Ana Sayfa Blog Sayfa 127

İran’da Kadınların Direnişine Selam Olsun!

Bir zamanlar modernleşme yolunda ilerleyen İran, bugün kadınları kıyafetleri, yaşam tarzları ve en temel hakları üzerinden yargılayan, onları baskılayan şeriat kurallarının gölgesinde. Manda Amini’nin “ahlak polisleri” tarafından öldürülmesi, bu baskının ne kadar acımasız ve sistematik olduğunu gözler önüne serdi. Bu zulme karşı bedenlerini, hayatlarını ortaya koyan İranlı kadınlar, dünyaya örnek olacak bir cesaret sergiliyor. O kadınların direnişi, bugün her gün katledilen, sesleri duyulmayan kadınların sesi olmaya devam ediyor. Bu direnişe, tüm kadınlar adına bin selam olsun!

İran, bir dönem kadın hakları konusunda ciddi kazanımlar elde etmiş, eğitimde, sosyal yaşamda kadınların daha özgür olduğu bir ülke iken bugün esaretin kıyısında. Bu durum, Türkiye gibi komşu ülkeler için de bir uyarıdır. Kadın hakları geri dönüşü olmayan bir şekilde gasp edilebilir; kanunlar ve yasalar bir gecede yok edilebilir. Türkiye’de de her gün bir kadın, erkek şiddeti yüzünden hayatını kaybediyor. Fakat yasal düzenlemeler caydırıcı olmaktan uzak; kadınları korumak yerine, katilleri cesaretlendiren kararlar adaletin yerini alıyor.

6284 sayılı Kanun’un etkin uygulanmaması, hatta bu yasayı hedef alan söylemlerin giderek artması, kadınların korunması için elzem olan yasaların da tehlikede olduğuna işaret ediyor. Kadınların özgürlüğü ve güvenliği, gün geçtikçe siyasi bir pazarlık haline geliyor. Oysa kadınların hakları tartışmaya kapalıdır; şiddet gören, öldürülen, tehdit altında yaşayan kadınların can güvenliği siyasi çıkarlara alet edilemez.

İranlı kadınların sokaklara dökülerek verdiği mücadele, Türkiye’de de benzer bir direnişin ne kadar gerekli olduğunu hatırlatıyor. Bu adaletsiz düzene, kadınların hayatlarını hiçe sayan politikalara karşı sesimizi yükseltmek zorundayız. Çünkü özgürlüğümüz, yaşam hakkımız, bedenimiz ve haklarımız pazarlık konusu olamaz. Her gün hayatını kaybeden kadınların anısı, bizlere bu mücadeleyi sürdürme yükümlülüğü veriyor.

Türkiye’de, özgürlüğümüzü savunmak için, İran’daki cesur kadınlardan ilham alarak örgütlenmeli, direnmeliyiz. Kadın haklarını kısıtlayan, yok sayan, erkek şiddetini normalleştiren bu düzenin karşısında, kadın dayanışmasını yükseltmeli, sokakları doldurmalı ve özgürlüğümüz için mücadelemizi sürdürmeliyiz.

Alevi Öğretisinde Emeksiz Var Olma Arzusu ve Yüzeyselliğin Bedeli !

Alevi inancı, tarih boyunca emek, özveri ve toplumsal dayanışma üzerine inşa edilmiştir. Bu kültürel ve ahlaki zemin, bireylerin kendilerini geliştirmesi ve toplum içinde bir değer kazanması için çaba göstermelerini gerektirmektedir. Ancak son yıllarda, emeksiz var olma arzusunun ve yüzeyselliğin yükselişi, Alevi örgütlenmelerinin temel ilkeleriyle çelişen bir duruma yol açtığı çıplak gözle görünmektedir.

Modern yaşamın getirdiği hızlı değişim ve sosyal medya etkisi, bireylerin yüzeysel başarıların peşine düşmesine neden olurken; Bu durum, Alevi toplumunun köklü değerlerini sorgulamasına yol açarken, bireylerin potansiyellerini gerçekleştirme yolundaki çabalarını da baltalıyor. Emeksiz var olma peşinde koşanlar, aslında daha derin bir tatminsizlikle karşı karşıya kalıyorlar. Alevi öğretisi, insanın değer kazanması için emek vermesi gerektiğini vurgularken, birileri tarafından bu ilkenin dışına çıkmak yada çıkartılmaya çalışmak, toplumsal ve bireysel anlamda kayıplara neden olmuştur.

Hepimizin bildiği gibi Alevi örgütlenmesinde riyakârlık ve liyakat konuları, son derece önemli bir yer tutar. Ancak günümüzde, emek ve bilgi yerine, sadece görünür başarılar üzerinden, geçmişten beslenerek var olma, kişilerin Alevilik adına yaptıklarından ve yapacaklarından ziyade mesleki  durumları ile değerlendirme yapma eğilimi artmış durumda. Bu durum, toplumsal dayanışmayı zayıflatmakla kalmayıp; aynı zamanda nitelikli bireylerin ve liderlerin görünürlüğünü de tehdit ediyor. Gerçek liyakat, yalnızca kariyer basamaklarını hızlıca tırmanmakla değil, aynı zamanda topluma katma değer sağlamayla ölçülmelidir.

Emeksiz var olma arzusu, bireylerin ve toplulukların değerlerinin aşınmasına neden de olmaktadır. Alevi toplumunda, dayanışma ve yardımlaşma değerleri köklü bir yer tutarken, bu değerlerin erozyona uğraması, toplumsal bağları zayıflatmaktadır. Emekle inşa edilen ilişkiler, güçlü bir dayanışma ortamı yaratırken; yüzeyselliğe kayış, bu bağı koparıyor.

Sonuç olarak, Alevi öğretisi, emek vermenin, özverinin, cinsiyet ayrıcalığı sağlamazken ve derin ilişkilerin önemini vurgularken, emeksiz var olma arzusu ve yüzeyselliğin bedeli ağır olmaktadır. Gerçek bir varoluş arayışı, bireylerin kendini gerçekleştirmesi ve toplumun sağlıklı bir şekilde gelişimi için kaçınılmazdır. Alevi inancının bizlere öğrettiği gibi, emek ve liyakat, bireyin ve toplumun geleceğini şekillendiren en önemli unsurlardır. Bu değerlerin yaşatılması, hem bireysel hem de toplumsal bir sorumluluğumuzdur…

Esenyurt’ta Kayyum Ataması; Yerel Yönetim ve Demokrasi Üzerine

Son dönemde İstanbul’un Esenyurt ilçesinde yaşanan kayyum ataması, yerel yönetim anlayışını ve demokrasiyi yeniden sorgulamamıza neden oldu. Türkiye’de kayyum uygulamaları, genellikle siyasi tartışmaların odağı haline gelmişken, Esenyurt’taki bu gelişme de farklı bir boyut kazandı.

Esenyurt Belediyesi, uzun süredir yoğun bir şekilde eleştirilen yönetim anlayışı ve siyasi gerginliklerle gündemdeydi. Ancak kayyum ataması, yerel halkın iradesinin nasıl göz ardı edildiğini de gözler önüne seriyor. Yerel yönetimlerin, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve toplumun taleplerine yanıt vermekle yükümlü olduğu unutulmamalıdır. Fakat, kayyum gibi müdahalelerle bu sorumlulukların aşındığı ve yerel demokrasinin zayıflatıldığı ve yok sayıldığı bir gerçek.

Kayyum atamalarının ardındaki gerekçeler genellikle yolsuzluk, kötü yönetim, bölücülük gibi iddialarla meşrulaştırılsa da, bu uygulamaların siyasi bir araç olarak kullanılması, toplumda derin yaralar açtığı gibi tek adam rejiminin almış olduğu kararlar sonucu ülkenin nereye savrulacağız da meçhuldür! Esenyurt’taki atama, sadece belediye hizmetlerini değil, aynı zamanda yerel halkın temsil edilme hakkını da sorgulatıyor. Seçimle iş başına gelmiş bir yönetimin yerini, merkezi hükümetin atadığı bir kayyumun alması, demokratik bir sürecin ihlali dir.

Bu tür gelişmelerin, vatandaşların siyasete olan güvenini nasıl erozyona uğrattığı da önemli bir mesele. İnsanlar, kendi iradeleriyle seçtikleri yöneticilerin yerine, bir başka iradenin atadığı yöneticileri görmek istemiyor. Bu durum, katılımcı demokrasinin en temel prensiplerinden biri olan temsilin zayıflamasına yol açıyor.

Esenyurt’taki kayyum ataması, sadece yerel düzeyde değil, Türkiye’nin genelinde de demokrasi ve yerel yönetim anlayışına dair bir uyarı niteliği taşıyor. Halkın iradesinin göz ardı edildiği bir ortamda, demokrasinin sağlıklı işlemesi mümkün değildir. Bu bağlamda, siyasi partilere ve toplumsal aktörlere düşen görev, demokratik değerlere sahip çıkmak ve halkın iradesini korumaktır.

Esenyurt’ta yaşanan kayyum ataması, yalnızca bir belediye yönetimi değişikliği değil, aynı zamanda Türkiye’deki demokratik yapının sorgulanmasına neden olan bir olaydır. Yerel yönetimlerin, halkın iradesini yansıtması ve demokratik sürecin işlemesi için atılması gereken adımlar, toplumun geleceği açısından hayati öneme sahiptir.
Sonuç olarak; Halkın iradesinin göz ardı edildiği bir ortamda, gerçek bir demokrasi mümkün değildir. Bu nedenle, yerel yönetimlerin ve demokrasi kültürünün güçlendirilmesi ile ancak kayyum’a geçiş yoktur…

Bahçeli’nin Çağrısı ve Ankara Saldırısı

Önemli bir dönemden geçildiği açıktır. Türkiye, şok etkisi yaratan söylemler ve hızlı dönüşlerin olduğu bir sürecin içerisine girmiş bulunmaktadır. Bu süreç, sadece siyasi aktörlerin değil, toplumun tamamının dikkat kesildiği bir değişim dönemidir. Devlet Bahçeli’nin Kürtlerle ilgili yapmış olduğu açıklama ve Öcalan’ın Meclis’e gelip konuşma yapması teklifi, nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, Kürt siyasetinin ve Kürtlerin mücadelesinin gelmiş olduğu noktayı işaret etmektedir. Bu açıklamalar, aslında Kürt sorununun artık göz ardı edilemeyecek bir noktaya ulaştığını ve devletin bu konuda bir adım atmaya hazırlandığını göstermektedir.

Kürtlerin vermiş olduğu mücadele, kendi kimlikleriyle, kendi talepleriyle var olabilme mücadelesiydi. Bu mücadelenin sembolü de Öcalan’dır. Öcalan’ın temsil ettiği sembol, sadece bir kişi olarak değil, Kürt halkının kolektif hafızasında önemli bir yer tutan bir lider olarak büyük bir anlam taşımaktadır. Öcalan’ın Meclis kürsüsünde Kürtler adına yapacağı her konuşma, içeriği ne olursa olsun, büyük bir kazanımdır ve Türkiye için geri dönüşü olmayan bir değişim olacaktır. Bu tür bir gelişme, hem Türkiye’deki Kürtler hem de bölge için tarihi bir dönüm noktası yaratacaktır.

Türk siyasetçilerinin yapmış olduğu açıklamalar ve karşı söylemler ne olursa olsun, bu açıklamanın Devlet Bahçeli’ye yaptırıldığı açıktır. Arkasından Erdoğan da bu açıklamayı desteklemiştir. Sarayın sesi haline gelen Özel’in söyledikleri de bu açıklamayı destekler nitelikteydi. Bu durum, yalnızca siyasi aktörlerin bireysel pozisyonlarından ibaret olmayıp, derin devletin bir strateji değişikliği içerisinde olduğunun da işaretidir. Devlet Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri ve aynı zamanda Kürtlere karşı en acımasızca savaş yürüten ekiplerin siyasal temsilcisi olarak bilinir. Bu tarihsel arka plan, Bahçeli’nin Kürt meselesiyle ilgili yaptığı her açıklamayı daha da kritik hale getirmektedir, çünkü bu pozisyonun değişmesi, devletin resmi politikalarının gözden geçirildiğinin güçlü bir göstergesidir.

Bu anlamda, Devlet Bahçeli’ye yaptırılan bu açıklama, Türk siyasetinin sorunlara ve karşıtlıklara yönelik güncel siyaset anlayışına uygun düşmektedir. Bahçeli’nin bu açıklamayı yapması, devletin Kürt sorunu konusunda yeni bir sayfa açmak üzere olduğunun sinyallerini vermektedir. Konuşan Bahçeli değil, aslında tüm kanatlarıyla devlettir. Burada devleti konuşurken görmek, derin bir stratejik hesaplaşmanın da ifadesidir. Kürt meselesinin geldiği boyut, Türkiye’nin kırk yıllık savaşın verdiği çaresizlik ve en önemlisi Ortadoğu’da ortaya çıkan durumun Kürtlerin lehine gelişme olasılığı, Türkiye Cumhuriyeti devleti için ürkütücü bir tablo ortaya koymaktadır. Bölgedeki dinamikler, Türkiye’nin geleneksel Kürt politikasını sürdürebilmesini neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Devlet Bahçeli’nin, devletin Kürt meselesinde politikasını değiştirmek için bir adım attığı gerçeği ortadadır. Bahçeli, bu sorunun bugüne gelmesinin sorumlularından biri olsa da, doğru adresi işaret etti: Öcalan.

Türkiye, 40 yıldır süren savaşta bir sonuca ulaşamamıştır. Bu savaşın maliyeti, yalnızca insan kayıplarıyla değil, aynı zamanda toplumsal ve ekonomik çöküşle de kendini göstermektedir. Kürt hareketi, bugün bu tartışmaların yürütüldüğü süreçte, Türkiye Cumhuriyeti tarafının özellikle Kürt siyasetini Türkiye sınırları dışına itmeye çalıştığı ve artık silahlı güçlerin eylem yapamayacağı yönündeki iddialarına karşı, gücünü Ankara merkezindeki bu eylemle ortaya koymuştur. Bu, Kürt siyaseti açısından bir meydan okuma olduğu kadar, bu merkez, Türkiye’nin Kürt silahlı güçlerine karşı üretilen silahların merkezi konumundadır ve Türkiye bunu koruyamamıştır. Bu durum, sadece askeri bir zafiyet olarak değil, aynı zamanda devletin güvenlik stratejisinin ne denli abartılı olduğunun da bir göstergesi olmuştur.

Şaşkınlık, herkesin kulak ardı ettiği savaştan kaynaklanmaktadır. Toplum, savaşı ve bunun acı sonuçlarını görmezden geldikçe, çatışma derinleşmekte ve çözümsüzlük daha da pekişmektedir. Türkiye, Irak ve Suriye’den her gün ölüm haberleri gelmektedir, ancak kimse bu acı tabloyu umursamamaktadır. Kürt ölümlerine alkış tutulmakta, gecekondulara cenazeler gelmektedir. Bu ölümler, sıradanlaşmış bir trajediye dönüşmüştür. Herkes kendi gemisini kurtarma derdindedir. Memleket batmaktadır. Toplumsal çürüme, bu ilgisizlik ve kayıtsızlıkla daha da derinleşmektedir. Ölüm kol gezmektedir.

Bir ara not olarak, Ali Yerlikaya’nın 5 kişinin öldüğü ve 24 kişinin yaralandığına dair yaptığı açıklamadaki dikkat çekici bir detay vardır. Bu detay, çatışma sırasında 7 özel harekâtçının yaralanmasıdır ve bu durum, Türkiye’deki Özel Hareket güçlerinin becersiksizliğini gözler önüne sermektedir. İki kişinin girmiş olduğu bu kadar özel ve korunaklı bir alanda yaşananlar, PKK’nin askeri yetkinliğini gösterirken, giremiyecekleri bir alanın olmadığı mesajını vermiştir.

Her ne kadar Kürt siyasal yapılanması içerisinde bir ayrımcılık yaratarak, Kürt hareketinin aklına yönelik bir operasyon yapmayı düşünen yapı bulunsa da, Selahattin Demirtaş’ın kendi X hesabında paylaştığı “Biji Serok Apo” sloganı, durduğu yerin bir işareti olup, bu politikaların arkasında olduğunu gösteren önemli bir açıklamadır. Bu, aynı zamanda Kürt siyasetinin lideri olarak Öcalan’a duyulan bağlılığın ve onun çizgisinde birleşme kararlılığının güçlü bir simgesidir. Dağdan gelen açıklamada ise, durumun ciddiyetinin anlaşılması ve bunun gerçekliğe dönüştürülmesinin gerekliliği vurgulanmıştır. Bu açıklama, sadece silahlı güçlerin değil, Kürt halkının tüm kesimlerinin bu süreci yakından takip ettiğini ve sabırla çözüm beklediğini de göstermektedir. Yani, 44 aydır görüşülmeyen Öcalan ile görüşmelerin tekrar başlaması gerektiği mesajı verilmektedir. Öcalan’la yapılacak görüşmeler, sadece Kürt siyasetinin geleceği için değil, aynı zamanda Kürt halkının var olma mücadelesinin en kritik adımlarından biri olarak görülmektedir.

Bu bugün Ömer Öcalan’ın ziyareti ile aşılmıştır. Süreç başlamıştır. Yine PKK tüm yapıları ile liderlerinin arkasında olduğunu açıklamıştır. PKK “Ankara’da gerçekleşen eylemin hareketimiz tarafından yapıldığı belirtiliyor. Eğer bu eylem bizim güçlerimiz tarafından yapılmışsa HPG gerekli açıklamayı yapacaktır. Ancak yansıtılmaya çalışıldığı gibi bu eylemin geliştirilen süreçle kesinlikle bir ilgisi yoktur.” demiştir.

Kıssadan hisse, sonuçlarının ne olacağını bilmediğimiz bir masanın kurulacağı ve bu masanın bir tarafında Türkiye Cumhuriyeti oturacak, onun karşısında da Kürtleri temsil eden PKK lideri Abdullah Öcalan’ın olacağı kesin görünüyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti siyasal yapılanmaları, askeri güçleri, gizli servisi vs. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin arkasında pozisyon alıp tavrını belirlerken, Kürt siyaseti de var olan tüm yapılanmalarıyla, siyaseti, gerillası ile Abdullah Öcalan’ın arkasında duracaklardır.

Fetullah Gülen’in Ölümü: Bir Dönemin Kapanışı

Fetullah Gülen’in ölümü, sadece kişisel bir kayıptan çok daha fazlasını ifade ediyor. Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin siyasi ve toplumsal dinamiklerini derinden etkileyen bu figür, çeşitli tartışmalara ve bölünmelere yol açmış bir liderdi.

Gülen, 1990’lı yıllardan itibaren ortaya koyduğu Fethullahçı hareketle, eğitim ve medya gibi alanlarda önemli bir etki yarattı. Ancak zamanla, bu hareketin güçlenmesi, devlet içinde derin bir yapılanma ve siyasi mücadelelerle sonuçlandı. 2016’daki darbe girişimi, bu süreçte bir dönüm noktası oldu ve Türkiye’de derin bir ayrışmayı tetikledi.

Ölümü, bazıları için bir rahatlama, bazıları içinse bir endişe kaynağı olabilir. Gülen’in ardında bıraktığı yapı ve etkileri, onun yokluğunda nasıl şekillenecek? Türkiye, bu süreçten nasıl etkilenecek? Bu sorular, önümüzdeki dönemin en önemli gündem maddeleri arasında yer alacaktır.

Ayrıca, Gülen’in ölümü, Türkiye’deki Alevi, Sunni, seküler ve dindar kesimler arasındaki ilişkilere de yeni bir boyut katabilir. Belirsizliklerin devam ettiği bir ortamda, toplumun bu tür tartışmaları nasıl ele alacağı ve yeni bir uzlaşma zemini oluşturup oluşturamayacağı merak konusudur.

Sonuç olarak, Fetullah Gülen’in ölümü, sadece bir kişinin hayatının sona ermesi değil; aynı zamanda Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısında yeni bir sayfanın açılması anlamına gelirken, diğer cemaatler için bir fırsat ya da tehdit oluşturacaktır. Bazı cemaatler, bu durumu kendi etkilerini artırmak için kullanabilirken, diğerleri kaygı ve belirsizlik içinde zayıflatabilir. Devlet, Gülen hareketinin çöküşüyle birlikte diğer cemaatler ile ilişkisini gözden geçirecektir. Bu dönemin getireceği değişiklikleri ve yansımaları dikkatle izlemek gerekiyor.

Gülen hareketinin ölümü, diğer cemaatler için bir firsat ya da tehdit olusturabilir.
Bazi cemaatler, bu durumu kendi etkilerini artirmak igin kullanabilirken, digerleri ise kaygi ve belirsizlik içinde zayiflayabilir.

Hal böyleyken Alevi toplumu, geçmişte yaşatılan katliam ve bölücü faaliyetlerden almış olduğu derslerden strateji geliştirip, dikkatli ve bilinçli bir şekilde hareket etmesi gerekir. Bu süreç yeni bir dönüşüm fırsatı sunabilir…

Kazanan AABF’miz Oldu!

HÜSEYİN MAT

Sevgili Canlar,

Aleviler olarak tarih boyunca çeşitli zorluklar ve haksızlıklarla karşılaşsak da, “Zümrüdü Anka Kuşu” misali küllerimizden doğarak varlığımızı ve inancımızı günümüze taşımayı başardık. Katliamlar, sürgünler, inkâr süreçleri ve her türlü baskıya rağmen Alevi toplumu, yaşam direncini, sevgi ve birliğini muhafaza etmiş, dünyada nadir görülen bir direniş örneği sergilemiştir.

Ne yazık ki, tarihimizde yaşadığımız karanlık dönemler günümüzde de farklı biçimlerde tekrar edilmeye çalışılmaktadır. Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), bu yıl 35. kuruluş yılını kutlarken, zaman zaman bu tür baskı ve kirli kumpasların hedefi olmuştur. AABF’mizin 16. Genel Kurulu’na giderken, özellikle son iki yıldır üye olmayan kişi, kurum ve çevreler tarafından özellikle sosyal medya üzerinden yürütülen itibarsızlaştırma kampanyalarına maruz kaldık. Bu kampanyalar asılsız ve kötü niyetli olup, AABF’mizi şaibe altında bırakma amacını gütmüştür. Ancak en acı olanı, içimizden bazı kişilerin bu kirli kampanyalara kişisel hırs ve kinleri nedeniyle alet olmaları ve hatta öncülük yapmalarıdır.

Bu vesileyle, AABF’yi rant aracı olarak görenler, çıkarcı siyaset peşinde koşanlar, resmi ideolojinin değirmenine su taşıyan ulusalcı ve ırkçı eğilimlerle hareket edenler ya da gerici şeriat özentisi gruplara karşı bir kez daha seslenmek istiyoruz: AABF sahipsiz değildir. Tam aksine, AABF, bu tür tehditlere karşı daha da güçlenmiş, birliğini korumuş ve dayanışma ruhunu daha da pekiştirmiştir. Bu saldırılar karşısında daha da kenetlenerek birliğimizi tüm dünyaya bir kez daha kanıtladık.

19-20 Ekim 2024 tarihlerinde Neuss şehrinde yoğun katılım ve coşkuyla gerçekleştirilen 16. Olağan Seçimli Genel Kurulumuz, sadece bir seçim süreci değil, aynı zamanda Alevi toplumunun iradesinin, dayanışmasının ve birlik olma kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu buluşma, geleceğe daha sağlam adımlarla ilerlememiz için hepimize büyük bir güç katmıştır. Delegelerimizin, Alevi vicdanına ve örgütlü birliğe sahip çıkarak gösterdiği irade, bizleri bir kez daha bir araya getirmiştir.

Genel Kurulda görev alan tüm yol arkadaşlarımızı kutluyor, görev almayan canlarımızı da sevgiyle kucaklıyoruz. Hepimizin birikim ve tecrübelerinden faydalanarak bu onurlu mücadeleyi dayanışma içerisinde sürdüreceğiz. Önceki dönemde emeği geçen yöneticilerimize sonsuz teşekkürlerimizi sunuyor, Hızır yoldaşları olsun diyoruz. Yeni yöneticilerimize başarılar diliyor ve el birliğiyle inancımız ve kurumumuz için çalışmaya devam edeceğimizi belirtmek istiyoruz.

35. yılını kutladığımız AABF, tarihinde bir dönüm noktasını daha geride bırakmış ve bu önemli sürecin sonunda, örgütlü birliğimizin gücüyle kazanan yine biz olduk. Bu büyük başarının mimarı olan tüm canlarımıza gönülden teşekkür ediyoruz. Alevi toplumu için emek veren her bir canımızın katkılarıyla daha nice başarılara imza atacağımıza olan inancımız tamdır.

Birliğimiz daim, dirliğimiz güçlü olsun. Çünkü bu, Yol’umuzun gereğidir.

Sevgi, muhabbet ve inançla,

Bir Mahmet Bayrak yazısı

90’lı yıllar, 12 Eylül darbesinin yarattığı baskı ve karanlığın ardından toplumun kendine gelmeye, kimlik arayışına girdiği bir dönemdi. O yıllar, özellikle Kürtlerin, Alevilerin ve hatta Türklerin kendilerini yeniden bulmaya çalıştığı, kimliklerini yeniden inşa ettikleri bir süreçti. İnsanlar bilgiye ulaşmak, geçmişlerini öğrenmek, köklerine dair daha fazla bilgi edinmek için çok büyük çabalar sarf ediyorlardı. O günlerin karanlıktan aydınlığa geçmesinde emeği geçenlerin fedakarlıkları çok büyüktü. Zaman iğneyle kuyu kazmak misali sabır ve emek gerektiriyordu. Çünkü darbe sonrası yıllarda bilgiye erişim çok kısıtlıydı. Kitaplar, belgeler, kaynaklar bulunması zor şeylerdi. Özellikle belirli konular hakkında yazılmış eserler neredeyse yok denecek kadar azdı. Ama insanlar yine de yılmadan bu bilgilere ulaşmak için mücadele ettiler.

O dönemde hatırlıyorum, Ethem Xemgin’in “Kürdistan Tarihi” adlı kitabı yayımlanmıştı. Kitabın içerdiği tarihsel bilgi ve araştırmaların derinliği ya da genişliği o kadar da önemli değildi. Asıl önemli olan, Kürt tarihi hakkında yazılmış bir kaynağın varlığıydı. Teorik olarak savunduğumuz, inandığımız şeyler vardı ama bunları destekleyecek kaynaklara ulaşmak çok zordu. İşte bu dönemde, bu tür kaynakları yaratmak ve okuyuculara sunmak için büyük çaba sarf eden isimlerden biri de Mehmet Bayrak’tı. Mehmet Bayrak, Kürt ve Alevi kimliklerine dair araştırmalar yaparken, bu alandaki bilgi açığını kapatmaya çalışan önemli isimlerden biriydi. Aynı zamanda o yıllarda, Mehmet Uzun da romanlarıyla Kürt dili ve edebiyatına dair önemli notlar düşmeye çalışıyordu. Her iki isim de o yıllarda çok önemli işler başardı.

90’lı yıllar, sadece Kürtler için değil, Aleviler için de bir uyanış dönemi oldu. Aleviler de bu dönemde kimliklerini yeniden örgütlemeye, kaybettikleri, unuttukları değerleri tekrar hatırlamaya çalışıyordu. Bu süreçte hem Kürtlerle hem de Alevilerle ilgili araştırmalar hızlandı. Adeta küllerinden yeniden doğan topluluklar ortaya çıktı. Unutturulmaya çalışılan her şey gün yüzüne çıkmaya başladı. Bilinmeyen, gizli kalan, üzeri örtülen her şey yeniden keşfediliyordu.

Bu dönemde Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin yükselmesi ve bu mücadelenin kararlılığı, Kürtler ve Aleviler üzerine yapılan araştırmaları teşvik etti. Aynı zamanda bu mücadele, geniş bir okur kitlesinin de oluşmasına vesile oldu. Yani bu süreç birbirini besleyen, tamamlayan bir döngü haline geldi. Bir çocuğun emekleyerek yürümeyi öğrenmesi gibi, Kürt tarihi, bilinci, edebiyatı ve kültürü hakkında yazılan eserler yavaş yavaş çoğalmaya başladı. Kürtçe müzik yapan sanatçılar sahneye çıkıyor, Alevi deyişleri yeniden kaydediliyordu. Sadece kitaplar değil, akademik araştırmalar da arttı. Özellikle Kürt ve Alevi gençler, bu konuda çok ciddi çalışmalar yapmaya başladılar. Mehmet Bayrak, Ethem Xemgin, Cemşit Bender gibi önemli isimler, büyük emek vererek çok değerli eserler ortaya koydular. O dönemde İsmail Beşikçi’nin kitapları da büyük bir ihtiyaçtı ve önemli bir boşluğu dolduruyordu. Bugün bile bu değerler üzerine yapılan çalışmalar, yeni nesillere ilham vermeye devam ediyor.

MEHMET BAYRAK / Resim: medyanews.net

Mehmet Bayrak’tan özellikle bahsetmek gerek. Çünkü Ethem Xemgin gibi, Mehmet Bayrak’ın da iki kimliği vardı: Kürt kimliği ve Alevi kimliği. Mehmet Bayrak, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede büyümüş bir isimdi ve hem Kürt kimliği hem de Alevi kimliği üzerine sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyordu. Bu çok önemliydi, çünkü Kürtler içinde Alevilik mücadelesi vermek ya da Aleviler içinde Kürt kimliğini savunmak oldukça zor bir işti. Mehmet Bayrak da bu zorlu görevi üstlenen isimlerden biriydi. Hem Kürt hem de Alevi kimliklerinin tarihini araştırmak, bu kimliklerin üzerindeki baskıyı ortaya çıkarmak ve kimlik mücadelesi verenlerin sesini duyurmak için çok emek verdi.

Mehmet abinin “Alevilik ve Kürtler” kitabı benim için her zaman çok önemli bir kaynak olmuştur. Kitabın kapağındaki muhteşem resim ve içindeki belgeler, adeta birer mucize gibiydi bizim için. Kendi varlığımızı, kimliğimizi o belgelerde bulmak, bize tarifsiz bir sevinç veriyordu. Her bir belge, adeta bir hazine değerindeydi. Mehmet Bayrak’ın Kürt Alevileri üzerine yaptığı araştırmalar, büyük bir titizlikle hazırlanmış ve çok ciddi bir emeğin ürünüydü. Ayrıca dönemin ihtiyaçlarını çok iyi görebiliyordu. Bu alandaki boşluğu fark ediyor ve bu boşluğu doldurmak için çalışmalar yapıyordu. Etrafındaki insanları sürekli araştırmaya teşvik ediyordu. Elindeki bilgi ve belgeleri paylaşmaktan hiç çekinmiyordu. Genelde araştırmacılar, akademisyenler ya da yazarlar bilgiyi kendine saklama eğilimindedir, ama Mehmet Bayrak tam tersini yaptı. Elindeki bilgileri çevresindekilerle paylaştı ve herkesi bu çalışmalara katılmaya teşvik etti. İnsanları, kendi tarihleri hakkında yazmaya cesaretlendirdi.

Mehmet abi, hakikatçi Alevi geleneğinin bir temsilcisi olarak, hakikati Dallıkavak’ın toprağı, havası, güneşi ve suyu gibi doğal ve bereketli gördü. Tıpkı Hacı Bayrak’ın sazından dökülen nağmeler gibi güzel, Haydar Bayrak’ın sesindeki huzur gibi derin ve Dallıkavaklı Fedai’nin “ez kurmancım” derken hissettirdiği aidiyet duygusu kadar köklü bir bağlılıkla yoğrulmuştur. Bu toprakların özü, sesi, nefesidir. Binlerce yıldır baskı altında kalan, unutturulmaya çalışılan bir coğrafyanın sesi olmuştur. Kalemiyle, sözüyle, geçmişiyle barışık bir varlık mücadelesi veren bir savaşçıdır adeta. Onun yazıları, İç Toroslar’ın ruhunu yansıtan, toprağını ve insanını yaşatan bir mücadelenin belgesi gibidir.

Binlerce yıldır bu topraklar üzerinde yaşayan halkların, inançların ve kültürlerin üzerine uygulanan baskıların, yok sayılmanın ve dışlanmanın karşısında Bayrak, varlığın aydınlatılmasının temsildir. Onun mücadelesi, sadece kendisi için değil, bu topraklarda yaşayan ve kimliği, kültürü baskı altında olan herkesin mücadelesidir. Tıpkı İç Toroslar’ın bereketli toprakları gibi, Bayrak da yazılarıyla, araştırmalarıyla, halkının hafızasında filizlenmiş ve büyümüştür. O, bu coğrafyanın sesi olmakla kalmamış, bu sesi gelecek kuşaklara aktarmak için de büyük bir çaba sarf etmiştir.

Bayrak’ın çalışmaları, tıpkı İç Toroslar’ın doğası gibi doğurgandır, yaşamla doludur. Yüzlerce yıldır unutulmuş, göz ardı edilmiş olan gerçekleri su yüzüne çıkarmış, onları koruyup yaşatmak için her türlü bedeli ödemiştir. Kalemiyle, sazıyla, sözleriyle bu toprakların gerçek sahiplerinin tarihini ve kültürünü yaşatmak için büyük bir özveriyle mücadele etmiştir. Bu nedenle Mehmet Bayrak, hem bu toprakların tarihini yazan bir bilge, hem de halkı için hakikati arayan bir savaşçıdır.

Mehmet Bayrak’ın genç araştırmacıları yeni çalışmalara yönlendirmek, onların önünü açmak konusunda da büyük katkıları oldu. Birçok kişiye öncülük etti, onların yolunu açtı. O dönemde böyle değerli insanların varlığına sahip çıkmak gerçekten çok önemliydi. Bugün bir kitapçıya girdiğinizde ya da internet üzerinde bir araştırma yaptığınızda yüzlerce belgeye, kaynağa ulaşabiliyorsunuz ama o dönemde bu bilgilere ulaşmak çok büyük bir zorluktu. O günlerin zorluklarını, mücadelelerini bilmeden bugünkü rahatlığı anlamak mümkün değil. Geçmişi bilmeyenlerin geleceği olmaz. Özellikle Türkiye’de kimlik mücadelesi verenlerin, o günlerde ödedikleri bedellerle bugünkü zenginliğin temelini attıklarını unutmamak gerekiyor. Bu yüzden o dönemdem bu güne akıp gelen değerlerimize sahip çıkmak, bu insanları ve çalışmalarını destklemek çok önemli.

Kısacası Mehmet Abi bizim çoğrafyada Gül gibi güzel, Ay gibi parlaktır.

Saygılarımla

MEHMET BAYRAK’IN KITAPLARI
(Liste Yazar Firaz Baran tarafından derlenmiştir)

  • Tevfik Fikret ve Devrim: İnceleme, 1973
  • Köy Enstitülü Yazarlar-Ozanlar: İnceleme, 1978
  • Halk Hareketleri ve Çağdaş Destanlar: Araştırma, 1984
  • Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri: İnceleme-Antoloji, 1985
  • Pir Sultan Abdal: İnceleme-Araştırma, 1986
  • Halk Gülmecesi: İnceleme-Örnekleme, 1987
  • Kilam û Stranên Kurdî: İnceleme-Antoloji, 1991
  • Red ve İnkardan Kabullenmeye… Kürt Kimliği Mücadelesi: Savunmalar Kararlar, 1992
  • Kürtler ve Ulusal Demokratik Mücadeleleri/Gizli Belgeler, Araştırmalar, Notlar: Araştırma, 1993
  • Açık-Gizli/Resmi-Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri I: İnceleme-Araştırma, 1994
  • Öyküleriyle Halk Anlatı Türküleri: İnceleme-Antoloji, 1996 (Bu kitap 1985’te yayınlanan “Eşkıyalık ve Eşkıya Türküleri” isimli kitabın geliştirilmiş halidir.)
  • Alevilik ve Kürtler: İnceleme, 1997
  • Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm: Araştırma-İnceleme, 1999
  • Köy Enstitüleri ve Köy Edebiyatı: İnceleme, 2000
  • Kürt Müziği, Dansları ve Şarkıları I-II-III: 2002
  • Geçmişten Günümüze Kürt Kadını: İnceleme-Bibliyografya, 2002
  • Gravürlerle Kürtler: Albüm, 2002
  • Ortaçağ’dan Modern Çağa Alevilik: İnceleme, 2004
  • Açık-Gizli/Resmi-Gayriresmi Kürdoloji Belgeleri II:     İnceleme-Araştırma, 2004
  • Alevi- Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşıklar: İnceleme- Antoloji, 2005
  • İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler: İnceleme- Antoloji, 2006
  • Osmanlı’da Kürt Kadını /Jinên Kurd Dı Serdema Osmanî De: Albüm, 2007
  • Kürtlere Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı: İnceleme-Araştırma, 2009
  • Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları (1973- 2009): İnceleme, 2009
  • Dersim-Koçgiri: İnceleme-Araştırma/2010, Genişletilmiş yeni baskı 2012
  • Bir Siyaset Tarzı Olarak Alevi Katliamları: İnceleme-Araştırma, 2011
  • Kürt ve Alevi Tarihinde Horasan: İnceleme-Antoloji, 2013
  • Êzidî–Kızılbaş-Yaresan Kürtler: İnceleme-Araştırma, 2014
  • Kürt ve Alevi Tarihinde Tabular Yıkılırken: İnceleme ve Tv Konuşmaları, 2014
  • İçtoroslar’da Oda Kültürü ve Kürtçe Edebiyat: İnceleme-Antoloji, 2015
  • Acılı Coğrafyanın Kederli Çocukları: Êzidîler: İnceleme-Araştırma, 2015
  • Kuşatmayı Yaran Kürt Kadını: İnceleme-Araştırma, 2015
  • Kürt Bâtıniliğinde Kutsal Metinler: İnceleme-Antoloji, 2016
  • Manzum Halk Tarihçisi Ermeni Aşuğlar: İnceleme-Antoloji, 2016
  • Alevilik-Kürdoloji-Türkoloji Yazıları, Cilt II, 1972-2018: İnceleme- Araştırma, 2018
  • Kürtler’in ve Kürdistan’ın Görsel Tarihi: İnceleme-Araştırma, 2019
  • İçtoroslar’da Hakikatçı Alevilik: İnceleme-Antoloji, 2020
  • Kürt Kimliği Mücadelem: İnceleme, 2023
  • Alevi Kimliği Mücadelem: İnceleme, 2024

Bahçeli ‘Hayır’ yapmaz ALİ SİNEMİLLİ

2013- 15 yılları arasında İmralı Adası’nda devam eden görüşmelerde, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın öncelikli gündemlerinden biri, hasta tutsakların durumuydu. Öcalan görüşmelerde sık sık hasta tutsakların durumunu dile getirmiş ve bu konunun siyaset üstü bir yaklaşım ile ele alınması gerektiğini vurgulamıştı. O süreçte PKK’den olumlu anlamda adımlar atılıp, sürecin ilerlemesi yönünde yaklaşım geliştirilse de, devlet cephesinden benzer bir yaklaşımın gelişmediğini, bunun en somut göstergesinin de ‘Hasta tutsaklar’ ile ilgili konuda kendisini dışa vurduğunu söylemek mümkün. İki yıl süren diyalog sürecinde hep konuşulmasına, masada olmasına rağmen tek bir hasta tutsak bırakılmadı, bu konuda pratik bir adım atılmadı. Peki neticede ne oldu?

İşte! Abdulkadir Kuday örneğinde olduğu gibi cezaevlerinden art arda cenazeler çıkmaya başladı. O günden bugüne cezaevlerinden yüzlerce tutsağın cenazelerinin çıktığını söyleyebiliriz. Abdulkadir Kuday cezaevinde hayatını kaybeden tutsaklardan sadece biri. Hastanenin verdiği ‘cezaevinde kalamaz’ raporuna rağmen faşist iktidar Abdulkadir’i bırakmadı, ölümünü bekledi. Avukatlarının verdiği bilgiye göre Abdulkadir ‘yoldaşlık ayakta tutuyor’ demişti. Hiç şüphesiz, Abdulkadir de diğer siyasi tutsaklar gibi direndiği, direnişten taviz vermediği için tedavi edilmedi, ağır hastalık durumuna rağmen dışarı çıkmasına izin çıkmadı. Faşist iktidarın cezaevlerinde tutsakların iradesini kırmak, onları teslim almak için her türlü yola başvurduğu, bunun için sınır tanımadığı bilinen bir gerçek. Fakat buna rağmen siyasi tutsakların büyük bir direniş içinde oldukları, ilkelerinden, doğrularından taviz vermedikleri, 14 Temmuz direniş ruhuna bağlı oldukları da bir diğer gerçek oluyor. Açık ki, devlet ile toplum arasındaki bu kıyasıya savaşın bir ayağı da cezaevleri oluyor, burada süren direniş oluyor. Dışarıda toplum nasıl direniyorsa cezaevlerinde de tutsaklar aynı şekilde direniyor, geri adım atmıyor.

Elbette, hasta tutsaklar meselesi, AKP-MHP faşist iktidarının toplum karşıtı uygulamalarının, saldırılarının bir örneği oluyor. Buna benzer saldırıların yaşamın hemen hepsinde günübirlik olarak gündeme geldiğine şüphe yok. Yani sicili oldukça kabarık bir iktidar ile karşı karşıyayız ve bunları burada tekrar etmeye gerek yok.  Bizim buradan hareketle değerlendirmek istediğimiz husus, son günlerde iktidar kanadından atılan ve muhalefet partilerinin tepkileriyle daha fazla gündeme giren ‘adımlar’ oluyor.

Malum! Milliyetçi Hareket Partisi başkanı Devlet Bahçeli en üst perdeden tehdit ettiği, küfürler savurduğu siyasi aktörlerle ayaküstü selamlaştığı, konuştuğu için bir gündem oluşmuş durumda. Daha doğrusu, böyle bir gündem oluşturulmuş, yaratılmış durumda. ‘Bahçeli neden bu adımı attı, neyi amaçlıyor, bunun iç ve dış siyasetle bağı ne’ gibi sorular havada uçuşuyor. Kuşkusuz, Bahçeli’nin bu adımına fazlasıyla anlam yüklemek iktidar içindeki konumu ile alakalı ve bir yere kadar da anlaşılır. Bu anlamıyla yapılan tartışmaları garipsemek mümkün değil.

Garip olan, hatta hayret verici olan Bahçeli’den hayırlı bir adım atmasını, toplum yararına bir iş yapmasını beklemek oluyor. Bahçeli ki, son elli yıllık Türkiye siyasetinde ırkçı, faşist karakteri ile bilinmekte, ülkeyi parçalayan, kutuplaştıran siyaseti ile tanınmakta. Böyle bir Bahçeli’nin birleştiren, uzlaştıran bir politika izlemeyeceği aşikâr. Bu Bahçeli’nin ‘ülküsü’ belli ve her fırsatta dile getirmekten de çekinmiyor. Ona göre varsa yoksa ‘kızıl elma’, ötesi yok.

Unutmayalım ki, Abdulkadir Kuday’ı cezaevinde ölüme terk eden, onun ölümü için gün sayan ve nihayetinde ölümüne yol açan birinci kişi Bahçeli oluyor. Yine Abdulkadir gibi tutsakların dışarı çıkması için var gücüyle çalışan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 43 aydır haber alınmamasının baş müsebbibi de Bahçeli oluyor. Daha genel olarak, bugün, başta Kürt halkı olmak üzere Türkiye halklarını büyük bir kriz ve kaosun içine çeken, ülkeyi yangın yerine çeviren siyasetin de sorumlusu Bahçeli – elbette Erdoğan ile birlikte- oluyor.

Dolayısıyla Bahçeli ile ilgili yorum -değerlendirme yaparken bu gerçekleri göz önünde bulundurmakta fayda bulunuyor. Kuşkusuz, Bahçeli böyle bir adım atma ihtiyacı duyuyorsa, bunun nedeni yaşadığı zorlanmadır, tıkanmadır, izlenen politikanın iflasıdır. Yoksa, iyi niyetle atılan bir adım söz konusu değildir.

O halde, saf olmamak, toplumu yanlış beklentilerin içine koymamak, direniş ve mücadeleye zarar verecek tutumlardan uzak durmak gerekir. Hiç kuşku yok ki, Kürdistan ve Türkiye halkları Bahçeli’nin yön verdiği mevcut siyasetten kurtulacaktır. Bunun imkân ve olanakları düne göre bugün çok çok fazladır. Anadolu ve Mezopotamya halkları bu fırsatı değerlendireceklerdir. İşte! Bahçeli’nin son konuşmaları da bunun işaretleri ile doludur. Bahçeli, düşüncesinin tam tersi yönünde eylemlerde bulunma noktasına geldiyse, büyük yenildiği, büyük kaybettiği içindir. Dolayısıyla, bu özel savaş oyunlarına kanmamak, mücadeleyi yükselterek hem Bahçeli’ye gerekli cevabı vermek hem de yeni Abdulkadirlerin yaşamını yitirmemesi için İmralı kapılarını sonuna kadar açmak şart oluyor.

Yenİ Yaşam Gazetesi

Aleviler, Eğitimin Karanlığa Sürüklenişine Karşı Mücadele Veriyor

Türkiye’de eğitimin adım adım karanlığa çekildiği, laik ve bilimsel eğitimin sistematik olarak hedef alındığı bir dönemde yaşıyoruz. “Türkiye Yüzyılı” adı altında topluma dayatılan yeni eğitim modelinin esas amacı, sorgulayan ve düşünen bireyler yerine itaat eden, biat eden bir toplum yaratmak. Aleviler, Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri laiklik ve özgür düşünce mücadelesi verirken, bugün de eğitimin medreseleşme sürecine karşı en güçlü seslerden biri olarak öne çıkıyorlar.

Alevi toplumu, tarih boyunca dışlanmış, ötekileştirilmiş ve hakları gasp edilmiş bir topluluk olarak, eğitimde de eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdürmüştür. Bugün Türkiye’de okulların birçoğu İmam Hatip’e dönüştürülerek tek bir inanç sistemine göre şekillendirilmeye çalışılırken, Aleviler bu dayatmalara karşı laik ve bilimsel eğitimin savunucusu olmaya devam ediyor. Türkiye’nin dört bir yanında, özellikle Alevi toplumunun yoğun yaşadığı bölgelerde, laik eğitim için verilen mücadele her geçen gün daha da büyüyor. Çünkü Aleviler, tek tipleştirilmiş bir eğitim modelinin özgür bireyler yetiştirmeyeceğinin, aksine toplumu daha fazla karanlığa sürükleyeceğinin farkında.

Alevilerin eğitim konusundaki mücadelesi sadece kendi inanç özgürlüğünü savunmakla sınırlı değil, aynı zamanda tüm Türkiye’de yaşayan gençlerin bilimsel ve laik bir eğitim alma hakkını savunmaya yönelik bir duruş. Her ne kadar hükümet, okullarda zorunlu din dersleri ve dini temelli müfredatlar ile toplumun her kesimini bir kalıba sokmaya çalışsa da, Alevi toplumunun bu konudaki kararlı mücadelesi, bu dayatmalara boyun eğmeyeceğini gösteriyor.

Alevi Bektaşi Federasyonu ve diğer sivil toplum örgütleri, eğitimin bu karanlık geleceğe sürüklenmesine karşı tepkilerini her platformda dile getiriyor. Özellikle zorunlu din derslerinin kaldırılması ve laik eğitimin savunulması konularında yaptıkları çalışmalar, bu mücadelenin ne kadar köklü olduğunu ortaya koyuyor. Hacı Bektaş-ı Veli’nin “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” sözü, bugün Alevi toplumunun eğitim politikalarına bakışını en iyi şekilde özetlemektedir. Aleviler, eğitimin dogmalardan ve bağnazlıktan arındırılması gerektiğini savunurken, bilimin ve aklın rehberliğinde bir geleceğin inşasını talep ediyorlar.

Bu mücadelede kadınlar da önemli bir rol üstleniyor. Alevi kadınlar, çocuklarının özgür düşünceli bireyler olarak yetişmesini istiyor ve eğitimin medreseleşmesine karşı daha aktif bir rol oynuyor. Özellikle CEDES Projesi gibi gerici adımların geri çekilmesi için başlatılan imza kampanyaları, Alevi kadınların bu alandaki liderliğini gözler önüne seriyor.

Alevi toplumu, eğitimin medreseleşme sürecine karşı en kararlı direnişi sergileyen topluluklardan biri olarak, Türkiye’nin aydınlık geleceği için mücadele etmeye devam ediyor. Bilimsel, laik ve özgür bir eğitim sisteminin savunucusu olan Aleviler, bu yolda yalnız değil. Türkiye’nin tüm ilerici ve demokratik kesimlerinin desteğiyle, eğitimin karanlığa sürüklenmesine karşı bu mücadeleyi kazanmak zorundayız. Aksi halde, geleceğimizin karanlık bir medreseye dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır.

AABF Kongresine Giderken

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu 19-20 Ekim tarihlerinde kongre yapacak ve sanal medyada seçimlerde aday olduğunu bildiren arkadaşlarımızın isimlerini okuyorum. Hepsi değerli ve tanıdığımız, sevdiğimiz insanlar. Bazıları kendi özgeçmişlerini tanıtırken, bazıları da Almanyadaki Aleviler için neler yapmak istediklerini yazıyorlar. Elbette bunlar çok önemli gelişme, desteklenmesi gerekiyor.

Ancak örgütlenmenin kendisi sorunlu hale gelmiş ise, hangi niyetle seçilirsek seçilelim, bu sorunlar çözülmeden iş yapabilmenin önünde engel olur.

Alevi örgütlenmesi 1988 yılından 1996 yılına kadar Aleviliğin nasıl yaşatılabileceği üzerinde büyürken, 1996 yılı sonrası örgüt yönetimine seçilenlerin kendilerini Belediye Başkanı, Milletvekili seçtirmek yada siyasi partilerde bir makam kapma yarışına döndü ve örgüt yön değiştirdi, yönetimsizleşti.

Alevi değerleri, Alevi söylemleri bolca kullanıldı ama örgütarası ilişkilerde Alevilik diye hiçbir kural geçerli olmadı.

Sahi biz yönetimleri neden seçiyoruz?

Merkezde otursun, bolca tükettiğimiz Aleviliğin hem insanlar arasında hem öğretide yaşaması için çalışmalar yapsınlar, toplumu bir arada tutsunlar diye değil mi?

Maalesef böyle olmadı, olmuyor.

Örgütümüzü yönetsin diye seçtiğimiz insanlarımızı her gün bir yerlere konuşmacı davet ederken ve onlara bırakın fikir üretecek zamanı, dinlenecek zaman bırakmazken şimdi eleştirmenin hiçbir ciddiyeti yok. Yöneticilerimiz bu davetlere gitmese bir dert, gitse bir dert. Ortası yok. Bu sonuçta Belediye Başkanı da olurlar, Milletvekili de. Ayrıca bizler, işlerimizi kolaylaştırsın, çözsün diye vekil seçtiğimiz insanlara tapmayı seven bir ülke insanıyız.

Durum böyle olunca meydan boş kaldı, sadece Almanya’da Türkiye devleti destekli, ulusalcılardan başlayan ve MHP’ye kadar varan bir çok siyasi parti Alevi örgütleri oluşturmaya başladılar. Alevileri kendi aralarında Ali’siz/İslamcı tartışmalarıyla bölmede epey yol aldılar. Bu gelişmeye karşı yeterli önlem maalesef alınamadı.

Bir başka sorun Almanya’daki inanç kurumumuz. Çoğunluğu belli bölgelerden olan dedelerimizden oluşuyor (Yolun ve süreğin devamı için emek veren dedelerimizi ayırıyorum). 1990’lı yıllarda cem yürütecek dede bulamazken bir anda ortaya yüzlerce PİR çıkması dedelik kurumuna güveni sarsmış durumda. Ben „şu ocaktan geldim dedeyim“ demekle olmuyor bu işler. Görgüden, sorgudan geçeceksin, toplumdan rızalık alacaksın, kendi ocağının dedelerinden el alacaksın, müsahibin olacak, topluma rızalık lokmanı vereceksin.

Bunların hiçbirini yapmadan olmaz, olmuyor da. İnanç kurumunun bu olumsuzluğu acilen çözmesi gerekiyor.

En kötüsü yapılan kongreler de çarşaf listeler oluşturmak. Hiçbir inanç örgütlenmesinde böyle bir seçim olmaz ama bizde var. İnsanları ayrıştırıyoruz, ötekileştiriyoruz. Rızalık kuralımızı yerle bir ediyoruz. Oysa burada ölçü yoluna bağlı, değerlerine bağlı, görgü sorgudan geçmiş güvenilir insanlar olursa o zaman bolca kullandığımız Alevilik söylem ve değerlerinin bir anlamı olur. Böyle devam ederse çok sürmez, bolca tükettiğimiz Alevi örgütlenmesini kendi ellerimizle tarihe gömeriz.

Son olarak: Kongreler seçim yarışlarının yapıldığı bir yarışma değil, yakın ve uzak geleceğe ait kararların alındığı toplantılardır.

Anayasa Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarındaki Alevilere yapılan eşitsizliği hukuki ve farklı yollardan gündeme taşıyacak, haklarını arayacak hukuksal kurumlar,

Zorunlu din dersleri ve ÇEDEŞ gibi faşizan uygulamalara karşı Akademik kurumlar,

Türkiye’deki Alevi ziyaretlerine verilen maden izinlerine karşı Yaşam Savunucu kurumlar,

Aleviliğin Cemevlerinde ve toplum arasında yaşatılması için Muhabbet kurumları oluşmadığı süre içinde kimi yönetime seçersek seçelim çok başarılı olacaklarını düşünmek hayal olur.

Her koşulda, başta kadın adaylarımızın çoğalmasını saygıyla karşılıyorum ve destekliyorum.

06.10.2024