Ana Sayfa Blog Sayfa 124

Öcalan’ın açıklamasını beklerken HAYDAR ERGÜL

Ortalık toz duman. PKK Lideri Abdullah Öcalan ne zaman açıklama yapacak, görüntülü mü, sözlü mü veya yazılı mı olacak? Yine açıklamanın içeriği nasıl olacak? Bu minval üzeri sorular artarak devam ediyor.

Şimdiye kadar DEM Heyeti İmralı’ya iki kez gidip geldi. Ve Heyet ilk İmralı görüşmesinden sonra Türkiye’deki parti yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Ardından bu görüşmelerin sonuçlarını Öcalan’a aktarmak için ikinci kez İmralı’ya gitti. İkinci görüşmeden sonra Heyet Güney Kürdistan’a geçti. Başta KDP, YNK olmak üzere siyasi parti yetkillieriyle çeşitli görüşmeler yaptı ve Türkiye’ye döndü.

Heyetinin önümüzdeki günlerde İmralı’ya üçüncü bir ziyaret yapması bekleniyor. Ardından Öcalan’dan beklenen açıklamanın yapılacağı kuvvetle muhtemeldir. Ancak açıklama Heyet’in İmralı’da bulunduğu zamanda mı veya daha sonramı yapılacağı net değildir. Muhtemeldir ki Heyet ziyaretinden sonra yapılacaktır açıklama. Zira Öcalan Güney Kürt partilerinden gelecek sonuçlara göre de bir çalışma yapmaya ihtiyaç duyabilir. Yine PKK çevrelerinden yapılan son açıklamalar üzerine devletin açıklamanın görsel veya sözlü yapmasına olanak verme ihtimali zayıf görülebilir. Yazılı olma ihtimali daha güçlüdür.

Öyle görünüyor ki Öcalan önümüzdeki günlerde veya haftalarda bir çağrı yapacaktır. Aylar önceden hemen her çevre kendi meşrebine göre yapılacak çağrıya ilişkin yorum ve değerlendirmeler yapmaktadırlar. Bu değerlendirmelerin amacı açıktır. Kamuoyunu baştan kendi çıkarlarına manipüle etmektir. Açık ki asıl amaç Kürt sorununa siyasal ve demokratik çözüm bulmak değildir. Daha çok PKK’nin elinden silahı almaktır. Bu silah alma meselesi kırk yıllık hikayedir. Oluşan yeni Ortadoğu konjonktürün ağırlıklı fırsatlar ortamında Kürtleri 1. Dünya Savaşı derekesine düşürmek; örgütsüz kılmak istemidir. Örgütsüz Kürt’e her tür dayatmada bulunmak kolaylaşacaktır çünkü. Bu olmasa bile yapılan açıklamayı çarpıtma, düşüncede muğlaklık yaratma da fayda sağlayabilir hesabıdır.

Nitekim gelişmelere bakıldığında ortam hiç de çözüm veya barışa uygun görünmemektedir. Kayyum atamaları hızından bir şey kaybetmedi. En son Van Büyük Şehir Belediyesine kayyum atandı. Şimdiye kadar DEM partinin beş şehir belediyesine kayyum atanmıştır. Şehirler şunlar; Van, Siirt, Dersim, Batman ve Mardin. Yine çok sayıda ilçe ve belde belediyesine de kayyum atanmış durumdadır. Devamı da gelecek gibidir.

Yine Batı’da kent uzlaşısı sonucu CHP’nin kazandığı belediyelere de kayyum atanmaya başlandı. Kent uzlaşısı sonucu belediye meclislerine seçilenler de gözaltına alınıyor ve tutuklanıyorlar.

HDK’ye dönükte gözaltılar ve tutuklamalar da devam ediyor. En son on kentte sürdürülen operasyonlar sonucu gözaltına alınan 51 kişiden otuzu tutuklandı.

Bu liste daha da uzatılabilir. Bu gözaltı ve tutuklamalardan amaç edinilen iki husustan söz edilebilir. Birincisi Kürtlerden uzak durun aksi halde başınız belaya girer. Yani Kürtleri yalnızlaştırıp güçsüzleştirme hedeflenmektedir. Buna bağlı olarak ikincisi mevcut Cumhur ittifakına muhalif olanları elimine etme ve zayıfta olsa karşı çıkma ihtimali olan siyasi veya toplumsal grup ve çevre bırakmama taktiği izlenmektedir. Buna en iyi örneklerden biri de yurtdışı yasağı konulan TUSİAD başkanı ile TUSİAD YİK başkanı olmaktadır.

Neden devlet tarafından böylesine operasyonel dönem yaşatılmaktadır? Çünkü Kürt sorunu adeta 1. Dünya Savaşı öncesine doğru bir dönüşüm yapmaktadır. Ancak o zamanki Kürtlerle günümüz Kürtleri arasında çok temel bir fark vardır. O zaman Kürtler ideolojisiz, paradigmasız ve örgütsüzlerdi. Şimdi ise halklara örnek teşkil edecek derecede gelişkin bir yapıya sahiptirler. Dolaysıyla Kürt sorunu çözüm sürecine girmiştir demek doğru tespit olur. Yine Öcalan’dan beklenen açıklama bölgenin yeni konjonktürü ile bağlantılı olacaktır. Ve Kürt sorunu çözümünde ilgili çevrelere makulü gösterecek içerik taşıyacaktır.

Yani Öcalan’dan örgütü fes et ve silah göm beklentisinde olanlar irrasyonel düşünenler ve güçlerini aşırı abartanlardır. Nitekim yapılan kimi konuşmalar ve operasyon üzerine operasyon çekmeler rasyonel olmamakla ilgilidir. Bu daha çok da hükümet olanlarda fazladır.

Türkiye’de şu an irrasyonel bir yönetim iş başındadır. Bu yönetimin nerdeyse 23 yılı geride kalıyor. 23 yıldır yönetiyor ve kendine göre her şeyi başarmıştır. Kendi ifadeleriyle 1. Dünya Savaşı sonrası açılan parantez kapanıyor. Yeni koşullarda Osmanlı rüyası görülüyor. AKP ve lideri her şeyi başardı. El attığı her şeyi yaptı. Gülen Cemaati tasfiye edildi, ordu vesayeti sonra erdirildi gibi. Kendilerince büyük bir başarı hikayesidir. Buna sessiz devrim diyorlar.  En son Şam’da Baas rejimi de düşürüldü gibi bir başarı hikayesi de ortaya konulunca, gerçekçi olmayan bir düşünce yapısının oluşumunu kaçınılmaz kıldı. İrrasyonel olma hali bunlarla ilgilidir. Dolaysıyla mevcut yönetimin bölge konjonktürünü doğru okuyacağını var saymak, buna göre değerlendirmeler yapmak yanlış sonuçlara götürebilir.

Devlet yönetiminin hali böyle sürrealist olunca Öcalan’ın görüşme yapması doğru mudur? Bazı kesimler bunu tartışıyor. Görüşme yapması doğrudur. Çünkü Kürt sorunu bölgesel ve küresel bir soruna dönüşmüştür, demokratik dönüşüm ve çözümün olumlu sonuçlarından en çok ezilen ve sömürülenler faydalanır. Dolayısıyla Öcalan’ın yaptığı görüşmeler, olası yapacağı çalışmalar, temaslar sadece Türkiye’ye hitap etmiyor. Çözümden yana olduğunu söylüyor Öcalan. Ve bilindiği gibi 3. Yol takip edilmektedir. Ucu açık, taktik ilişkiler kurularak gelişmeler sağlanabilir. Bu konuda çok fazla yaşanmışlık var ve tecrübeli bir çizgi yakalanmıştır. Bunun en gelişkin uygulaması Rojava örneğidir.

Öcalan kim çözümden yana, Özgürlük Hareketi mi yoksa devlet mi çözüm istemiyor? Yani böyle bir ikilem de yaratıyor. Bunun altını çizmek lazım. Şunu belirtelim: 2013-15 arası süren diyalog sürecinde çoğu çevre der ki hani bir şey olmadı? Şunu bilmek lazım. Kuzey Doğu Suriye’de ortaya çıkan yapı aslında o süreçte Türkiye’de sürdürülen diyalogla doğudan bağlantılıdır. İran’daki 2022’nin sonunda yaşanan Jin Jiyan Azadi direnişindeki gelişmelerden söz etmek yerinde olur. Uluslararası alanda Kürt Kadın Hareketi’nin bu kadar popülerleşmesi yine bu diyalogla bağlantılıdır. Özcesi toplumsal herhangi bir adımın tek bir sonucu yoktur. Birden fazla sonucu vardır. Bölge dinamiği Öcalan’ın yeni bir mesajının çok yönlü olumlu sonuç üretmesine müsaittir. Öcalan’ın atacağı adımlar geniş dinamiklere hitap eder ve bunu toplumsallaştırır. Bu bağlamlar içinde bakmak ve pratikleşmek çok şey kazandırabilir.

Aleviler barışın yanında

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Avrupa Arap Alevileri Federasyonu (AAAF) tarafından düzenlenen panel “Aleviler Barışı Konuşuyor” başlığıyla Almanya’nın Mainz-Gustavsburg Cem Evi’nde geçekleşti. Moderatörlüğünü Özgür Demir’in yaptığı konferansa DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat konuşmacı olarak katıldı. Panel’de açılış konuşması AAAF Hessen Bölge Başkanı İhsan Dilber ve Gustavsburg Cemevi Başkanı Müslüm Aktar tarafından yapıldı. 

Alevilerin felsefesi ve inançları hedefte

AAAF Genel Başkanı Serhat Süleyman Narlı, Alevilerin yaşam felsefelerinin ve inançlarının tarih boyunca sürekli saldırıların hedefi olduğunun, bugün de aynı saldırılarla yüz yüze kaldıklarının altını çizdi. 

Alevilerin sorunların çözümünde seslerini daha yüksek çıkartması gerektiğine vurgu yapan DEM Parti Milletvekili Celal Fırat, örgütlenmenin ve mücadeleye devam etmenin önemini şu sözlerle ifade etti: “Aleviler, kimliklerinden dolayı, inançlarından dolayı Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, Malatya katliamları gibi yüzlerce katliam yaşadılar. Bu kadar katliama uğramış, yakılmış olan biz Aleviler neden hala bir olamıyoruz? Örgütlenirsek özgürleşiriz, bunun mevcut koşulu budur.”

Barış kutsaldır

FEDA Eşbaşkanı Demir Çelik, Alevilerin son yüzyılda yaşadığı ağır travmalara dikkat çekerek, ortak mücadelenin önemini vurguladı. Çelik, gerçekleştirilen konferansını önemini şu sözlerle dile getirdi: “Barış kutsaldır; herkesten çok biz Alevilerin dillendirmesi ve sahip çıktığı bir kutsallıktır. Savaşın yıkıcılığı, başta kadınlar ve çocuklar olmak üzere toplum kırımını deşifre etmek, karşısında pozisyon almak ve dolayısıyla barışı dillendirmek herkesten çok kendisine Alevi diyenin görevi olmalıdır.”

Amasız, fakatsız barışın yanındayız 

Alevi inancının temel öğesinin insan ve yaşam hakkı olduğunu ifade eden AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat, sürecin demokratikleşmesi yolunda Alevilere sorumluluklar düştüğünü söyledi. Mat, sözlerine şöyle devam etti: “Aleviler, amasız, fakatsız onurlu bir barışın yanında yer alacaktır. 35 yıllık mücadele gösterdi ki Aleviler cumhuriyetin demokratikleşmesine müthiş katkı sunuyor. Türkiye’nin demokratikleşmesi sadece Diyarbakır’dan değil aynı zamanda Dersim’den ve Hacıbektaş’tan geçer. Biz de bu vesileyle bu şeffaf ve demokratik olarak yürütülecek bir sürecin ortak paydaşı olmak istiyoruz.”

Tartışmalar açık ve şeffaf

Ortadoğu’da yaşanan sorunların, krizlerin ve savaşların emperyal güçlerin yaşadığı küresel sermaye krizinden kaynaklandığına işaret eden DEM Parti Eşbaşkanı Tülay Hatimoğulları, yaşanan gelişmelerin Türkiye’de iç barışı tartışmayı gerekli kıldığını vurguladı. 2013 yılındaki barış sürecinde muhalefetin ve toplumsal dinamiklerin yeterince sürece dahil olmadığını, bu dönemde ise daha açık ve şeffaf  tartışan bir çalışma yürüttüklerini belirten Hatimoğulları, konuşmasına şöyle devam etti: “2013 sürecinde toplumsal dinamikler barışı tartışmadı. Biz de bu konuda eksik kaldık, öz eleştirisini verdiğimiz bir konu da budur. Bu süreçte ise, toplumun nabzını tutan bütün toplumsal kesimlerle yaptığımız görüşmelerin tamamı pozitif geçti. Yaptığımız toplantılardaki ana görüş, bu toprakların barışa ihtiyacı olduğudur.”

yeni özgür politika

Kadın Kıyımının Derinleşen Görünümü Üzerine

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve Kadın Kıyımının Derinleşen Görünümü Üzerine:

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yaklaşırken, ülkemizde ve de Dünya da kadınların karşılaştığı şiddet, ayrımcılık ve baskılar her geçen gün derinleşiyor. Bu yıl, yalnızca kadınların eşitlik mücadelesini kutlamakla kalmayacak, aynı zamanda hükümetin kadın hakları, Alevi ve Kürt düşmanlığı gibi insan hakları ihlallerini sorgulamak, yeni stratejiler üretmek için de bir fırsat olacak. İçinde bulunduğumuz siyasi atmosferde, kadınların haklarını savunmak her geçen gün daha da zor hale gelmiş durumda.

Özellikle, hükümetin İstanbul Sözleşmesi’ni feshetmesi, kadına yönelik şiddeti ve kadın cinayetlerini görmezden gelmekten öteye geçerek, devletin kadınları koruma sorumluluğunu yok saydığı bir adım olmuştur. Bu kararla birlikte, kadınların hayatları daha da tehlikeye girmiştir. İstanbul Sözleşmesi’nin feshi kadınların korunması ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesinin büyük bir gerilemesi olarak tarihe geçmiştir.

Bu süreç sadece , hukuki ve siyasi bir kayıp olmayıp, toplumsal barışa da ciddi bir tehdit oluşturmuştur. Hükümetin Alevi ve Kürt düşmanlığını körükleyen politikaları, sadece bu toplulukları hedef almakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliğine yönelik mücadelenin önünü de tıkamıştır. Kadınların, hangi etnik kökenden ya da inançtan olursa olsun, eşit haklara sahip olması gerektiği gerçeği bir kez daha gözler önüne serilmektedir. Ancak bu mücadele, yalnızca kadınların değil, tüm toplumsal grupların sorumluluğundadır.

Süreç içinde, kadınların sesini yükselten, eşitlik ve özgürlük talep eden birçok canlarımız ve gazeteci tutuklanmış, sesini duyurmak isteyenler susturulmuştur. Bu, aslında kadınların ve tüm muhalefetin karşılaştığı en büyük zorluklardan birisidir: Hak ve özgürlükler üzerindeki baskıların giderek artması, bu hakları savunanların sesinin kesilmesi. Kadın hakları savunucuları, yalnızca kadınların değil, tüm toplumun eşit ve adil bir şekilde yaşamasını savunurken, bu baskılarla karşılaşmak, mücadelelerini daha da zorlaştırmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, susturulmaya çalışan bu seslerin gücü, yalnızca kadınlar için değil, tüm toplum için umut kaynağı olmuştur.

Kadınlar, bu süreçte yalnızca kendi haklarını savunmakla kalmayıp, aynı zamanda tüm toplumsal kesimlerle birlikte hareket etmeyi başarmışlardır. Kadın hakları savunuculuğu, sadece kadınların sorunu değil, herkesin sorunudur. Birlikte hareket ettiğimizde, sesimizi duyurabileceğimizin, adaletsizliklere karşı direneceğimizin ve haklarımızı geri alacağımızın bilincindeyiz. Bu yüzden kadınların dayanışması ve birlikte hareket etme gücü, bu karanlık dönemde en büyük umut kaynağımızdır.

8 Mart, sadece bir kutlama günü değil, aynı zamanda bu zorlukları aşmak için birlikte mücadele etme kararlılığımızın da simgesidir. Kadınların, toplumsal eşitsizliklere karşı duruşunu pekiştireceği, seslerini duyuracağı ve birlikte değişim yaratacağı bir gün olmalıdır. Kadın hakları savunuculuğu her gün sürdürülmeli, kadınlar yalnızca 8 Mart’ta değil, her gün eşitlik ve özgürlük için sesini yükseltmelidir. Hükümetin, Alevi ve Kürt düşmanlığına dayanan politikaları ve kadınların haklarını yok sayan tutumu, ancak hep birlikte, toplumsal bir direniş ve dayanışma ile aşılabilir.

Beko oğlu İbrahim Kaya Hakk’a yürüdü

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü.

Elbistan Yazıtopallı Köyü Hoffolar Mezrası’ndan Beko oğlu İbrahim Kaya, Hakk’a yürüdü. Alevi toplumu için önemli isimlerden olan Kaya, 15 Şubat Cumartesi saat 14:00’te Yenibosna Cemevi’nden uğurlanıp, 16 Şubat Pazar saat 12:00’de kendi köyünde toprağa sırlanacak.

“KAYA’NIN HAYATI, ALEVİ KÜLTÜRÜNÜN YAŞATILMASI NOKTASINDA BİR ÖRNEK TEŞKİL ETMEKTEDİR”

Ocaxê Bakê Alevi Kültür Derneği yaptığı açıklamada şunları ifade etti:

“Ocaxê Bakê değerli bir hizmetkârı olarak, yıllar boyunca ocağın manevi sorumluluklarını ve görevlerini yerine getirmiştir. İbrahim Kaya, ocağının geleneklerini yaşatmak ve bu değerleri yeni nesillere aktarmak için büyük bir özveriyle çalışmış, hizmetlerini her zaman büyük bir sevgi ve saygı içinde yerine getirmiştir.

Ocaxê Bakê’ye olan sadakati, Alevi inancının temel değerlerine olan bağlılığını ve derin anlayışını yansıtmaktadır. İbrahim Kaya, ocağın mensuplarına rehberlik etmiş, ocağın ışığını hep canlı tutmuş ve Alevi inancının özünü yaşamış bir hizmetkâr olmuştur.
İbrahim Kaya’nın hayatı, Alevi kültürünün, geleneklerinin ve öğretilerinin yaşatılması noktasında bir örnek teşkil etmektedir. O, ocağın bir parçası olarak, Ocaxê Bakê manevi görevlerini yerine getirmekteki azmi ve kararlılığıyla hafızalarda yer etmiştir. Onun bu değerli katkıları, Alevi inancının ne kadar derin ve köklü bir geçmişe sahip olduğunun bir göstergesidir.

İbrahim Kaya’nın bu kutsal yoldaki hizmetlerini asla unutmayacağız. Ocaxê Bakê kattığı manevi güç, toplumsal birliğimizin pekişmesine yardımcı olmuştur. Bizler, İbrahim Kaya’yı, Alevi inancının derinliklerine olan bağlılığı ve hizmetleriyle hatırlayacağız.”

PİRHA/MARAŞ

Suriye yönetiminin ani çöküşü MİHRAÇ URAL

Biz bunu Beşar Esad’ın yanılgısı ya da tutsaklığı diyebileceğimiz bir şekilde düşünüyoruz. Sahil bölgesi tek bir kurşun dahi atmadan teslim edildi. Her taraf teslim edildi. Teslim! Bu teslimat olmasaydı HTŞ İdlib’ten bir adım öteye geçemezdi. Ama devlet aniden yok oldu, aniden. Hatta oradan boşalan insanlar “yahu ne oluyor, böyle bir şey olur mu” diye hayret ve tepki içerisindeydi.

Sabahleyin yoldaşlarımız kontrol yapıyorlardı. Evimizin yakınında bahriyeliler vardı. Bahriyeliler aniden ortadan kayboldu. Silahını alan aldı, atan attı. Dev bir mekanizma boşaldı. Ortalık silah, mazot çalanlara kaldı. Öyle bir pozisyon.

Acaba Beşar Esad kendi iradesiyle mi yarattı bu pozisyonu, yoksa şu ana kadar konuşmamış ve kimi söylentilere göre tutsak olduğu için mi? Mümkün! Ama artık Esadlar’dan geriye bir şey kalmadı. Esadlar geriye bir şey bırakmadı. Ne kendileri için ne de halkı için bir şey bırakabildi.

Bunlar ister kendi iradeleriyle ister zorla, öyle yanlış bir şey yaptılar ki, tarihsel bir hata. Aleviler için de tarihin en büyük hatasını işlediler.

Oysa bir ay direnseydiler, HTŞ ne Halep’e girebilirdi ne Şam’a. Zaten Sahil’e giremediler. Sahil’de çatışacak güç vardı. Hepimiz buradaydık. Hepimiz direnir, savaşırdık. Ama buna imkan tanımadılar.

Ortada büyük bir hata var. Bu, ya iradi bir hataydı ya da baskı sonucunda yapılmış bir hataydı. Bunu artık tarih irdeleyecek ve açıklayacaktır. Öyle olmaz. Öyle devlet terk edilmez. Savaşsız terk edilmez. Savaşın olmadığı bir şekilde devlet teslim edilmez.

Teslim ettiler. Devleti teslim ettiler. Kim yapar bunu? Bunu yapanlar işte burada. Bu kararı ya Beşar Esad aldı ya da alttaki kadrolar aldı. Yahu, 4. Ordu var! 4. Ordu’nun kuruluşu bu amaçlar için. Aniden karar alınıp silahlar terk edilir mi? Terk edilmez.

7 Aralık’ta Saray’da bazı karışıklıklar olduğu, çatışma yaşandığı şeklinde bazı söylentiler oldu. Bu doğru olabilir. Çünkü böyle bir karar çıkartılamaz. Orduyu terhis etmek diye bir şey yapılamaz. Ordu savaşmaya hazırdı. Savaşıyordu. Ama o Katar’daki 4’lü Zirve nasıl kararlar almışsa, bu kararlar orduya nasıl yansımışsa, nasıl olmuşsa olmuş, nereden kaynaklıysa, yanlış! Yanlışların en büyüğü!

Sahil bölgesindeki Alevi toplumu

Aleviler büyük bir bozgun halinde. Çok büyük bir bozgun. Toparlanmaya çalışıyorlar. Şimdi yavaş yavaş birlik oluşturmaya, dernekler kurmaya başladılar. Ama bu, savaşacaklar anlamına gelir mi gelmez mi artık zamanla ortaya çıkacak bir şey. Vuruşmadan, kendini savunmadan hiçbir hak savunulamaz.

Suriye’de değişik adlarda direniş örgütleri kendilerini göstermeye başladı ve bunlar gerek HTŞ’ye gerekse de diğer terör örgütlerine karşı ciddi eylemler yapmaya başladı. Ve bunlar Suriye’nin bütünlüğünü hedeflediklerini beyan ettiler. Bu durum Suriye’nin bütünlüğünü hedefleyen ciddi bir direnişin ortaya çıkmasını sağlayabilir mi diye bir umut var. Ama şu an bu çok güç. Biraz zaman gerekiyor. Zamana ihtiyaç var. Zaman! Bu sorunları aşabilecek tek şey zamandır. Bu çatışmalar henüz yeterince olgun hale gelmedi. Yeterince aktif değiller. Alevi halkını toparlayacak yeterli güçte değiller. Bir de “Dır-el Sahil”(Sahil Kalkanı) diye bir oluşum var. Bu oluşum, bilmiyorum, ne yapabilir. Böyle küçük küçük gruplar halinde buluşmalar yapıyorlar. Bakalım!

Bu süreçte iki eğilim ortaya çıkmaya başladı: Biri, Türkiye’nin himayesini, hatta Sahil bölgesinin Türkiye’ye ilhakını isteyen bir eğilim, diğeri de İsrail’in himayesini isteyen bir eğilim. Her iki eğilim de yanlış eğilimler. Her ikisi de uluslararası güçler tarafından kullanılmakta olan eğilimler. Bu eğilimlerle Suriye’de Alevilerin kazanabileceği hiçbir şey yoktur. Suriye’de Aleviler kendi örgütlenmelerini yaratmalıdır.

Bu her iki eğilim de çok zayıf ve elit kesimlerce işleniyor. Bunun herhangi bir sonuç getireceğini sanmıyorum. Suriye’deki Aleviler daha çok Suriye’nin birliğinden yana tavır takınır. Sonuna kadar bunun mücadelesini verir. Şimdiki eğilimler geçerli eğilimler değildir. Hele Türkiye’deki Kemalistlerin önerdiği Alevilerin Türkiye himayesine girmesi hikayesi tamamen yanlış bir hikayedir. Diğerlerinin İsrail’le ilişkiler kurulması anlamındaki eğilimi ise çok tehlikelidir ve yürümez.

Yürüyecek olan, Suriye’nin içinde Alevilerin etkin olduğu, Alevilerin yoğun olarak bir araya gelebildiği ve tavır alabildiği koşullardır. İşte bu koşullar Alevileri birliğe davet eder, Alevilerin iç bölünmesine son verir ve büyük bir çoğunlukla siyasal sahnede yer almaya çalışırlar. Ancak bu şekilde çıkış yolu mümkün olur. Tabii bunun nasıl oluşturulması gerekiyor? Suriye bütünlüğü içinde mi kalacaklar yoksa ayrı bir yapılanmaya mı yönelecekler? Bu, zamanla ortaya çıkacak. Alevi katliamları daha fazla devam ederse ayrı bir yapılanmaya gitmeleri kaçınılmaz olur. Bu günlerde Hama kırsalındaki Aleviler göçe zorlanıyor, Sahil kesimine gidip orada yerleşmeye zorlanıyor! Bu nasıl olabilir? Bu göç uygulaması ikame edilmeye çalışılıyor. Bu, zamanla sonuçlarını gösterecektir.

Ama önemli olan, Alevilerin henüz birlik olmadıkları bu koşullarda nasıl birlik olacakları sorunudur. Bunun çabası var. Bunun çabası verilmekte.

Emperyalist ülkelerin Suriye’yi 4-5 parçaya bölme projeleri olduğu görülüyor. Beş parça devlet kurma anlamında olmasa bile bölümler (kantonlar) halinde ele alınması mümkün. Aleviler, Dürziler, Kürtler, Türkmenler şeklinde kantonlar oluşturulması mümkün.

HTŞ devlet yönetemez

Bizim gözlemimize göre HTŞ yönetimi, devlet yönetebilecek kadrolara sahip değil. HTŞ, bir küçük gruptur. Savaşta kazandığı zaferler de yok. 30’a yakın grup bir araya gelip Halep’te, Hama’da savaştı. Ama bu güçler, devlet yönetecek ne tecrübeye sahip ne de bilgiye. Karanlık ve zulüm günleri 2 aydır Suriye’de hala sürüyor. 2 aydır lağvettikleri onlarca kurum ve müessese atamasız duruyorken, seçimlere gideceğiz diyerek en az 4 yıl ülkenin idaresini sürdürecekler.

Buradan da anlaşılıyor ki diktatörlüklerini karanlık ve zulüm yöntemleriyle devam ettireceklerdir. Bir de şimdi her şeyi lağvettikten sonra… Anayasayı, orduyu, partileri, Baroları, her türlü birliği lağvetti. Peki onun yerine ne koydu? Hiçbir şey. Ne ordu var ne de siyasi birlik. Hiçbir şey! Bu durumda devlet nasıl yönetilir? Devlet yönetemezsin! Bunun için bu Colani, 4 yıl boyunca seçimler yapılmadan hakim olacağını söylüyor. Bu dört yıl içinde ordu mu kurabileceksin, yeni bir devlet mi kurabileceksin? Bunları yapamazsın. İşleri buraya getirerek şimdiden Sünnilerin tepkisini çekmeye başlıyor. Sünniler tepki gösteriyorlar. Bu tepkiler gittikçe artıyor. Alevi birlikleri buna dikkat çekiyor. Eğer Sünniler ayağa kalkarsa biz de ayağa kalkarız, gibi söylemler içindeler. Bu iç çatışma büyük bir ihtimalle kopacak. Çünkü HTŞ devlet yönetecek güçte değildir. Ne yaptılar? Kimi yerlerde yönetimi olduğu gibi bıraktılar, bazılarını değiştirdiler ama yerine atadıkları kimse yok… Öyle karmakarışık bir devlet yapısı ortaya çıktı.

Aleviler %12-13 nüfus oranlarıyla Suriye’de Sünni topluluktan sonra gelen en kalabalık topluluktur. Ama örgütlülük bakımından en zayıf kesimdir. Alevi halkının toparlanıp örgütlenerek kendilerini yeni yönetime dayatacak bir potansiyeli yakalamaları gerekir.

Bu potansiyel şimdiden belirmeye başladı. Yavaş yavaş toparlanıyorlar. Büyük Meclis kurma çabası var. Gazal Gazal gibi yakından tanıdığımız isimler var. Aleviler kendi aralarında da ayırımlar taşıyorlar, fakat bu aralar birliğe doğru bir gidiş seziliyor. Kuruluş çabaları var. Büyük bir dernek oluşturma çabaları var. Bu günlerde kısa sürede gelişmeler belli olacak. Bu gelişmeler, Sünnilerin kendi içlerindeki sorunları da göz önüne aldığımızda önemli bir rol oynar.

Kürt hareketi elini güçlü bir şekilde bu halka uzatmalı. Başka güçlerin, uluslararası güçlerin bu alanda rol çalmasına fırsat bırakmadan Kürt hareketi Alevi toplumuyla aktif dayanışma içine girmelidir.

Uluslararası güçler Alevi katliamları teşvik ederek bu topluluğu himayeye muhtaç bırakıyor gibi görünüyor. Böyle bir risk var. Çünkü katliamlar sürekli. Alevilere yönelik katliamlar sürekli gündeme geliyor. Aleviler bunu bir sığınma olarak algılayabilirler. Zamanla bu duygular gelişir, belirli bir emperyalist gücün yanında yer almaya ya da korumasına girmeye yönelik çıkışlar olabilir. Bu mümkün. Bunun önüne geçmek için Suriye içerisindeki toplulukların dayanışması ile sorunların çözümlenmesine gidilmelidir.

Barış mı, Savaş mı?

Ortadoğu’nun temel gündem maddesini savaş ve Suriye’deki durum oluşturuyor. Bunun yarattığı sonuçlar ve burada yaşayan Alevilerin, Hristiyanların, Kürtlerin, Asurilerin, Ermenilerin geleceğine dair kaygılar tartışılıyor.

Bu tartışmalar, Türkiye’nin nereye doğru evrileceğinin de resmini ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşları olarak büyük savaştan yana mı tavır takınacağız, yoksa barışın inşasında, birlikte yaşama alanlarını yaratma konusunda mı bir karar vereceğiz?

DW’in bir haberi şöyle diyor: “Türkiye’de terörden aranan kaç HTŞ’li ve El Kaideli var? Yargı kararlarında nelerle anılıyorlar? Aranan IŞİD’çiler HTŞ saflarına katılabilir mi?” Suriye’de tutuklanan IŞİD’liler Türkiye’ye iade edilmek istediklerini söylemişlerdi. Neden? Çünkü Türkiye yargısı bunları ödüllendiriyor.

Türkiye’nin özellikle Rojava’da geliştirdiği savaş, IŞİD’e karşı mücadeleyi sekteye uğratıyor. Türkiye geçtiğimiz günlerde “Bunları bize teslim edin.” dedi. Peki, bu suç mekanizmaları Türkiye’ye teslim edildiğinde ne oluyor? Sözde Suriye Milli Ordusu (SMO) ya da eski Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) gibi çete grupları sahneye çıkıyor.

Suriye’deki gelişmelerden Türkiye’nin pay almak istediği açık. Cihatçı grupların yürüttüğü savaş ve katliamların desteklendiği biliniyor. İç politikada büyük hayaller beslenirken, dış politikada itibarsızlık devam ediyor. Bunun en somut örneği: Avrupa’da Suriye’nin geleceğine dair yapılan toplantıya ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya katılırken, Türkiye davet edilmedi.

Suriye’de Aleviler için ciddi bir tehdit var. Katliam görüntüleri gelirken Türkiye medyası bu durumu görmezden geliyor, aksine destekleyici bir propaganda yürütüyor. Alevileri “Baas rejiminin destekleyicileri” olarak göstermek için çalışıyor. Suriye’de Kürtler, Aleviler, Hristiyanlar ve Ermeniler kendi geleceklerini şekillendirmeye çalışırken, Türkiye bu halkların üzerine savaş yürütüyor.

Peki, bu savaş kimin çıkarına? Kim zenginleşiyor? Türkiye’nin vergileriyle finanse edilen savaşın sonunda hangi çeteler büyüyor? Halkın paraları eğitime, sağlığa veya refaha değil, savaş sektörüne ve silah sanayisine aktarılıyor. Türkiye’deki savunma sanayi şirketleri ve iktidara yakın gruplar büyük kazanç sağlarken, vatandaş yoksullaşıyor.

Özellikle Türkiye’deki silah sektörü, iktidar çevresine yakın sermaye gruplarıyla büyüyor. Büyük ihaleler belirli şirketlere gidiyor ve savaşın devam etmesi, bu yapıların güçlenmesini sağlıyor. Halk için bu savaşın hiçbir getirisi yok. İşgal edilen bölgelerde Türkiye vatandaşlarının refahı artmıyor; aksine, savaş ekonomisi iç pazarı da olumsuz etkiliyor. Fakirleşmeyi derinleştiryor.

Medya, halkın bu savaşlardan kazançlı çıkacağını öne süren propagandalar yapıyor. Oysa savaş, yalnızca iktidara yakın sermaye gruplarını ve silah tüccarlarını zenginleştiriyor. Savaşın mali yükü ise milyonlarca vatandaşın sırtına yükleniyor. Erdoğan’ın damadı dünya milyarderler listesine giriyor. Türkiye insanı fakirleşirken, nasıl oluyor da iktidara yakın kişiler hızla zenginleşiyor?

Deniyor ki: “Silah üretiliyor. İran’da, Rusya’da, Amerika’da, İsrail’de de üretiliyor.” Peki, bu ülkelerde silah üreten şirket sahiplerinden hangisi birkaç yıl içinde milyarderler listesine giriyor? Türkiye’de halkın sefalet içinde yaşadığı bir dönemde, iktidara yakın isimlerin büyük sermaye birikimi yapması, çarpıcı bir gerçekliktir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yalan üzerine kurulu bir siyaset izliyor. Halk, Suriye’de zafer kazanıldığını sanıyor. Diyelim ki Suriye’de toprak kazandın, zafer kazandın, orayı Türkiye’ye kattın. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kazancı ne olacak? Hiçbir şey. İşgal edilen bölgelerde halkın cebine giren bir şey var mı? Hayır. Hırsızların, silah tüccarlarının, mafyanın cebine gidiyor.

Mafya ve çete grupları, Türkiye içinde de birer cinayet şebekesi olarak çalışıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını sokak ortasında vuruyorlar. Kendi ülküdaşlarını bile hedef alıyorlar. Türkiye, savaşın yıkıcı sonuçlarıyla iç içe bir geleceğe sürükleniyor. Kürtlere, Hristiyanlara, Ermenilere, Süryanilere karşı yürütülen savaşın halklara ne faydası var? Hiçbir faydası yok.

Gerçekleri görmek zorundayız. Propaganda merkezlerinin yalanları yerine gerçeğe odaklanmalıyız. Türkiye’de bağımsız medya yok denecek kadar az. Devletin resmi yayın organlarının söyledikleri, yalnızca manipülasyona hizmet ediyor. Erdoğan bile itiraf ediyor: “Türkiye genç ve nitelikli nüfus bakımından kan kaybediyor.” Peki, neden? Çünkü Türkiye’de hukuk yok edildi. Adalet yok edildi. İnsan onuruna yakışır bir yaşam mümkün değil.

Erdoğan sürekli “müjde vereceğim” diyor. Herkes merak ediyor: Acaba savaş mı bitecek, ekonomik kriz mi çözülecek? Ama sonunda “kaç çocuk doğurmanız gerektiğini” söylüyor. Halk, tek adam rejiminin dayattığı hayatı yaşamak istemiyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları savaşa gönderilerek öldürülüyor. Erdoğan “Şehitler Tepesi boş kalmayacak” derken, kendi ailesini güven içinde tutuyor.

Bir zamanlar “Bu yüzüğümden başka malım yok” diyen adam, şimdi dünyanın en zengin liderleri arasında gösteriliyor. Devletin büyük ihaleleri, vergileri Erdoğan ve çevresine çalışıyor. Orman yangınları çıkıyor. Hemen “PKK yaktı” deniyor ama yanan yerlere yapılan otellerin sahipleri AKP’liler çıkıyor. Türkiye, uzun yıllardır planlı bir şekilde yakılıyor.

Savaş mı istiyoruz, barış mı? İşte temel soru bu. Savaş, açlık, yoksulluk, yıkım ve daha fazla sefalet demektir. Savaş, yalnızca iktidara yakın bir avuç insanı zenginleştirirken, milyonları sefalete sürüklüyor. Türkiye mafya devleti hâline gelmiş durumda. Suç çeteleri, uyuşturucu ticareti, kara para aklama düzeni büyüyor. Cahillik, yolsuzluk ve katliamlar besleniyor.

Savaş, bir avuç sermayedarın servetini artırırken, milyonları yoksulluğa, acıya ve belirsizliğe mahkûm ediyor. Barış ise, savaştan ve yıkımdan en fazla etkilenen halkların, birlikte ve eşit koşullarda yaşayabileceği bir geleceği mümkün kılıyor. Bu nedenle, Abdullah Öcalan şahsında gelişen “barış” umudu, yalnızca belirli bir kesimi değil, Ortadoğu ve Türkiye’de yaşayan milyonların geleceğini doğrudan ilgilendiriyor.

Bu yüzden temel soruyu tekrar soruyoruz: Savaş mı istiyoruz, barış mı? Türkiye ve Ortadoğu halkları, savaşın gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmemelidir. Savaşın kimleri zenginleştirdiği, kimleri yok ettiği açıktır. Eğer halklar, gerçek bir adalet ve özgürlük içinde yaşamak istiyorsa, barışın inşasına sahip çıkmalıdır. Ancak bu şekilde, bu topraklarda yaşayan herkes için umut dolu, adil ve barışçıl bir gelecek inşa edilebilir.

Alevi Ansiklopedisi: Kültürel ve Tarihsel Hafızaya Katkı

Rıza Şehri Akademisi’nin davetiyle başlatılan Alevi Ansiklopedisi çalışmaları tüm hızıyla devam ediyor. Alevilik alanında akademik, sosyolojik ve kültürel bir başvuru kaynağı olmayı hedefleyen ansiklopedi, ilk aşamada Türkçe ve İngilizce dillerinde yayına başlayacak. Gelecekte ise Kırmancki (Zazaca), Kurmanci, Almanca ve Fransızca gibi dillerde de içerik sunulması planlanıyor.

Geniş İçerik Yelpazesiyle Aleviliğe Kapsamlı Bir Bakış
Alevi Ansiklopedisi, Aleviliğin tarihsel ve kültürel öğelerini sistematik bir şekilde ele alarak geniş bir konu yelpazesi sunmayı amaçlıyor. Klasik ansiklopedik girişlerin yanı sıra, Aleviliğin toplumsal dinamiklerini ve güncel meselelerini ele alan maddeler de yer alacak. Öne çıkan konular arasında şunlar bulunuyor:

Tarihsel ve Teolojik Kavramlar: Semah, ocak, talip, gülbenk, cemevi
Sosyolojik ve Kültürel Konular: Alevilikte sözlü kültür, Alevi hafızası, Alevi müziği
Toplumsal ve Politik Perspektifler: Alevi karşıtı ayrımcılık, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kuşaklar arası travma
Tarihsel Süreçler ve Olaylar: Alevi katliamları, Alevi diasporaları, Kureyş Ocağı
Alevi Toplumunun Çeşitliliğini Kapsama Hedefi
Ansiklopedinin temel vizyonlarından biri, Alevi toplumunun sosyo-kültürel ve siyasal çeşitliliğini yansıtmak ve özellikle tartışmalı konularda farklı perspektiflere yer vermek. Bu sayede, Aleviliğin tarihi ve güncel meseleleri üzerine kapsamlı ve dengeli bir içerik sunulması amaçlanıyor.

Alevi Ansiklopedisi üç ana bileşenden oluşuyor:

Destekleyici Alevi Kurumları: Türkiye ve Avrupa’daki çeşitli Alevi kurumları ve akademik platformlar, projeye destek sağlıyor.
Yayın Kurulu & Bilimsel Danışma Kurulu: Ansiklopedinin bilimsel kriterlere uygun hazırlanmasını sağlıyor.
Teknik Ekip: Web sitesi, görsel materyaller ve dijital altyapının oluşturulmasından sorumlu.

Uzun Vadeli ve Sürekli Gelişen Bir Proje
Alevi Ansiklopedisi, uzun vadeye yayılan ve sürekli gelişen bir bilgi platformu olarak tasarlanıyor. İçerik, zaman içinde akademik çalışmalar, araştırmalar ve yeni katkılarla zenginleştirilecek. Ansiklopedinin hazırlık süreci kapsamında çeşitli sempozyumlar, atölye çalışmaları ve akademik toplantılar da düzenlenecek.

Bu proje, Alevilikle ilgilenen akademisyenleri, araştırmacıları, yazarları ve ilgili tüm kesimleri katkı sunmaya davet ediyor.

Yedi maddede çerçevelenen çözüm ve barış HAYDAR ERGÜL

Adı konulamayan süreç devam ediyor. İmralı Heyeti büyük oranda görüşmelerini tamamladı. Heyet barış meselesinde güven vermeye çalışsa da yeterli aranda güven ortamının oluştuğu söylenemez. Güven oluşturan temel bir olgu PKK Lideri Abdullah Öcalan adına yapılan yedi maddelik açıklamadır. Bu güven de Öcalan’ın ezici olarak Kürt toplumunda oluşan güveniyle ilgilidir. Genelde kamuoyu özelde Kürtler geçmişte yaşanan bu tür süreçlerin hep tek yanlı kalması, hükümet veya devlet tarafından güven verici adımların atılmaması nedeniyle güvenmemekte. Bu da sürece güveni zayıflatmakta, yaklaşımda temkinliye yol açmaktadır.

Öcalan’ın çözüm ve barış arayışı otuz birinci yılını geride bıraktı. İlk tek yanlı ateşkes pratiği 1993 yılında yaşanmıştır. Daha sonraları benzeri şekilde defalarca adeta tekrarlanan süreçler olmuştur. En kapsamlısı ve uzun süreleri olanı da 2013-2015 sürecinde olanıdır. Barışa dönük her adım hedeflenene ulaşamasa da önemli birikimler yarattı, tecrübeler edinildi ve dersler oluşturdu. Özcesi çözüm ve barış konuşu toplumsal düzeyde toplumsallaşmıştır, politize olmuştur. Aynı zamanda pozitif ve negatif düşünceler oluşturmuştur. Bu durum yeni barış arayışında çeşitli duygu ve düşüncelerin oluşmasına da yol verebilmektedir. Yani nötr bir durumdan söz etmek güç, geniş kesimlerin geçmiş yaşanmışlıklara dayanarak tarafların yaklaşım ve tutamlarına ilişkin daha rahat düşünceler oluşturabilmektedir.

Her şeyden önce Kürtlerin temkinli yaklaşmaları anlaşılırdır. Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş denir. Sütten ağzı yananın hayli fazla olduğu akılda tutmaktan yarar olabilir. Devlet veya hükümet tarafının söylemleri aleni, hemen her gün dile getirilmektedir ve geniş çevrelerce dinlenmektedir; umut verici yanı zayıf ve ağırlıklı ‘düzleyip-yıkıp’ geçileceğinden dem vurulmaktadır. Bu söylem şeklinde barışa dair aranırsa çok az şey bulunabilir. Ağırlık bastırma ve tasfiye içeriklidir.

Öcalan, dünya ve bölge okuması; konjonktür ve yeni güç konumlanmaları, ilişki-çelişkileri, fırsatlar ve riskler bağlamlarından vardığı sonuçlardan hareketle yedi maddede çerçevelemiştir, çözüm ve barışı. Bunlarla en azından barışın önünün açılması sağlanabilir. Sorunların çözümü konulan çerçeve içinde kurulacak diyaloglarla barışa ulaşılacağını vurgulamaktadır. Bu konuda rol oynamaya gücünün olduğu, ehil olduğunu belirtmektedir. Yoksa tek yanlı adım atacağını, egemen çevreler tarafından köpürtülen çağrıyı yapacağını belirtmemektedir, Öcalan. Yani “barış önce gelir çözüm peşi sıra” şeklinde okunur veya yansıtılırsa hayli problemli durumlar ortay çıkar.

Adı konulamayan sürece ilişkin muhtelif yaklaşımların olduğu açıktır. Her çevre kendi çıkar ve meşrebine uygun bakışlar ve tutumlar ortaya koymaktadır. Dolayısıyla İmralı Heyeti’nin açıklamalarında ortamı provoke veya tahrik etmeden açıklamalar yapmasının çok zor olduğu tartışma götürmez. Kimi çevreler sürece dair provokatif açıklamalar, saldırgan tutumlar almaktadırlar. Bu çevreleri yatıştırmak adına zaman zaman adeta Kürtlerin veya temsilcilerin bir istemleri yoktur; yeter ki barış olsun söylemi o çevreleri yatıştırmayacağı gibi, daha da saldırgan kılabilir. Zira tecrübeler yaşanacakların böyle tecelli edeceğini göstermektedir.

İşte “birkaç görüşme sonrası Öcalan’dan çağrı gelebilir” veya “önce barış olacak.” Zira “çözüm uzun sürer, barış ise bazen bir sarılmayla gerçekleşebilir” türü açıklamalar Kürt kamuoyunda sıkıntılı olabilir. Herhalde yaşanacak olan Roma Barışı (Pax Romana) olmayacak. Roma Barışı olacaksa bu kadar çabaya gerek var mıdır? Bir sarılmayla barış olacaktıysa kırk-elli yıldır yaşanan nedir?

Türkiye Cumhuriyeti Ortadoğu’nun son imparatorluk bakiyesi üzerinde kurulmuştur. Her ne kadar Batının kapitalist modernist yaşamını esas alarak kurulmuş olsa da Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün toplumsal sorunlarını çözemeden bünyesine çekmiştir. Bir de buna bölgenin ilk ulus-devlet modelini inşaya kalkması sorunlarını katlamıştır, devletin. Diğer yandan yitirilen imparatorluk, onun yarattığı yer yer travmatik hal alan ruh halleri; ulus-devlet inşasındaki tekleşme kişilik problemlerini de arttırmış. Ret ve inkarın yarattığı toplumsal sorunlar günümüze kadar katlanarak gelmiştir. Özellikle ülkemizi bölüyorlar yapay endişe ve korkuları çözüm ve barışta adım atmayı oldukça zorlaştırmaktadır.

Son gelişmeler başta Suriye olmak üzere bölgemizde yaşananlar bir yandan Osmanlı heveslerini arttırmıştır ve “düzleyip gideriz” duygu ve düşüncelerini gıdıklamaktadır, diğer yandan İsrail benzeri güçlerin güvenlik ve değişik çıkarlarının yarattığı kaygılar gibi durumlar bölünme korkularını arttırmaktadır.

Hal böyle olunca İmralı Heyeti’nin zorlukları anlaşılabilir. Bütün bu duygu ve düşünceleri dengeleyecek, ortalama açıklamalar yapmayı güçleştirmektedir. Sanki heyet batıyı kale alan gibi bir yaklaşım içindedir. Bu durum bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ancak Kürt’ün duygu ve düşüncesi de bir noktadan sonra dikkate alınabilmelidir. Özellikle son yüzyıldır Kürt’ün duygusu hayli örselenmiştir. Barış konusunda düşüncede endişeli ve temkinli olması anlaşılırdır.

Sonuç itibariyle Ortadoğu tarihi bir kavşakta keskin bir virajı dönmektedir. Belirsizlikler çok fazla ama çözüm ve barışa fırsatı da vardır. Virajın yetkin dönülmesi özgürlüğün ve demokrasinin önünü sonuna kadar açık hele getirmeye adaydır. Başta Kürtler olmak üzere halklar bu keskin virajı alacak kudrettedir. Kandırılırız kaygısına çok kapılmadan özgürlük yürüyüşünü tamamlamaya olan inanç her zamankinden daha çok olabilmelidir.

Yeni Yaşam Gazetesi /13 Ocak 2025 

“Ali’siz Alevilik” Devletin Alevi ‘Yol’ İnancını Yok Etme Planı Ve Tuzağıdır… ALİ DERELİ

Siz bakmayın Erdoğan’ın “Alevilik Ali’yi sevmekse en iyi Alevi benim” deyişine…
Sormazlar mi..?
Peki Cemevine gittiğinde Ali’nin resmini neden kaldırdın..?
Ali ismi Duanda, Namazında, Niyazında, Dilinde niye yok…
Kaldi ki; Aleviliğin bütünsel bir “Öğreti ve Ritüellerden” oluştuğunu, sadece “Ali’yi sevmekten veya resminden ibaret olmadığını da birilerinin Sn. Cumhurbaşkanına anlatması lazım…
Oysa Alevi “Yol” inancı “Üç” temel Direk üzerine bina edilmiştir…

1)-MİTOLOJİK ANLATIM (BATİNİ YORUM…)
a)-“Hakk Muhammet Ali’nin birlemesi…
(Şii-Sunni İslam, Muhammet ile Ali’yi o dönemde henüz olmayan Cami’ye, Kılınmayan Namaza dahil edince, Alevi Pir’leri, Ozanları, Erenleri de Onları Kırklar Cem’ine ve Cark-ı Pervaza dahil ederek Şii-Sunni İslam ile Yollarını tamamen ayırmışlardır…)
b)-Kırklar Cemi,
c)-Xızır Kültü…

2)-OCAK YAPILANMASI…
Alevi “Yol” Talipleri, Özellikle Kendi Ocak Pir’lerine “Ruhani bir sıfat” yükleyerek, Kan bağıyla “Muhammet-Ali’ye, Gönül bağıyla da “Tanrısal Kimliğe” büründürmüşlerdir…
(Bunun doğruluğunu, yanlışlığını veya ispatini da hiçbir zaman tartışmaya açarak Pir’lerini “Kan Testine” veya “Bilgi Yarışmasına tabi tutma, “Tuzak veya cahilliğine” de düşmemişlerdir…)
İşte Şah Hatayi’nin deyişiyle:
“Ben Pir’imi “Hakk” bilirim,
“Yol”una canim veririm”
Diyerek, Devletsiz, Sermayesiz, Toplumun %100’nun örgütleyebilecek yetenekte “İkrarlı” bir toplum inşa etmişlerdir…

3)- ALEVİ EDEBİYATI…
Deyişler…
Duvazlar…
Dua veya Gülbenkler…
Erkanlar…
Onun için hiç bir Alevi “Pir”i, Ozanı, Ereni “Ali”yi Sazından, Sözünden, Duasından, Deyişinden, Duvazından, Evladının isminden eksik etmemiştir…
Peki “Ali’yi çıkarırsan ne olur..?
Mesela; Aleviliğin Temel kaynağı ve Batini yorumu olan, “40’lar cemi” boşa düşer…
(Ha… Kimse Xızır’i bahane edip arkasına gizlenip yeni bir “Din” Türetmesin. Çünkü Xızır’ın Alevilikteki yeri ve anlamı farklıdır…)
Mesela İtikata ve Güvene dayalı Pir-Talip İkrarı biter…
Mesela Pir Sultan’ın duruşu ile, sazı ile, sözü ile özdeşleşmiş ve onu idama götüren “Neden ve Sonuç” ilişkisini barındıran “Alevi Edebiyatı” çöker…
Yani Alevilik insan bedeni gibi bir bütündür…
Başsız, insan olmaz, Gövdesiz Baş olmaz…
Siz siz olun, Oyunlara gelmeyin, “Yolu Başsız veya Gövdesiz, bırakmayın, birbirinden ayırmayın…
O da olmazsa bari bırakın da bu inanç, O güzelliği ile, Deyişleri ile, Duaları, ile kulaklımızda, dilimizde, Anılarımızda kalsın…
Çünkü biri olmazsa diğerleri de ölür, biter, son bulur…

03/02/2025

 

Utanmayalım da, ne yapalım!

0

Bolu’daki Kartalkaya Kayak Merkezi’ndeki 46 yıl öne inşaa edilen Grant Otel’de çıkan yangında 79 yurttaşımızı kaybettik.
Yangın haberine hemen yayın yasağı getirildi. Yayın yasağı getirildi ama yandaş medya Bolu Belediyesi’ni suçlamak için bazı belgeleri havada uçurmaya başladı. Bolu Belediye ise “Yetki sınırımızda değil” diyerek başka bir savunu yaptı.

Şunu baştan söyleyim; AKP’li iş insanları bu dünyaya gelmiş en numaracı insanlardır, çoğu AKP’de siyasetçidir. Bir taşla iki, üç kuşu birden vurmayı bilirler. Bolu Belediye Başkanı’da ırkçının önde gidenidir.

Durum böyle olunca, meydana gelecek herhangi bir olumsuzlukta otel yetkilileri, Belediyeyi işin içine çekmek amacıyla yeni açtıkları kahveyi denetlemeleri için Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’ne bir dilekçe yazarak “Bizi denetleyin” başvurusu yaparlar. İtfaiye Müdürlüğü istek üzerine gider ve yangın denetimi yapar.

Denetim sonucu: yeni açılan kahve şirketi Mudurnu Enerji Sanayi ve Ticaret A.Ş. Firmanın başvurusuna “Acil çıkışın yetersiz olduğunu, Alarm sisteminin çalışmadığını, Yangın söndürme gereçlerinin kullanılamaz olduğunu rapor eder. Otel yetkilisi Kadir Özdemir istedikleri rapor çıkmayınca dilekçelerini geri çekerler. Royalcert Belgelendirme adlı bir firmaya baş vurarak 13.12. 2025 yılına kadar süre kazanırlar. Sonuçta o binada gece yangın çıkar ve 79 can kaybı ile bir o kadar da yaralı ve ölen bebeler.

Yangın söndü, yananlar bir tavuk yemleme kamyonuna (Ekonomisi uçan Türkiye’de) torbalandı. Daha toprağa verilmeden: “Herkes Hukuk önünde hesap verecektir” sözleri yeniden piyasaya sürülmeye başlandı. Cumhurbaşkanı, İçişleri Bakanı, Turizm Bakanı aynı kelimeleri tekrarladı. Sanki daha öncekilerden hesap sorulmuş gibi. Sanki daha önceki katiller ödüllendirilmemiş gibi.
Hep birlikte Belediyeyi suçlama yarışına girdiler, belediye de iktidarı suçladı.
Belediye başkanı, itfaiye personelinin bir çok eksik bulduğu oteli kapatabilir, eksikleri yaptırabilirdi, yaptırmamış.
Grant Otel’in bir gecelik yatak ücreti 38/40 Bin TL. Beş nüfuslu bir ailenin beş günlük tatil ücreti tam BİR MİLYON TL. Ancak büyük paralar kazanan insanların kalabildiği bir otel.
Peki bu otele en çok kimler müşteri gönderiyor?
Turizm Bakanı Nuri Ersoy’un Turizm Şirketi.
Bir bakan müşteri gönderdiği bir oteli denetlemesi gerekmez mi?
Turizm Bakanının Turizm şirketine gidenlerin büyük çoğunluğu kesin AKP’lidir.
AKP dediğimiz böyle bir şey işte. Ceplerini doldurmak için her yolu kendilerine uyduran sermaye tüccarları.
Soma’da, Ermenek’te, Tren kazalarında, depremler de, otel yangınlarında insanlar ölürken suçu muhalefete atarak para kazanmaya devam eden bir sistem. Ülkeyi bunlar yönetiyor…
Laf çok.
Hiçbir istifa yok.
Sorumlu yok.
Yargı yok,
Yargıç yok.
İnsanlar can derdinde iken “benim suçum yok” söylemlerinden utanılacak başka bir kelime de YOK.
Üç günden bu yana suçlu arıyorlar. Büyük olasılık otelin eksiklerini yazan itfaiye çalışanları olacaktır. Aladağ öğrenci yurdu yangınında olduğu gibi.
Bebeklerin yanık bedenleri çöp torbası içinde ve bir Tavuk kamyonu kasasında iken yaşandı tüm bu olaylar.
İçimiz yandı yananlarla, boğazımızda kelimeler tükendi ve geriye sadece utanmak kaldı.
UTANMAYALIM DA NE YAPALIM?