ‘düzleyip-yıkıp’ geçileceğinden dem vurulmaktadır. Bu söylem şeklinde barışa dair aranırsa çok az şey bulunabilir. Ağırlık bastırma ve tasfiye içeriklidir.

Öcalan, dünya ve bölge okuması; konjonktür ve yeni güç konumlanmaları, ilişki-çelişkileri, fırsatlar ve riskler bağlamlarından vardığı sonuçlardan hareketle yedi maddede çerçevelemiştir, çözüm ve barışı. Bunlarla en azından barışın önünün açılması sağlanabilir. Sorunların çözümü konulan çerçeve içinde kurulacak diyaloglarla barışa ulaşılacağını vurgulamaktadır. Bu konuda rol oynamaya gücünün olduğu, ehil olduğunu belirtmektedir. Yoksa tek yanlı adım atacağını, egemen çevreler tarafından köpürtülen çağrıyı yapacağını belirtmemektedir, Öcalan. Yani “barış önce gelir çözüm peşi sıra” şeklinde okunur veya yansıtılırsa hayli problemli durumlar ortay çıkar.

Adı konulamayan sürece ilişkin muhtelif yaklaşımların olduğu açıktır. Her çevre kendi çıkar ve meşrebine uygun bakışlar ve tutumlar ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İmralı Heyeti’nin açıklamalarında ortamı provoke veya tahrik etmeden açıklamalar yapmasının çok zor olduğu tartışma götürmez. Kimi çevreler sürece dair provokatif açıklamalar, saldırgan tutumlar almaktadırlar. Bu çevreleri yatıştırmak adına zaman zaman adeta Kürtlerin veya temsilcilerin bir istemleri yoktur; yeter ki barış olsun söylemi o çevreleri yatıştırmayacağı gibi, daha da saldırgan kılabilir. Zira tecrübeler yaşanacakların böyle tecelli edeceğini göstermektedir.

İşte “birkaç görüşme sonrası Öcalan’dan çağrı gelebilir” veya “önce barış olacak.” Zira “çözüm uzun sürer, barış ise bazen bir sarılmayla gerçekleşebilir” türü açıklamalar Kürt kamuoyunda sıkıntılı olabilir. Herhalde yaşanacak olan Roma Barışı (Pax Romana) olmayacak. Roma Barışı olacaksa bu kadar çabaya gerek var mıdır? Bir sarılmayla barış olacaktıysa kırk-elli yıldır yaşanan nedir?

Türkiye Cumhuriyeti Ortadoğu’nun son imparatorluk bakiyesi üzerinde kurulmuştur. Her ne kadar Batının kapitalist modernist yaşamını esas alarak kurulmuş olsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün toplumsal sorunlarını çözemeden bünyesine çekmiştir. Bir de buna bölgenin ilk ulus-devlet modelini inşaya kalkması sorunlarını katlamıştır, devletin. Diğer yandan yitirilen imparatorluk, onun yarattığı yer yer travmatik hal alan ruh halleri; ulus-devlet inşasındaki tekleşme kişilik problemlerini de arttırmış. Ret ve inkarın yarattığı toplumsal sorunlar günümüze kadar katlanarak gelmiştir. Özellikle ülkemizi bölüyorlar yapay endişe ve korkuları çözüm ve barışta adım atmayı oldukça zorlaştırmaktadır.

Son gelişmeler başta Suriye olmak üzere bölgemizde yaşananlar bir yandan Osmanlı heveslerini arttırmıştır ve “düzleyip gideriz” duygu ve düşüncelerini gıdıklamaktadır, diğer yandan İsrail benzeri güçlerin güvenlik ve değişik çıkarlarının yarattığı kaygılar gibi durumlar bölünme korkularını arttırmaktadır.

Hal böyle olunca İmralı Heyeti’nin zorlukları anlaşılabilir. Bütün bu duygu ve düşünceleri dengeleyecek, ortalama açıklamalar yapmayı güçleştirmektedir. Sanki heyet batıyı kale alan gibi bir yaklaşım içindedir. Bu durum bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak Kürt’ün duygu ve düşüncesi de bir noktadan sonra dikkate alınabilmelidir. Özellikle son yüzyıldır Kürt’ün duygusu hayli örselenmiştir. Barış konusunda düşüncede endişeli ve temkinli olması anlaşılırdır.

Sonuç itibariyle Ortadoğu tarihi bir kavşakta keskin bir virajı dönmektedir. Belirsizlikler çok fazla ama çözüm ve barışa fırsatı da vardır. Virajın yetkin dönülmesi özgürlüğün ve demokrasinin önünü sonuna kadar açık hele getirmeye adaydır. Başta Kürtler olmak üzere halklar bu keskin virajı alacak kudrettedir. Kandırılırız kaygısına çok kapılmadan özgürlük yürüyüşünü tamamlamaya olan inanç her zamankinden daha çok olabilmelidir.

Yeni Yaşam Gazetesi /13 Ocak 2025 

“Ali’siz Alevilik” Devletin Alevi ‘Yol’ İnancını Yok Etme Planı Ve Tuzağıdır… ALİ DERELİ

Siz bakmayın Erdoğan’ın “Alevilik Ali’yi sevmekse en iyi Alevi benim” deyişine…
Sormazlar mi..?
Peki Cemevine gittiğinde Ali’nin resmini neden kaldırdın..?
Ali ismi Duanda, Namazında, Niyazında, Dilinde niye yok…
Kaldi ki; Aleviliğin bütünsel bir “Öğreti ve Ritüellerden” oluştuğunu, sadece “Ali’yi sevmekten veya resminden ibaret olmadığını da birilerinin Sn. Cumhurbaşkanına anlatması lazım…
Oysa Alevi “Yol” inancı “Üç” temel Direk üzerine bina edilmiştir…

1)-MİTOLOJİK ANLATIM (BATİNİ YORUM…)
a)-“Hakk Muhammet Ali’nin birlemesi…
(Şii-Sunni İslam, Muhammet ile Ali’yi o dönemde henüz olmayan Cami’ye, Kılınmayan Namaza dahil edince, Alevi Pir’leri, Ozanları, Erenleri de Onları Kırklar Cem’ine ve Cark-ı Pervaza dahil ederek Şii-Sunni İslam ile Yollarını tamamen ayırmışlardır…)
b)-Kırklar Cemi,
c)-Xızır Kültü…

2)-OCAK YAPILANMASI…
Alevi “Yol” Talipleri, Özellikle Kendi Ocak Pir’lerine “Ruhani bir sıfat” yükleyerek, Kan bağıyla “Muhammet-Ali’ye, Gönül bağıyla da “Tanrısal Kimliğe” büründürmüşlerdir…
(Bunun doğruluğunu, yanlışlığını veya ispatini da hiçbir zaman tartışmaya açarak Pir’lerini “Kan Testine” veya “Bilgi Yarışmasına tabi tutma, “Tuzak veya cahilliğine” de düşmemişlerdir…)
İşte Şah Hatayi’nin deyişiyle:
“Ben Pir’imi “Hakk” bilirim,
“Yol”una canim veririm”
Diyerek, Devletsiz, Sermayesiz, Toplumun %100’nun örgütleyebilecek yetenekte “İkrarlı” bir toplum inşa etmişlerdir…

3)- ALEVİ EDEBİYATI…
Deyişler…
Duvazlar…
Dua veya Gülbenkler…
Erkanlar…
Onun için hiç bir Alevi “Pir”i, Ozanı, Ereni “Ali”yi Sazından, Sözünden, Duasından, Deyişinden, Duvazından, Evladının isminden eksik etmemiştir…
Peki “Ali’yi çıkarırsan ne olur..?
Mesela; Aleviliğin Temel kaynağı ve Batini yorumu olan, “40’lar cemi” boşa düşer…
(Ha… Kimse Xızır’i bahane edip arkasına gizlenip yeni bir “Din” Türetmesin. Çünkü Xızır’ın Alevilikteki yeri ve anlamı farklıdır…)
Mesela İtikata ve Güvene dayalı Pir-Talip İkrarı biter…
Mesela Pir Sultan’ın duruşu ile, sazı ile, sözü ile özdeşleşmiş ve onu idama götüren “Neden ve Sonuç” ilişkisini barındıran “Alevi Edebiyatı” çöker…
Yani Alevilik insan bedeni gibi bir bütündür…
Başsız, insan olmaz, Gövdesiz Baş olmaz…
Siz siz olun, Oyunlara gelmeyin, “Yolu Başsız veya Gövdesiz, bırakmayın, birbirinden ayırmayın…
O da olmazsa bari bırakın da bu inanç, O güzelliği ile, Deyişleri ile, Duaları, ile kulaklımızda, dilimizde, Anılarımızda kalsın…
Çünkü biri olmazsa diğerleri de ölür, biter, son bulur…

03/02/2025

 

Utanmayalım da, ne yapalım!

0

Bolu’daki Kartalkaya Kayak Merkezi’ndeki 46 yıl öne inşaa edilen Grant Otel’de çıkan yangında 79 yurttaşımızı kaybettik.
Yangın haberine hemen yayın yasağı getirildi. Yayın yasağı getirildi ama yandaş medya Bolu Belediyesi’ni suçlamak için bazı belgeleri havada uçurmaya başladı. Bolu Belediye ise “Yetki sınırımızda değil” diyerek başka bir savunu yaptı.

Şunu baştan söyleyim; AKP’li iş insanları bu dünyaya gelmiş en numaracı insanlardır, çoğu AKP’de siyasetçidir. Bir taşla iki, üç kuşu birden vurmayı bilirler. Bolu Belediye Başkanı’da ırkçının önde gidenidir.

Durum böyle olunca, meydana gelecek herhangi bir olumsuzlukta otel yetkilileri, Belediyeyi işin içine çekmek amacıyla yeni açtıkları kahveyi denetlemeleri için Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazarak “Bizi denetleyin” başvurusu yaparlar. İtfaiye Müdürlüğü istek üzerine gider ve yangın denetimi yapar.

Denetim sonucu: yeni açılan kahve şirketi Mudurnu Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş. Firmanın başvurusuna “Acil çıkışın yetersiz olduğunu, Alarm sisteminin çalışmadığını, Yangın söndürme gereçlerinin kullanılamaz olduğunu rapor eder. Otel yetkilisi Kadir Özdemir istedikleri rapor çıkmayınca dilekçelerini geri çekerler. Royalcert Belgelendirme adlı bir firmaya baş vurarak 13.12. 2025 yılına kadar süre kazanırlar. Sonuçta o binada gece yangın çıkar ve 79 can kaybı ile bir o kadar da yaralı ve ölen bebeler.

Yangın söndü, yananlar bir tavuk yemleme kamyonuna (Ekonomisi uçan Türkiye’de) torbalandı. Daha toprağa verilmeden: “Herkes Hukuk önünde hesap verecektir” sözleri yeniden piyasaya sürülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı, Turizm Bakanı aynı kelimeleri tekrarladı. Sanki daha öncekilerden hesap sorulmuş gibi. Sanki daha önceki katiller ödüllendirilmemiş gibi.
Hep birlikte Belediyeyi suçlama yarışına girdiler, belediye de iktidarı suçladı.
Belediye başkanı, itfaiye personelinin bir çok eksik bulduğu oteli kapatabilir, eksikleri yaptırabilirdi, yaptırmamış.
Grant Otel’in bir gecelik yatak ücreti 38/40 Bin TL. Beş nüfuslu bir ailenin beş günlük tatil ücreti tam BİR MİLYON TL. Ancak büyük paralar kazanan insanların kalabildiği bir otel.
Peki bu otele en çok kimler müşteri gönderiyor?
Turizm Bakanı Nuri Ersoy’un Turizm Şirketi.
Bir bakan müşteri gönderdiği bir oteli denetlemesi gerekmez mi?
Turizm Bakanının Turizm şirketine gidenlerin büyük çoğunluğu kesin AKP’lidir.
AKP dediğimiz böyle bir şey işte. Ceplerini doldurmak için her yolu kendilerine uyduran sermaye tüccarları.
Soma’da, Ermenek’te, Tren kazalarında, depremler de, otel yangınlarında insanlar ölürken suçu muhalefete atarak para kazanmaya devam eden bir sistem. Ülkeyi bunlar yönetiyor…
Laf çok.
Hiçbir istifa yok.
Sorumlu yok.
Yargı yok,
Yargıç yok.
İnsanlar can derdinde iken “benim suçum yok” söylemlerinden utanılacak başka bir kelime de YOK.
Üç günden bu yana suçlu arıyorlar. Büyük olasılık otelin eksiklerini yazan itfaiye çalışanları olacaktır. Aladağ öğrenci yurdu yangınında olduğu gibi.
Bebeklerin yanık bedenleri çöp torbası içinde ve bir Tavuk kamyonu kasasında iken yaşandı tüm bu olaylar.
İçimiz yandı yananlarla, boğazımızda kelimeler tükendi ve geriye sadece utanmak kaldı.
UTANMAYALIM DA NE YAPALIM?

Bolu Yangını: Devletin Sorumluluktan Kaçışı ve Halkın Acısı

Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan 6 Şubat depremini hâlâ unutamadı. Resmi açıklamalara göre 53 bin 537 yurttaşımız hayatını kaybetti, milyonlarca insan evsiz kaldı. Bu devasa felaketten sonra, aslında en çok dikkat çeken şey, kaybedilen hayatların ardında devletin hiçbir sorumluluk almayışı oldu. Ne bir tek devlet görevlisi istifa etti, ne de bu felakette ihmali bulunan herhangi bir yetkili hakkında soruşturma başlatıldı. Sanki devletin yöneticileri bu acının hiçbir sorumluluğunu taşımıyormuş gibi, toplumun gözünün içine bakarak “süregelme” stratejisiyle hareket ettiler. Bu, sadece bir yönetim zaafiyeti değil, aynı zamanda halkın canını hiçe sayan bir anlayışın sonucudur.

Bugün, Bolu’daki otel yangını, 6 Şubat’tan sonra devletin gösterdiği “duyarsızlık” ve “sorumsuzluk” anlayışının bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bolu’daki yangında, resmi açıklamalara göre 76 canımızı kaybettik. Ancak yangının hemen ardından, Turizm Bakanı ve AKP’nin önde gelen isimlerinin katıldığı bir salon toplantısında, ölü sayısı tam 10 olarak açıklandı. Peki, bu yanlışlık, ya da daha doğru bir tabirle, kasıtlı yanlış bilgi neden verildi? Bu kadar büyük bir felaketin ardında, ölü sayısını saklama gereği neden duyuldu?

İki dakika sonra, Erdoğan’ın konuşmasını tamamlamasının hemen ardından, gerçek ölü sayısı, yani 76 kişi, tüm televizyonlarda açıklandı. Gerçekten de, felaketin ardından yaşanan her şey, bir siyasi hesaplaşma ve stratejiye dönüşmüş. “Beyefendi”nin keyfi kaçmasın diye, ölü sayısı gizleniyor, acılar örtbas ediliyor. Bir felaketin, bir yangının bile siyaset malzemesi haline geldiği bu ortamda, yaşamını yitiren 76 kişinin ardında kalan sorumlular kimdir?

Bu, aslında sadece bir yangın haberi değil, Türkiye’deki siyasal düzenin ve yönetim anlayışının derinlemesine bir sorgulanmasıdır. Hem 6 Şubat’taki büyük depremde hem de Bolu’daki yangında, kaybedilen hayatlar her şeyin önündedir. Ama buna rağmen devlet, halkın canını hiçe sayarak sorumluluktan kaçmaktadır. Çünkü Türkiye’de devletin yetkilileri, felaketlerin acısını yaşamak yerine, kendi çıkarlarını ve siyasi imajlarını koruma çabasında. Bu da demek oluyor ki, “can güvenliği” ve “yaşam hakkı”, iktidarın siyasi çıkarları için feda edilebilen bir malzeme haline gelmiştir.

Bolu yangını, Türkiye’deki devlet yönetiminin kayıtsızlığının ve sorumsuzluğunun son örneklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. 76 can kaybının ardından sorumlu bir tek kişi dahi sorgulanmamış, istifa etmemiştir. Peki, bu kadar büyük bir felakette sorumluluk taşıyan kimse neden cezalandırılmamaktadır? Yangının ardından, sadece halkın öfkesi büyümüş, devletin sahip olduğu gücün ardında bulunanlar bir kez daha hiçbir hesap verme gereği duymamıştır.

Devletin en temel görevlerinden biri, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Ancak bu yönetim, halkın canını değil, kendi siyasal geleceğini güvence altına almayı tercih ediyor. Gerçek ölü sayısı bir iki dakika içinde değiştirilirken, kaybolan canların sorumluları bir kez daha korunuyor. Devletin bir yönetim aracı haline dönüşen bu yaklaşım, her geçen gün daha fazla hayatı tehlikeye atıyor, halkı yalnızlaştırıyor ve tüm toplumun güvenini zedeliyor.

6 Şubat’ta kaybettiğimiz 53 bin 537 canın ardından, bu gerçeği göz ardı edebileceğimizi sanan bir anlayışla karşı karşıya kaldık. Aynı şekilde, Bolu’daki yangında da 76 can kaybedildi. Ama bir gerçek var ki, bu kadar büyük bir felakette bile sorumlulardan hiçbiri hesap vermiyor. Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bolu yangınında ölen canların hesabını kim verecek? Bu soruyu soranlar, ne yazık ki her zaman yalnız bırakılacaktır.

Bu sorumluluk kaçışı sadece devletin içinde değil, aynı zamanda toplumun her katmanında bir yorgunluk ve umutsuzluk yaratmaktadır. Çünkü insanlar, yaşadıkları felaketlerin ardından sadece destek ve çözüm beklerken, hükümetten aldıkları tek şey inkâr, manipülasyon ve siyasi hesaplar olmaktadır. Bolu yangını ve 6 Şubat depreminin ardında bıraktığı acı, her geçen gün daha büyük bir yara haline gelirken, yetkililerin bu yarayı görmemesi, ya da görmek istememesi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ciddi bir yönetim sorununu gün yüzüne çıkarmaktadır.

Bu düzen, ne yazık ki yalnızca felaketlerin ardından değil, günlük hayatta da halkın yaşamını hiçe saymaya devam etmektedir. Felaketler, sadece acı veren birer olay olmaktan çıkar, iktidar sahiplerinin karanlık hesaplarının parçası haline gelir. Ve her kaybedilen can, siyasi hesapların içine gömülür.

Her felaketten sonra, sorumlulardan hesap sorulmadığı sürece, bu tür acılar ne yazık ki devam edecektir. Bolu yangını, devletin halkı ne kadar önemsediğini ve sorumluluktan ne kadar kaçtığını gösteren, bir dönemin trajik öyküsüdür. Türkiye, bu felaketlerin ardından yalnızca kayıplarını değil, aynı zamanda kaybolan vicdanları ve sorumlulukları da sorgulamalıdır. 76 can, ölülerin ötesinde, devletin hatalarından ve bu hataların üzerinin örtülmesinden kaynaklanan birer trajedidir. Ve bu trajedinin hesap vereni kim olacak?

Hamm AKM’ de kahvaltılı buluşma

Almanya’nın Kuzey Ren Wesfalya eyaletindeki Hamm şehrinde faaliyet gösteren Hamm Hacı Bektaşi Veli Alevi Kültür Merkezi kahvaltılı toplantısında üyeleriyle buluştu.

30.yıl kutlamaları yapılacak

Dernek Başkanı Cansel Kaplan ve yönetici Eylem Akbaba katılımcıları selamladıktan sonra önümüzdeki aylarda yapacağı etkinlikler konusunda bilgilendirdi. Hamm AKM bu etkinlikler çerçevesinde Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci- Yazar Merdan Yanardağ ilede bir konferans düzenleyecek.
Bölge milletvekili Michael Thews konuşma yaptı
Hohestrassedeki Cemevi’nde düzenlenen bu toplantıya bölge Sosyal Demokrat Parti milletvekili Michael Thews , Neuss AKM Başkanı Hüseyin Karabulut, Köln‘den Alevi Kültür merkezi yöneticisi – Gazeteci Hasan Subaşı, AABF kadınlar grubu ve 100 e yakın dernek üyesinin katıldığı Kahvaltılı buluşmada 23 Şubatta yapılacak Almanya seçimleri de konuşuldu, tartışıldı.

Göçmenler mutlaka sandığa gitmeliler

Toplantıda konuşan bölge milletvekili Thews, oy hakkı olan göçmenlerin kesinlikle sandığa gitmeleri tavsiyesinde bulundu. Soru – yanıt bölümünde Cemevi üyeleri ise SPD li Milletvekiline yönelttikleri sorularda aşırı sağcı-ırkçı AfD Partisi’nin göçmen karşıtı söylemlerinin kendilerinde endişe yarattığını, CDU’ nun Çifte vatandaşlığı tekrar geri almak istediğini hatırlatarak endişelerini dile getirdiler Merkezi Lünende bulunan aktif bir sosyal kurum olan Multikulturellesforum’ un müdürü Kenan Küçük’ te söz alarak oy hakkı bulunan tüm göçmenlere ve Alevi canlara Seçimlere gitme tavsiyesinde, ilerici partilere ve Michael Thews’ e destek verme tavsiyesinde bulunarak bu seçimlerin çok önemli olduğunu ve çünkü göçmenleri direkt ilgilendirdiğini söyledi.

Selamlar
Mehmet Tanlı

Hatimoğulları: Suriye’de Alevilere yönelik katliama tüm dünya sessiz!

HTŞ’nin Alevilere ve inanç merkezlerine yönelik saldırılarını ‘zulüm politikası’ olarak değerlendiren Hatimoğulları, “HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünya sessiz kalmaktadır. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, yeni süreç tartışmaları kapsamında iktidar ve muhalefetin Kürt sorununun çözümüne dair tutumu ile birlikte Suriye’de halklara/ inançlara yönelik saldırılar ile bölgedeki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.

Bazı kesimlerin Suriye’de bir ‘Alevi devleti’ algısı yürüttüğünü söyleyen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamının Sünnilerden oluştuğuna işaret etti.

Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketinin Suriye’deki saldırılara karşı önemli mesajlar verdiğini kaydeden Hatimoğulları, Alevilerin Suriye’de inancından dolayı yargılanmamaları ve cezalandırılmamaları gerektiğini söyleyerek, “Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” diye konuştu.

“BARIŞLA İLGİLİ YOL ALINACAKSA DİL DEĞİŞMELİ”

Hatimoğulları’nın değerlendirmelerinden başlıklar şöyle:

“Bu sürecin havuç-sopa denklemiyle götürülüyor olması çözüm tartışmalarını enfekte etme riskini doğurur. İktidar ve iktidara yakın medyanın DEM Parti, Kürt halkına ve değerlerine yönelik kullandığı tehdit dili oldukça rencide edici ve yıpratıcı. Kürt halkıyla ilgili kullandıkları dil, hakikaten kabul edilebilir bir dil değildir. Bir yandan Kürt sorunu yok deniyor, diğer yandan bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun çözülmeye çalışılıyorsa, o sorun var demektir. Dolayısıyla öncelikle mevcut olan iktidar ve devlet anlayışı şunu kabul etmelidir. Evet, bir Kürt sorunu vardır ve Kürt sorunu özellikle son iki yüzyıldan bu yana günceldir. Kürt sorunu bağlamı sadece Türkiye’de de değil, Irak’ta, Suriye’de, İran’da da vardır. Bu halk oralarda hem statü, dil ve kimlik sorunu yaşamaktadır hem de demokratik zeminde ortak yurttaş kabul edilmeleri ile ilgili kimi problemler vardır. Bunu kabul etmek gerekiyor.

1 Ekim’de Meclis’teki selamlaşma ile başlayan gelişmelerden bugüne kadar değerlendirdiğimizde, özetle süreci şöyle görüyoruz; Evet, Bahçeli’nin atmış olduğu adım önemli bir adımdır. Bugüne kadar bu adımın arkasında durduğunu her fırsatta ifade etti. Biz DEM Parti olarak bunu önemli ve kıymetli buluyoruz. Ancak öte yandan başta Erdoğan olmak üzere hükümetten ve bu ülkeyi yöneten iktidardan doğru henüz somut bir açıklama yapılmamıştır. Ne yapmak istediklerine dair bizde bir bilgi yoktur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili kafalarından veya akıllarından geçen bir plan var mıdır? Bu plan nedir? Buna dair bizim ve kamuoyunun bir bilgisi yok.

Ama zaman zaman cumhurbaşkanı, zaman zaman AKP sözcüleri, zaman zaman yandaş medya tarafından tehdit ve bir zehirli dil kullanıldığı aşikâr. Kürt sorununu yok sayan, Kürt halkının siyasi öznelerine dönük kullanılan, en son Sayın Öcalan üzerinde itibar suikastı olarak niteleyebileceğimiz dili kabul etmek mümkün değildir. Bu dilin derhal değişmesi gerekir. Barışla ilgili bir yol alınacaksa eğer bu değişmelidir. Fikir ve zikir birliği denen bir şey vardır.

Mesele sadece dil midir? Tabii ki değildir. Aynı zamanda dikkat ederseniz, 1 Ekim’den bu yana çok sayıda kayyım atamaları gerçekleşti. En son Akdeniz Belediyesi eş başkanlarımız ve meclis üyelerimiz tutuklandı. Ardından belediyeye kayyım atandı. Bir yandan siz barış diyeceksiniz, öte yandan tutuklamalar, gözaltılar, kayyım atamaları yapacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunları normal olarak kabul etmiyoruz ve etmeyiz de.

Hem sopa hem havuç gösteriyorlar. DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine ‘Bizim kadife eldivenimizin içinde demir yumruk var’ mesajı verilmeye çalışılıyor. Bu barış sürecinin gelişmesine aykırı bir yaklaşımdır. Bunun tersine dönmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte barışın inşa edilmesine ilişkin bir yol alınacaksa, gerçekten olması gereken en önemli noktalardan biri, kayyım atamasından vazgeçilmesidir. Kayyım atanmış bütün belediyelerimizde, belediye eş başkanlarımızın görevlerine hızla iade edilmesi gerekir. Aynı zamanda gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerdeki hasta tutsaklar ve cezaevi koşullarıyla ilgili çok ciddi iyileştirmeler yapılmalıdır. İnfazını tamamlamış birçok tutsak bırakılmıyor. Bu demokratik değildir, insani değildir. Anayasa çiğnenmektedir. Yine bununla ilgili çok hızlı iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Bu adımlar atıldığında, ben inanıyorum ki barışa giden yolun taşları daha sağlıklı ve ciddi bir biçimde döşenmiş olur.

Kürt sorununun çözümü, siyasi partilerce bir seçime kurban edilebilecek bir sorun değil. Özellikle son yüzyılda, özelde de son 50 yılda, Kürt sorununun Türkiye’de barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmemiş olmasından kaynaklı neler çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Ülkede çok ciddi antidemokratik uygulamalar devreye konuldu, bir rejim değişikliği oldu. Bu rejim değişikliğinde bir ‘terör’ parantezi oluşturularak, bütün muhalefet bu parantezin içine alındı. İşçilerin, emekçilerin boğazından kesilen lokmalar, silaha ve mermiye gitti. Biz bu kötü sürecin değişmesini istiyoruz. Analar ağlamasın istiyoruz. Bugün de ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlamasın istiyoruz. Türk bir anneyle, Kürt bir annenin el ele tutuşarak, birbirinin gözünün içine bakarak empati kurmasını istiyoruz. Bu büyük bir değişimle mümkündür. Dolayısıyla başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalefet partilerinin elbette kaygılarını anlamakla beraber, o kaygıları değiştirip dönüştürebileceği bir süreç olarak da değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Bu süreç demokratik bir zeminde ilerlerse ve ülkemizde barış inşa edilirse, emin olalım ki bunun en büyük kazananı muhalefet olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Muhalefet de kazanacaktır, Türkiye toplumunun tamamı da kazanacaktır. Muhalefet, Türkiye toplumunun kazanımını kendi kazanımı olarak da görmelidir. CHP de daha ciddi bir plan ve programla bu sürece öncülük etmeli. Bu sürecin bir parçası olmalıdır. Bu süreç Türkiye’nin demokratikleşmesi ve dönüşmesi bakımından büyük katkı sağlayacaktır.

KÜRT SORUNUNU ÇÖZMÜŞ BİR TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETTE YAŞAYACAĞI DÖNÜŞÜM ÖNEMLİDİR

Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye sağlayacağı çok önemli katkılar var. Hem Türkiye halklarına hem de bölge halklarına büyük katkılar sağlayacaktır. Öncelikle Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin Ortadoğu, Suriye, Lübnan ve Filistin konularındaki barış çağrılarının daha somut bir karşılığı olur. Çünkü kendi pratiğiyle ilgili bir sorunu çözmüş olan bir ülkenin çağrılarının karşılığı çok daha somut olacaktır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin iç siyasette atacağı adımlar ve yaşayacağı dönüşüm önemlidir. Türkiye, demokratikleşmenin kapılarını ardına kadar açmış olur. Demokratik cumhuriyet tezi çok daha güçlenmiş olur. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümü sağlandıktan sonra, bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili devletin özel güvenlikçi politikalarına ve özel harp yöntemlerine ayırdığı bütçe, silaha, mermiye, İHA’lara ve SİHA’lara ayırdığı bütçe, Türkiye’deki işçilere, emekçilere ve asgari ücretlilere pozitif olarak dönecektir. Bu devasa bir bütçedir. Mesela çetelere aktarılan devasa paralar, maaşlar bizlerin cebinden gitmektedir.

Dolayısıyla bu bütçenin tamamı işçilerin, emekçilerin ve asgari ücretlilerin yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılabilir. Bu bakımdan da Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’yi önemsemekteyiz. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’de ne Kürt annesi ne de Türk annesi ağlayacak, gözyaşı dökmeyecek. Artık birbirlerinin gözlerine daha çok bakacak, daha çok el ele tutuşacak ve daha çok empati kuracaklardır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, demokratikleşme ile ilgili yaşanan sorunları daha somut bir şekilde, “terör parantezi”ne almadan tartışabilecektir. Burada kastettiğim şudur; işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, örgütlenme problemleri, kadın cinayetleri, kadına karşı işlenen suçlar, kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekolojik kırıma karşı güçlü bir mücadelenin önü çok daha güçlü bir biçimde açılacaktır.

Özellikle bu sürecin, sol ve sosyalistlerin daha doğru bir biçimde okumaları gerektiğine de işaret etmek isterim. Kürt sorununu çözmüş Türkiye’de, bu sorunlarla birlikte diğer toplumsal sorunların da gündemleşmesi ve çözüm odaklı bir mücadelenin yürütülmesi ciddi bir biçimde mümkün olacaktır.

HTŞ’NİN ATTIĞI ADIMLARA BAKIN; ALEVİLERE DÖNÜK KATLİAMLAR…

HTŞ’nin geldiği odakları hepimiz biliyoruz. Nasıl bir tarihe sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün Şam’da bir hükümet kurmaya çalışıyorlar ancak henüz ciddi bir kurumsallaşma yaşanmış değil. Çünkü orada, çözüm bekleyen çok önemli sorunlar bulunuyor. Birincisi, Rojava bölgesinin durumu ve statüsünün ne olacağı, ortada duran en temel sorulardan biridir. Bu soruya sağlıklı bir yanıt üretilmesi halinde gerçekten Suriye’de bir düzen sağlanabilir.

İkinci sorun, Lazkiye, Hama ve Humus çevresinde, Halep ve Şam’da bir kesimin yaşadığı Arap Alevilerinin durumudur. Bütün bunlar elbette Suriye’nin geleceğini ve kaderini belirleyecek çok önemli etmenlerdir. HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Burada farklı halklardan ve inançlardan olan kesimlere yönelik bir baskı ve zulüm politikası var. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Bunlar tüm dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. Aynı şekilde kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi ve yeni kılık kıyafet yönetmelikleri yayınlanması gibi bir durum da söz konusudur. Hatta en son yanılmıyorsam 2 kadının apaçık bir şekilde (geçmişe ait), herkesin gözünün önünde ve yeni atanan Adalet Bakanının nezaretinde alenen katledildiği görüntüler ortaya çıktı.

ESAD DIŞINDAKİ HÜKÜMETİN TAMAMI SÜNNİ; ALEVİ YÖNETİMİ DEĞİL BAAS REJİMİ VARDI 

Hatay Samandağ’a bir heyetle gittik ve oradaki kanaat önderlerinden birisi gelişmeleri çok iyi özetleyerek şunu söyledi: “Suriye’de herkes yanılgılı bir analiz içindedir. Orada Baas rejimi vardı, bir Alevi yönetimi yoktu. Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamı Sünnilerden oluşmaktaydı. Bu herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken bir gerçekliktir. Fakat bazı kesimler orada bir Alevi devleti ve yönetimi varmış gibi bir algı yaratmak istiyor. Oysa Aleviler Suriye’deki nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Sünni Araplar, Kürtler ve diğer halklar ve inançlardan oluşmaktadır.”

Bir kere bu bilginin tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca düzeltilmesi gerekiyor. Hatta aynı kanaat önderi şunu da söyledi: “İnsanlara ‘Sen rejim yanlısı mısın?’ diye sormuyorlar, ‘Alevi misin?’ diye sorup ona göre zulmediyorlar’ dedi. ‘Bu katliamlar ve zulümler, rejim taraftarlarına yönelik değil, Alevilere yöneliktir’ diye ekledi. Bu vurgular gerçekten çok önemliydi. Ben de burada sizler aracılığıyla bunları yeniden duyurmak isterim.

ALEVİLER SURİYE’DE İNANACINDAN DOLAYI CEZALANDIRILMAMALIDIR

İkinci bir husus ise, Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünyanın sessiz kalmasıdır. Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketi bu konuda çok önemli mesajlar verdi, bu çok kıymetliydi. Hep birlikte, orada yaşanan insanlık dramına, katliamlara, zulme ve alenen yapılan işkencelere karşı hem Türkiye’deki demokrasi güçlerinin hem Türkiye’nin hem de uluslararası güçlerin çok güçlü bir ses çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir.”

(HABER MERKEZİ)