Ana Sayfa Blog Sayfa 125

Bolu Yangını: Devletin Sorumluluktan Kaçışı ve Halkın Acısı

Türkiye, tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan 6 Şubat depremini hâlâ unutamadı. Resmi açıklamalara göre 53 bin 537 yurttaşımız hayatını kaybetti, milyonlarca insan evsiz kaldı. Bu devasa felaketten sonra, aslında en çok dikkat çeken şey, kaybedilen hayatların ardında devletin hiçbir sorumluluk almayışı oldu. Ne bir tek devlet görevlisi istifa etti, ne de bu felakette ihmali bulunan herhangi bir yetkili hakkında soruşturma başlatıldı. Sanki devletin yöneticileri bu acının hiçbir sorumluluğunu taşımıyormuş gibi, toplumun gözünün içine bakarak “süregelme” stratejisiyle hareket ettiler. Bu, sadece bir yönetim zaafiyeti değil, aynı zamanda halkın canını hiçe sayan bir anlayışın sonucudur.

Bugün, Bolu’daki otel yangını, 6 Şubat’tan sonra devletin gösterdiği “duyarsızlık” ve “sorumsuzluk” anlayışının bir başka örneği olarak karşımıza çıkıyor. Bolu’daki yangında, resmi açıklamalara göre 76 canımızı kaybettik. Ancak yangının hemen ardından, Turizm Bakanı ve AKP’nin önde gelen isimlerinin katıldığı bir salon toplantısında, ölü sayısı tam 10 olarak açıklandı. Peki, bu yanlışlık, ya da daha doğru bir tabirle, kasıtlı yanlış bilgi neden verildi? Bu kadar büyük bir felaketin ardında, ölü sayısını saklama gereği neden duyuldu?

İki dakika sonra, Erdoğan’ın konuşmasını tamamlamasının hemen ardından, gerçek ölü sayısı, yani 76 kişi, tüm televizyonlarda açıklandı. Gerçekten de, felaketin ardından yaşanan her şey, bir siyasi hesaplaşma ve stratejiye dönüşmüş. “Beyefendi”nin keyfi kaçmasın diye, ölü sayısı gizleniyor, acılar örtbas ediliyor. Bir felaketin, bir yangının bile siyaset malzemesi haline geldiği bu ortamda, yaşamını yitiren 76 kişinin ardında kalan sorumlular kimdir?

Bu, aslında sadece bir yangın haberi değil, Türkiye’deki siyasal düzenin ve yönetim anlayışının derinlemesine bir sorgulanmasıdır. Hem 6 Şubat’taki büyük depremde hem de Bolu’daki yangında, kaybedilen hayatlar her şeyin önündedir. Ama buna rağmen devlet, halkın canını hiçe sayarak sorumluluktan kaçmaktadır. Çünkü Türkiye’de devletin yetkilileri, felaketlerin acısını yaşamak yerine, kendi çıkarlarını ve siyasi imajlarını koruma çabasında. Bu da demek oluyor ki, “can güvenliği” ve “yaşam hakkı”, iktidarın siyasi çıkarları için feda edilebilen bir malzeme haline gelmiştir.

Bolu yangını, Türkiye’deki devlet yönetiminin kayıtsızlığının ve sorumsuzluğunun son örneklerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir. 76 can kaybının ardından sorumlu bir tek kişi dahi sorgulanmamış, istifa etmemiştir. Peki, bu kadar büyük bir felakette sorumluluk taşıyan kimse neden cezalandırılmamaktadır? Yangının ardından, sadece halkın öfkesi büyümüş, devletin sahip olduğu gücün ardında bulunanlar bir kez daha hiçbir hesap verme gereği duymamıştır.

Devletin en temel görevlerinden biri, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaktır. Ancak bu yönetim, halkın canını değil, kendi siyasal geleceğini güvence altına almayı tercih ediyor. Gerçek ölü sayısı bir iki dakika içinde değiştirilirken, kaybolan canların sorumluları bir kez daha korunuyor. Devletin bir yönetim aracı haline dönüşen bu yaklaşım, her geçen gün daha fazla hayatı tehlikeye atıyor, halkı yalnızlaştırıyor ve tüm toplumun güvenini zedeliyor.

6 Şubat’ta kaybettiğimiz 53 bin 537 canın ardından, bu gerçeği göz ardı edebileceğimizi sanan bir anlayışla karşı karşıya kaldık. Aynı şekilde, Bolu’daki yangında da 76 can kaybedildi. Ama bir gerçek var ki, bu kadar büyük bir felakette bile sorumlulardan hiçbiri hesap vermiyor. Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Bolu yangınında ölen canların hesabını kim verecek? Bu soruyu soranlar, ne yazık ki her zaman yalnız bırakılacaktır.

Bu sorumluluk kaçışı sadece devletin içinde değil, aynı zamanda toplumun her katmanında bir yorgunluk ve umutsuzluk yaratmaktadır. Çünkü insanlar, yaşadıkları felaketlerin ardından sadece destek ve çözüm beklerken, hükümetten aldıkları tek şey inkâr, manipülasyon ve siyasi hesaplar olmaktadır. Bolu yangını ve 6 Şubat depreminin ardında bıraktığı acı, her geçen gün daha büyük bir yara haline gelirken, yetkililerin bu yarayı görmemesi, ya da görmek istememesi, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ciddi bir yönetim sorununu gün yüzüne çıkarmaktadır.

Bu düzen, ne yazık ki yalnızca felaketlerin ardından değil, günlük hayatta da halkın yaşamını hiçe saymaya devam etmektedir. Felaketler, sadece acı veren birer olay olmaktan çıkar, iktidar sahiplerinin karanlık hesaplarının parçası haline gelir. Ve her kaybedilen can, siyasi hesapların içine gömülür.

Her felaketten sonra, sorumlulardan hesap sorulmadığı sürece, bu tür acılar ne yazık ki devam edecektir. Bolu yangını, devletin halkı ne kadar önemsediğini ve sorumluluktan ne kadar kaçtığını gösteren, bir dönemin trajik öyküsüdür. Türkiye, bu felaketlerin ardından yalnızca kayıplarını değil, aynı zamanda kaybolan vicdanları ve sorumlulukları da sorgulamalıdır. 76 can, ölülerin ötesinde, devletin hatalarından ve bu hataların üzerinin örtülmesinden kaynaklanan birer trajedidir. Ve bu trajedinin hesap vereni kim olacak?

Hamm AKM’ de kahvaltılı buluşma

Almanya’nın Kuzey Ren Wesfalya eyaletindeki Hamm şehrinde faaliyet gösteren Hamm Hacı Bektaşi Veli Alevi Kültür Merkezi kahvaltılı toplantısında üyeleriyle buluştu.

30.yıl kutlamaları yapılacak

Dernek Başkanı Cansel Kaplan ve yönetici Eylem Akbaba katılımcıları selamladıktan sonra önümüzdeki aylarda yapacağı etkinlikler konusunda bilgilendirdi. Hamm AKM bu etkinlikler çerçevesinde Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci- Yazar Merdan Yanardağ ilede bir konferans düzenleyecek.
Bölge milletvekili Michael Thews konuşma yaptı
Hohestrassedeki Cemevi’nde düzenlenen bu toplantıya bölge Sosyal Demokrat Parti milletvekili Michael Thews , Neuss AKM Başkanı Hüseyin Karabulut, Köln‘den Alevi Kültür merkezi yöneticisi – Gazeteci Hasan Subaşı, AABF kadınlar grubu ve 100 e yakın dernek üyesinin katıldığı Kahvaltılı buluşmada 23 Şubatta yapılacak Almanya seçimleri de konuşuldu, tartışıldı.

Göçmenler mutlaka sandığa gitmeliler

Toplantıda konuşan bölge milletvekili Thews, oy hakkı olan göçmenlerin kesinlikle sandığa gitmeleri tavsiyesinde bulundu. Soru – yanıt bölümünde Cemevi üyeleri ise SPD li Milletvekiline yönelttikleri sorularda aşırı sağcı-ırkçı AfD Partisi’nin göçmen karşıtı söylemlerinin kendilerinde endişe yarattığını, CDU’ nun Çifte vatandaşlığı tekrar geri almak istediğini hatırlatarak endişelerini dile getirdiler Merkezi Lünende bulunan aktif bir sosyal kurum olan Multikulturellesforum’ un müdürü Kenan Küçük’ te söz alarak oy hakkı bulunan tüm göçmenlere ve Alevi canlara Seçimlere gitme tavsiyesinde, ilerici partilere ve Michael Thews’ e destek verme tavsiyesinde bulunarak bu seçimlerin çok önemli olduğunu ve çünkü göçmenleri direkt ilgilendirdiğini söyledi.

Selamlar
Mehmet Tanlı

Hatimoğulları: Suriye’de Alevilere yönelik katliama tüm dünya sessiz!

HTŞ’nin Alevilere ve inanç merkezlerine yönelik saldırılarını ‘zulüm politikası’ olarak değerlendiren Hatimoğulları, “HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünya sessiz kalmaktadır. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, yeni süreç tartışmaları kapsamında iktidar ve muhalefetin Kürt sorununun çözümüne dair tutumu ile birlikte Suriye’de halklara/ inançlara yönelik saldırılar ile bölgedeki gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’na (MA) değerlendirdi.

Bazı kesimlerin Suriye’de bir ‘Alevi devleti’ algısı yürüttüğünü söyleyen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamının Sünnilerden oluştuğuna işaret etti.

Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketinin Suriye’deki saldırılara karşı önemli mesajlar verdiğini kaydeden Hatimoğulları, Alevilerin Suriye’de inancından dolayı yargılanmamaları ve cezalandırılmamaları gerektiğini söyleyerek, “Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir” diye konuştu.

“BARIŞLA İLGİLİ YOL ALINACAKSA DİL DEĞİŞMELİ”

Hatimoğulları’nın değerlendirmelerinden başlıklar şöyle:

“Bu sürecin havuç-sopa denklemiyle götürülüyor olması çözüm tartışmalarını enfekte etme riskini doğurur. İktidar ve iktidara yakın medyanın DEM Parti, Kürt halkına ve değerlerine yönelik kullandığı tehdit dili oldukça rencide edici ve yıpratıcı. Kürt halkıyla ilgili kullandıkları dil, hakikaten kabul edilebilir bir dil değildir. Bir yandan Kürt sorunu yok deniyor, diğer yandan bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun çözülmeye çalışılıyorsa, o sorun var demektir. Dolayısıyla öncelikle mevcut olan iktidar ve devlet anlayışı şunu kabul etmelidir. Evet, bir Kürt sorunu vardır ve Kürt sorunu özellikle son iki yüzyıldan bu yana günceldir. Kürt sorunu bağlamı sadece Türkiye’de de değil, Irak’ta, Suriye’de, İran’da da vardır. Bu halk oralarda hem statü, dil ve kimlik sorunu yaşamaktadır hem de demokratik zeminde ortak yurttaş kabul edilmeleri ile ilgili kimi problemler vardır. Bunu kabul etmek gerekiyor.

1 Ekim’de Meclis’teki selamlaşma ile başlayan gelişmelerden bugüne kadar değerlendirdiğimizde, özetle süreci şöyle görüyoruz; Evet, Bahçeli’nin atmış olduğu adım önemli bir adımdır. Bugüne kadar bu adımın arkasında durduğunu her fırsatta ifade etti. Biz DEM Parti olarak bunu önemli ve kıymetli buluyoruz. Ancak öte yandan başta Erdoğan olmak üzere hükümetten ve bu ülkeyi yöneten iktidardan doğru henüz somut bir açıklama yapılmamıştır. Ne yapmak istediklerine dair bizde bir bilgi yoktur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili kafalarından veya akıllarından geçen bir plan var mıdır? Bu plan nedir? Buna dair bizim ve kamuoyunun bir bilgisi yok.

Ama zaman zaman cumhurbaşkanı, zaman zaman AKP sözcüleri, zaman zaman yandaş medya tarafından tehdit ve bir zehirli dil kullanıldığı aşikâr. Kürt sorununu yok sayan, Kürt halkının siyasi öznelerine dönük kullanılan, en son Sayın Öcalan üzerinde itibar suikastı olarak niteleyebileceğimiz dili kabul etmek mümkün değildir. Bu dilin derhal değişmesi gerekir. Barışla ilgili bir yol alınacaksa eğer bu değişmelidir. Fikir ve zikir birliği denen bir şey vardır.

Mesele sadece dil midir? Tabii ki değildir. Aynı zamanda dikkat ederseniz, 1 Ekim’den bu yana çok sayıda kayyım atamaları gerçekleşti. En son Akdeniz Belediyesi eş başkanlarımız ve meclis üyelerimiz tutuklandı. Ardından belediyeye kayyım atandı. Bir yandan siz barış diyeceksiniz, öte yandan tutuklamalar, gözaltılar, kayyım atamaları yapacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunları normal olarak kabul etmiyoruz ve etmeyiz de.

Hem sopa hem havuç gösteriyorlar. DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine ‘Bizim kadife eldivenimizin içinde demir yumruk var’ mesajı verilmeye çalışılıyor. Bu barış sürecinin gelişmesine aykırı bir yaklaşımdır. Bunun tersine dönmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte barışın inşa edilmesine ilişkin bir yol alınacaksa, gerçekten olması gereken en önemli noktalardan biri, kayyım atamasından vazgeçilmesidir. Kayyım atanmış bütün belediyelerimizde, belediye eş başkanlarımızın görevlerine hızla iade edilmesi gerekir. Aynı zamanda gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerdeki hasta tutsaklar ve cezaevi koşullarıyla ilgili çok ciddi iyileştirmeler yapılmalıdır. İnfazını tamamlamış birçok tutsak bırakılmıyor. Bu demokratik değildir, insani değildir. Anayasa çiğnenmektedir. Yine bununla ilgili çok hızlı iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Bu adımlar atıldığında, ben inanıyorum ki barışa giden yolun taşları daha sağlıklı ve ciddi bir biçimde döşenmiş olur.

Kürt sorununun çözümü, siyasi partilerce bir seçime kurban edilebilecek bir sorun değil. Özellikle son yüzyılda, özelde de son 50 yılda, Kürt sorununun Türkiye’de barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmemiş olmasından kaynaklı neler çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Ülkede çok ciddi antidemokratik uygulamalar devreye konuldu, bir rejim değişikliği oldu. Bu rejim değişikliğinde bir ‘terör’ parantezi oluşturularak, bütün muhalefet bu parantezin içine alındı. İşçilerin, emekçilerin boğazından kesilen lokmalar, silaha ve mermiye gitti. Biz bu kötü sürecin değişmesini istiyoruz. Analar ağlamasın istiyoruz. Bugün de ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlamasın istiyoruz. Türk bir anneyle, Kürt bir annenin el ele tutuşarak, birbirinin gözünün içine bakarak empati kurmasını istiyoruz. Bu büyük bir değişimle mümkündür. Dolayısıyla başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalefet partilerinin elbette kaygılarını anlamakla beraber, o kaygıları değiştirip dönüştürebileceği bir süreç olarak da değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim. Bu süreç demokratik bir zeminde ilerlerse ve ülkemizde barış inşa edilirse, emin olalım ki bunun en büyük kazananı muhalefet olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Muhalefet de kazanacaktır, Türkiye toplumunun tamamı da kazanacaktır. Muhalefet, Türkiye toplumunun kazanımını kendi kazanımı olarak da görmelidir. CHP de daha ciddi bir plan ve programla bu sürece öncülük etmeli. Bu sürecin bir parçası olmalıdır. Bu süreç Türkiye’nin demokratikleşmesi ve dönüşmesi bakımından büyük katkı sağlayacaktır.

KÜRT SORUNUNU ÇÖZMÜŞ BİR TÜRKİYE’NİN İÇ SİYASETTE YAŞAYACAĞI DÖNÜŞÜM ÖNEMLİDİR

Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye sağlayacağı çok önemli katkılar var. Hem Türkiye halklarına hem de bölge halklarına büyük katkılar sağlayacaktır. Öncelikle Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin Ortadoğu, Suriye, Lübnan ve Filistin konularındaki barış çağrılarının daha somut bir karşılığı olur. Çünkü kendi pratiğiyle ilgili bir sorunu çözmüş olan bir ülkenin çağrılarının karşılığı çok daha somut olacaktır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin iç siyasette atacağı adımlar ve yaşayacağı dönüşüm önemlidir. Türkiye, demokratikleşmenin kapılarını ardına kadar açmış olur. Demokratik cumhuriyet tezi çok daha güçlenmiş olur. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümü sağlandıktan sonra, bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili devletin özel güvenlikçi politikalarına ve özel harp yöntemlerine ayırdığı bütçe, silaha, mermiye, İHA’lara ve SİHA’lara ayırdığı bütçe, Türkiye’deki işçilere, emekçilere ve asgari ücretlilere pozitif olarak dönecektir. Bu devasa bir bütçedir. Mesela çetelere aktarılan devasa paralar, maaşlar bizlerin cebinden gitmektedir.

Dolayısıyla bu bütçenin tamamı işçilerin, emekçilerin ve asgari ücretlilerin yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılabilir. Bu bakımdan da Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’yi önemsemekteyiz. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’de ne Kürt annesi ne de Türk annesi ağlayacak, gözyaşı dökmeyecek. Artık birbirlerinin gözlerine daha çok bakacak, daha çok el ele tutuşacak ve daha çok empati kuracaklardır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, demokratikleşme ile ilgili yaşanan sorunları daha somut bir şekilde, “terör parantezi”ne almadan tartışabilecektir. Burada kastettiğim şudur; işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, örgütlenme problemleri, kadın cinayetleri, kadına karşı işlenen suçlar, kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekolojik kırıma karşı güçlü bir mücadelenin önü çok daha güçlü bir biçimde açılacaktır.

Özellikle bu sürecin, sol ve sosyalistlerin daha doğru bir biçimde okumaları gerektiğine de işaret etmek isterim. Kürt sorununu çözmüş Türkiye’de, bu sorunlarla birlikte diğer toplumsal sorunların da gündemleşmesi ve çözüm odaklı bir mücadelenin yürütülmesi ciddi bir biçimde mümkün olacaktır.

HTŞ’NİN ATTIĞI ADIMLARA BAKIN; ALEVİLERE DÖNÜK KATLİAMLAR…

HTŞ’nin geldiği odakları hepimiz biliyoruz. Nasıl bir tarihe sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün Şam’da bir hükümet kurmaya çalışıyorlar ancak henüz ciddi bir kurumsallaşma yaşanmış değil. Çünkü orada, çözüm bekleyen çok önemli sorunlar bulunuyor. Birincisi, Rojava bölgesinin durumu ve statüsünün ne olacağı, ortada duran en temel sorulardan biridir. Bu soruya sağlıklı bir yanıt üretilmesi halinde gerçekten Suriye’de bir düzen sağlanabilir.

İkinci sorun, Lazkiye, Hama ve Humus çevresinde, Halep ve Şam’da bir kesimin yaşadığı Arap Alevilerinin durumudur. Bütün bunlar elbette Suriye’nin geleceğini ve kaderini belirleyecek çok önemli etmenlerdir. HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Burada farklı halklardan ve inançlardan olan kesimlere yönelik bir baskı ve zulüm politikası var. Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Bunlar tüm dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. Aynı şekilde kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi ve yeni kılık kıyafet yönetmelikleri yayınlanması gibi bir durum da söz konusudur. Hatta en son yanılmıyorsam 2 kadının apaçık bir şekilde (geçmişe ait), herkesin gözünün önünde ve yeni atanan Adalet Bakanının nezaretinde alenen katledildiği görüntüler ortaya çıktı.

ESAD DIŞINDAKİ HÜKÜMETİN TAMAMI SÜNNİ; ALEVİ YÖNETİMİ DEĞİL BAAS REJİMİ VARDI 

Hatay Samandağ’a bir heyetle gittik ve oradaki kanaat önderlerinden birisi gelişmeleri çok iyi özetleyerek şunu söyledi: “Suriye’de herkes yanılgılı bir analiz içindedir. Orada Baas rejimi vardı, bir Alevi yönetimi yoktu. Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamı Sünnilerden oluşmaktaydı. Bu herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken bir gerçekliktir. Fakat bazı kesimler orada bir Alevi devleti ve yönetimi varmış gibi bir algı yaratmak istiyor. Oysa Aleviler Suriye’deki nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Sünni Araplar, Kürtler ve diğer halklar ve inançlardan oluşmaktadır.”

Bir kere bu bilginin tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca düzeltilmesi gerekiyor. Hatta aynı kanaat önderi şunu da söyledi: “İnsanlara ‘Sen rejim yanlısı mısın?’ diye sormuyorlar, ‘Alevi misin?’ diye sorup ona göre zulmediyorlar’ dedi. ‘Bu katliamlar ve zulümler, rejim taraftarlarına yönelik değil, Alevilere yöneliktir’ diye ekledi. Bu vurgular gerçekten çok önemliydi. Ben de burada sizler aracılığıyla bunları yeniden duyurmak isterim.

ALEVİLER SURİYE’DE İNANACINDAN DOLAYI CEZALANDIRILMAMALIDIR

İkinci bir husus ise, Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünyanın sessiz kalmasıdır. Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketi bu konuda çok önemli mesajlar verdi, bu çok kıymetliydi. Hep birlikte, orada yaşanan insanlık dramına, katliamlara, zulme ve alenen yapılan işkencelere karşı hem Türkiye’deki demokrasi güçlerinin hem Türkiye’nin hem de uluslararası güçlerin çok güçlü bir ses çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir.”

(HABER MERKEZİ)

Halkın İradesine Darbe

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın Tutuklanması ve Erdoğan’ın Yeni Stratejisi

Türkiye’deki siyasi iklimin geldiği nokta, giderek daha da gerilmiş durumda. Son olarak, Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması, hem yerel yönetim hem de demokratik değerler açısından önemli bir dönüm noktasını işaret ediyor. Seçimle göreve gelmiş bir belediye başkanının tutuklanması, halkın iradesinin yok sayıldığı bir sürecin ürünü olarak görünüyor. Bu durum, Türkiye’nin hukukun üstünlüğü ve demokratik normlara olan inancının ciddi şekilde sarsıldığını, derin çatlaklar açıldığını da gösteriyor.

Rıza Akpolat, 2019 yerel seçimlerinde Beşiktaş halkının oylarıyla göreve gelmiş bir siyasetçi. Ancak, son dönemde yaşanan tutuklama kararı, siyasi muhalefetin ve halkın iradesinin göz ardı edildiği bir siyasi atmosferi derinleştirdi. Akpolat’ın partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), tutuklama kararını, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerlere yönelik açık bir saldırı olarak nitelendiriyor. CHP’nin açıklamalarında, “Seçimle işbaşına gelmiş bir yerel yöneticinin bu şekilde tutuklanması, Türkiye’nin demokrasiye ne kadar uzaklaştığının en somut örneğidir” denildi.

Öte yandan, iktidar partisi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), bu sürecin tamamen yasal bir çerçevede yürütüldüğünü savunuyor ama ne hikmetse “ bu yasal çerçeve dedikleri hukuksuzluk ve adaletsizlik; sadece CHP ve DEM parti belediye başkanları ve Vekilleri üzerinden değerlendiriliyor” AKP’li yetkililer, Akpolat’ın tutuklanmasını hukuki bir işlem olarak tanımlarken, “Hukukun ve yargı kararlarının dışına çıkılamaz” diyorlar. Ancak, AKP’nin bu açıklamaları, kamuoyundaki kaygıları gidermiyor; tam aksine, siyasetin ve hukuk sisteminin birbiriyle ne kadar iç içe geçtiği, çatlakların derinleştiği ve siyasi nüfuzun yargı üzerinde yarattığı baskılar daha fazla sorgulanmaya başlanmış olsa da; halkın sokağa çıkmaktan başka şu anda yapabildikleri sınırlı.

Bu atamaların ileriki süreçte topluma yansıması oldukça derin gerçeğini de kabullenmek gerekiyor. Beşiktaşlılar başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanındaki vatandaşlar, bir yerel yöneticinin tutuklanmasının, seçimle belirlenen iradenin hiçe sayılması anlamına geldiğini belirtirken,özellikle büyükşehirlerdeki yerel yönetimlerin seçimle belirlenmesinin demokrasi için ne kadar önemli olduğu, halk nezdinde bir kez daha ifade edilse de şu anda adının bile konulamadığı bir belirsizlikle yol alınıyor.

Bu noktada, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi stratejisini ve niyetlerini de tartışmak gerekiyor. Erdoğan, uzun süredir Türkiye’nin siyasi yapısını kendi vizyonuna göre şekillendirmeye çalışıyor. Son yıllarda, yerel seçimlerin sonuçları, Erdoğan’ın partisinin zaferiyle değil, daha çok muhalefetin kazanmasıyla şekilleniyor. Bu durum, Cumhurbaşkanı Erdoğan için ciddi bir tehdit oluşturuyor. Yerel yönetimlerin muhalefete geçmesi, merkezi yönetimin politikalarını hayata geçirme noktasında daha fazla engel yaratıyor. Dolayısıyla, yerel yöneticilere karşı uygulanan bu tür müdahaleler, sadece bir yargı süreci değil, aynı zamanda bir “toplum mühendisliği” çabası olarak da okuyabiliriz.

Erdoğan’ın, muhalefet tarafından kazanılan şehirlerin yönetimlerini sürekli olarak sarsmak istemesi, devletin gücünü muhalefete karşı kullanma stratejisinin bir parçası. Rıza Akpolat’ın tutuklanması, bu stratejinin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Ancak, bu tür müdahaleler uzun vadede halkın demokratik hakları ve özgürlükleri konusunda ciddi kaygıları artırmakta, Türkiye’nin zaten oldukça gergin olan siyasi atmosferini daha da tahrip etmektedir.

Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat’ın tutuklanması, hukukun üstünlüğü ve demokrasinin ne denli zorlama bir şekilde işlemeye devam ettiğini gözler önüne serdi. Siyasi iklimin geldiği bu noktada, halkın iradesine saygı gösterilmesi gerektiği hatırlatılmalı. Ancak, görünüşe göre Erdoğan ve iktidar çevreleri, demokrasi ve özgürlükler adına atılacak her adımı engellemekte kararlı görünüyor. Bu durum, Türkiye’nin geleceği açısından büyük bir belirsizlik ve kaygı yaratmaya devam edecektir.

Ne Olacak Bu Ülkenin Hali? Türkiye Nereye Gidiyor?

Türkiye, son yıllarda çok derin bir siyasal kutuplaşmanın ve içsel bir gerilimin ortasında yer alıyor. Bir tarafta halkın iradesiyle seçilen temsilciler, diğer tarafta ise iktidar tarafından sürekli olarak hedef alınan ve baskılanan bir muhalefet gerçeği var. Son olarak, Mersin’in Akdeniz ilçesinin DEM Partili Belediye Eş Başkanları Nuriye Arslan ve Hoşyar Sarıyıldız’ın gözaltına alınması, bu gerilimin ne kadar kritik bir noktaya geldiğini gösteriyor. 31 Mart 2024 seçimlerinde Akdeniz’i yüzde 37 oyla kazanan DEM Parti, halkın iradesiyle seçilen bu başkanları adeta rehin almış durumda.

Bir Demokrasi Krizi daha mı?

Halkın iradesiyle seçilen bir belediye başkanının gözaltına alınması, yalnızca o ilçedeki seçmenleri değil, tüm Türkiye’nin demokratik yapısını doğrudan etkileyen bir tehdit oluşturuyor. Her ne kadar Türkiye’deki mevcut iktidar, “güçlü bir devlet” söylemleriyle toplumu birleştirmeye çalışsa da, halkın seçtiği temsilcilerin baskı altına alınması, bu söylemi tersine çeviriyor. Bir devletin temel dayanağı, halkın iradesidir. Eğer halkın seçtikleri, hukuki bir gerekçe olmadan tutuklanıyor, gözaltına alınıyor ve baskı altına alınıyorsa, o zaman demokrasi ciddi bir tehlike altındadır.

Demokrasilerde, halkın seçtiği temsilcilerin özgürce görev yapabilmesi, toplumun sağlıklı işleyişi için elzemdir. Mersin’in Akdeniz ilçesinde yaşananlar, yerel seçimlerin artık sadece siyasi tercihler değil, aynı zamanda bir iktidar mücadelesinin parçası haline geldiğini çıplak gözle görebiliyoruz. Belediye başkanları, herhangi bir suçlama olmadan gözaltına alındığında, bu sadece bir yerel yönetim sorunu olmaktan çıkıp; Türkiye’nin siyasi yapısına bir tehdit haline gelmiştir.

Kimin İradesi, Hangi Güç?

Demokrasilerde, seçim sonuçlarına saygı duymak ve halkın verdiği yetkiyi kabul etmek en temel ilkelerdendir. Ancak Türkiye’de, özellikle son yıllarda, iktidar ve muhalefet arasındaki sınırlar giderek daha belirgin hale geliyor. Türkiye’nin geleceği, sadece seçimleri kazananların değil, aynı zamanda kaybedenlerin de saygı gösterdiği bir ortamda şekillenecekse, bu tür uygulamaların ne kadar zararlı olduğunu görmek zor değil. DEM Partili belediye başkanlarının gözaltına alınması, seçimlerin kazanılmasının yalnızca bir başlangıç olduğunu ve asıl mücadelenin iktidar tarafından “onaylanma” mücadelesine dönüştüğünü gösteriyor.

İktidarın, halkın seçtiği temsilcileri susturma çabası, aslında bir tür siyaseten rehin alma girişimi olarak okunmalıdır. Nuriye Arslan ve Hoşyar Sarıyıldız’ın gözaltına alınması, yalnızca Mersin’in Akdeniz ilçesinin değil, tüm Türkiye’nin iradesini hedef almaktadır. Yerel seçimler, halkın özgür iradesiyle yapılır ve bu iradeye saygı gösterilmesi gerekir. Ancak görünen o ki, Türkiye’de halkın iradesi, çoğu zaman iktidar tarafından yalnızca bir rakip olarak görülüyor ve o irade, her fırsatta zayıflatılmaya yok sayılmaya çalışılıyor.

Türkiye’nin Demokrasi Mücadelesi

Bugün yaşananlar, yalnızca DEM Partili belediye başkanlarının değil, tüm Türkiye’nin demokratik geleceğiyle ilgili bir sınavdır. Eğer bu tür uygulamalar, seçimle gelen bir yöneticiyi cezalandırma biçimi olarak normalleşirse, Türkiye’de demokratik işleyiş ciddi anlamda yara alır. İktidar, halkın seçtiklerini dışlamakla kalmaz, aynı zamanda bu tür uygulamalarla toplumu kutuplaştırır, bölünmüş bir toplum yaratır. Çünkü halk, kendisine karşı uygulanan bu tür baskılara karşı giderek daha büyük bir direnç geliştirecektir.

Türkiye’nin demokratik geleceği, sadece iktidarın değil, tüm siyasi partilerin ve toplumsal halkın iradesine saygı göstermesine bağlıdır. Bu, özellikle muhalefet için de bir sorumluluktur. Demokrasinin sadece seçimle değil, her adımda insan haklarına, özgürlüğe ve eşitliğe saygı göstererek savunulması gerekir. Bugün, halkın seçtiği temsilcilerin gözaltına alınması, sadece o ilçedeki seçmenlere değil, tüm topluma bir darbe vuruşudur. Demokrasi, sadece seçimle kazanılmaz; demokrasi, her gün, her an, her bireyin iradesine saygı göstererek yaşatılır.

Türkiye’nin Geleceği İçin Ne Yapmalı?

Bugün Türkiye’nin geldiği noktada, halkın iradesine saygı duyulması, demokrasiye sahip çıkılması bir lüks değil, zorunluluktur. Demokrasi, seçimle kazanılan haklarla değil, o hakların her şart altında korunmasıyla var olur. Türkiye, sadece liderlerin değil, halkın iradesine saygı gösterildiği sürece daha güçlü ve özgür bir ülke olabilir. Ancak, bu sürecin önünde engel olan her adım, toplumun geleceğini daha karanlık bir noktaya sürüklemektedir.

Türkiye, demokrasisine sahip çıkarak, özgür iradeyi savunarak, halkın seçtiği temsilcilerin görevlerini özgürce yerine getirmesini sağlayarak bir çıkış yolu bulabilir ama hükümetin böyle bir talebi olmadığını göz önünde bulundurursak, iktidar süresini uzatabilmek adına; halkın iradesi gasp edildikçe, toplumsal huzur ve güven hızla yok olmaya giderken zor günler bizleri bekleyecektir.

Maraş Katliamı’nın Politik Kodları

T.C’NİN KURUCU KODLARININ ANLAŞILMASI LAZIM

Köylüce, Maraş’taki soykırım denemesinin Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş karakterini tahlil etmeden anlaşılamayacağını belirterek, şunları söyledi: “1915 Ermeni Soykırımı, 1920-1921 Koçgirî’nin katliamla bastırılmasından sonra devlet dışa karşı savaşını bitirip, politikasına engel olacak içerideki muhaliflerini yok etmeye yöneldi. Bir dizi kanun ve kararnameler ile Türk-İslam kimliğine uymayan herkesi uydurmaya, direnenleri bertaraf etmek için katliam dahil her türlü yöntemi devreye sokarak, yasal bir sistem kurdu. Farklı kimlikleri, inançları hedef alma, sosyal yaşam tarzlarından arındırma, asimilasyon politikaları İttihat ve Terakki ile başlayıp Cumhuriyet dönemi devam etti. Cumhuriyet ile ulus devlet politikasına uyarlandı. Soykırım diyebileceğimiz değiştirme dönüştürme, yerinden etme, sürgüne tabi tutma, fiziki olarak ortadan kaldırma, aynı zaman da dil kültür zemininde değiştirme gibi temel politikalar ve buna göre kanunlar Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hazırlandı. Bunu, kurucu liderleri hazırlamıştır.

DEVLETİN GİZLİ ANAYAYASI ŞARK ISLAHAT PLANI

Bundan dolayı periyodik olarak peş peşe gelen katliamlar silsilesi var. Takriri Sükûn yasasının kabul edilmesi ve hemen yürürlüğe girmesi, Alevi ocak ve dergahların yani inancının yasaklanması gerçekleşti. Sünni Kürtlerin de özelikle Şafi Kürtlerin medreseleri bu şekilde kapatıldı. Êzîdîlik zaten toptan yasaklanmış. Bu kanun, 30 Kasım 1925 yılında çıkarılıp resmî gazete de yayınlandı ve hemen yürürlüğe geldi.

Bu kanunlar halen yürürlükte olduğuna bakarsak temelini teşkil eden Şark Islahat Planı, yani devletin gizli anayasası hala yürürlüktedir. Uygulamada bu zeminin raporlanmış haline baktığımızda Fırat’ın gerek doğusu, gerekse de batısı; Kürt kimliği ağırlıklı bölgelerin değiştirilmesi ve buna direnenlerin bertaraf edilmesi hedefi vardır.

Aynı zamanda Malatya, Maraş, Pazarcık gibi bölgelerinde yine yoğun bir Kürt nüfusuna sahip olmasından dolayı, Cumhuriyetin ön gördüğü ulus modeli ve ulus kimliği olarak düşünülen Türk-İslam’a uymayan bütün bu kesimlere yönelik bir operasyonel süreç başlatılmıştı. Bu sürecin içinde bütün bu katliamlar silsilesinin dizilip ortaya çıkmış durumdadır. 1925 yılı bu yasal düzenlemeler, hukuku dayanaklarla gerekçelendirilerek yapılmış olan Ağrı, Zîlan, Şeyh Said katliamları, 1937-1938 Dersim ve daha sonraki süreçlerde irili ufaklı bölgede yapılan katliamlar. Bu katliamların tümünün özünde cumhuriyetin kuruluş felsefesi var. Dayanağı ise devletin gizli anayasası dediğimiz Şark Islahat Planı’dır. Bugün de Şark Islahat Planı yürürlüktedir.”

FIRAT’IN BATISINI KÜRTSÜZLEŞTİRME

Türk devletin bünyesinde barındırdığı farklı kimlik ve inançları yok etme amacını anlaşılmazsa Maraş’taki soykırım denemesinin anlaşılamayacağını vurgulayan Köylüce, şöyle devam etti: “Bu tarihsel gerçekler ışığında Maraş’taki katliama bakabiliriz. 12 Eylül darbesi, zaafa uğrama ihtimali olan tekçi Türk-İslam kimliğini yeniden tesis etmek ve etkin hale getirilmesi için devreye konulmuştur. 1960’lı yıllarda başlayan bu sürecin 1970’li yılların sonlarına gelindiğinde, yükselen sol-sosyalist demokratik devrim mücadelesine, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi de eklenince, başta Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgeler olmak üzere, ülkenin önemli bir bölümünde devletin ideolojik ve idari otoritesi ortadan kalkacak derecede etkisini kaybetmişti. Aynı zamanda ABD başta olmak üzere, Emperyalist- Kapitalizmin yayılmacı Pazar politikasıda Türkiye ve diğer Ortadoğu ülkelerinde tehlikeye girmişti.

Dönemin dünyada yükselen  sol-sasyalist dalgası bütün bu bölgelerde etkin bir yükselişe geçmiş ve toplumun çok büyük bir kesimini etkisi altına almıştı. Başta Aleviler olmak üzere, Kürtler ve demokratik kültürün yaygın olduğu kentler ve bölgelerde devlet otoritesi oldukça aşınmıştı. Bu durum başta NATO olmak üzere, batı emperyal sistemin geleceğini bölgede tehlikyeye sokuyordu.Bunun önüne geçmek için, ABD-Nato-CIA gladyosu özel harp dairesinin , Türk devletindeki  Milliyetçi-Muhafazakarlardan oluşturduğu paramiliter , MHP, Ülkü ocakları, daha sonraları adını ALPEREN Ocakları olarak koyan tüm grup ve kadroları , devletin kolluk kuvvetleri ile destekleyerek, açık ve gizli orerasyonlar ve katliamlar sol-sosyalist kesimler ile Kürt ve Alevilerin yoğun yaşadığı bir çok katliam ve katletme operasyonları yapıldı. Bu dönemde Maraş ve Çorum daki katliamların gerçekleştirilmesi ve daha sonra sıkı yönetim nihayetinde 1980 askeri darbesi ile bilinen o karanlık zulüm sürecine girildi.

Bu süreç ile Türk devleti yeniden, tekçi  Türk-İslam kimlikli ideolojisini tahkim ederken, ABD ve NATO emperyal sistem de bölgede tehlikeye giren hakimiyetini yeniden güçlendirdi. Fakat bu politikanın başarıya ulaşması için, Başta, Kürt, Alevi ve Sol- Sosyalist demokratik toplumsal kesimlere her türlü katliam politikası uygulandı. Maraş katliamı bu katliamlar silsilesinin en kanlı ve vahşi örneğiydi. Çünkü bu katliam sadece fiziki bir katliam değil, aynı zamanda bölgenin etnik, inançsal ve demokratik kültürel demografisini değiştirmeye yönelik bir devlet politikasının uygulanmasıydı. Bu nedenle bölgenin Kürt-Alevi nüfusunun bölgeden kaçırtılıp göçertilmesi için her türlü yöntem devreye kondu.

Bu bölgenin Kürt ve Alevilerden arındırılmasının koşullarını oluşturmak içinde fiziki katliamlar, işkenceler, sürgünler ve tutuklama yöntemlerini tarihte olduğu gibi yeniden kullandılar. Hem de çok koyu/katı bir asimilasyon politikasını uygulayarak, Türk-İslam karakterli kimlik üretmedeki zafiyetin tekrar yeniden tamiri ve giderilmesi için bu vahşeti yaptılar. 46 yıl önce Maraş’ta yapılan katliam ve sonrasında Roboskî dahil buna benzer küçük çaplı toplumsal ezme hareketlerin özünde bu anlayış yatar.

Planlanan temel politika budur. Yani Türk-İslam ideolojisinin pekiştirilmesi, dağılmasının önüne geçilmesi ve sürece yayılarak, bu toplumsal kesimlerin hem etnik olarak hem de inançsal ve kültürel kimliklerinin zayıflatılıp ortadan kaldırılması. Bu da katliamları getirdi. Planlı soykırıma dönüştürme amacının toplumsal bazda Kürtleri inançsal baz da ise Alevileri hedef aldığını söyleyebiliriz. Esas olarak Fırat’ın batısında Alevi ya da Sünni bakılmaksızın Türkleştirme politikasına dönük bir sürecin işletilmesinin parçası olarak değerlendirmek lazım.”

KÜRT ALEVİLER ÖZEL OLARAK SEÇİLDİ

Maraş’ın hedef alınmasının en önemli sebebinin kentin Kürt kimliğinin zayıflatılması olduğunu vurgulayan Köylüce, bu nedenle Kürt Alevilerin özelikle hedef alınacağı coğrafik bölgeler seçildiğini söyledi. 12 Eylül darbesine giderken başka bölgelerde benzer planların olmasına rağmen ister Türk-Kürt zemininde ister Alevi-Sünni ve isterse sağ-sol olsun çelişkilerin en yoğun olarak yaşatıldığı temel bölgelerden bir tanesinin, Maraş bölgesi olduğunu hatırlatan Köylüce, şunları ifade etti: “Maraş’taki Kürtler aynı zamanda Alevi, aynı zamanda devrimci kurumların tabanını oluşturmaktaydı. Maraş bölgesinde yarısından fazlasını teşkil eden bir Kürt kesimi vardı. Örneğin o dönemde 1970’li yıllarda, 1973 seçiminde CHP’nin o bölgede çıkardığı milletvekili sayısı üç ya da dört civarında olmakta. Mevcut 6 milletvekilinden yarısından fazlası. Bu seçimlerde bölgenin nüfusuyla orantılı olarak oy ortaya çıkmaktadır.

 

KÜRT ALEVİ NÜFUSUN DÜŞÜRÜLMESİ

Maraş ve Pazarcık bölgesinde 1910-1915 yılları arasında yapılan sayım raporlarında 22 bin kayıtlı Kürt olduğu görülüyor. O koşullarda nüfusun çoğunluğuna denk gelen bir oran. Kürtlerin o süreçteki nüfus artış hızını da göz önüne alıp değerlendirsek başka bir tablo çıkacak. Aslında 1990’lı ve 2000’li yıllara gelindiğinde Maraş’ta köyden şehre doğru bir akımın başladığı süreci de göz önünde bulundursak, Maraş şehir merkezinin esasen Kürt Alevi kimliğinin net ortaya çıkacağı açıktır. Bu katliam ile hedeflenen bölge seçilirken, böyle bir seçeneğin düşünüldüğü söylemek hiç yanıltıcı olmaz.

Bu katliam sonucu ortaya çıkan ciddi bir göç olayını da değerlendirsek, Maraş kentinde demografinin ciddi şekilde değiştirildiğini görebiliriz. Maraş bölgesinde kalan Kürt nüfusun oranında ciddi azalma var. Bu göç ve baskı politikaları, bundan dolayıdır. Böyle bir durumda, sadece bir katliam ya da 2-3 gün içinde farklı kimliklerin kendi arasındaki bir çatışma olarak değerlendirsek yanılgıya düşeriz. Bunu böyle düşünmek yanlıştır. Soykırım denemesinin bu katliam ile sonuçlanması bölgeyi ciddi anlamda boşaltı. Yani şehirdeki yerleşim, kültür, sanat, ticaret hayatına dahil olmanın önüne temelde geçildiği gibi o bölge içerisinde kimliksel olarak var olmak neredeyse ortadan kaldırılmış durumda.”

EN İYİ CEVAP GERİ DÖNÜŞTÜR

Katliamın ardında hızlı bir göçün belirli odaklar tarafından organize edildiğinin altını çizen Köylüce, şunları dile getirdi: “Maraş köylerine dönük ise yurt dışına göç olayı teşvik edildi. O dönemde bu hem hızlandırıldı hem de teşvik edildi. Pasaport vermenin kolaylaştırılması, devreye giren şebekelerin kolayca insanları yönlendirmesi. Aynı zamanda operasyonel baskılarla insanları oradan kaçırtma siyasetleri hepsi birden devreye girdi. Bu gibi teşvik edici uygulamalarla köylerdeki nüfus da düştü. Kalan nüfusun çoğu ise yaşlıdır. Devletin arzu ettiği ve hedeflediği bir durum da budur. Bunun gerçekleşmesi için bir yığın faaliyetleri ısrarla sürdürdü.

Buna karşı bölge halkı olarak Kürt Alevilerin kendi topraklarına ana yurduna yeniden hızlı bir şekilde geri dönüşleri teşvik edecek, plan ve proje üzerine kafa yorması lazım. Katliama verilecek en önemli cevap olacaktır. Tabii ki bunun yanında aynı zamanda o bölgede çok önemli ekonomik tarımsal kaynaklara sahip o arazilerin ve toprakların el değiştirmemesi lazım. O topraklar da peyder pey adım adım el değiştirme süreci içerisindedir. Ne yazık ki son yıllarda belki köylerde yeni evler inşa edilmiştir. Genelde tatil amaçlı evlerdir. Orada bir kimlik ve kültür oluşturacak bir güven duyabileceğimiz durumda değildir. Geri dönüş perspektifleri katliama verilecek en önemli cevaptır. Geri dönüş projeleri ile toplumun karşısına çıkmamız lazım. Buna siyasi baskılar da olacak. Bu da kuşkusuz bir mücadeleyi gerektirmektedir.”

KÜRTSÜZLEŞTİRME SİYASETİ DEVAM EDİYOR

Bu soykırım denemesinin, zihniyet olarak bugün de aktif olduğunu kaydeden Köylüce, “Devamı olan uygulamalardan bir tanesi de mevcut durumda Suriye savaşı sırasında devletin, desteklediği DAİŞ ve benzeri çetelerin bölgeye yerleştirme planı olarak açığa çıktı. Bu Alevi Kürtlerin yaşadığı geniş bir bölgeye özelikle bu grupların yerleştirilmesi bir plandır. Bu kampların orada kurulması ve bu kadar kişinin yerleştirilmesi bölgede Kürt Alevi nüfusundan neredeyse daha çoktur. Devletin son günlerde yaptığı açıklamalarda 250 bin Filistinliyi Mardin ve Amed gibi alanlara yerleştirme düşüncesi olması göz önünde bulundurmak lazım. Bölgenin esasen değişik toplumsal gruplarla dejenere edilmesi, bu kesimlerin önümüzdeki yıllarda bölgenin hakim toplumu getirme niyeti var. Bu soykırım amaçlı uygulamaların halen ne ölçüde devam ettirildiğinin bizim açımızdan çok daha büyük hassasiyetle takip edilmesi gerekiyor” şeklinde konuştu.

DEPREMİ, BOŞALTMAK İÇİN FIRSATA ÇEVİRDİLER

Son depremlerde de devletin gösterdiği politik reflekslerin göç olayını hızlandırmaya yönelik olduğunun altını çizen Köylüce, şunları ekledi: “Bölgeye gelen yardımlar ya da devletin yapması gereken yardımların bölgedeki Kürt Alevilere günlerce ulaşılmaması, gelen yardımların da başka yerlere yönlendirilmesi, kendi kontrollerinde arzu ettiği yerlere dağıtmaları insanları çaresiz bıraktı. Oraları terk etme dayatıldı. Son dönemde aldığımız bilgilere göre önemli oranda yurt dışını çıkış olduğudur. Bütün bunlar Maraş’taki katliamla başlayan politikanın devam ettiğini gösteriyor. Bölgeyi boşaltacak, dil ve kültür alanında hiçbir değere imkan fırsat vermeyecek şekilde soykırımı devam ettiriyor.”

Bize Yapılanları Ne Unuturuz, Ne De Affederiz? İrfan Dayıoğlu

Kasım ve Aralık ayları Kürtler ve Aleviler için hem katliamların, hem de zulme karşı kahramanca direnmenin  yaşandığı aylardır. Biz bu makalemizde Dersim, Maraş, Roboski ve Kobani’de yaşananları kısaca değerlendireceğiz. Saydığımız katliam ve direniş örneklerini günümüzle bağlamak ve bu olaylardan dersler çıkarmak istemlerimizin başında gelmektedir. 1737-38 Dersim Soykırımı, direnişin önderi Seyit Rıza’nın ve yoldaşlarının tuzağa düşürülerek idam edilmeleri TC devletinin zulümde sınır tanımadığının örneğidir. İdam edilenlerin mezarlarının yerleri bile bugüne kadar ailelerine gösterilmemiştir.

Dersim Soykırımı !

1937-38 Dersim katliamının hazırlığı çok önceden yapılmıştır. Bakın daha 1926’da Dersim sorunu devlet raporlarından birinde nasıl tarif edilmiş: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır.” (Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey’in, Şubat 1926’da hükümete sunduğu rapor)

Bu sürecin bir başka amacı ise asimile etme, yani Türkleştirmedir. Dolayısıyla Dersim de yaşananlar; bölgenin Alevi Kürt halkının bir kez daha sömürgeleştirilme ve Türkleştirme girişimlerine karşı inançsal ve ulusal  öz taşıyan bir direniş ve bu direnişin zalimce ezilmesidir.

Dersim soykırımından on yıllar sonra Türk meclisinde Kürt sorunu “açılım” adı altında ilk kez tartışılırken, CHP sözcüsü Onur Öymen hükümetin benimsediği “analar ağlamasın” söylemini etkisizleştirmek maksadıyla 1937-38 Dersim katliamını pervasızca savundu. Ve Öymen, açık bir imayla aynı yöntemleri Kürt sorununun bugünkü çözümü için de örnek gösterince bir skandal patlak verdi. CHP’li Kemalistlerin şaşkın bakışları altında konu birden ülke gündemine oturdu ve başta Kürt Aleviler olmak üzere dört bir yönden geniş bir protesto dalgası yükseldi. CHP’liler şaşkındı, çünkü 90 yıldır sürdürülen siyaseti savunmuşlardı!.

Dersim’e yönelik hazırlanan özel muameleye ilişkin olarak tarihçi Ayşe Hür şu bilgileri veriyor: “Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim’i hükümetin gözünde ‘çıbanbaşı’ yapan, Dersimlilerin Osmanlı’dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim’e gelmişti. 14 Haziran 1934’te Türkiye’yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskân Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935’de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim’in adı Tunceli (‘Tunç Eli’) olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl’ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921’deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa’nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.”

‘’Öte yandan 1 Kasım 1936’da, Mustafa Kemal TBMM Açılış Konuşmasında bizzat şunları söylemiştir: “Dâhili işlerimizden en mühim bir safha varsa o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işbu yarayı, bu korkunç çıbanı, ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salâhiyetler verilmelidir.”

Seyit Rıza çevresindeki on kişiyle beraber göstermelik bir yargılama müsameresiyle idama mahkûm edilir. İdam edilebilmeleri için Seyit Rıza’nın yaşı küçültülürken oğlununki yükseltilir ve 15 Kasım 1937’de infazlar çabucak gerçekleştirilir demiştir. Tüm bu kan banyosunda on binlerce Dersimli katledilir, sürgün edilir, binlerce çocuk yurdun başka bölgelerinde hizmetçi olarak başka ailelere verilir ve Türkleştirilir. “Dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürer, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948’de son verilir.” (Ayşe Hür)

Dersim’de yaşanan; daha 1930’lu yılların başlarında planlanan 1937-38’de ise uygulamaya konan bir Soykırım’dır. Dersim katliamından Atatürk’ün haberinin olmadığı iddiası ise ‘traji-komik’ bir yalandır.

Kaderin cilvesine bakın ki, yöredeki askeri birlikler dışında, tam teçhizatlı 3 kolordu ve 2 süvari tümeniyle gerçekleştirilen Dersim- 38 katliamının ardından, Türk Ordusu 40 bin askerle Elazığ’da adeta misilleme bir gövde gösterisi yapıyordu…( Yararlanılan Kaynak Mehmet Bayrak. Atatürk ve Aleviler)

Bakınız FEDA 4 Mayıs 2017 tarihinde yaptığı basın açıklamasında Dersim soykırımı için neler söylemiş. “Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak; 4 Mayıs 1937 yılında TC Hükümetinin Bakanlar Kurulu’nda alınan kararla gerçekleştirilen Dersim Tertelesi’nin 80. Yılında kefensiz ve mezarsız ölüleri, sürgün edilen binlerce yetimi ve Dersimin Kayıp kızlarını saygıyla, bu zulmü gerçekleştiren karanlık, tekçi, zorba zihniyeti ise lanetle anıyoruz.

Dersim 37/38 ile koca bir nesil anasız-babasız bırakıldı. Binlerce insan nenesini, dedesini, yakın akrabasını tanıma olanağından mahrum kaldı. Birçok insan kardeş, amca, dayı, hala duygusundan yoksun büyüdü. Annesiz, babasız, yakın akrabasız yaşamanın ne demek olduğunu belki de Dersimliler kadar kimse bilemez. Bu duyguyu ancak benzeri soykırımlara uğramış topluluklar bilir ve anlarlar.

Dersim 37/38 soykırımı Kızılbaş-Alevi inançlı bir topluluğun kurulu devlet düzenine uymayan yaşam tarzına yönelmiş, bu inancı ve yaşam tarzını ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

1937/38 Dersim katliamı Dersim halkına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarının toptan bir imha haline dönüşme tarihidir. 4 Mayıs, Dersim Tertelesi’nin başladığı gün olarak kabul edilmektedir.

Biz FEDA olarak 80. Yılında bir kez daha Dersim 38 Tertelesi`nde katledilen insanların anıları önünde saygı ile eğilirken, katliamı uygulayan, gizleyerek suç ortaklığı yapanları şiddetle kınıyoruz….

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) olarak TC devletini Dersim Soykırımından dolayı özür dilemeye ve tarihle yüzleşmeye çağırırken, diyoruz ki; tarihte karşılaştığımız hiçbir haksızlığı, katliamı ve soykırımı unutmayacağız.”

46 Yıl Sonra Maraş Hala Kanamaya Devam Ediyor!

Osmanlı döneminde olduğu gibi, 101 yıllık Türk Cumhuriyet tarihi boyunca da toplumun öteki kabul edilen kesimlerine karşı çeşitli katliamlar gerçekleştirilmiş, bu katliamlarda onlarca, yüzlerce, binlerce, onbinlerce insan yaşamını yitirmiştir. Türkmen ve Kürt Kızılbaşları da bu süreçte soykırıma kadar uzanan katliamlara maruz kalmışlardır. Bu toplu katliamlarda genellikle ırkçı ve dinci propaganda ile zehirlenmiş yöre halkı kışkırtılarak Alevilere katliamlar uygulanmış, geride kalanlar ise göçe zorlanmıştır.

Bu katliamlar zincirinin bir halkası olarak Maraş katliamı; 12 Eylül öncesi birçok şehirde sahneye konulan Alevi katliamlarının sonuncusu ve Dersim Soykırımından sonraki katliamların en kanlısı idi. Katliamcıların amacı, her ne kadar 12 Eylül askeri darbesine zemin hazırlamak olarak tanımlansa da, asıl amaç daha büyüktü. Asıl amaç farklı halklar ve inançlar bahçesi olan Maraş’ta Alevi, solcu, demokrat insanları kıyıma uğratmak ve sağ kalanları da baskı, sindirme, korku psikolojisi ile göçe zorlamaktı.

Böyle büyük ölçekli bir senaryonun devletin derin güçlerinden icazet alınmadan yapılması mümkün değildi. Sonunda katliamcılar hedeflerine ulaştılar, Maraş’ta yaşayan Aleviler büyük kentlere ve 12 Eylül sonrası da yurt dışına göç ettiler, Maraş gericiler için dikensiz gül bahçesine çevrildi. Bu katliamın baş aktörleri elbette adına derin devlet denilen ve uluslararası derin güçlerin uzantılarıydı. Zaten katliamda baş aktörün “DERİN DEVLET” olduğu yıllar sonra Başbakanın çekmecesinden çıkan “bilgi notu”nda ortaya çıkmadı mı?

Maraş katliamından sonra bölgenin demografik yapısı değişti. Bölgenin tüm Alevileri şehri terk ettiler.  Şehir gericilerin kalesine dönüştü. Yapılan araştırmalara göre bugüne kadar Maraş ve çevre kaza ve köylerinde yaşayan 150 bin Alevi yaşadıkları topraklarını terk etti. Amaca ulaşılmıştı.

Maraş katliamdan önce ülkenin dört bir yanında yükselen bir devrimci halk muhalefeti bulunuyordu. Kasım ayı sonunda bölgede ve özellikle de Pazarcık’ta önemli bir kitle desteği bulunan PKK’nin kuruluşu ilan edilmişti. İktidarda Ecevit vardı ve başını ordunun çektiği derin güçler yavaş yavaş 12 Eylül darbesine zemin hazırlamakla meşguldüler. Keza yıllar sonra Kürt gerillası Sivas’ın kapılarına dayanınca bu sefer de aynı katliam senaryosu Sivas’ta sahneye konulacaktı.

Sivas’ta 33 ilerici sanatçı ve aydının yakıldığı katliam için “Biz Sivas’taki şeriatçı örgütlenmenin gücünü ve herhangi bir kalkışmada ne kadar sürede kontrol altına alınabileceğini görmek istedik. Ama ipin ucu kaçtı, saldırganlara hâkim olamadık.” diyen “DERİN DEVLET” anlayışı tarih boyunca gerici, şeriatçı, faşist güçlerle kol kola idi. Derin devlet Maraş öncesi Muğla’da, Kırıkhan’da, Elbistan’da, Malatya’da idi.  Madımak Katliamı’ndan, Gazi Katliamından 15 yıl önce Sivas’ta ve Çorum’da idi.

Yaşanan bu olaylar katliamcı anlayışın var olma sebebini, yaşamsal dayanakları ve hizmet amacı karakteristiğini ayan beyan ortaya koymaktadır.

Pir Sultan Abdal’dan, Deniz Gezmiş’e, 12 yaşında semah dönmek için gittiği Sivas’ta yakılan Koray Kaya’dan, 12 Yaşında 13 kurşunla Kürdistan’da öldürülen Uğur Kaymaz’a, 19 Aralıkta Cezaevlerinde katledilen devrimcilere, oradan hunharca katledilen Roboski’deki Kürt köylülerine kadar yaşanan tüm cinayet ve katliamların sorumlusu aynı organize güçlerdir.

Bu nedenle Maraş’da insanlık dışı kıyımın vicdanlarımızda yarattığı utancı hep birlikte temizlemek gerektiğine inanıyoruz. Madımak’ın toplumsal belleğimizde açtığı yarayı da demokrasiye, insan hak ve özgürlüklerine, eşitliğe, çok kültürlülüğe inanan, ülkemizde yaşayan tüm halkların ayrı kimliklerinden dolayı var olan haklarını ikircimsiz savunan kesimlerle birlik içinde sarabileceğimizi biliyoruz.

Bu Katliamları Anma Nasıl Omalıdır?

Ortak ülkemizin devrimci, ilerici güçleri, emekten ve emekçiden yana güçleri, tüm ötekileştirilen toplum kesimlerinin insan olmaktan doğan haklarını savunan sosyalistleri,  kararlı bir şekilde; bir arada yaşama kültürünü tahrip eden karanlıkta kalmış bütün katliamların aydınlığa kavuşturulması için mücadele etmeli ve laikliği, bireyin ve emeğin özgürleştirilmesini, devletin demokratikleştirilmesini savunan güçlerle omuz omuza olmayı ana ilkelerinden biri edinmelidir.  Bu uğurda verilecek mücadelenin farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşayabileceği bir Türkiye özleminin gerçekleşmesine katkı sunacağını, Dersim, Maraş başta olmak üzere Kürt ve Alevi katliamını unutturmak isteyen çevrelere etkili bir cevap olacağına inanıyorum.

Anlamlı anma, kayıplarımızın katillerinden hesap sorulmasıyla mümkün olabilir. Katliamların önlenmesi de ancak kararlı bir direnişle mümkündür. Maraş gerçeğin de ortaya çıkan derslerden biri de örgütlü olunan mahallelerde kayıpların asgari düzeyde kalabildiğidir. Işte Yörükselim Mahallesi, işte Karamaraş mahallesi gerçeği bunu göstermiştir. Faşist katillerin en çok katliam yapmak istediği bu iki mahallede kahramanca direnişler sonucunda faşistler mahallelere sokulmamış ve onlara önemli kayıplar da verdirilmiştir.

Üzerinden 46 yıl geçen 17-24 Aralık 1978 günleri tarihimizin en karanlık günlerindendir. Bizlere bu günü yaşatanların yakalarına yapışmalı ve onlara bu ayıplarını unutturmamalıyız. 46 yıl geçse bile bu işin faillerini bulup gereken şekilde cezalandırılmasını sağlamalıyız.

Türkiye’de hak arama tarihi uzun, zorlu bir süreç ve bazen tahammül sınırlarını zorluyor. Ancak bu zorlukların bizleri yıldırmaması gerekiyor, gerekiyorsa bayrağı evlatlarımıza devredeceğiz, ama asla boyun eğmeyeceğiz. Bu yoldaşlara, halka, verdiğimiz emeklere, ödediğimiz bunca bedele bağlılığımızın bir gereğidir de aynı zamanda.

Roboski Katliamı nedir, ne zaman oldu?  Katliamı kim yaptı? Roboski Katliamında kaç kişi öldü?

Roboski katliamı, Uludere Katliamı veya Uludere Operarasyonu… Bugün Türk Hava Kuvvetlerinin, Şırnak’ın Uludere ilçesi yakınlarındaki ırak topraklarında F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 16’I Çocuk 35 Kürt kökenli vatandaşın hayatını kaybetmesinin 14. yıl dönümü.Roboski karliamı 28 Aralık 2011 tarihinde gerçekleşmişti. Roboski operasyonunda hayatını kaybedenlerin, Irak’tan Türkiye’ye mazot ve sigara getirmek için giden Kürt kökenli vatandaşların oluşturduğu bir kaçakçı kafilesi olduğu anlaşılmıştı.

Genelkurmay Başkanlığı Roboski katliamı sonrası açıklamasında; 28 Aralık 2011 tarihinde saat 18.39’da tespit edilen grubun PKK’nın kullandığı yolları kullanması sebebiyle vurulmasına karar verildiğini ve operasyonun TSİ 21.37 – 22.24 arasında gerçekleştiğini belirtti. 16 Mayıs 2012 tarihinde olayın, Amerika Birleşik Devletleri’nden paylaşılan istihbarat nedeniyle gerçekleştiği belirtilse de, daha sonra yapılan açıklamalarda bu bilgi yalanlandı.

Dosya Hakkında Takipsizlik Kararı Verildi.

TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu konuyla ilgili hazırladığı raporda olayda kasıt olmadığını bildirmiştir. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili soruşturma hakkında Haziran 2013’te görevsizlik kararı verdi ve dosyayı Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı’na gönderdi. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Savcılığı 7 Ocak 2013 tarihli gerekçeli kararında, “gerek şüphelilerin gerekse olayda görev yapan diğer TSK personelinin, TBMM ve Bakanlar Kurulu kararları çerçevesinde kanunun emrini icra kapsamında kendilerine verilen görev gereklerini yerine getirdikleri, görev gereklerini yerine getirirken kaçınılmaz hataya düştükleri, dolayısıyla eylemleri hakkında kamu davası açılmasını gerektiren sebep bulunmadığının anlaşıldığı” denilerek takipsizlik kararı verildi.

ROBOSKİ KATLİAMI TARİHİN TOZLU RAFLARINA KALDIRILDI.

Şırnak›ın Uludere ilçesine bağlı bir sınır köyü olan Roboski›de 28 Aralık 2011›de Türk Silahlı Kuvvetleri›ne ait savaş uçakları tarafından bombalanan 19›u çocuk 34 kişi öldürüldü.

Şırnak›ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu köyünde gerçekleşen hava bombardımanında 34 sivil hayatını kaybetti. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç 3 Ocak 2012›de açıklama yaparak yaşanan olayla ilgili resmi özür beklenmesinin «yanlış olduğu», öldürülen sivillerin ailelerine tazminat ödeneceğini söyledi. Ailelere 123›er bin liralık toplam 4 milyon 182 bin lira tutarında tazminat verildi. Ancak ailelere tazminatı «kan parası ve sus payı» olarak gördükleri için kabul etmeyi uygun bulmadı.

ROBOSKİ KATLİAMINI KİM YAPTI?

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Ocak 2012’de düzenlediği bir basın toplantısında MİT’in Uludere olayıyla ilgili yanlış istihbarat verdiğine ilişkin bir husus bulunmadığını ve olayla ilgili grup, yer, tarih, sayı ve geçiş güzergahlarına ilişkin MİT’in herhangi bir istihbarat paylaşımı gerçekleştirmediğini dile getirdi.

Dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Kasım 2014’te düzenlediği bir basın toplantısında “MİT tarafından gönderilen yazılar ve üst düzey MİT görevlisi tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri telefonla bizzat aranarak, Bahoz Erdal’ın hudut hattını geçmekte olduğu bildirilmiştir. Silahlı Kuvvetler’in yetkilileri, bilginin doğru olup olmadığını defaatle sormasına rağmen, MİT yetkilisi ısrarla bilginin doğruluğunu teyit etmiştir. Sonuçta, MİT’ten gelen birden fazla resmî istihbarat raporları ve telefon bilgileri üzerine maalesef Uludere olayı yaşanmıştır” dedi.

Eylül 2015’te Cumhuriyet gazetesinin ulaştığı belgelere göre, Türk Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanlığı’nın Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği bir yazıda MİT’in Bahoz Erdal’ın eylem hazırlığında olduğuna ilişkin “doğruluğu kuvvetle muhtemel” notuyla ilettiği istihbaratın, bombardıman kararında “önemli rol oynadığını” bildirdiği ortaya çıktı.

Takipsizlik kararıyla kapatılan soruşturmada yer alan tanık ve şüpheli ifadelerine göre, bombardımandan önce (insansız hava aracını kontrol eden yüzbaşı dahil) ilgili tüm askeri birliklerin kanaatinin sınıra yaklaşan grubun “terörist değil, kaçakçı olduğu”, buna karşın Genelkurmay’ın bombalama kararı verdiği iddiası Cumhuriyet gazetesi tarafından ortaya atıldı.

İnsanlığın onur kalesi; Kobanê Geçilmez!

Irak ve Suriyede önemli bölgeleri ele geçirdikten sonra yönünü Rojavaya çevirdi. Bir Kürt soykırımı düzenlemek için. tüm gücüyle saldırdı. Ama Kürt kızları ve oğulları enternasyonalist devrimcilere omuz omuza vererek binlerce şehit vermeyi göze alarak Kobaneyi geçilmez kıldı.Kobanê direnişi tarihin tanıklık ettiği gibi, bölgesel bir direniş olmaktan çıkmış ve dünya çapında örnek alınacak  bir  direnişe evrilmiştir. Kobanê direnişi gerici DAİŞ katilleri karşısında bir Kürt direnişi olarak başlamış,  Ancak bu şanlı direniş igericiliğe, barbarlığa, ortaçağ karanlığına karşı bir insanlık direnişine dönüşmüştür. Kobane’de direnen insanlıktır. Kobane’de savaşanlar insanlığın ortak çıkarlarını temsilen savaştılar ve halen de savaşıyorlar.

Bölgenin tüm gerici güçleri, uluslararası çıkar grupları birleşmiş, DAİŞ gericiliğini bölge halklarının başına bela etmiştir. Ancak hevesler kursaklarda kalmış, Kobane’de kimsenin öngöremediği görkemli bir direnişle karşılaşılmış ve birçok çıkar grubunun hesapları alt üst olmuştur.

Bundan dolayı başlangıcından bu yana Kürt halkını yalnız bırakan dünya gericiliği, yaratılan uluslararası duyarlılık sonrasında DAİŞ katillerine karşı bazı adımlar atmak zorunda kalmıştır. Yine dünyanın dört bir yanındaki devrimci-demokratik çevreler de harekete geçerek kamuoyunda Kobanê için bir duyarlılığın oluşmasını sağlamış, Kürt halkının görkemli direnişini dünyaya duyurmada aracı olmuşlardır.

Her yürek devrimci bir hücredir!

Paramaz Kızılbaş Kobani direnişine katılırken kendine seçtiği isimle bile bir mesaj vermektedir. Bu coğrafyanın ötekileştirilenlerinden Ermenilerin ve Alevilerin adını alarak Hakikat Arayışına bir başka coğrafyada değil, bölgemizde başlanması gerektiğine işaret etmektedir. Paramaz bu örnek enternasyonalist tavrı ile sözün bittiği yerde olunduğunu ve eyleme geçmenin zorunluluğunu gözümüze sokuyor.

Kobane’de direnmenin insanlığın geleceğini sahiplenme eylemi olduğunu bu tutumdan daha iyi ne gösterebilir ki?  Paramaz yoldaşlarına ve tüm devrimcilere bir görev yüklüyor. “Hakikat arayışçılığının öncü ve artçı örgütünü yaratmanız dileğiyle” diyerek bizi tarihsel bir seçimle karşı karşıya bırakıyor.

Kobanê direnişi Rojava’da başlatılmış bir halklar devrimini, bir inançlar devrimini, bir sınıflar devrimini, bir kadın devrimini koruma ve yaşatma direnişidir. Bunun için bir insanlık direnişidir. Paramaz yoldaşın tutumu da bu coğrafyada yaşayan devrimcilerin takınması gereken doğru tutumdur.

‘’Hayal Gücü İktidara’’

Direnişin başladığı günden itibaren DAİŞ katillerinin direnişi kıracağını sanan, buna inanarak  Kobanê’nin düşmesi üzerine yorum yapanlar büyük yanıldılar. Biz baştan beri inatla belirttik. Kobanê düşmez dedik. Bunu söylerken bizi hayalci görenler oldu. Ama biz yine inatla hayalleri olmayanların devrimci olamayacağını da vurguladık. İşte Paramaz Kızılbaş’ın “hayal gücü iktidara” şiarı bugün Kobane’de gerçeğe dönüşüyor. Düne kadar Rojava devrimini tanımamakta ısrar eden uluslararası güçler bugün PYD ile PKK ile doğrudan görüşüyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi artık bölgesel bir aktör oldu.

Kuru, duygusuz, hayalleri olmayan, inançsız birey olmayı aydın olma zan edenlerin, 40 yıldır sürmekte olan Kürt Özgürlük Hareketini anlamaları elbette beklenemez. Bugün hala 40 yıl öncesinin gerçekliğiyle hareket edenler dünyanın değiştiğini anlamamakta ısrar ediyorlar. Oysa dünya değişmiştir.

Kürt halkı bugün kazandığı mücadele deneyimi ile bölgenin kaderinde söz ve karar sahibi haline gelmiştir. Kobanê DAİŞ barbarlığına mezar olduysa, bu 40 yıllık Kürt Özgürlük Mücadelesinin kazanımları, deney ve tecrübeleri sonucudur. Kürtler bu bölgede sosyalizmin yıkıldığı, gericiliğin bir karabasan gibi halkların üzerine  çöktüğü bir ortamda, 1984  Ağustos atılımı ile bölge ilerici güçlerinin umudu oldu, sevinci oldu.

Kobane’de direnenler insanlık adına direndiler, insanlığın kurtuluş reçetesinin tarihini yazıdılar. Hiçbir karalama bu gerçeğin üstünü örtemez. Bundan böyle bölgenin tarihini yazacak olanlar artık Kobanê öncesi ve sonrası diye yazacaklardır.

DAİŞ Ne Yapmak İstedi !

Kim ne derse desin  Kobane’de ve Kürdistan’ın, Irak’ın ve Suriye’nin değişik yerlerinde IŞİD eliyle sahnelenen insanlık dışı uygulamalar İslam’ın farklı yorumlarının sonucudur. Bu katil sürüleri yaptıklarını İslam adına yapmaktadırlar. Ve İslam’ın bir çok sözüm ona alimi bile bunların uygulamalarını teyit etmektedir.

IŞİD’in uygulamalarının kökleri Emevi İslam’ına uzanmaktadır. O dönemde de savaşlarda erkeklerin kelleleri kesilmiş, kadınlar savaş ganimeti sayılmıştır. Bırakalım o dönemi bugün IŞİD’in Müslüman olmadığını söyleyen birçok Müslüman ülkede zina ettiği söylenen kadınlar taşlanarak öldürülmekte, insanlar Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi başları kesilerek idam edilmektedir.

Böylesi bir geleneğin devamcıları olarak ortaya çıkan bu akımların en zalimlerinden olan IŞİD fetva veriyor : “Kürtler Zaten Müslüman Değil!”

Kendilerine biat etmeyen herkesi kafir ilan eden terörist IŞİD militanları, İslam tarihinin her döneminde „Şeytanın çocukları“ olarak adlandırılan Kürtlere hayli hayli kafir diyecektir. Zaten Selefi akımlar aslında Arap ırkından olmayan kimseyi Müslüman kabul etmiyorlar. Ya da şöyle diyelim başka ırklar kendi İslam anlayışlarını kabul edip, kendilerine biat ederlerse katliamdan kurtulabilir, kafir olmaktan çıkabilirler.

Çeşitli haber kaynakları geçtiğimiz günlerde şöyle bir haber geçtiler; Kobane’de çatışan terörist IŞİD’in komutanlarından Ebu Halit Abdullah çatışmalarla ilgili açıklamalarda bulundu. IŞİD komutanı, Kürtlerin Müslüman olmadığını iddia etti. Bununla da yetinmeyen Ebu Halit Abdullah yaptığı açıklamada Kürtlerin emanda kalabilmeleri için Müslüman olup İslam Devleti’ni (!) kabul etmeleri gerektiğini ya da cizye ödemeleri gerektiğini öne sürdü.

Ebu Halit sözlerinin devamında kan donduran ifadeler kullandı: “Ezidi, Şii ve Hristiyan çocuk ve kadınlarına yaptıklarımızın aynısını Kürtlere de yapacağız. Direnen Kürtlerin kanı helaldir. Onların kadın ve kızları da bizlere helaldir.”

Birincisi; Kürtlere yönelik bu ifadeler yeni değildir. Ve kendilerinden olmayanların kanının ve kadın ve kızlarının helal olması fikrini Emevi İslam’ından almaktadırlar. Bu kendi uydurdukları bir şey değildir. Bırakın Emevi İslam’ını, gelin Osmanlı müftülerine, Ebu Suudi efendi fetvalarına bakın orada da gayri Müslümlerin ve Kızılbaşların kanı helaldir. Kadın ve kızları da savaş ganimetidir. Bugün IŞİD zulmünü yeni bir şeymiş gibi göstermeye çalışan İslam ülkeleri, dönüp kendi tarihlerine baktıklarında IŞİD’i esas olarak orda görürler.

Unutmayın, bugün « Kürtler Müslüman değildir » diyen IŞİD yarın da Türklerin Müslüman olmadığını söyleyecektir. Suriye’de Alevi kökenli Esat’ı yıkacağım diye IŞİD, El Nusra gibi katil şebekelerini palazlandıran Türkiye, Suudi Arabistan, Katar gibi ülkeler bilmelidirler ki, bu topraklara fırtına ektiler. Simdi rüzgar biçeceklerdir..

Unutmayın Kürt halkı son 50 yıldır büyük bir aydınlanma yaşamıştır ve yaşamaktadır. Artık onları din adına, ortaçağın geri değerleri adına kandıramayacaksınız. Bütün telaşınız bundandır. Artık Kürdistan’da ağaların, şeyhlerin, mirlerin, şıhların düzeni yıkılmaktadır. Bölgenin tüm gericileri olarak öfkeniz bunadır. İnsanlığın ortak değerlerinin temsilcisi Kürt Özgürlük Hareketine yönelik çılgın saldırılarınızın nedeni budur. Geleceğin Kürdistan’ında bu gerici düşüncelere yer olmadığını görerek son bir çırpınışla saldırıyorsunuz.

Ama Kürt halkı, inananı, inanmayanı, Alevi’si, Sünni’si, Ezidi’si, Hristiyan’ı ve Ateisti hep birlikte Kürt Özgürlük Hareketi saflarında yer alarak ortak, eşit ve özgür yaşamı pratiğiyle halklarımıza yaşatıyor. Bundan dolayı bu hareket yenilmezdir artık. Bütün bölge gericilerinin bu hareketi boğma çabası beyhude bir çabadır. Çünkü artık Kürtler dışındaki bölge halklarının tüm ilericileri de bu hareketin etrafında bütünleşmektedir.

Bugün insanlığa baş belası olmuş, vahşeti örgütlenmek için bir propaganda aracına dönüştürmüş bir yapı ile karşı karşıyayız. Bu vahşet ideolojisi ne yazık ki, sadece bölgemizle sınırlı değil, vahşet örgütü küresel çapta bir örgütlenmeye dönüşmüş durumda ve yaptıklarını da İslam adına yaptığına militanlarını inandırmış bulunmaktadır. Kendisi dışındaki hiç kimseyi de Müslüman saymamaktadır. Tüm İslam alemini de sözde hilafetine biat etmeye çağırmaktadır. Hilafete biat etmeyen herkes ise onlar için ortadan kaldırılması gereken bir hedeftir.

.Peki IŞİD nedir?

IŞİD ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra oluşmuş ve El Kaide geleneğinden gelen Selefi bir örgüttür. ABD’nin Irak’ta askerî işgali devam ettiği sürede özellikle IŞİD ya da Irak El Kaidesi Arap dünyasının değişik bölgelerinde katılımlar almış, bir Ortadoğu, hatta dünya örgütü olmuştur. Bu süreçte Libya, Afganistan, Kafkasya ve Balkanlar, Nijerya gibi ülkeler başta olmak üzere, 80 ülkeden Irak’taki savaşa katılım gerçekleşmektedir.

Suriye’nin Akdeniz’in Afganistan’ına dönüşmesi ve bu arada Esad’ı devirme tutkusu içindeki ABD-Türkiye-Suudi Arabistan-Katar ittifakının önünü açması, yardımcı olması ile bütün dünyadan, özellikle Afganistan, Çeçenistan ve Bosna-Hersek savaşlarının oluşturduğu cihatçı Selefi kitleler, Suriye’ye gelmişler ve kendilerine en yakın, güçlü örgüt olarak gördükleri IŞİD’e katılmaya başlamışlardır. Bu da IŞİD’i, El Kaide’nin olmadığı kadar küresel bir örgüt haline getirmiştir.

Irak IŞİD’inde Irak Baas Partisi kadroları ve Saddam ordusu mensupları egemendir ve mücadeleye onlar öncülük ediyor. Daha çok Araplardan oluşuyor, yabancıların sayısı fazla değildir. Suriye IŞİD’i ise biraz daha farklıdır daha çok dışarıdan gelenlerden oluşuyor. İçinde Araplar azdır, Suriye IŞİD’ini en çok destekleyen Türk hükümetidir. Tabi DAİŞ ya da IŞİD sadece bir projenin ürünü değildir. Aynı zamanda hem Suriye’de, hem de Irak’ta dayandığı tarihsel, kültürel bir temel, hem de bir kitle temeli var. Özellikle Sünni Araplarda belli bir tabanı olduğundan buna dayanarak mücadeleyi geliştirebiliyor bu vahşeti uygulayabiliyor. Eğer halktan destek bulamasaydı, dış güçlerin desteğiyle bu kadar vahşeti uygulayamazdı. Onun için IŞİD olayını basite almamak, kısa sürede bitecek yaklaşımı içerisine girmemek lazım.

IŞİD çetelerinin yenilebileceğini Kobanê’de Kürt halkı ispat etti.

Yıllar önce bölgemize yönelik emperyalist ve kapitalist güçler bir strateji gerçekleştirdi. Bu stratejinin özelliği Sovyetler’e karşı olmasıydı ve adına yeşil kuşak deniyordu. Sovyetler’in dağılmasından sonra ise siyasal İslam biçiminde somutlaştırıldı. Giderek NATO bunu daha da ilerletti ve bu radikal İslam’a karşı bir stratejiye dönüştürüldü. Aslında bu stratejinin gereği olarak IŞİD ortaya çıkartıldı. Bu stratejiyle aslında Ortadoğu’da hegemonya kurulmak istendi. Tabii karşı güçlerde kendi çıkarları için IŞİD’e destek verdiler. IŞİD aslında bir stratejinin ürünü olarak ortaya çıktı ve daha sonra stratejiyle de çelişti. Batılı güçler bu duruma uzun süre seyirci kalamazlardı. Nitekim IŞİD’in toptan Kürdistan’a saldırması sonrası, başını ABD’nin çektiği batılı ittifak IŞİD’in ancak Kürt güçleri tarafından durdurulabileceğini görerek hareket etmeye başladı.

Kürt özgürlük hareketi artık bir insanlık hareketi olarak kabul görüyor.

Kürt Özgürlük Hareketi, bütün Kürdistan parçalarında mevcut despotik, inkarcı ve tekleştirici çağdışı yönetimlere alternatif yeni bir sistem öneriyor. Egemen olduğu alanlarda da bu sistemi alternatif yönetim biçimini hayata geçiriyor. Elbette bölgede birçok uluslararası güç bu durumu kendi çıkarları için bir tehlike olarak görüyor ve karşı tutum alıyorlar. Ancak geçtiğimiz yıl ortaya çıkan Şengal ve Kobanê direnişlerinden sonra bu tutumlarını sürdürmekte zorlanıyorlar. Kürt özgürlük hareketi Kobanê zaferinden sonra artık dünyada hak ettiği yeri almaya, kendini kabul ettirmeye başlamıştır.

Artık Ortadoğu’da Kürtlersiz, PYD’siz, YPG ve YPJ’siz aynı zamanda HPG’siz ve PKK’siz siyaset yapılamaz. Onun için bugüne kadar izlenen bu siyasetin artık gözden geçirilmesinin zamanı gelmiştir. Nitekim söz konusu güçler Kürtler için yeni bir siyaset oluşturma çabası içerisindedirler.

Türkiye dış politikası iflas etmiştir!

Açıkça görülmektedir ki, Türkiye Ortadoğu’da hegemon bir güç olmak istiyor, bunu da Sünni İslam anlayışına dayandırarak gerçekleştirmek istiyor. Aslında Sünni mezhep demek yanıltıcı olur, buradan da Selefi-Vahabi İslam’ı esas alan IŞİD’e ve El Nusra’ya dayanarak bu amacına varmak istiyor. İzlenen anti-Kürt politika, anti-PKK politika, anti-Şii politika, Mısır’da Müslüman Kardeşler yandaşlığı, Suriye’de El Nusra ve IŞİD yandaşlığına sığınan Türkiye’yi bölgede yalnızlaştırmıştır. Kafasında Kürt Özgürlük Hareketi’ne darbe vurmaktan başka bir düşüncesi olmayan AKP iktidarı, kendi vuramadığı darbeyi IŞİD ile, El Nusra ve türevleri ile vurmaya çalışmıştır.

Türkiye Suriye’deki iç savaşın başından beri, İslamcı güçlere dayanarak sonuç almaya çalıştı. Savaşın ilerlemesi ile birlikte, IŞİD ve El Nusra ile işbirliğine yöneldi. Hala da bu tutumunda ısrar etmektedir.

İslamcı örgüt İBDA-C, 27 Ekim 2014’de IŞİD’e destek beyan etti. İBDA-C’ye ait Adımlar dergisinin İstanbul’daki bürosunda düzenlenen toplantıda, bir IŞİD komutanının “‘Türkiye’nin meselenin içinde olduğunu’ ve ’10 bin IŞİD militanının Türkiye’ye geleceğini söylediği’ dile getirildi. Toplantıya katılan bir Hüda-Par üyesi, yetkililerin IŞİD’i eleştirse de aslında IŞİD’e sempati duyduğunu söyledi. Bir BBP üyesi MHP’lilerin IŞİD’e kucak açmaya yakın olduğunu savundu. Toplantıda, IŞİD militanlarının sanki askeri hizmetten izin alıyormuşçasına sık sık dinlenmek için Türkiye’ye geldiği belirtildi. Türkiye’nin İslami devrime sahne olacağı ve Türklerin cihada hazır olması gerektiği savunuldu.

Rojava devrimi Türkiye’nin ve desteklediği gericiliğin heveslerini kursaklarında bıraktı.

Türkiye’nin bölgenin diğer gerici güçlerinin anlamadığı Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde gelişen Rojava devriminin Arap Baharı olarak adlandırılan ayaklanmalara benzemediğidir. Onlardan farklıdır. En temel farkı bağımsız ideolojik öncülüğe sahip zihinsel bir devrim olmasıdır. Libya, Tunus, Mısır ve diğer ülkelerde egemenler devrilirken halkların talepleri gerçekleştirilmedi. Haklı isyanı istismar eden geleneksel iktidar ve sömürü çarkının parçaları iktidara geldi. Rojava Devrimi, tekçi anlayışı reddeden; klasik devletçiliğe karşı halkların inançlarını ve tercihlerini esas alan yeni bir bakış ve ideolojik duruş sundu.

Rojava devriminin farklarından biri de kadın devrimi olmasıdır.

Egemen sistem karşısında ilk defa kadının kendi rengiyle, öncülüğüne soyunduğu bir devrim gerçeği yaşanıyor. İşte Rojava Devrimi, demokratik özünü kadının öncülüğünden, öz irade ve katılımdan alarak geleneksel erkek egemen mantığı parçalıyor. Bu özelliğiyle gerçek bir demokrasiyi de kalıcı hale getiriyor. Devrimin başka bir özelliği de tüm saydıklarımızla bağlantılı olarak hakların kardeşliği ve inançların eşitliği temelini içermesidir.

Rojava devrimi olmasaydı, egemenler Suriye’nin diğer bölgelerinde olduğu gibi, burada da halkları ve inançları birbirine kırdıracaktı. Rojava devrimi sayesinde kantonlarda oluşan eşitlikçi, özgürlükçü ve otonom yönetim bölgenin tek çatışmasız bölgesi oldu. Bundan dolayı IŞİD Kobanê’ye saldırarak, bu bölgeyi de istikrarsızlaştırıp, insanları göçe zorlayarak Türkiye ile komşu olmayı amaçladı. Bu gerçeği görebilirsek, AKP iktidarlı bir Türkiye’nin neden IŞİD ve benzeri cellatları desteklediğini de anlayabiliriz.

Çünkü AKP yönetimi bölge politikasını Kürtlerin başarısız kılınması, kolunun, kanadının kırılması üzerine kurmuş bulunmaktadır. Bir taraftan ABD öncülüğünde oluşan müttefik güçleri desteklediğini söyleyen Türkiye, öte yandan Rojava’da alenen IŞİD güçlerine destek olmaktan geri durmamıştır. Uzun süre IŞİD’e terörist bile diyemeyen Davutoğlu’nun deyişiyle “bir tepki hareketi” olarak adlandıran Türkiye Devleti, El Nusra için hala terörist demekten imtina ediyor.

Suriye savaşını planlayanlar uzun yıllar sürecek bir çatışmayı hesaplıyorlardı. Ancak Rojava devrimi bunun önüne geçti. Kanlı bir halklar ve inançlar boğazlaşması ile iktidarın el değiştirmesini hesaplayanların hesapları Rojava devrimine çarparak tuzla buz oldu. Bugünden sonra eğer demokratik bir muhalefetin inşa edilmesi sağlanacaksa bu Rojava devrimi sayesinde olacaktır.

3. Dünya Savaşında Alevileri Bekleyen Fırsatlar ve Riskler

Yaşadığımız süreç; 2 Ağustos’ta 1990’ da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi ile başlayan, 11 Eylül 2001’de ikiz kulelere uçaklarla yapılan saldırıda zirveleşen üçüncü dünya savaşıdır. Bu savaşta iç içe geçmiş üç temel çelişki ve ilişki söz konusudur.

1- Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişki: ABD- Çin arasında ekonomik, diplomatik ve teknolojik alanda, ABD-Rusya arasında ekonomik, diplomatik ve askeri alanda vekil devletler ve vekalet savaşçıları üzerinden devam ediyor savaş.

2- Emperyalist sistem ile ulus devletler arası çelişki: Irak, Suriye, Ukrayna, Libya’da devam eden savaşlar gibi..

3- Bu her iki hiyerarşikçi ve hegemonik güce karşı devlet dışı haklar, sınıflar ve ezilen toplum kesimleri arası çelişki. Bu savaş türü Rojava’da, Suriye’de, Libya’da sürüyor.

Kapitalist-emperyalist sistem ,tarihsel ve yapısal krizden kaynaklı yaşadığı derin açmazını ve çoklu krizini savaş yoluyla aşmaya çalışmaktadır. Emperyalizm, sermayenin, iktidarın, emeğin ve bilginin uluslararası dolaşımı önünde engel gördüğü ulus devletlere yeni biçimler vererek aşmaya çalışmaktadır. Ulus devletlerin tekçi, katı merkeziyetçi idari ve siyasi yapısı küresel emperyalizmin yeni ihtiyaçları önünde engel oluşturduğundan Uzakdoğu’dan Kuzey Afrika’ ya, Kafkasya’dan ve Ortadoğu’ ya kadar yaygınca yaşanan üçüncü paylaşım savaşı en çok devlet ve iktidar dışı halkları ve inançları ilgilendirmektedir. Birinci paylaşım savaşında devletsiz, statüsüz kalmış halklar ve inançların Rojava’da ilk kez ortak yaşam anlayışıyla yan yana gelmiş olmaları, ezilen toplum kesimlerine büyük umut olmuştur. Halkların, mazlum ve mağdurların bu umudunu karartmak için başta Türk ulus devleti olmak üzere, devletli sistem, 21.yüzyılda halklara ve inançlara katliam ve soykırımı dayatmaktadır. Türk devletinin Rojava’ yı ve Başur’u işgal etmek istemesinin asıl nedeni; yüzyıl öncesindeki Kürdistan karşıtı jeo-staratejisini sürdürmek istemesindendir. Çoğu zaman PKK’yı, kimi zaman YPG ve YPJ ve PYD’ yi kriminalize etmesi, kirli savaşına meşruiyet kazandırmak içindir.

Hatırlanacağı üzere Hitler, Almanya’ nın 1. Dünya savaşını kaybetmesi sonucu yaşadığı siyasal kuşatılmışlığı ve ekonomik darboğazı aşmak için anti-komünizm ideolojik gerekçesiyle doğuya doğru hareket etmiş, biyolojik ırkçılık propagandası ile toplumsal taban oluşturarak iktidar olmuştu. İktidarı fırsat bilip tiranlaşan Hitler, on yıl içinde bütün Avrupa’yı kasıp kavurmuş, halklar soykırımı ile insanlığın yüzkarası olmuştu. Türkiye’de Kürtlerle olan savaşını sürdürmek için on yılı aşkın bir süredir(Libya, Suriye, Kafkasya vb.) başta olmak üzere savaşı çepere ve çevreye yaymış olmaktan dolayı içine düştüğü darboğazı aşmak için Kürdistan’ı bütünen işgal etme önceliği ile hareket ediyor. Kemalist- militarist devlet geleneğinin yüzyıllık jeo-stratejisi ile hareket eden AKP-MHP faşist bloğu, ‘İkinci Kurtuluş Savaşı’ söylemi ile yüzyıllık bu stratejiyi bir kez daha uygulamaya almış, ‘Türkiye Yüzyılı’ söylemi ile toplumda rızalık üretmeye çalışıyor. Türk devletinin Kürt, Alevi ve Demokrasi karşıtı bu jeo-stratejiye rağmen Kürt statüsü ihtimali ortaya çıkınca korkusu iyice depreşmiş, uluslararası meşruiyeti hiçe sayan neo- Osmanlıcı yayılmacı politika ile çevresini ve çeperini ilhak ve işgale kalkışmıştır. Rojava’ da ortak yaşamın ete kemiğe bürünmesi ve giderek Kürdistan statüsüne dönüşme ihtimali nedeni ile iktidar, yeni ittifak güçleri ile birlikte, Kürt statüsünü engellemek, Rojava’yı dağıtmak, halkların ortrak yaşam iradesini ortadan kaldırma amacıyla farklı etnisiteden selefistlerden oluşan yüzbinlerce barbar sürüsünü Halep ve Rojava‘ ya saldırtmıştır. Birbiri ile tarihsel ve siyasal amaçlarda çelişen ve çatışan güçler, kutsal devlet etrafında “yerli ve milli” olan tüm ulusalcı, Ergenekoncu şoven milliyetçi kesimler, yüz yıllık jeo-stratejinin gereği olarak, ‘Milli Şef’ etrafında kenetlenmişlerdir. Küresel emperyalist güçlerin Suriye‘ nin geleceğine dair tahayyülü ile işgalci bu politikanın bir yerde örtüşüyor olması nedeni ile sahada lehlerine dönüşen bir durum olsa da uzun zaman diliminde işlerin tersine dönme potansiyeli oldukça yüksektir. ABD’ nin Suriye tahayyülü; üç bölgesel veya federatif yapıya dayalı idari ve siyasi projedir. Şii Araplar, Sünni Araplarve Kürtlere dayalı federatif yapı fiili olarak oluşmuş, toprağa dayalı siyasal statü önümüzdeki süreçte gündeme gelecek gibidir. Türkiye, Suriye’nin olası bu üç federatifveya konfederatif idari ve siyasi yapı ihtimali nedeni ile ABD ile tarihsel ittifakını terk etmiş, Rusya ve İran ile Astana ve Soçi‘ de birlikte olmuştu. Türkiye, bu sayede Efrin’i işgal etmiş, Menbiç’i de içeren önemli bir alanı da işgal etmek istiyor. Türkiye’nin derdi çatışmasızlığı sağlamak değil, başından beri desteklediği İslamcı çetelere hamilik yapmak ve onları kendi jeo- stratejisi için kullanmak, mümkün olduğu takdirde de Rojava’yı dağıtmaktı. Rojava’yı sınır güvenliği gerekçesi ile işgale kalkışarak savaşı yaygınlaştırarak Kürdistan’ı bir bütün ilhak etmek amacıyla yıllar yılıdır bu barbar çeteleri örgütlemekte, organize ederek Rojava üzerine saldırmaktadır. Fırat’ ın batısından başlayıp El Bab’ tan Halep’in kuzeyini sınır alarak İdlip, Efrin’i Reyhanlı, Yayladağ ile birleştirerek Akdeniz koridorunu denetiminde tutarak Kürtlere kapatmak istiyor. Türkiye, bu nedenle hem HTŞ ile iş tutuyor, hem de SMO’ nu harekete geçirerek Fırat’ın batısındaki Kürt siyasal yapısını dağıtmak istiyor. Daiş, El Kaide, El Nusra ve diğer selefist Türkmen gruplarından oluşan HTŞ’ın güç biriktirerek Halep, Hama ve Humus‘u ve en nihayetinde Şam’ı işgal etmeleri ve Baas rejimini sonlandırmaları ABD’nin Suriye tahayyülü ile Türkiye’nin Kürdistan karşıtı stratejisinin örtüşmüş olması sayesinde mümkün olabilmiştir.Türkiye bunu kendi egemenlik alanına dönüştürmek isterken, geçmişte Suriye ve Iran’ın kısmi direnci ile karşılaşıyordu. Ancak gelinen bu aşamada hem Suriye’nin, hem Rusya ve İran’ın direnci kırılınca fırsattan istifade eden Türkiye, Fırat’ın batısını tamamen işgal etme arzusu ile yanıp tutuşuyor.

ABD’ nin Suriye’nin geleceğineilişkin stratejisi ile Türkiye’nin mevcut de facto koşulları fırsata çevirme hamlesi yeni gelişmelere gebe görünüyor. Ortadoğu’da yüzyıl öncesinin dengeleri ve statülerinin çatırdadığı, yeni dengeler ve statülerin şafağında olduğumuz bu süreçte çoklu aktörlerin stratejilerin uygulamaya sokulduğu Ortadoğu ve Suriye‘ de kimin eli kimin cebinde olduğunun bilinmediği karmaşık ve girift ilişkiler söz konusudur. Bu sorun yumağında biz Alevilerin çok daha örgütlü ve bilinçli hareket etmesi gerektiği açıktır.

Herşeyden önce Türkiye‘ nin demokratik hukuk devleti olmasının biricik yolunun Kürt sorunun diyaloga dayalı demokratik çözümden geçeceğini çok iyi bilmemiz gerekiyor. Kürt sorununun çözümü demek, Alevi sorununun da çözümü demektir. Eğer bu iki kadim sorun eşit vatandaşlık temelinde çözüme kavuşabilirse, Türkiye’nin de demokartik cumhuriyete evrilmesi mümkün olur. Bugün Avrupa’ da milyonlarca Alevi, disapora toplumu olmuş bulunuyor. Ülkede ise milyonlarca Alevi, birden fazla örgüt ve hareket içinde farklı duyarlılıkla sürece ve soruna yaklaşmaktadır. Çoğu da Kürt sorununun demokratik barışçı çözümü konusunda tarihsel hakikat ile hareket etmemekte, devletin hassasiyeti ile sürece yaklaşmaktadır. Halbuki inancımızın tarihsel misyonu egemene, zalime karşı mazlumun ve haklının yanında olmayı bizlere söylemektedir. İnancımızın tarihsel misyonuna göre hareket edip ‘Yol Bir.Sürek Binbir’ düsturu ile özgünlüklerimizi koruyarak çatı örgütünde birlikte olmayı başarabilirsek, açığa çıkan sinerji ile üçüncü dünya savaşı koşullarında büyük fırsat ve olanakları yakalayabilmemiz mümkündür. Bu temelde de, Alevilerin olanak ve imkânlarını, risklerini doğru tespit edebilir ve milyonlarca Alevi’yi sorunun çözümünde ortaklaştırabilirsek başarı mümkündür. Bu nedenle bugün içinde bulunduğumuz koşulların analizi çok önem arz etmektedir. Siyasal hareketler ve toplum dinamikleri amaçlarına ulaşabilmek için sürekli yeni sistemler geliştirmek, yeni arayış ve yeni anlayışlar içinde olmak durumundadırlar. İletişim ve bilgi çağında bu ihtiyaç daha fazla kendisini göstermektedir. Siyasal yapıların ve toplum dinamiklerinin dış faktörlerden çok kendine yönelmesi, kendisini nitelikli analize tabii tutması, zayıf ve güçlü yanlarının farkındalığıyla hareket etmesi hayati önemde konudur. Potansiyelinin ve açmazlarının farkında olan hareketler ve siyasal aktörler, büyük fırsatlar ve değerli olanaklar sahibi olabilirken, bilinçli ve örgütlü hareket etmeyenlerinde büyük kaybettiklerine tarih tanıktır. Aleviler olarak tarihsel misyonumuzla kendimize yönelmemiz, iç ve dış dinamiklerin farkında olmamız bizi geleceğe taşıyacaktır. Soykırım kıskacındakiAlevilerin nitelikli analizini yapmak, tüm Alevi hareketlerinin önceliği olmalıdır. Riskleri ve tehlikleri bertaraf etmek, olanak ve imkanlardan azamı faydayı sağlamak bu analizler sayesinde mümkün olabilecektir. Ben bu makaleyi fırsat bilerek kısca Alevilerin avantajlarını, dezavantajları ile olanak ve risklerini şöyle sıralayabilirim.

1- Alevilerin Güçlü Yanları:

Kadim coğrafyanın tarihi yapım ve yaratım değerler sahibi olmaları, Kadının güçlü öncü olma toplumsallığı, Kitlesel mobilizasyon gücü, Coğrafyamızın jeo-stratejik konumu, Toplumun çoklu kültürünü ve çoklu kimliğini esas alan ideolojik ve politik yaklaşımı, Mücadele direngenliği, Siyasal ve toplumsal yaşamlarını dikey olmayan yatay Ocaklar sistemi üzerinde yaşatmaları, Sanat ve kültür alanlarında sürekli aydınlanma potansiyeli sahibi olmaları, Marjinal düşünce kalıpları karşısında değişim ve dönüşüm düşünce sistematiği vb.

2- Alevilerin Zayıf Yanları:

Her sürekten Alevileri kapsayan ortak siyasal programdan yoksun olmaları, Siyasete kapalı olma, politik özne olmaktan kaçınma hali, Parçalı duruş ve kendine göreci anlayışın egemen olması, Alevi üst çatı örgütü yerine kendisini, iktidarını ve ikbalini esas alma, Kişi, parti, grup odaklı siyaset yapma tarzı,

Niteliksiz veya yetersiz kişilerin kilit konumda bulunması, Medyanın zayıflığı, Statü amaçlı diplomatik çalışma yerine birey eksenli ilişkileri esas alan diplomasi faaliyeti, Ulusal bilinç ve duyarlılığın gevşek olması, Marjinal fikirlere eğilimli olma, Uluslararası meşru kurumlarda varlık gösterememe, Uluslararası konjonktürü doğru okuyamama, Ekonomik kaygıların yarattığı negatif motivasyon, Sosyal bilimlerde yetersiz insan kaynakları, Nahak zihniyet sahibi devleti ve ilişkiyi esas alma hassasiyeti, İç uzlaşıdan uzak olma, güvensizlik ve ortaklaşamama,

3-Fırsatlar:

Devletçi sistemin siyasal krizi, Üçüncü paylaşım savaşının yol açtığı yeni dengeler ve ittifaklar,

Selefist örgütlere karşı Alevilerin ortak yaşam anlayışı ve ‘birlik içinde çokluk’ anlayışları, Her kriz ve katliamdan sonra ayakları üzerinde durabilmenin toplumsallığı, Seküler yaşam anlayışı, Devletli sisteme karşı dikey olmayan yatak Ocaklar sistemi ve ekolojik yaklaşım potansiyeli, Küresel boyutta devletler arası çelişkilerin varlığı, Diasporadaki örgütlü toplumsallığı, Batı dünyası ile ortak değerler sahibi olma durumu, Ahlaki ve politik evrensel değerler sahibi olması vb.

4-Tehditler:

Devletli sistemin fiziki ve kültürel soykırım tehlikesi, Devletli sistemin kendi çıkarını esas alması,

Siyasal sisteme entegre olma ve yoğun asimilasyonun yaşanıyor olması, Oto-asimilasyon

Ortak tarih ve kültürel bilinçten yoksun olma,

Ortak inanç değerlerinden yoksun olma, güçlü aile ve aşiret ilişkileri, Marjinal fikirlere eğilim, Fars kuşatıcılığı, Türkçü kuşatıcılığı, Arap kuşatıcılığı.

Dünyada sağ popülizm ve faşizmin iktidarda olması vb.

Uluslararası kurumların işlevsiz, inisiyatifsiz ve meşruiyetlerini yitirmiş olmaları nedeni ile Kürtler ve Aleviler olarak soykırım riski ile karşı karşıyayız. Soykırım riskini bertaraf etmek ancak bilinçli insanın örgütlü mücadelesiyle mümkündür. Bilgi ve iletişim çağında bile vahşet ve barbarlık tüm insanlığı tehdit etmektedir. Çok ağır bedeller ödeyen Aleviler, bugün devletli sistemin kültürel soykırımı nedeni ile büyük bir tehditle karşı karşıyadırlar.Emperyalist paylaşım savaşlarında,tarihsel hakikatler göz ardı edilerek kurulan suni ulus devletler, eşyanın tabiatı gereği kriz içindedirler. Eğer bu krize ve kaos aralığına rasyonel bir şekilde yaklaşır, doğru analizler yapabilirsek, hiç kuşkusuz ki biz Aleviler için yeni fırsatlar demek olacaktır. Aleviler olarak tarihten çıkaracağımız derslerle bugün yaşanan krizden en az kayıp, ama azami fayda ile çıkmak istiyorsak şu an dünyada lehimize esen rüzgârı arkamıza almalı, mücadeleyi statü ile taçlandırmalıyız. Ancak bu konjoktürün sonuna kadar böyle devam edeceğini de kimse söyleyemez. Bu nedenle her türlü riski bertaraf eden örgütlü mücadleiçinde olmamız gerekmektedir. Aksi durumda, kaçırılan her bir fırsatın, nelere mal olacağını geçtiğimiz yüzyılda büyük bedeller vermiş, ağır siyasal ve sosyal travmalar yaşamış inançtan insanlar olarak herkesten çok bizim bilmemiz gerekiyor. Rojava, Suriye ve Ortadoğu’ da olanca şiddeti ile devam eden savaşta açığa çıkan yeni ittifaklar ve dengeleri doğru okuyabilir, çelişkilerin neden olacağı fırsatları amacına uygun değerlendirmenin örgütlü mücadelesini harekete geçirebilirsek kazanan halklar, kazanan mazlumlar olacaktır.

Suriye’deki Alevi katliamları Avrupa Konseyi önünde protesto edildi

Alevi örgütleri Suriye’de son süreçte cihatçı çetelerin halkı tehdit eden uygulamaları nedeniyle Avrupa kamuoyunu bilgilendirmek ve Avrupa Birliği’nin harekete geçmesini sağlamak amacıyla Fransa Strasbourg’da basın açıklaması gerçekleştirdi.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) gibi Alevi kurumları ve demokratik kitle örgütleri Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan Avrupa Konseyi önünde ortak basın açıklaması ile ‘Suriye’de halklar ve inançlar tehdit altında’ olduğuna dikkat çekiyor. Kırk dernek ve örgütün içinde yer aldığı Demokratik Güç Birliği de açıklamaya destek verdi.

Açıklama öncesinde Suriye’de saldırılarda yaşamını yitirenler için bir dakikalık saygı duruşu sonrasında 6 dilde açıklama yapıldı.

Eylemde Mark Aslan Fransızca, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Mehmet Gündüz Türkçe, Melisla Kalkandelen Fransızca, Süleyman Okur Arapça, Demir Çelik Kürtçe ve Gülay Kurtyiğit ise Almanca açıklama yaptı.

Kurumlar adına ortak açıklamanın Türkçesini ise Rozbi Demir okudu.

“DEMOKRASİ HAYRANI KESİLEN ERDOĞAN-BAHÇELİ DÖNÜP TARİHLERİNE BAKSINLAR”

Açıklamada söz alan Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Mehmet Gündüz, “Ortadoğu yeniden dizayn oyunu ve çıkarlar için bir savaş haline döndü. Suriye’de bir diktatörün yıkılışına demokrasi diyen Avrupa ve emperyalistler güçler, yeni bir diktatörlüğün kurulmasına hizmet eder hale gelmişlerdir. Ortadoğu’daki Kürtlerin, Alevileri, Ezidilerin, Süryanilari birbirine kırdırarak, o ülkelerdeki yer altı ve yer üstü kaynaklara hükmetmek istiyorlar. Bu haksız savaşa mazlum hakların yanındayız. AKP-MHP, Esad’ın yıkılmasıyla demokrasi hayranı kesilerken, kendi ülkelerine dönüp bakmıyorlar. Esad’ın yıkılmasıyla Türkiye’deki ekonomik, siyasi, sosyal krizi örtbas ederek barış meleği kesilen Erdoğan ve Bahçeli’ye söyleyeceğimiz söz ise; dönün kendi tarihinize bakın olacaktır. Biz bu sisteme karşı mücadeleyi sürdüreceğiz” dedi.

“SAVAŞ SİSTEMATİK ZULMÜ BERABERİNDE GETİRMİŞTİR”

Kurumlar adına ortak Türkçe açıklamayı Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu Eşit Başkanı Rozbi Demir okudu. Demir,  “Suriye’de on yılı aşkın süredir devam eden savaş, yalnızca fiziksel yıkım ve siyasi kaos yaratmakla kalmamış, aynı zamanda Aleviler, Hristiyanlar, Kürtler, Süryaniler, Ezidiler, Dürziler, İsmaililer ve diğer farklı inanç ve etnik kimlikleri hedef alan sistematik zulüm ve şiddeti de beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Suriye halkları, uzun yıllardır açlık, sefalet ve zorluk içinde hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Halklar, kimliklerinden ve inançlarından dolayı cihadist ve selefist grupların saldırılarına maruz kalmakta, yerlerinden edilmekte, kutsal mekânları tahrip edilmekte ve mezhepsel nefrete hedef olmaktadır” şeklinde konuştu.

“ALEVİLER, ESAD REJİMİYLE ÖZDEŞLEŞTİREK HEDEF HALİNE GETİRİLDİ”

Cihatçı çetelerin Alevileri Esad rejimiyle özdeştirerek saldırıların önünü açtığını ifade eden Demir, “Bu süreçte özellikle Aleviler, cihatçı örgütlerin mezhepçi ve dinci saldırılarına ve katliamlarına uğrayan başlıca topluluklardan biri olmuştur. Alevilere yönelik saldırılar, yalnızca bir topluluğun kimliğine değil, aynı zamanda bölgedeki halkların barış içinde bir arada yaşama iradesine de doğrudan tehdit oluşturmaktadır. Aleviler, yanlış bir şekilde Esad rejimiyle özdeşleştirilerek nefret suçlarının hedefi haline gelmiştir. Radikal gruplar, “Aleviler Esadcı, Esad da Alevi söylemiyle şiddeti körüklemektedir. İran ,Suriye’de yalnızca Esad rejimini desteklemiş, ancak Suriye halklarını desteklememiştir. Bu durum İran’n Alevilere de destek verdiği yönünde bir algı yaratmıştır. Oysa İran, Alevileri inançsal olarak kendisine yakın görmemekte ve onları Şii topluluklar arasında saymamaktadır. Aleviler İran Şii’si değildir ve bu yanlış algılar, Alevilere yönelik mezhepçi propagandaları ve nefreti beslemektedir” diye belirtti.

“ALEVİLERE YÖNELİK SALDIRILAR SOYKIRIM BOYUTUNA ULAŞMAKTA”

Demir, Alevi halkının demokratik bir Suriye inşasına karşılık Alevi köylerinde sivillere yönelik katliamlar gerçekleştirilerek kutsal mekanlara saldırılar düzenlediğini hatırlattı. Saldırıların soykırım boyutuna ulaştığını kaydeden Demir şunları vurguladı:

“Cihatçı selefi gruplar, bu katliamları videoya kaydederek “Aleviler, sizin için geliyoruz” mesajıyla kafa keserek infaz yapma gibi vahşi yöntemler kullanmış ve toplu infazlar gerçekleştirmiştir. Bu zulüm ve vahşet, yalnızca askeri değil, sivil alanda da bir insanlık suçudur ve bu duruma sessiz kalmak suça ortak olmak anlamına gelmektedir.

Alevi türbeleri, Hristiyan kiliseleri ve diğer inanç topluluklarına ait kutsal mekânlar, radikal gruplar tarafından sistematik olarak tahrip edilmektedir. Mezhep temelli ayrımcılık nedeniyle binlerce kamu görevlisi işten çıkarılmış, birçok kişi keyfi tutuklamalara ve adil olmayan yargılamalara maruz kalmıştır. Alevilere yönelik nefret ve saldırılar ise artarak devam etmekte ve soykırım boyutlarına ulaşmaktadır. Homs kırsalında Hristiyanların tarım arazileri yakılıp yok edilmiş, Malula’da yaşayan Süryaniler abluka ve saldırılarla karşı karşıya bırakılmıştır.”

TALEPLER

Aleviler ile birlikte Suriye halklarının da varlık ve güvenlik tehlikesi altında olduğunu kaydeden Demir, Alevi kurumlarının taleplerini şöyle sıraladı:

1- Yaşam hakkı ve ibadet özgürlüğü:

Tüm din ve inanç gruplarının yaşam hakkı ve ibadet özgürlüğü güvence altına alınmalı; demokratik, özgürlükçü ve laik bir anayasa oluşturularak tüm etnik yapı ve inançlar anayasal koruma altına alınmalıdır.

2- Hassasiyetle kınama ve yaptırımlar:

Mezhep temelli nefret söylemleri uluslararası kuruluşlarca açıkça kınanmalı ve bu propagandaları yayan gruplara yaptırımlar uygulanmalıdır.

3- Kutsal mekânların korunması:

Kutsal mekânlar korunmalı, zorla yerinden edilenlerin güvenli dönüşü sağlanmalı ve insan hakları ihlallerinden sorumlu olanlar bağımsız mahkemelerde yargılanmalıdır.

4- BM gözetimi ve garantörlük:

Suriye’de istikrar İçin Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi garantörlük sağlamalı, geçiş hükümetini denetleyerek adil ve demokratik seçimlerin yapılması için gerekli koşulları oluşturmalıdır.

5- Radikal gruplarla ilişkilerin kesilmesi:

Avrupa Birliği, HTŞ ve benzeri radikal grupların işlediği insanlık suçlarını kınamalı ve bu gruplarla olan tüm İlişkileri kesmelidir.

6- Azınlık haklarının güçlendirilmesi:

Başta Aleviler ve Kürtler olmak üzere tüm azınlıklar, kimliklerini özgürce ifade etmeli, anadillerinde eğitim görmeli ve özerk yönetimlerle kendilerini yönetme hakkına sahip olmalıdır.

Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nü, Suriye’deki çatışma ve katliam bölgelerinde konumlanmaya ve bu saldırıları durdurmak için aktif göreve davet ediyoruz.”

ALEVİ ÖRGÜTLERİNİN TEMSİLCİLERİNDEN HAREKETE GEÇME ÇAĞRISI

Açıklamanın ardından Arap Aleviler adına söz alan  Süleyman Okur, “Hükümdarların bize yönelik baskıları bizlere böyle eylemlere sürüklüyor. Bu kötü günde bütün renkleri kucaklayıp dayanışma geliştirebiliyorsak, güzel günlerde de daha değerli mesajların verileceği görünüyor. Mesajımız insanlığadır” derken, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Nevin Kamilağaoğlu ise, “Yaşasın halkların kardeşliği. Emeklerinden dolayı herkese teşekkür ediyorum. Ortadoğu ve Türkiye’de gelişmeler bizleri yakından ilgilendiriyor. Bu katliamlara Avrupa’dan ses olmak çok önemli. Bu eylemlikler devam edecek” diye belirtti.

Demokratik Alevi Federasyonu Eş Başkanı Demir Çelik Suriye’de halklara yönelik soykırımlara dikkat çekerek, “Bu birlikteliğinizden dolayı hepinizi kutluyorum. Suriye’de Aleviler, Dürziler, Kürtler, soykırımla karşı karşıyalar. Buna sessiz kalamayız ve ses olamaya çalıştık. Egemenler bizleri parçalara bölerek renklerimiziz, dilimizin, düşüncemizin farklılığından faydalanmak istediler. Bizler inancımız ve fikriyatımız ile varız, biriz ve birlikteyiz. İnsan olmanın erdemliliğiyle dilimizi, inancımıza, toprağımıza ve kimliğimize sahip çıkacağız. Sahip çıkanlara aşk olsun diyorum” diye konuştu.

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu Eşit Başkanı Hüseyin Mat ise tüm toplumsal kesimlere katliama demesi çağrısında bulunarak, “Aleviler nerede yaşıyorsa yaşasın, hangi devletin vatandaşı olursa olsun aynı zulmü, politikayı ve soykırımı yaşamak zorunda kaldılar. Bu bizim tarihimiz olmamalı. Bizler dünün yaşanmışlıklarını yaşamamak için buradayız. Dünü arayacağımız günler maalesef önümüzde duruyor. Birlikte olmak zorundayız, başka şansımız yok” ifadelerini kullandı.

PİRHA/STRAZBOURG

Aşık Veysel’in heykeline saldırıya tepki

 İstanbul’un Avcılar ilçesinde bulunan Aşık Veysel’in heykelindeki sazı, kimliği henüz belirlenmeyen kişi veya kişiler tarafından kırıldı. Heykele yapılan saldırı büyük tepki çekti. Şair-Yazar Nihat Behram, “Alevi düşmanlığı “Aşık Veysel’in heykeline saldırı boyutuna vardıysa bu artık barbar, vandal dinciliğin kudurmasıdır. Susma, değerlerine sahip çık!” dedi. 

Avcılar’da Erol Mumcu Kültür Sanat Parkı’nda bulunan Aşık Veysel heykeline kimliği henüz belirlenmeyen kişi ya da kişiler tarafından saldırıda bulunuldu. Aşık Veysel’i elinde sazıyla tasvir eden heykelin sazının sap kısmını kırdılar.

Aşık Veysel’in sazının kırılmasına bir tepki de Şair-Yazar Nihat Behram’dan geldi.

Behram, X hesabından yayınladığı mesajda, “Alevi düşmanlığı eğer insanlığa aydınlık saçan, yüreği sevgi, iyilik pınarı halk atası Aşık Veysel’in heykeline saldırı boyutuna vardıysa bu artık aydınlık olan her şeye düşman barbar, vandal dinciliğin kudurmasıdır. Susma, değerlerine sahip çık!” dedi.

Bu arada Avcılar Belediyesi, sanatçılara ait eserlerin korunmasına yönelik çalışmalarını sürdüreceğini açıkladı.

PİRHA/İSTANBUL