Ana Sayfa Blog Sayfa 127

Suriye’deki Alevi Düşmanlığının Bedeli: Türkiye’nin Geleceği ve Ortadoğu’nun Karanlık Yolları

0

Suriye’deki iç savaş, bölgedeki tüm guruplar için sadece askeri ve diplomatik bir mücadele değil, aynı zamanda tarihsel bir sınavla karşı karşıya kalmıştır. Bu savaş, Ortadoğu’nun sosyo-politik yapısını temelden sarsarken, Türkiye’yi de derin bir kaygı ve sorumlulukla karşı karşıya bırakmıştır. Özellikle Alevilere yönelik artan tehditler ve kimlik temelli saldırılar, sadece Suriye için değil, Türkiye için de bir gelecek kaygısına dönüşmüştür. Bugün geldiğimiz noktada, Suriye’deki gelişmelerin yalnızca bölgeyi değil, Türkiye’nin geleceğini de doğrudan etkileyeceğini göstermektedir.

Suriye’nin çatışmalarla sarmalanması, Türkiye’nin dış politikasını derinden şekillendiren bir dizi yanlış kararın ve stratejik hatanın sonucudur. Başlangıçta, Suriye’deki diktatörlük rejiminin karşısında duran muhalifler ve direnişçiler, Türkiye’nin bölgedeki güç dengelerini kendi lehine çevirmeyi amaçladığı bir araca dönüşmüştür. Ancak bu politika, hızla yalnızca Alevilere, Kürtlere ve diğer inanç ve etnik gruplara yönelik tehditlerin artmasına yol açtı. Suriye’de bir iç savaş başladıktan sonra, bu tehditlerin en büyüğü, Alevi halkına yönelik cihatçı grupların saldırıları ve kimlik temelli soykırım tehditleriyle kendini gösterdi. Türkiye’nin, selefi grupları destekleyen dış politikası bu durumu daha da körüklemiş, Alevilerin yaşadığı tehditleri bir katliama dönüştürme noktasına getirmiştir.

Alevi düşmanlığını besleyen bu politikaların bedelini, sadece Suriye halkları değil, Türkiye halkları da ödeyecektir. Bugün Aleviler, yalnızca Suriye’deki varlıklarıyla değil, Türkiye’deki varlıklarıyla da tehdit altındadır. Bu tehdit, sadece kimliksel bir tehdit değil, aynı zamanda Türkiye’nin sosyal dokusunun parçalanmasına yönelik bir saldırıdır. Dışarıdaki bu siyasi mücadelenin, içerideki toplumsal huzur üzerinde yaratacağı etkiler göz ardı edilmemelidir. Alevilerin dışarıda yaşadığı tehlikeler, Türkiye’deki tüm inanç ve etnik grupları etkileyen bir potansiyele sahiptir. Türkiye, Suriye’deki iç savaşın çıkmazlarına hapsolmuşken, aynı zamanda içerideki toplumsal yapıyı da derinden sarsacak bir uçurumun ucunda durmaktadır.

Türkiye’nin Geleceğini Bekleyen Karanlık Günler

Bugün Türkiye’nin geleceğini bekleyen en büyük tehlike, Suriye’deki yönetim boşluğunun, bölgedeki emperyalist ve işgalci güçler tarafından doldurulması ve bu boşluğun Türkiye içindeki siyasi istikrarsızlığı beslemesidir. Suriye’deki iç savaşın getirdiği karmaşa, bölgedeki çokuluslu çıkarlar, mezhepçi çatışmalar ve dış müdahaleler Türkiye için bir anlamda tehdit oluştururken, aynı zamanda içerideki politik gerilimleri de artıracaktır. Türkiye, Suriye’deki gelişmelerin sadece dış sınırlarını değil, iç politik dengelerini de etkileyeceğini çoktan fark etmelidir.

Türkiye, özellikle içindeki Alevi, Kürt ve diğer azınlık grupları hedef alan bir dış politika izlemenin bedelini, siyasi ve toplumsal huzursuzluklar olarak ödeyecektir bunun örnekleri geçmişte ve bugün görülmektedir. Ortadoğu’da izlediği politika, yalnızca Türkiye’yi bölgedeki mezhep savaşlarının tam ortasında bırakmakla kalmayacak, aynı zamanda içerideki toplumsal huzursuzluğu da körükleyecektir. Alevilerin, Kürtlerin ve diğer etnik ve dini grupların eşitlik ve güvenlik talepleri, Türkiye’deki toplumsal barış için bir sınav niteliği taşımaktadır. Bu talepler göz ardı edilirse, Türkiye, yalnızca bölgesel bir istikrarsızlığın değil, aynı zamanda içsel bir çözülmenin de eşiğine gelecektir.

Türkiye’nin Sorumsuz Suriye Politikası ve Alevi Düşmanlığının Yükselişi

Bugün, Türkiye’nin Suriye’deki izlediği yanlış politikaların en somut örneklerinden biri, Alevi düşmanlığının körüklenmesidir. Alevi nüfusu, tarihsel olarak Türkiye’nin en barışçıl ve hoşgörülü topluluklarından biridir. Ancak Suriye’deki savaşın başından itibaren, Türkiye’nin izlediği bazı politikalar, Alevileri hem Suriye’de hem de Türkiye’de tehdit altında bırakmıştır. Selefi grupların ve cihatçı unsurların desteklenmesi, Alevi halkını hem kendi topraklarında hem de Suriye’de yaşanan bir etnik temizlik sürecinin mağduru haline getirmiştir.

Türkiye, bu süreçte hem bölgesel hem de küresel birliklere karşı dengeli bir yaklaşım sergilemek yerine, daha çok mezhebi ve ideolojik çıkarlar doğrultusunda bir politika izlemektedir. Bu tutum, Aleviler gibi, mezhepçilikten ve ırkçılıktan uzak duran grupların yaşamını zorlaştırmıştır. Dahası, Türkiye’nin, bölgedeki çatışmaların içinde daha fazla yer alması, bu kimliksel tehditlerin arttığı bir ortamı yaratmaktadır.

Suriye Arap Cumhuriyeti’nin Çöküşü ve Ortadoğu’da Yeni Bir Dönem: Büyük Orta Doğu Projesinin Devamı

Suriye Arap Cumhuriyeti’nin çöküşü, sadece Suriye için değil, tüm Ortadoğu için tarihi bir dönüm noktasıdır. Bu çöküş, aynı zamanda ABD ve Avrupa emperyalistleri ile İsrail’in kazanması demektir. Suriye’nin bölünmesi, sadece bölgedeki güç dengesini değil, Filistin davasını da ağır bir şekilde zedelemiştir. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sona ermesi, Batı’nın bölgedeki hegemonya stratejilerinin güçlenmesine, Filistin davasının ise daha da geri planda kalmasına yol açacaktır. Bu durum, Ortadoğu’nun geleceğini şekillendiren ve özellikle Filistin halkının mücadelesini zora sokan bir gelişme olarak tarihe geçecektir.

Bir yandan, Suriye’nin parçalanmasıyla birlikte Büyük Ortadoğu Projesi süreci devam etmekte ve BOP’un temel amacı, Ortadoğu’da yeni sınırlar, yeni güç dengeleri ve daha fazla müdahale ile emperyalistlerin çıkarlarını güvence altına almaktır aslında. Bu bağlamda, Suriye’nin çöküşü, sadece bir iç savaşın sonucu değil, bölgedeki büyük güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillenen bir proje olarak ortaya çıkmaktadır. Türkiye, bu sürecin parçası olmayı sürdürdüğü takdirde, hem iç hem de dış politikasında ağır bedeller ödemeye devam edecektir.

Suriye’nin Geleceği ve Türkiye’nin Karar Anı

Suriye’nin geleceği, yalnızca Suriye halkları için değil, tüm Ortadoğu ve Türkiye için belirleyici olacaktır. Suriye’deki halkların yaşam haklarının güvence altına alınması, barışçıl bir yönetim yapısının inşa edilmesi ve tüm mezhepçi ve etnik grupların eşit haklarla varlık gösterebileceği bir ortamın sağlanması, bölgedeki tüm güçler için bir zorunluluktur.

Eğer Türkiye, Suriye’deki bu gelişmeleri doğru bir şekilde analiz edemezse ve adım atarken toplumun farklı kesimlerini göz ardı ederse, yalnızca Suriye’deki halklar değil, kendi halkı da bu politikanın bedelini ağır bir şekilde ödeyecektir. Türkiye, barış, eşitlik ve demokratik haklar doğrultusunda hareket etmediği takdirde, Ortadoğu’nun karanlık geleceğiyle birlikte, kendi içindeki huzursuzlukları da artıracaktır. Bu yolda alınacak her yanlış karar, yalnızca bölgesel değil, içsel istikrarsızlıkları da derinleştirecektir. Umudumuz Türkiye’nin çıkarı, adalet ve eşitlikten yana bir politika izlemektir. Aksi takdirde, karanlık günler çok yakın olacaktır.

Deprem Gerçeği: Hazırlık, Dayanışma ve Ortak Mücadele

0

8 Aralık 2024 Pazar günü, Almanya’nın Gustavsburg Cemevi’nde düzenlenen “Deprem Gerçeği” adlı panel yapıldı. Burada sadece depremi değil, toplumun ortak sorumluluğu ve bu felaketlere karşı nasıl bir hazırlık yapılması gerektiği de masaya yatırıldı. Cemevi Başkanı Müslüm Aktaran’ın açılış konuşmasında vurguladığı gibi, bu tür panellerin daha sık yapılması, toplumun bilinçlenmesi adına büyük önem taşıdığını dile getirdi. Ancak panelde yapılan uyarılar, yalnızca depremden korunma yollarını tartışmaktan çok daha fazlasını içerdi.

Uzun süre deprem bölgesinde kalıp, dayanışmanın en insani yönünü gösteren otuz beş gün sonra çorabını değiştirebilen; kadınların ve çocukların üzülerek vay haline deyip yaşanılanları anlatan Sanatçı Suavi’nin katılımı ise panele derinlik kattı. Suavi, felaket sonrası yapılanların önemine değinirken, asıl önemli olanın bu acılar yaşanmadan önce alınacak önlemler olduğunu belirtti. “Bir sabah hayat değişecekse, bu bir anda, kendiliğinden olmaz. Bu ancak bireylerin emeği, çabaları ve kültürel birikimleriyle mümkündür,” dedi. Bu sözler ile hazırlığın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk olduğuna dair güçlü bir hatırlatma yapıp, toplumsal duyarlılığı artırmak adına, “Sevdiklerimizden değil, hazırlıklı hale gelmek için bugünden bazı şeylerden vazgeçmeliyiz,” diyerek, bir felaket karşısında toplumun nasıl bir araya gelmesi gerektiğini de vurguladı. Ayrıca, bir çocuğun hırsızlık yaparken idam cezasıyla karşılaşmasının adaletle bağdaşan bir çözüm olup olmadığını sorguladı. Burada dikkat edilmesi gereken, suçlunun cezalandırılmasından çok, sistemin bu durumu nasıl ele aldığıydı.

Sanatçı Orhan Aydın ise geçmişte yaşanan büyük depremleri hatırlatarak, Türkiye’nin en büyük tehditlerinden birinin Marmara merkezli büyük bir deprem olduğunu söyledi. Aydın, bu gerçeğin gözlerimizin önünde durduğuna dikkat çekerek, bilim insanlarının bu konuda yaptığı uyarıların dikkate alınmadığını ve hatta “vatan haini” olarak etiketlendiklerini belirtti. Bir toplumun, böyle kritik uyarılara karşı duyarsız kalması, özellikle deprem gibi felaketlere karşı ne kadar hazırlıksız olduğunu gösterdiğini, ayrıca toplumda giderek artan gerici ve ırkçı anlayışa da dikkat çekti. Bu anlayış, yalnızca deprem gibi felaketlere karşı duyarsızlık yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal yapıyı da bozan bir etkiye sahip olduğunu hükümetin, halkın bu tür felaketlerle ilgili endişelerini önemsememesi, sorun üretenlerden çözüm beklenilmemesi gerektiği ve daha büyük bir tehdit yaratığının vurgusunu yaptı.

Demokrat Parti Halklar ve İnançlar Eş Sözcüsü Yüksel Mutlu, depremde hayatını kaybedenlerin kaybolan eşya ve değerli eşyalarının akıbetine dair devletin açıklama neden yapmadığını vurguladı. Mutlu, ayrıca, deprem bölgesinde kaybolan çocukların bazı cemaatlere teslim edilmesinin çok tehlikeli bir durum olduğunu ve bu çocukların akıbetinin neden takip edilmediğini sorguladı. Bu durum, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir güvensizlik ortamı yaratığını, bunun yanı sıra, İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesinin ardından, deprem bölgesindeki kadınların daha fazla şiddet ve istismara uğraması, mevcut sistemin kadına yönelik şiddet konusunda ne kadar duyarsız hale geldiğini ortaya koyduğunu, ülkeyi her konuda karanlığa koyduklarını ve var olan yasaların da uygulanmayıp kendi gibi olanlara insiyatif uyguladığını dile getirdi.

Koblenz AKM Başkanı Özgür Demir ise, Alevi toplumunun deprem dönemindeki dayanışmasına dikkat çekti. Alevi köylerine yapılan yardımların, Almanya Alevi örgütlerinin desteğiyle gerçekleştirildiğini, bunun yanı sıra Türkiye’deki Alevi kurumları aracılığıyla da yardımların ulaştırıldığını belirtti. Ancak son dönemde, bu güçlü örgütlere yönelik hükümetin yoğun hedef gösterme kampanyalarının arttığını söyledi. Demir, örgütlü mücadelenin önemini vurgulayarak, “Birlik ve beraberliğimizi bozmak isteyenlere karşı duracağız,” dedi. Dayanışmanın, tüm zorluklara rağmen devam edeceğini belirtti.

“Deprem Gerçeği” adlı panel, sadece deprem gibi felaketlere karşı alacağımız önlemlerle ilgili değil, toplumsal dayanışmanın, duyarlılığın ve hazırlığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu tür felaketler karşısında hepimizin sorumluluğu var. Kendi gibi olmayan ve düşünmeyenin hain olduğu bu süreçte, her bireyin bu sorumluluğa katkı vermesi gerekmekte. Acıların yaşanmadan önlenmesi, toplumun bilinçli ve örgütlü bir şekilde hareket etmesiyle ancak mümkündür. Unutmayalım ki bir felaket geldiğinde, hepimizin hazırlıklı olması, yalnızca can kayıplarını değil, toplumsal düzeni de korumak ve örgütlü mücadelemizi korumak adına kritik bir adımdır.

Gidenleri de kalanları da unutmadık diyen Gustavsburg cemevi yöneticilerine ve üyelerinde de duyarlılıklarından dolayı teşekkür ediyoruz.

AABF’den Birlik ve Mücadele Mesajı

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), Köln’de düzenlenen Başkanlar Divanı Toplantısı’nda bir kez daha Alevilik inancına, örgütlülüğüne ve toplumsal dayanışmaya olan bağlılığını vurguladı. 16. Genel Kurul’un ardından gerçekleştirilen bu toplantıda, son bir yılda yaşanan gelişmeler değerlendirildi ve AABF’ye yönelik saldırılara karşı mücadele kararlılığı ifade edildi.

Alevilik İnancına ve Değerlerine Saldırılar

Başkanlar Divanı, 2023 yılı itibarıyla AABF’ye ve yöneticilerine yönelik artan itibarsızlaştırma kampanyalarına dikkat çekti. Bildirgede, bu saldırıların temel amacının AABF’yi bölmek ve etkisiz hale getirmek olduğu belirtildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bizzat federasyonu hedef göstermesi ve AKP-MHP rejiminin işbirlikçileri tarafından yürütülen kirli kampanyalara karşı AABF’nin direncini artırdığı vurgulandı.

AABF’nin, Almanya’da kamu tüzel kişiliği kazanması, Alevilik derslerinin okullarda yer alması ve üniversitelerde kürsüler kurulması gibi başarılara imza attığı, Türkiye’deki dergahlarla ve Alevi örgütleriyle dayanışma içinde olmasının bazı çevreleri rahatsız ettiği ifade edildi.

Genel Kurulun Güçlü Mesajı

19-20 Ekim 2024’te yapılan 16. Genel Kurul’da AABF, tüm saldırı ve tehditlere karşı birlik mesajını pekiştirmişti. Başkanlar Divanı bu toplantıda, genel kurulun aldığı kararlara atıfta bulunarak, AABF’ye yönelik kumpasların boşa çıkarıldığını ve örgütün birliğinin korunduğunu hatırlattı. Bu irade, yalnızca dış tehditlere değil, içeride kaos yaratmaya çalışan çevrelere de güçlü bir cevap niteliği taşıyor.

Toplumsal ve Kültürel Mücadeleye Devam

Başkanlar Divanı, Alevi toplumu üzerindeki baskılara da dikkat çekti:

  • Cemevlerinin ibadethane olarak tanınmaması,
  • Tarihi ziyaret yerlerinin yok edilmesi,
  • Çocukların zorunlu din dersleriyle asimile edilmesi,
  • Laik eğitimin ve demokratik hakların daraltılması,
  • Irkçılığın yaygınlaşması,
    Bu sorunlara karşı AABF’nin mücadelesinin süreceği açıklandı.

Dayanışmanın Örnek Duruşu

AABF’nin, 2023 deprem felaketinde oynadığı rol de Başkanlar Divanı’nda tekrar hatırlatıldı. Devletin ulaşamadığı depremzedelere ilk elden yardım götüren, üyelerinin ve dostlarının bağışlarıyla dayanışmanın örneğini sergileyen AABF, toplumsal duyarlılığını bir kez daha gözler önüne serdi.

Başkanlar Divanı, Aleviliğin inanç, barış ve adalet değerlerine düşmanlık eden çevrelere karşı, mücadele ve dayanışmanın süreceğini vurguladı. AABF’nin tarihi misyonu doğrultusunda, hiçbir baskıya boyun eğmeden yoluna devam edeceği şu sözlerle özetlendi:
“Kadılar müftüler fetva yazarsa,
İşte kemend, işte boynum asarsa,
İşte hançer, işte kellem keserse,
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan.”

AABF, birliğini koruyarak hak, adalet ve özgürlük için mücadelesini sürdürecek.

Örgütlü Birliğin Gücü; Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu!

AABF Köln merkez binasında yönetim kurulu dün başkanlar divanı toplantısını gerçekleştirdi. Örgütlü yapımızı irtibatsızlaştırmak adına dışardan gelen saldırılar ve iddalar değerlendirildi.

Almanya’daki Alevi toplumu, tarihsel olarak pek çok zorlukla yüzleşmiş, ancak her zaman örgütlü bir güçle bu zorlukların üstesinden gelmeyi başarmıştır. Bu güç, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu çatısı altında birleşen toplumsal birliğiyle pekişmiştir. AABF, yalnızca bir çatı örgütü olmanın ötesinde, Alevi halkının haklarını savunmak için yürütülen kararlı ve ilkeli mücadelenin simgesi olmuştur. Almanya’daki Alevi toplumu için büyük bir kazanım olan bu örgütlü birlik, çelikleşmiş bir irade gibi, dışarıdan gelen her türlü tehdit ve saldırıya karşı sarsılmaz bir duruş dün olduğu gibi bugün de sergilemiştir.

AABF’nin bugüne kadar elde ettiği tüm başarılar, sadece başkanların değil, aynı zamanda her bir bireyin gösterdiği özverili çabanın bir ürünüdür. Toplumumuzun hakları, kültürel değerleri ve inançları, yıllardır süren özverili bir mücadelenin sonucunda elde edilmiştir. Ancak bu kazanımların korunabilmesi ve daha da ileriye taşınabilmesi için örgütlü birliğimizin gücünün her geçen gün daha da büyütülmesi gerektiği artık çok daha net bir şekilde gözle görülmektedir.

Kitle Gücünün Büyütülmesi: Her Bireyin Katkısı Önemlidir

Alevi toplumunun güçlenmesi, sadece cemevlerine üye olmakla sınırlı kalmamalıdır. Cemevlerine üye olan her bir birey, kendi inançlarını yaşamakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal mücadeleye de katkı sağlayacaktır. Ancak bu katkının daha etkili olabilmesi için, her bir üyelik, bir başka üyelik getirecek şekilde yayılmalıdır. Yani, cemevlerine üye olan her can, birkaç arkadaşını, akrabasını ya da toplumsal çevresini cemevlerine üye yaparak, AABF’nin kitlesel gücünü artıracaktır. Bu güç, yalnızca toplumsal bir dayanışma ve birliktelik anlamına gelmeyip, aynı zamanda kültürel ve inançsal haklarımızın savunulmasında daha güçlü bir ses olacak.

Örgütlü Birlik: Saldırılara Karşı Direnişin Temeli

Bugün, Almanya’daki Alevi toplumu, daha önce hiç olmadığı kadar yoğun bir saldırıya AABF başkanı Sn Hüseyin Mat’ üzerinden maruz bırakılmıştır. Konu hepimizin bildiği gibi deprem yardımlarının nereye aktarıldığı meselesidir. 6 Şubat depreminin ilk günlerinde, sahaya genel başkan ve “denetleme” kurulu dahil olmak üzere gidenlerdenim ve cemevim adına o an hiç bir anlamı olmayan parayı’ kişileri rencide etmeden teslim ettim; bu nasıl bir vicdansızlıktır ki evladını beton yığınının altından çıkartamamış bir anneye sana verdiğim lokma için buraya bir imza at demek! Bu bizim ne inancımıza ne insanlığımıza sığar. Cemevlerimiz dün başkanlarına maddi manevi sahip çıktıysa bugün de çıkacaktır! Kendine açık kapı arayarak, belgelerin protokollerin sunulmasına rağmen örgütümüzü bölüp parçalamak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmeyeceğimizi buradan bir kere daha yenilemek istiyorum.Unutmayalım ki bu saldırılar, sadece bireysel ya da yerel değil, Alevi kimliğine, inançlarına ve toplumsal yapısına yönelik daha geniş çaplı bir tehdittir. AABF’ye yapılan her saldırı, aslında tüm cemevlerimize, tüm Alevi değerlerimize yapılmış bir saldırıdır. Bu saldırılara karşı sağlam bir duruş sergilemek, ancak örgütlü birliğin gücüyle mümkün olacaktır. Alevi toplumunun her bireyi, örgütlü gücünü pekiştirerek, sadece bugünkü kazanımlarını savunmakla kalmayıp aynı zamanda gelecekteki nesillere daha güçlü bir miras bırakma fırsatına sahip olacaktır.

Gün, Sahiplenme Bilinciyle Hareket Etme Günüdür

AABF, sadece bir savunma mekanizması değil, aynı zamanda Alevi toplumunun kimliğini güçlendiren, haklarını savunan ve daha ileriye taşımaya çalışan bir örgüttür. Bugün, her birimizin, AABF çatısı altındaki birliği sahiplenme ve savunma günüdür. Her bir bireyin, örgütlü gücümüzü büyütme noktasındaki katkısı, toplumsal mücadelenin başarısı için belirleyici olacaktır. Birlik ve beraberlik içinde hareket etmek, bu saldırılara karşı güçlü bir direniş oluşturmanın en önemli adımıdır.

Saldırıların yalnızca AABF’ye değil, tüm cemevlerine, tüm Alevi toplumu ve inancına yönelik olduğunu unutmamalıyız, yöneticiler gelip geçici kurum kalıcıdır. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, sadece AABF’yi değil, tüm Alevi değerlerimizi savunmak için daha etkili olabileceğimize şüphe yoktur. Birlik içinde hareket etmek, Alevi örgütlenmesini parçalamak isteyenlere ve bu saldırılara karşı
güçlü bir direniş oluşturmanın en önemli adımı olduğu unutulmamalıdır. Bu bilinçle hareket ettiğimizde, AABF’nin sadece bir çatı örgütü olmanın ötesine geçerek, Alevi toplumunun haklarını daha güçlü bir şekilde savunabileceği bir yapı haline gelmesini sağlayacağız. Birlik ve dayanışma içinde ilerlemek, her türlü saldırıya karşı en büyük direncimiz olacaktır.

Hüseyin Gazi Metin Dede, Antalya’da yoğun bakıma alındı

0

Hüseyin Abdal Ocağı Dedelerinden Hüseyin Gazi Metin, geçirdiği beyin ameliyatı sonrasında yoğun bakıma alındı.

Yaklaşık 4 aydır farklı hastalıklardan kaynaklı tedavi gören Hüseyin Abdal Ocağı dedelerinden Hüseyin Gazi Metin, son olarak Antalya’da Özel Olimpos Hastanesi’nde geçirdiği beyin ameliyatı oldu. Metin Dede, sonrasında Antalya Şehir Hastanesi’nde yoğun bakıma alındı.

1 haftadır yoğun bakımda bulunan Hüseyin Gazi Metin Dede’nin sağlık durumuna dair PİRHA’ya bilgi veren oğlu Müslüm Metin, dedenin durumunun stabil olduğunu belirterek, gün içerisinde yeni tetkiklerin yapılacağını ifade etti.

Metin, “Babam yaklaşık 4 aydır tedavi görüyordu. Ankara’da geçirdiği bel fıtığı ameliyatının ardından yaşadığı rahatsızlık nedeniyle hastanede tedavi görüyordu. En son olarak Antalya’da bulunan Özel Olimpos Hastanesinde beyin operasyonu geçirdi. Ameliyat sonrasında sorunlar devam ettiği için 1 haftadır Antalya Şehir Hastanesinde yoğun bakımda tedavi görüyor. Gün içerisinde tekrar tetkikleri yapılarak, röntgen çekilecek” dedi.

PİRHA/ANTALYA

Kayyım Darbedir! Dersim ve Ovacık’daki Kayyım Gaspına Teslim Olmayacağız

Kayyım, son yıllarda Türkiye’de demokrasi, özgürlük ve yerel yönetimlerin gasp edilmesinin simgesi haline geldi. Bu kez, gözler Dersim ve Ovacık’a çevrildi. Tarihsel olarak halkın iradesiyle seçilen, bu toprakların özlemi ve mücadelesiyle şekillenen yerel yönetimler, bir kez daha kayyımlar tarafından gasp edilmekte. Ancak, bu gaspı kabul etmek, bu haksızlığa boyun eğmek, her şeyden önce halkın iradesine, demokrasiye ve özgürlüğe ihanettir!

Kayyım Nedir?

Kayyım, bir yerel yönetim üzerinde merkezi hükümet tarafından atanan bir yöneticiye verilen isimdir. Yerel seçimle göreve gelmiş bir belediye başkanının görevden alınması ve yerine merkezi hükümetin atadığı bir kayyımın yerleştirilmesi, halkın iradesinin yok sayılması anlamına geliyor. Kayyım uygulaması, özellikle DEM parti ve onun desteklediği belediyelere yönelik olarak son yıllarda yoğun bir şekilde uygulandı. Ancak kayyımların atandığı yerler yalnızca siyasi bir meselenin ötesindedir. Bu uygulama, toplumsal yapıyı, özgürlüğü ve yerel demokrasiyi doğrudan hedef alan bir darbe biçimidir.

Dersim ve Ovacık: Bir Direnişin Adı

Dersim, Türkiye’nin en özgürlükçü, en direngen ve en çok tarihsel hafıza barındıran illerinden biridir. Bu topraklarda halk, tarih boyunca çeşitli zulümlere karşı direniş göstermiştir. Dersim’deki halk, cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devletin merkeziyetçi politikalarına, köylere ve dağlara uyguladığı baskılara karşı mücadele vermiştir. Bu mücadelenin merkezlerinden biri olan Ovacık ise, son yıllarda halkçı ve sosyalist belediyecilik anlayışıyla dikkatleri üzerine çekip, Belediye Başkanı Fatih Maçoğlu’nun halkla iç içe yaptığı çalışmalar, şeffaf yönetim ve sosyal yardımlar, sadece Ovacık’ın değil, tüm Türkiye’nin takdirini kazanmıştı.

Ancak bu halkçı yönetim, hükümetin tekçi politikalarına ters düştü ve Ovacık Belediyesi de kayyım saldırısından nasibini aldı. Dersim’in diğer bölgeleri gibi, Ovacık’ta da kayyım ataması, halkın iradesinin, demokrasiye olan inancın ve yerel yönetimlerin gasp edilmesinin somut bir örneği oldu.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın iktidarının baskısı altında, yerel yönetimlerin kayyım aracılığıyla değiştirilmesi, yalnızca Ovacık’taki belediyeyi değil, Türkiye genelindeki demokrasiyi de tehdit eden bir duruma dönüşmüştür.

Kayyım ataması, iktidarın yerel yönetimleri kendi kontrolü altına almasının bir aracıdır. Türkiye’de, özellikle Kürt illerinde, DEM parti tarafından yönetilen belediyelere yönelik kayyım uygulamaları, hükümetin muhalefet partilerini ve onların halkla kurduğu bağları zayıflatmayı amaçladığı bir politikadır. Ovacık, DEM partinin veya Kürt siyasi hareketinin yönetmediği bir yer olsa da, buradaki kayyım ataması da aynı temele dayanır: Halkçı ve sosyalist bir belediyeciliğin önünü kesmek, merkezi iktidarın her alanda egemenliğini kurmaktır.

Erdoğan’ın kayyım atamaları, sadece bir yerel yönetim değişikliği değil, aynı zamanda halkın özgür iradesini yok sayan ve demokrasiyi zayıflatan bir eylemdir. Bu adımlar, yalnızca bir siyasi rakibe karşı yapılan hamleler değil, Türkiye’deki çok sesliliği ve çoğulculuğu ortadan kaldırmayı hedefleyen bir stratejinin parçasıdır.

Kayyım, Demokrasiye Darbedir!

Kayyım uygulamaları, sadece bir yerel yönetim değişikliği değil, aynı zamanda demokrasinin bir bütün olarak zedelenmesidir. Halk, seçimle göreve getirdiği temsilcilerini kendisi seçmiştir ve bu irade, hiçbir merkezi güç tarafından çiğnenemez. Kayyım atamaları, Türkiye’deki yerel demokrasiyi çürütmek ve halkın iradesini yok saymak için kullanılan bir araçtır.

Dersim ve Ovacık’taki kayyım atamaları, bu toprakların halkına yapılmış bir darbedir. Zira, halkın seçtiği yöneticiler yerine, merkezi iktidarın atadığı kişilerle yönetilmek, halkın kendi geleceğine karar verme hakkının yok sayılması anlamına gelir. Demokrasi, sadece seçim günlerinde oy kullanmakla değil, o seçimle belirlenen temsilcilerin güvencesiyle anlamlıdır. Bu güvenceye yapılan saldırı, aslında toplumsal barışı, adaleti ve eşitliği de tehdit eder.

Dersim ve Ovacık halkı, hiçbir zaman kayyım düzenine teslim olmadı ve olmayacak. Bu toprakların insanları, halkın iradesini savunarak her zaman demokrasiye, eşitliğe ve özgürlüğe sahip çıkmıştır. Kayyımların, halkın seçtiği belediye başkanları yerine yerleştirilen atamalar, yalnızca yerel yönetimleri değil, halkın özgürlüğünü de hedef alır. Bu nedenle, kayyım uygulamalarına karşı direnmek, sadece yerel yönetimlerin savunulması değil, halkın öz iradesinin savunulmasıdır.

Dersim ve Ovacık, birer simge haline gelmiş, halkçı belediyeciliğin ve demokratik katılımın örneğidir. Bu örnekleri yok etmek, sadece bu belediyeleri değil, tüm Türkiye’deki demokratik kazanımları yok etmeye yönelik bir adımdır. Bu yüzden, kayyım uygulamalarına karşı çıkmak, bir siyasi duruş değil, toplumsal bir sorumluluktur.

Dersim ve Ovacık’a kayyım atanması, halkın iradesine karşı yapılmış bir haksızlıktır. Ancak bu haksızlık karşısında halk asla teslim olmayacaktır. Kayyım uygulamaları, sadece bir belediye başkanının yerine atanan bir kişiyi değil, halkın sesini susturmayı hedefler. Ancak halk, demokrasiye olan inancını hiçbir zaman kaybetmedi ve kaybetmeyecektir. Bu direniş, sadece Dersim ve Ovacık için değil, Türkiye’nin her köşesinde sürecek ve halkın iradesi her koşulda kazanacaktır.

Kayyım, sadece bir yerel yönetim değişikliği değildir; bu, halkın kendi geleceğini belirleme hakkının çiğnenmesidir. Dersim ve Ovacık’taki kayyım atamaları, halkın özgür iradesine yönelik yapılmış bir saldırıdır ve bu saldırıya karşı çıkmak, her birimizin sorumluluğudur.

Dema Ocaxê Bakê

Geçtiğimiz günlerde kuruluşunu ilan ettiğimiz, Elbistan Xoffolar mevkiindeki ziyaret yeri ve cemevimizin artık İstanbul’da bir mekanı var.

Toplumumuza ve hakikatçi geleneğimize en layık şekilde hizmet verebilmek adına, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri Karayolları Cemevi içerisindeki bir bölüm, iki sevgili Başkan Hıdır Çam’ın dayanışmanın kıymetini gösteren anlamlı duruşuyla, Ocaxe Bake Alevi Kültür Derneğimize tahsis edilmiştir.

Bu çerçevede, Ocaxe Bake’nin de himmetiyle derneğimiz çevresinde birlikte örgütlenerek mücadeleye, yola ve hizmete sizleri davet ediyoruz.

Uzun yıllardır inancımızın ve yolumuzun mücadelesine, TV10, Alevinet ve Can TV gibi Alevi medya kuruluşlarında, pirlerin ve erenlerin yoluna turab olarak hizmet ediyorum.

Kuruluşunu ilan ettiğimiz derneğimizin, aynı zamanda torunu olduğum ocağın bir mensubu olarak, öncülük edenler arasında yer alma gururuyla hizmet edeceğiz. Bu yolda birlikte hareket ettiğimiz başta Onursal Başkanımız Şükrü Yıldız ve kurucu üyelerimiz Ada Su Levla, İsmail Yıldırım, Bayram Karpuz, Mehmet Demir, Mustafa Doğan ve Ali Sizer’e sonsuz teşekkür ediyorum.

Onların ve sizlerin maneviyatına olan inancımla hepinizi aşk ile selamlıyorum.

Ocaxe Bake Alevi Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
Kemal Demir

Tarihe Not Düşenelere Aşk Olsun DEMİR ÇELİK

0

Ansiklopediler, kapsam genişliği, yazılım biçimi ve işlevleri bakımından sözlüklerden, derleme kitaplardan, dergi-özel sayılarından önemli ve nitelikli farklılıklar taşıyan temel başvuru kaynaklarıdır. Bilgiyi sistematik şekilde düzenleme ihtiyacı tarihte ilk kez M.Ö. 4. yüzyılda gündemleşir. O dönemde Platon’un öğrencisi Speksippus bilginin kayıt altına alınması ve düzenlemesi gerekliliğinden hareketle ilk ansiklopedik çalışma başlatılır.
Ansiklopedi kelimesi; Greece’de ‘enkuklospadeia’ kelimesinin dönüşmesi sonucu oluşmuştur. O günden bugüne dek çoklu ve çeşitli bilgilerin alfabetik sıralamaya tabii tutularak yazılması sonucu söz konusu alanın başvuru kaynağı olarak ansiklopediler yazılmışlardır. Yakın dönemde Fransa’da 18. yy’dan itibaren, ansiklopediler, toplumu aydınlatmak, gerçek bilginin gücüyle donatarak, iktidarların ve egemenlerin kuşatıclığından kurtarmayı hedeflemiş, bilimsel ve objektif araştırma olması halinde bugün de aynı tarihsel devrimci misyonunu yerine getirmiş olacaktır. Sistematik çalışmalar neticesinde oluşturlan ansiklopediler bilim, sanat, coğrafya, spor, kültür, tarih, sağlık vb. olmak üzere farklı konu ve alanlara ilişkin yazılmışlardır.

Alevi Ansiklopedisi ile Aleviler kendi tarihine,  inancına, kültürüne ve hafızasına sahip çıksın, kendi anlam ve duygu dünyasını geleceğe taşısın, hakikatleri ile buluşsunlar isteniyor. Bugüne kadar Alevilerin tarihini, kültürünü ve inancını hep egemenler ve iktidarı elinde bulunduranlar yazmıştır. Bize her seferinde katliam ve soykırımları dayatan nahak zihniyet, şimdi de bizim kadim hafızamızı silmek, Aleviliğin tarihsel varoluşunu ve varlığına yönelmiş bulunuyor.

Dolayısıyla Alevi Ansiklopedisi, devletlerin ve Alevi düşün dünyasının dışındaki kesimlerin Alevilik hafızasına ve tarihsel hakikatine dönük manipülasyon, yok etme, zorla dönüştürme gibi müdahalelerine karşı, Alevilerin ilk kez birlikte kendi bilgilerini üretmenin ve kayıt altına alma girişimi olarak değerli ve kiymetli bir çalışma olacaktır. Alevi Ansiklopedisi, Alevilerin düşün dünyasından süzülerek derlenmiş tarihsel ve güncel bilgilerin, çağın ve Alevi toplumunun ihtiyaçları gözetilerek düzenlenen, işlevsel bilgi-aktarım çabası ve kolektif girişimi olarak görülmelidir. Alevi Ansiklopedisi, Alevilik üzerinde farklı hesap ve planları olanların manipülasyonlarına, yönlendirmelerine, zorla dönüştürme girişimlerine karşı güçlü itirazın ve bilimsel  kaynak oluşturmanın  arayışıdır.

Alevi Ansiklopedisi ile, Alevilik tarihi, sosyolojisi, antropolojisi, kültür-sanat ve edebiyatı, coğrafyası, teolojisi, siyaseti ve diğer temel boyutlarıyla Alevilik gerçekliğini dünden bugüne ve geleceğe taşımayı amaçlayan bilimsel çalışma olup Alevi toplumsallığının ürettiği yeni kavramları da kapsayan, Alevilerin dinamik bilgi ve hafıza kaynağı olacaktır. Alevilerin temel başvuru kaynağı olması amacıyla çalıştaylar, konferanslar, seminerler vb. etkinlikler düzenlenecek.  Akademi dünyası ile bilimsel yazılım süreci birlikte yürütülecek olan Alevi Ansiklopedisi, “Yol Bir Sürek Binbir” hakikatinden hareketle Alevi toplumunun çok dilli, çok kültürlü yapısını esas alacaktır.

Aleviliğin tüm boyutlarını ve değerlerini resmetmeyi hedefleyen Alevi Ansiklopedisi, farklı akademik yaklaşımlara kapı aralayan, Alevi toplumunun kültürel zenginliğini farklı pencerelerden değerlendiren, Alevilik üzerine çalışan uluslararası akademik-entelektüel çevrelerle buluşturmanın, bilimsel yöntem ve araçlarla kalıcı, güvenilir, çok sesli bilgi kaynağını oluşturmanın girişimi olarak tüm Alevilerin hizmetine sunulacaktır.
‘Bir Kelimede Sen Söyle!’ Kampanyası ile silinmek istenen Alevi hafızasını canlı tutmak ve inanç değerlerimizi Alevi canlarımızla buluşturmak isteniyor. Her kelime, bize ait olan hakikat hikayemizi ve tarihi kadim hafızamızı anlatsın ki, geleceğimiz karartılmasın diye tarihe not düşmek isteniyor.

Bu anlamda Alevi Ansiklopedi kampanyasının amaç ve ana hedefi; Alevi kültürünü, tarihini, inanç değerlerini ve öğretilerini asimilasyona karşı korumak, ortak değerlerimizi başta dijital ortam olmak üzere kayıtaltına alınmak isteniyor. Her Alevi canı; ‘Bir Kelimeye Bir Euro’ lokmasıyla geleceğimizi birlikte belirlemeye çağıran, çocuklarımızı sosyal medyadaki kirli bilgilerden ve egemenlerin asimilasyonundan korumak isteyen, bize dayatılan çaresizlik ve çözümsüzlükte birbirimizin Xızır’ı olmamız bizden isteniyor. Bize dayatılan asimilasyonu ve kültürel kuşatmayı aşmak, Yol önderi Pirlerimizin öncülüğünde inancımızın tarihsel hakikati ile canlarımızın temel başvuru kaynağı olması çalışmalarına herkesten çok sahip çıkmalı ve gereken desteği esirgememeliyiz.

İsyanımız umut, direnişimiz yolumuzdur!

0

Kadına yönelik şiddet, sadece bireylerin hatalarından kaynaklanan bir sorun değil; toplumu ve sistemi köklerinden sarsan bir yaradır. Bu yara, kadınların kimliğini, emeğini, bedenini ve yaşam hakkını hedef alarak, erkek egemen bir düzenin dayattığı baskının en acımasız yansımasıdır. Bu baskı, yalnızca fiziksel şiddetle değil; emeğin sömürüsü, yoksulluk, savaş ve eşitsizlik politikalarıyla kendini dayatır. Alevi inancı ve yaşam felsefesi, bu haksızlıkları ve adaletsizlikleri reddederek, “İnsanı yaşat ki hak yaşasın” düsturuyla özgürlük ve eşitlik mücadelesini destekler.

Kadın emeği, bu düzenin içinde en çok sömürülen ama en az görünür kılınan alanlardan biridir. Kadınlar evde, tarlada, fabrikada, bürolarda yok sayılan emekleriyle hayatta kalmaya çalışırken, ekonomik bağımsızlıklarını kaybederek şiddetin ve baskının daha da derinleştiği bir döngüye mahkûm ediliyor. Alevi kadınlar olarak, kadın emeğinin sömürüsüne karşı Hakk’ın ve adaletin terazisini savunuyoruz. Çünkü biliriz ki; insanın hakkı, emeğinin değeriyle ölçülür ve emeğin olduğu yerde eşitlik vardır.

Alevi toplumu olarak bizler, her türlü ayrımcılığa ve haksızlığa karşı durmuş, “Hakk’a hizmet, halka hizmettir” diyerek mazlumun yanında saf tutmuş bir yolun yolcusuyuz. Erkek-devlet şiddeti, kadınların mücadelesini baltalamaya, kimliklerini ve haklarını ellerinden almaya çalışsa da biliyoruz ki bu mücadele, insanlık onurunu koruma mücadelesidir. Kadınların susturulmaya çalışıldığı her an, Alevi felsefesinin rehberliğiyle “Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” demeye devam edeceğiz.

25 Kasım, tüm kadınlar için olduğu gibi, Alevi kadınlar için de bir mücadele günüdür. Bu gün, yalnızca şiddete karşı değil; bizi bir arada tutan canlarımızın eşitliğine, barışına ve özgürlüğüne yapılan her türlü saldırıya karşı yükselttiğimiz bir sestir. Çünkü Alevi inancının temeli, eşitliktir. Kadınıyla erkeğiyle, her can bir bütündür; biri diğerinin ne üstünde ne altındadır.

Bugün, Alevi kadınlar olarak; emeği, barışı ve eşitliği savunan her kadının yanındayız. Savaş politikalarının, kayyım rejimlerinin ve ayrımcılığın en ağır yükünü taşıyan kadınlar, Hakk’a yürüyen Pir Sultanların, Ana Bacıların yolundan ayrılmadan direnişi büyütüyor. Bu isyan, yalnızca bir başkaldırı değil, bir umudu taşır. Çünkü bizler, özgürlüğün ve barışın ateşini gönüllerde büyütmeye yeminliyiz.

25 Kasım’da, meydanlarda bir araya geliyor, “Kadınlar susmaz, bu yol durmaz” diyerek isyanımızı büyütüyoruz. Eşit ve özgür bir yaşam için direnişimizi kuşanıyoruz. Yolumuz bir, mücadelemiz haklıdır. Çünkü biliyoruz ki, isyanımız umudumuzdur, umudumuz yolumuzdur!

Kadınların özgürleşmesi, yalnızca kadınlar için değil, bütün bir toplum için bir kurtuluş mücadelesidir. Bu yüzden, tüm canlarımızı, Hakk ve halk için bu mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz. Gelin, 25 Kasım’da dayanışma ateşini büyütelim, özgürlüğün yolunu birlikte yürüyelim!

“Kadını özgür olmayan bir toplum, hakka ulaşamaz.”

Dersim’in Kayıp Mezarları Seyit Rıza’nın Onurlu Direnişi ve Bitmeyen Yüzleşme

0

Dersim’in tarihi, bir halkın yok sayılması ve köklerinden koparılmaya çalışılmasıyla şekillendi. 1938, Dersim halkı için yalnızca bir yıl değil, soykırımın iz bırakan ve yıllarca silinmeyen bir yara oldu. Seyit Rıza ve yoldaşlarının idamı, bu yok ediş politikasının simgesi olarak hafızalarda yerini korudu. Elazığ Buğday Ambarı’nda infaz edilen bu insanların mezarlarının hâlâ bilinmemesi, devletin bu trajediyi kabullenme ve yüzleşme konusunda adım atmaktan kaçındığını gözler önüne sermektedir.

Seyit Rıza, son sözleriyle bile bir halkın onurunu ve direncini haykırdı. Ancak onu ölüme gönderen irade, yalnızca onun bedenini değil, onun ardında bıraktığı tüm bir halkın değerlerini de yok etmeyi hedef aldı. Seyit Rıza ve arkadaşları, bu devletin “huzur ve düzen” söylemi altında yürüttüğü asimilasyonun kurbanları oldu. Ancak bu politikalar bitmiş değil, aksine günümüzde farklı yöntemlerle devam ediyor.

Dersim soykırımı sadece fiziksel bir yok etme politikası olarak kalmadı. Bugün Aleviliğin içi boşaltılmaya, sembolik değerleri tahrif edilmeye çalışılıyor. Dedelik ve pirlik gibi manevi önderlik kurumları etkisizleştirilerek devletin kontrolü altına alınmaya çalışılıyor; semah folklorize edilip içeriğinden koparılıyor. Alevi gençlerinin kültürel ve inançsal kimlikleri başka kimlikler altında eritilmeye zorlanıyor.

Dersim halkının özgün dilini konuşmasının yasaklanması, kendi kimliğini ve inancını ifade etme yollarının daraltılması, bu topraklarda süregelen soykırımın şekil değiştirmiş bir hali değil midir? Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezarlarının yerini bile bilmeyen bir halk, nasıl olur da geçmişiyle yüzleşebilir? Devletin bu konudaki suskunluğu, Seyit Rıza’nın ve arkadaşlarının mezarlarının hâlâ açıklanmamış olması, yalnızca bir unutma çabası değil, aynı zamanda bir halkı kendi geçmişinden, kimliğinden ve direnişinden koparma girişimidir.

Bir toplumun, en kutsal değerleri ile alay edilerek, manevi önderleri unutulmaya mahkûm edilerek, inançlarına yönelik rüşvetler önerilerek sindirilmesi; devletin bu halk üzerinde kurduğu baskının bir başka yüzüdür. Ne Seyit Rıza’nın onurlu duruşunu, ne de Dersim halkının direniş ruhunu unutturabilecekler. Dersim’in özgün kimliğini yok etmeye çalışan, halkın kendi yolunu yürümesine tahammül edemeyen bu sistem, her geçen gün bu halkı diri tutan yaralar açmaya devam ediyor.

Devletin bu tarihi acıyla yüzleşme ve hakikatleri açıklama yükümlülüğü vardır. Seyit Rıza ve yoldaşlarının mezarlarının nerede olduğu hâlâ açıklanmadığı sürece, bu halkın adalet arayışı bitmeyecek. Dersim halkı, soykırımla yüzleşmeden ve kendi önderlerinin mezarları bulunup hak ettikleri saygı gösterilmeden, kendisini eksik ve tamamlanmamış hissetmeye devam edecektir.

Bugün hâlâ bu halkın acıları üzerinden yapılan pazarlıklar, unutulmaya zorlanan gerçekler ve örtbas edilen yüzleşme talepleri, devletin Dersim üzerindeki baskısını açıkça göstermektedir. Ne Seyit Rıza’nın son sözleri unutulacak ne de Dersim’in direnişi sona erecek. Soykırımla yüzleşilmeden, bu halkın geçmişiyle koparılmış bağları yeniden inşa edilmeden gerçek bir barıştan söz edilemez.