Ana Sayfa Blog Sayfa 136

Aleviler olarak kazanmak zorundayız

“Hakka doğru giden ikrar imandır
Hak ikrar ulu mihmandır
Ulu divan kurulacak zamandır
Hakkın divanında davamız bizim”   (Başköylü Hasan Efendi)

“Alevlik ve süreç” diye başlayan tartışmalar giderek niyete bağlı olarak Kürtler aleyhine kampanyaya dönuştürülmek istenmektedir. Bunun için bildik bir çok çevre, kişi harekete geçmiş bulunmaktadır. Görünen o ki; olası barış, birilerini ciddi şekilde korkutmaktadır… Alevilerin kendilerini daha özgür ve demokratik bir ortam içerisinde ifade etme olasılığı, Aleviler üzerinde egemenlik hesabı yapanları ürkütmektedir. Çünkü; Alevileri Kürt siyasal hareketinden uzak tutmak isteyenler ve şimdiye kadar Kürt düşmanlığını Aleviler içinde örgütlemek için çatışma ortamını gerekçe olarak gösterenlerin elindeki koz alınmıştır. Newroz mesajı sonrası Alevi uyanışının ve kendi kimliği ile buluşmasının önü her zamankinden daha fazla açılmış, Kürt siyaseti ile Alevilerin buluşması kaçınılmaz olarak kendisini yeni sürece dayatmıştır.

Demokratik bir Türkiye’nin yaratılması için Kürtlerin ve inançsal olarak da Alevilerin taleplerinin mutlaka karşılanması şarttır. Biri diğerinden daha önemli ya da daha önemsiz değildir. Tüm kesimler kendilerini sürece dahil etmenin yolunu aramalı, bulmalıdır. Seslerini yükseltmeli, taleplerini kamuoyu ile paylaşmalı, baskı unsuru olmak için harekete geçmelidir. Bilinmeldir ki; ulusalcı faşist çevrelerin kendi yaratıkları ve Kürdistan’daki ayakları ve temsilcileri olan çevrelerden yola çıkarak tarif etmek istedikleri Kürt imajı çoktan aşılmıştır. “Cahil Kürt” devri kapanmıştır. Cehalet, otuz yıllık çetin bir direniş sonrası sahiplerine iade edilmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin egemen olduğu her yerde demokratik eşitlikçi ve gerçek anlamda laik bir kültürel birliktelik yaratılmıştır. Bunu bütün yaşam alanlarında görmek mümkündür. Süryaniler ilk kez, Kürt Özgürlük Hareketi’nin katkılarıyla TBMM’de milletvekili göndermiştir. Diyarbakır tüm inançların kendilerini özgürce yaşatabildikleri bir şehir olarak tarihteki misyonuna uygun bir resim vermiştir. Kiliselerindeki çan seslerine, camilerde ezan sesleri, cemevinde deyişler ve semahlar eşlik etmektedir. Tüm bunlar Kürt siyasetinin yaratığı olanaklar ve onun öncülüğünde olmuştur. Diyarbakır örneği, Kürt siyasetinin yaratmak istediği birlikte yaşam arzusunun kendisidir. Kısacası devletin yüzyıllardır geri bırakmak suretiyle Kürtler üzerinde egemenliğini devam ettirme çabası aşılmaya başlanmıştır. Yine Kürt kadınının devrimsel dönüşümü ortadadır. Toplumun en temel kültürel değerlerinin taşıyıcı olarak özgürlük mücadelesindeki yerini almıştır. Kürt gericiliğine karşı en büyük başkaldırıya öncülük etmektedir.

Düne kadar “tek ulus, tek inanç, tek dil” diyerek toplumu benzeştirip, tekleştirmek isteyen katliamcı ve inkarcı zihniyet bugün Kürtler başta olmak üzere, fiilen Lazların, Gürcülerin, Çerkezlerin, Asurilerin, inançsal olarak Alevilerin, Êzîdîlerin varlığını kabul etmek zorunda kalmıştır. Bu kabul edilişin altında Kürt Özgürlük Hareketi’nin ciddi emeği vardır. Kürt Özgürlük Mücadelesi sadece Kürtlerin var olma mücadelesi değildir. Türkiye’de tüm yok sayılanların mücadelesidir. Bunu bugün varılan sonuçlarla görmek mümkündür. Kürt siyaseti şeklin, sloganın ötesinde durmaktadır. Bu topraklarda özünde büyük bir değişimi dayatmaktadır. Kürdistan’dan haraketle Türkiye’nin geneline yayılmak istenen bu değişimin karşısında durmak mümkün değildir. Hiç bir gerekçe mevcut statükoyu korumayı ve sahiplenmeyi haklı kılamaz. Hiç kimse bizden, Kürtler, Aleviler ve solcular başta olmak üzere, bu toprakların tüm renklerini yok etmek isteyen, bunun üzerine kurulmuş bir sistemi savunmamızı beklememelidir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarından itibaren bizlere uygulanan katliamlar belgeleri ile ortadadır. Bunun için çok uzağa gitmeye bile gerek yoktur. Madımak daha dündür. Gazi’nin kanı daha kurumamıştır. Onun için Aleviler’den “cumhuriyete bekçilik” yapması istenemez. İsteyenlerin aymazlığı ve niyeti ortadadır. Niyetleri Susurluk’tadır. Ergenekon’dadır. Bu da Alevi ahlakına, felsefesine yaşamına uymaz. Uyanları Alevi olamaz…

Onun için barış sürecinde demokrasi mücadelesini daha güçlü yükseltmek gerekmektedir. Siyasetin, dönemin değişim isteyen ruhuna uygun bir hareket içinde olmak zorundayız. Çünkü Alevilerin kendisi için bir şeyler isteme, kazanma zamanı gelmiştir.

Yalnızlığa terk edilmiş bir tarih: Harabati

Varam haber soram garib bülbüle
Kokusunu söyler her dem bu güle
Sersem’im niyazı hemen bu yola
Ey güruh-u naci size aşk olsun
(Sersem Ali Baba)

Dün Aleviler için önemli bir merkez olan Harabati Baba Bektaşi türbesindeydik. Bir kale duvarını andıran girişin arkasında yalnızlığa terkedilmiş bir tarih yatıyordu. Sırtını Şar Dağları’na yaslayan tekkenin duvarlarla çevrili külliyesinin büyük ve gösterişli bir giriş kapısı var. Kapısı üzerinde kule bulunuyor. Tekke, 1538 yılında Sersem Ali Baba veya Server Ali Baba adlarıyla anılan Bektaşi babası tarafından kurulmuş. Tekkenin kurucusu olan Server Ali Baba, Kalkandelen’e (Tetovo) gelmeden önce Bektaşilik’te “dedebabalık” makamını kuran ve 1520’de ilk dedebaba olarak Hacıbektaş’taki dergâhta bu posta oturan kişi.

Bugün Baba Mondi tarafından temsil ediliyor. Hikayesi ise Alevilerin ortak kaderiymiş gibi, yıkım, baskı ve direnişlerle dolu. 1945 yılında dergâh kapatılmış. 1948 yılında eşkıyalar tarafından yakılmış. Ayrıca, Yugoslavya döneminde, tamir edilerek turistik tesise dönüştürülmüş. İçinde otel, lokanta, disko olarak işletilmiş. Yugoslavya’nın dağılması ile 1992’de dergâhın Kış Evi ve Meydan Evi gibi bazı bölümleri yeniden açılarak dergâh canlandırılmış. 2001’deki Ohri Çerçeve Antlaşması’ndan sonra otel, restoran olarak kullanılan bölümler kapatılmış. 2003 yılında dergâhın kullanımı konusu Sünni Birliği ve Bektaşi Birliği arasında dava konusu olmuş. 2010’da bazı bölümleri Sünniler tarafından şiddet yoluyla ele geçirilmiş ve meydan evi Mescit olarak kullanılmaya başlanmış. Ve görünen o ki, bu gerginlik devam etmekte.

Baba Mondi’nin dervişleri Harabati Baba Tekkesi’nin tarihteki rolünü geri sağlamak için mücadele vermekteler. Derviş Abdülkadir Bakiri tek başına dergahta hizmet eri olarak kalmakta. Bektaşilere özgü bir kendine güvenle, “Burayı terk etmeyeceğiz. Bektaşilerin olanı geri alacağız” diyor. Türkiye’den, Avrupa’dan bir çok Alevi Bektaşi kurumunun temsilcisi, başkanı ziyaret etmiş tekkeyi. Bolca fotoğraf çektirmiş. Lakin geride sadece anıları kalmış. Türkiye’deki Bektaşi dergahlarının kaderiyle aynı kaderi paylaşmış. Vakıf malları devlet tarafından kamulaştırılmış. Harabati Baba Tekkesi devrişleri Avrupa Birliği nezninde de malların geri alınması için girişimde bulunmuş. AHİM’de dava açılmış ve davanın sonucunu beklemekteler.

Alevilerin rolleri ne olursa olsun kendi tarihlerine sahip çıkmaları, kendilerine sahip çıkmaları anlamına gelir. Eğer tarih viraneye dönmüşse, demek ki o tarihin sahipleri de viranedir. Alevilerin-Bektaşilerin içinde bulundukları durum, bu tür kurumlarına, geçmişlerine sahip çıkamamalarıyla da ilgilidir. Aleviler için yeni ibadet yerleri inşa etmekle övünenler tarihlerini böyle sahipsiz bırakabiliyorlsa, bu samimiyetsizlik olarak geri dönmekte, toplumsal hafızada asimilasyon olarak şekil bulmaya vesile olmaktadır.

Bu niyete bağlı bir durumu da işaret etmektedir. Alevi ocakları, dergahları, tekkeleri zaviyeleri terk edilerek yerlerine ‘Cumhuriyetçi Eğitim Merkezi Evi’ kurulmaktadır. Bu Alevilerin, Bektaşilerin kendilerini kendi eliyle yok etme, değiştirme, egemene benzeştirme sürecinin başarılı olduğunun ifadesi olmaktadır.

Aleviliğin içini boşaltarak, geçmişle bağlarını kopararak yeni bir Alevilik yaratılmak istenmektedir. Bu yaratılan Alevilik özünden, geçmişinden kopmuş bir Alevilik resmi olarak görünmektedir. Öz ile biçim ayrılmakta, özünden kopmuş olanlar, Aleviliğin özünden ayrılanlar, Aleviliğin tarihsel misyonuna ihanet edenler, egemenlerin şekilci, inkarcı, içi boş yaşam biçimini Alevilere dayatmaktadırlar. Bunlar Aleviliğin eşitleyici, demokratik, paylaşımcı yanını hiçleştirerek, haftada bir ceme giden insanlar düzeyine çekerek, bitirmek istemektedirler.

Bazıları Aleviliği devrişler, erenler yolu olmaktan çıkararak sistemin parçası haline getirmek için çalışmaktadırlar. Son dönemlerdeki tartışmalarda Alevilerin kendisine ait bir tavır geliştirememiş olmasını, Ergenekoncu ve statükocu manipülasyona açık durmasını, bu tarihiyle olan bağının kopmuş olmasıyla izah etmek mümkündür. Şeklen “Alevi” olmak gibi bir olgunun toplumda gelişmesiyle ilgilidir. Şeklen Alevi olanlar, egemen inancın bakış açısını Aleviler üzerinde bir metot olarak örgütlemeye, Aleviliği var eden tüm değerleri ise yok etmeye başlamıştır.

Alevilerin kendilerini yeniden var edebilmesi için elinde kalmış olan (sayıları çok az olan) dergâhlarına, ziyaretlerine sahip çıkmaları gerekmektedir. Bu kurumların tarihte oynadıkları, olumlu- olumsuz rollerinden dolayı hesap vermeyi de bilerek hakikat için yol alınmalıdır. Bizim olanların doğru bir tarih süzgeçinden geçirilerek çocuklarımıza miras bırakılması gerekmektedir.

Harabati Baba Tekkesi de elimizde kalan önemli merkezlerden biridir. Ona sahip çıkmak, erenlerin emeklerini nurlamak için, hak yolunda, hak olmak için, “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” diyen Mevla’nanın nasihatına kulak verelim…

Newroz Mesajı Alevilerin özgürlük mücadelesidir

“Kırklar meydanına vardım
Gel beru ey can dediler
İzzet ile selam verdim
Gel işte meydan dediler” (Şah Hatai)

Biz Alevilerin en temel sorunlarından bir tanesi, adımıza hep başkalarının konuşuyor olmasıdır. Cumhuriyet sonrası giderek derinleştirilen bu durum, uzun yıllar sonra Aleviler arasında da olur bulmuştur. 90’lı yıllardan sonra ilk kez Alevi kelimesini de kullanarak örgütler kuran bizler, bu durumu halen aşmış değiliz. Son günlerdeki tartışmalar göstermiştir ki; halen kendi adımıza konuşmaktan uzağız.

Kendimiz konuşmuyoruz. Kendimizi ifade edemiyoruz. Egemenlerin yazdığı tarih üzerinden olaylara bakıyoruz, egemenlerin bizlere biçmiş olduğu rölü aşamıyoruz. Bu durum Aleviler üzerinden siyaset yapan kesimlerin pervasızlaşmasına, hattini aşarak bizlere akıl verip yönlendirmesine vesile olabiliyor.

Cumhuriyetin yartmış olduğu dehşet ortamı ve Alevi katliamları sonrası sağladığı askeri, baskıcı hakimiyet karşısında Aleviler büyük bir suskunluğa bürünmüşlerdir. Üzerlerine ölü toprağı serpilmiştir. Sunni kökenli Kemalist Türk Aydınları bu durumu kullanmış ve içinden geldikleri toplumsal yapıyla hesaplaşmanın bir aracı olarak Alevileri kullanmıştır. Kullanmanın tüm imkanlarını sistem sağlamış ve desteklemiştir. Bu durum uzun yıllar devam etmiştir. Giderek Aleviler içerisinde de derin sistemle işbirliği içerisinde faaliyet yürüten ekipler çıkarılmıştır. Yıllara varan asimilasyon ve devşirme çalışmaları sonrasında yaratılanlar, Alevi örgütlenmesinin en büyük sıkıntısı olarak bügüne gelmiştir. Bu kesimler üzerinden yürütülen idolojik politik yönlendirme sistemle bütünleştirme çalışmaları devam etmektedir.

Cumhuriyetle birlikte Alevi önderlerleri Alevi inancına emek verenler önemsizleştirilirken, toplumsal güvensizliğin, kendine inançsızlığın ürünü olan Kemalist aydınların arkasına saklanma bir yaşam biçimi olarak dayatılmıştır. Son yıllara kadar medyada Alevi kökenli aydınların, yazarların açıklamalarını görmek mümkün değildi. Alevi kelimesini en çok kullananlar aslında Aleviliğide kabul etmeyen, ama onu kendi menfaatlari için bir sosyal dayanak haline getirmek isteyen kesimler oldu. Bu kesimlerin yazdığı, yanlış niyete bağlı tarih, Alevi tarihi olarak yansıtılmaya kabul ettirilmeye başlandı. Kısaca bugün derin devletin tarih anlayışı içerisinde Alevilere biçilen rol ne idi ise Aleviler bunu benimser bir noktada tutulmaya çalışıldı.

Alevi uyanışının önüne Sünni Kökenli Kemalist Türk aydınları eliyle barajlar kuruldu. Aleviliği yasaklayan ve bugün Alevilerin asimilasyonunda temel röl oynayan Tekke ve Zaviyeler yasasını bile Alevilere savunduracak kadar tarih ve politika algısı çarpıtıldı. Alevilik unuturulmak istendi …

KÜRT ÖZGÜRLÜK HAREKETİ VE ALEVİLER

Bu kader Kürt siyasetinin ortaya çıkışı ile değişti. Alevilerde, Türkiye’de ötekileştirilen, baskı ve asimilasyona tabi tutulan tüm kesimler gibi, Kürt siyasetinin gelişmesine paralel doğan özgürlükçü ortamda kendilerini ifade etme şansını yakaladılar. Kürt siyesetinin dayatttıgı özgürlükçü ortam her kesimde yankısını buldu. Alevilerde kendisini kendi kimiliğiyle, adıyla ilk kez 90’lı yıllarda ifade etme imkanını yakaladı. Kürtlerin özgürlük hareketi ilk yankısını da Aleviler içinde buldu. Maraş, Antep, Adıyaman Alevilerin uyanış merkezleri olarak tarihdeki yerini aldı. Maraş katliamı bu uyanışa karşı derin devletin cevabı oldu. Katliamın hedefinde Kürdistan Devrimcileri vardı. İşte, Maraş katliamını kendilerine karşı yapılmış kabul eden Kürdistan Devrimcileri’nin derin devlete, katliamcı güçlere verdiği cevap bugünkü Kürt Özgürlük Harekatını yarattı.

Kürt özgürlük harekatı Maraş katliamına karşı direnişin, mücadeleyi yükseltmenin, asimilasyona, inkar ve imhaya başkaldırının adıdır. Katliamlara karşı sorumluluğun ifadesidir. Onun büyük emekçisi Mazlum Doğan direnişe çağrıdır. İnsanlığa davettir. Kutsal bir abide olarak tüm Kürtlerin yüreğinde taht kurmuştur. Milyonların toplandığı Newroz alanları hep ama hep Mazlum Doğan’dır. Bunu görmeden Kürt siyasetinin atığı adımları anlamak mümkün değildir.

Anlamak için tarihi doğru okumak gerekir. 2 Temmuz’u doğru okumak gerekir. Madımak katliamı Alevi uyanışının barajlanması, suyun akışının yön değiştirilmesiydi. Bu baraj, bu yol değişikliği kime yaradıysa bu katliamda onların parmağı vardı. Derin yapıların, derin ilişkilerin ürünü idi Sivas. Kimse dönüp sorgulamadı. Sorgulayanlar da hep sokakdaki gürühla kaldı. Bizlere de korkular salındı, slogan attırıldı; “Mollalar İrana”

NEWROZ’LA BAŞLAYAN YENİ ÖZGÜRLÜK HAMLESİ

Bu slogan ne kadar Alevilere ait olabilirdi ki; “Mollalar İrana” diye slogan atanlar bugün Suriye’nin, İran’ın “Alevi” olduğunu keşfettiler. Alevilere bu sloganı attıranlar, atmak durumunda bırakanlar şimdi de Alevileri Suriye ve İran’a sahip çıkmaya çağırmaktadırlar. Aynı kesimler Alevileri, Ulusalcı Kemalist, Ergenokoncu siyasetin bir malzemesi haline getirmek için her türlü yalana başvurmaktadırlar. Aleviler adına konuşmakta, onların temsilcileriymiş gibi davranarak kamuoyunu manüpüle etmektedirler. Kendilerinin yazdığı tarih üzerinden Alevileri yönlendirmeye, Newroz’la başlayan yeni özgürlük hamlesinin Aleviler içindeki etkisini azaltmaya, boğmaya çalışmaktadırlar.

Aleviler için kılını kıpırdatmayanlar, CHP’nin ve Onur Öymen’in Dersim katliamını öven açıklamalarını aklamak için Deniz Baykal’ın arkasında, Onur Öymen’in yanında grup toplantılarına girip, boy gösterenler “Alevi” kimliklerini kullanarak Kürt siyasetine saldırmaya başladılar. CHP kapısında vekillik, CHP belediyelerinde iş kapmak için el pençe duranlar ve varlıkları Kürtlere, Alevilere düşmanlık üzerinde kurulu olanlar, savaşın rantıyla beslenenler, devşirmeler Alevilerin sessizliğinden yararlanarak, gene onlar adına konuşma hakkını kendilerinde olduğunu sanmaktadırlar. Unutmaktadırlar ki; Aleviler eski Aleviler değildir. Yıllardır süren diriliş mücadelesiyle birlikte büyüyen, kendisini arayan, tarihine sahip çıkan Aleviler var.

1990 yıllarında Kürt siyasetinin Dinlere yaklaşımını belirleyen ve Sosyalist cephede bir ilk olan Sayın Öcalan’ın “Dine Devrimci Yaklaşım” kitapçığı bugün bu kesimlere verilmiş en iyi yanıt olmaktadır. Kendi toplumuyla barışık olmayan bir anlayışın bu topraklarda yaşama şansı yoktur. Kürt siyaseti toplumsal barışın temsilidir. Varlığı demokrasinin tehminatıdır. Hafızası olmayanlara hatırlatılır ki; Kürt Özgürlük Mücadelesi, Alevilerin özgürlük mücadelesidir. Alevilerin direnişidir. Aleviliğin ruhuna kimliğine ve özüne sadık kalmakdır. Hallac-ı Mansur, Nesimi, Seyit Rıza gibi olmaktır…

ALEVİ DEĞERLERİ

Yalan tarihin, yalancıları; Yavuz Sultan Selim’in yanında İdris-i Bitlisi’yi, İdris-i Bitlisi’nin yanında Ebu Suud Efendi’yi görüyorlardır. Doğrudur. Peki neden bunların kapısında kılıç kuşanmış Elbistan, Malatya, Adıyaman’dan Halep’e kadar Alevi kellesi kesen Bektaşi Yeniçeri ordusunu görmüyorlardır. Çaldıran’da Şah Hatai’ye karşı savaşanlar, Alevileri katledip ganimet toplayanlar kimdi? Ergenekoncu siyasete Alevileri kurban etmek için bu kadar derine inilecekse, bu kuyudan elleri kanlı Yeniçeri ordusu, Osmanlının kapı kulu Bektaşilik çıkar. Tarih biliyor ki; Hacı Bektaşi Veli ile hiçbir alakası olmayan ama onun adını kullanarak Balım Sultan tarafından örgütlenen Bektaşilik bir Osmanlı kurumu, tarikatıdır.19.yy. kadar da bir Osmanlı kurumu olarak görev yürütmüş, İslam Halifesi’nin ordusu olarak cihan imparatorlugunun yaratılmasında büyük rol oynamışdır.

İçimizde yalan tarih, yalan bilgi ile sürekli Kemalizm ve ulusalcılık propagandasını yapan bu kesimlere karşı artık bizlerin bir ölçü tutturması gerekmektedir. Kemalizm’in, Ortadoğu halklarına düşmanlığı temelinde şekillenen ve ifadesini „İslam düşmanlığı“ „Arap düşmanlığı“ ve „Din düşmanlığı“ biçiminde bulan ve Alevileri de buna alet etmeye çalışma yönündeki faaliyetlerine karşı çıkma zamanı gelmiştir. Bu kesimlere karşı Alevi değerleri, geçmişi daha çok gün yüzüne çıkarılmalıdır.

Bu kesimlerin Alevilikle alakası olmadığı bilinen bir gerçektir. Aleviler tüm ulusları bir gördüğü gibi, kimseyi de, inançlarından dolayı horlamaz ve saygısızlık yapmaz. Bunu yapmak, Türkiye’de sadece Kemalistlerin işidir. Özellikle, Sünni kesim alet edilerek, Alevilerin katledilmesini istismar eden bu inkârcı Kemalistler, düşüncelerini ifade ederken dayanacakları bir kesimi bulamadıklarından, Alevileri kullanmaya çalışmanın yanında, toplumu hücrelerine kadar bölmeye de çalışmaktadır. Toplum ve topluluklar arasında güvensizliği de geliştirerek rejimin sürekliliğini sağlayan bu kesimler, Kemalizm’in „Tüm toplumsal kesimlerin örgütlenmelerinde bir düşman yaratarak örgütlenmek ve topluluklar arasında güveni, birliği kaldırarak, muhalefeti asgariye indirmek“ taktiğine uygun olarak örgütlenmeleri yönlendirmektedirler.

Aleviler arasında Sünniliğe karşı önyargıları körükleyerek, Alevi örgütlenmesini, İslami kesimleri de Alevilere, Yezidilere, Hıristiyanlara vd. inançlara karşı şartlandırmakla Şeriatçı örgütlenmeyi, Türkleri, ulusal anlamda Araplara, Ermenilere, Kürtlere, Yunanlılara karşı kışkırtarak, Türk milliyetçiliğini örgütleyen rejim böylelikle toplumu hücrelerine kadar parçalamıştır. Param-parça ettiği kesimlerin üzerine oturan Kemalist rejim ve Cumhuriyet hiç bir zaman bu kesimlerin bir araya gelmesini istemediği gibi, bunu derinleştirmesi için elinden geleni yapmıştır, yapmaktadır.

Bundan sonra Alevilerin kendileri adına ve güzelliklerini yansıtarak gündeme girmesinin zamanı gelmiştir. Bu anlamda dostluk kavramının yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir. Aleviler adına şimdiye kadar konuşan Kemalistlere bundan sonra müsaade edilmemelidir. Onların kendi adlarına istedikleri kadar konuşma hakkı vardır kuşkusuz. Bizim adımıza değil…

Hak, kadında hakikat olarak şekil bulmuştur

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok
Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde.” Hacı Bektaş Veli

Alevilerle, Alevilik arasındaki farklılaşma giderek derinleşiyor. Aleviliğin toplumsalcı, eşitlikçi ve hümanist yanları asimilasyonla ortadan kaldırılıyor. Binlerce yıldır baskılara direnen, varlığını sürdürmek için bedel ödeyenler, modern denen dünyanın tüketici rüzgarı altında Alevilikten uzaklaştırıyor. Kimi zaman Alevilerin eliyle Alevilik tanınmaz hale getiriliyor.

Bunu Alevi kadınların özellikle büyük şehirlerde yaşadıklarında görmek mümkündür.

Birlikte üreten, ürettiklerini birlikte paylaşan, bunu toplumsal temsili olan sosyal bir ilişki olarak yaşayan Aleviler bu değerlerini bir kenara bırakarak, erkek egemenlikli bir hayatı organize etmeye başlamışlardır.

Toplumun en etkin alanlarında kendini temsil etme, karar verme gücüne her zaman sahip olan Alevi kadını, bugün posta dahi yaklaştırılamaz bir duruma düşürülmüştür. Kendisini temsil etmek bir yana, karar verme yetisi elinden alınmıştır. Cemlerde “ana” diye hitap edilen ve Pir yanında Pir hükmünde posta oturan Alevi kadını, gelinen noktada sadece hizmetli, ya da en iyi durumda sembolik temsil durumuna düşürülmüştür. Bu da Alevi asimilasyonun boyutunun anlaşılması için gösterilebilecek bir örnektir. Cemleri özellikle devlet otoritesine, devlet merkezine yakın bir mantık içerisinde yürüten çevreler Alevileri, Türk-İslam anlayışıyla asimile etmek isteyenler, postta kadını yaklaştırmamaktadırlar. Bu anlayışın ve uğursuz rolün sahipleri “Kadın posta oturmaz” diyerek Aleviliğe hakaret edebilecek cesarete ulaşmışlardır.

“Bizim nazarımızda kadın-erkek farkı yok / Noksanlıkla eksiklik senin görüşlerinde” diyen Alevi erenlerine karşı, Cemlerde kadınları ve erkekleri ayrıştıranlar, fikrindeki ayrılıkçı resmi ortaya koymaktadır. Bu ayrılık temelden bir sapma, yoldan ayrılmadır. Böyle bir resim, Alevilikle, Alevilerin bağlarını koparmaktadır. Bu durum ağır bir travmatik hastalığa tekabül eder. Aleviliğin merkeze doğru çekilmesi, devletle ve onun kurumlarıyla benzeşmesi, egemen inançların uygulamalarını rehber alması, Aleviliğe Alevi kadınına ayrımcılık olarak, kadının Alevi toplumu içinde kazanmış olduğu haklarının gasp edilmesi olarak yansımaktadır.

Alevi örgütlenmelerindeki kadın sayısının azlığı, yönetim düzeyinde nerdeyse yok denecek kadar kadının olması, Alevi hareketinin karakterini de ortaya koymaktadır. Alevilerin demokratik eşitlikçi yanının ne kadar törpülenerek kendisi olmaktan çıkarıldığının göstergesi olmaktadır.

Kadına yaklaşım, kadının Alevi örgütündeki yeri, kurumlarımızın kimliğini ele vermektedir. Alevilikle olan bağ zayıfladıkça Alevi kurumları da eleştirdikleri karşıtlarına benzeşmektedir. Alevi kadının özgürleşme sorunu Alevilerin özgürleşmesiyle de ilintilidir. Alevi kadının Alevi hareketine katılımı onun gücüyle de ilgilidir. Alevi kadının Alevi örgütüne katılımı o kurumun Alevi olup olmamasıyla da ilgilidir. Büyük özgürlük iddiası eşitlik iddiası hak ile hakikat olma iddiası kadının özgürlük iddiası ile ilgili ve ölçülüdür. Böyle bir düzlemde baktığımızda Alevi hareketinin demokrasi hareketi içerisindeki yeri toplumu etkileme gücü ve kendisini koruyarak gelecek nesillere aktarma hürriyeti çok zayıflatılmıştır.

Yaşayan Aleviliğin gelenek, görenek ve kültürünün en yoğun biçimde ifadesini bulduğu Alevi kadını bugün Alevi hareketinin dışında örgütsüz ve kendisini temsil etmekten çok uzakta durmaktadır. Bu durum Alevi hareketinin kendisini aşamamasının ve demokrasi güçleriyle de buluşamamasının da temel nedenlerinden biri olmaktadır. Bu durum ancak Alevi değerlerine Alevilerin sahip çımasıyla aşılabilinir. Aleviliğin kadını yücelten, onu eşitleyen, toplumu idare eden, karar sahibi kılan kadın kimliğinin tekrar bu toplumla buluşması gerekmektedir.

Bunun somut örneğini Kürt siyasi hareketinde görmek mümkündür. Değişim yaratıcısı ve temsilcisi kadındır. Kürt toplumsal değişiminin ilk fedaileri Azimeler, Zekiyeler, Zilanlar, Beritanlardan Sakinelere uzanan kadın emeği devasa bir ürün olarak demokrasiye yürüyen, özgürlüğe yürüyen bir hareket yaratmıştır. Alevilik felsefesinin Kürt siyasetiyle buluşmasının temsili olan bu yiğit kadınlar bugün özgürlüğün, demokratik bir dünyada eşit bir yaşamın teminatı olmuştur. Orta Doğu’dan dünyaya özgürlük ve eşitlik meşaleleri olarak anılmaktadır.

Kürt siyasetindeki kadın iradesi; dönüştürücü, özgürleştirici ve hayatı anlamlandırıcı hareketi geleceğe dair büyük umutların yeşermesine vesile olmaktadır. Ortadoğu coğrafyası bu büyük umudu demokrasinin sembolü haline gelen hareket tarzıyla saygınlık yaratan bu durum, tüm alanlarda değişim dinamiğinin de kendisi olmaktadır. Ortadoğu’nun değiştirici dinamiği kadındır. Kadınsız değişim ve demokratik eşitlik söz konusu olamaz. Alevi kadının desteklemediği, iradesini katmadığı bir hareket, ne dönüştürücü, ne de eşitlikçi olabilir. Bugün tam da Alevi hareketinin yaşadığı budur. Kadınsız Alevi hareketi tüm saldırılara ve asimilasyona açıktır.

Alevilerin Alevilikte ısrarı Alevi ruhuna, toplumsal dünyasına yapılacak en büyük katkı olacaktır. Hak ve hakikat olacaktır. Fatma Ana’dan, Bese’ye, Zarife’ye uzanan ve direnen Aleviliğin mirasçıları olan bu yol erlerinin fedakarlıklarıdır ki; Alevilik hakikatle kutsanmıştır. Hak, kadında hakikat olarak şekil bulmuştur, Alevilik olmuştur.

Nice 8 Mart’lara…

Kürt Alevi asimilasyonuna karşı olabilmek!

“şöyle gökyüzüne döndü perişan
çatlamış elini açtı Allah’a
dedi senin kulun olmam bir daha”
Mahzuni Şerif

Hak ile hakikat olan Perişan Ali aramızdan ayıldı. Ömrünü hakikate adayan, hakikat dervişi Perişan Ali tüm nefsini yaşarken terbiye etmesini bildi ve öylede aramızdan ayrıldı. Onun gibi yüzlerce, binlerce yol dervişinin bize gösterdiği şey; hiçbir menfaat gözetmeksizin kendimizi hakikate teslim etmek oldu. Bu teslimiyet, dünyadan geçebilmektir. Dünya malına tama etmemektir. Toprağı bol, devri daim olsun.

Alevi asimilasyonu sadece Alevilerin inançsal anlamda kendilerine yabancılaştırılması biçiminde olmamaktadır. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yaşayan diğer halklara mensup Aleviler üzerinde mensup oldukları kimlik anlamında da derin bir asimilasyon uygulanmaktadır. Türkçü ve inkârcı bir yaklaşımla Aleviler kimliklerinden de koparılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’de özellikle Kürt kökenli Aleviler, Arap kökenli Aleviler ve Balkanlardan göç etmiş çeşitli uluslardan Aleviler Türk kimliği içerisinde ırkçı bir anlayışla tekleştirilmeye çalışılmaktadır.

Kürt Alevilerinin yüzyıllardır kullandıkları dil, Kürtçe deyişler nefesler görmezden gelinmiştir. Türkçe’nin kullanılmasının ön plana çıkarılması ve ibadet dili haline getirilmesi için devlet, devlet destekli kurum ve kuruluşlar yoğun bir çalışma yürütmüşlerdir. Özellikle Kürt Alevi yerleşim bölgeleri olan Maraş, Malatya, Adıyaman, Sivas, Kayseri, Dersim, Erzurum, Bingöl hattın da yoğunlaşan bu asimilasyonun sonucu, Kürtçe’yi kullanamayan kesimler yaratılmıştır. Bu alanlarda üretilen Kürtçe eserler deyişler nefesler görmezden gelinerek özellikle Türkçe olanları ön plana çıkarılmıştır. Birçok ünlü Alevi ozanının Kürtçe deyişlerine, nefeslerine sansür uygulanmış, cemlerde dahi kullanılmayarak unutturulmak istenmiştir. Son yıllarda ortak Alevi aklının arayışları neticesinde bu ürünler gün yüzüne çıkmaya ve büyük ilgi görmeye başlamıştır. Bu Kürtçe duazimamlar, nefesler, deyişler uzun bir aradan sonra ancak tekrar toplumuyla buluşabilmektedir. Yine bu bölgelerdeki ocaklar dergâhlar ziyaretler unutturulmaya isimleri belleklerden silinmeye çalışılmıştır. Böylelikle ziyaretine sahip çıkmayan, dergâhına sahip çıkmayan dilini kullanamayan bir topluluk yaratılmaya çalışılmıştır.

Cumhuriyet döneminde birçok katliam bu bölgelerde yoğunlaştırılmıştır. İsmini saydığımız bu Alevi yerleşim bölgelerinin her birinde bir katliam gerçekleştirilmiştir. Katliamın yapılmadığı bir Kürt Alevi yerleşim yeri, bölgesi kalmamıştır. Halk katliamlarla, korkutularak göç ettirilerek Alevilikleri unutturulmaya çalışılmıştır. Koçgiri ve Dersim’in hafızamızdaki yeri biliniyor. Maraş vahşeti, Madımak yangını herkesin gözlerinin önündedir. Bu bölgelerde Alevi ziyaretleri, dergâhları, kutsal mekânları insanlarıyla birlikte yok edilmek istendi. Vahşetin boyutu belgelerle de ortadadır. Hal böyle iken günümüzde görülmüştür ki; direngen Alevi süreği hakikat yolcuları hala ayakta durmaktadır. Sır bugün bu bölgelerde kendisini tüm zorluklara inkâra ve imhaya rağmen dışa vurmasını becermiştir. Nesilden nesile, kulaktan kulağa geçen hakikat yolu asimilasyon, inkâr ve imhaya karşı var olma mücadelesine girişmiştir. Kimliğini ve inancını savunmanın araçlarını yaratmak için çabalamaktadır.

Modern dünyanın, tarihin derinliklerinden gelen filozofları, tarihi bir görsellikle, estetikle bugünü anlamaya, anlamlandırarak yaşatmaya çalışmaktadır. Bu sahiplenme olgusu, kendini bulma olgusu, Yunus’un “kendini bilmektir” dediği varlık hakikatinin kendisi olmaktadır. Anadili olmaktadır. Tarihi olmaktadır. Kültürü olmaktadır.

Alevilerin kendine gelmesini, kendi kimliklerine sahip çıkmasını, değerlerini savunmasını bölücülük olarak niteleyen ve onu tekleştirerek yok etmek isteyen anlayışla, Alevileri kendi içinde ötekileştirmeye kalkan anlayış aynıdır. Birileri Aleviler kendi kimliklerine sahip çıkınca “siz bölücüsünüz” derken bazı Alevi kesimlerinin, kendi içerisinde Kürt, Arap, Boşnak vb. Alevilerin kimliğini görmeyerek, ötekileştirerek bu kesimlerin kendi kimliklerine sahip çıkmasını “Alevileri bölmek” olarak dillendirmesi, Alevileri yok sayanlarla aynı pencereden bakarak, aynı söylemi, dili kullanması niyetten bağımsız aynı amacı içeren bir durumdur. Alevilerin hak anlayışıyla bir ilgisi yoktur. Haktan uzak olmaktır.

Alevi kurum, kuruluş, dergah ve ocaklar hangi gerekçeyle olursa olsun Kürt Alevilere karşı sorumlukluları vardır. Ve bu sorumluluklarına sahip çıkmak zorundadırlar. Bilinmelidir ki, Kürt Aleviler Baba İlyas’tan, Kalender Çelebi’ye oradan Seyid Rıza’ya kadar her yerde ve her zaman, Alevi hakikatinin felsefesinin emekçileri var edenleri ve bu kadim inancın kadim üyeleri, kanlarıyla katık olanlarıdır. Emek sahibidirler. Bedenler ve başlar bu yol uğruna düşmüştür Mezopotamya coğrafyasında. Kendi dillerinde ibadet başta olmak üzere, Kürtçe’nin yaşatılması Kürt kimliğinin ve kültürünün asimilasyonun reddedilmesi gibi sorumlulukları vardır. Ocaklarımızın bağlılığı çok derindedir. Ocaklarımızın birbirine karşı sorumlulukları Pir ve Mürşit ilişkileri vardır. Bu ilişkiler, toplumsal saygı eşitlik üzerine kuruludur. Örneğin Türk kökenli Alevilerinin en bildik ocaklarından Hubyar Sultan Ocağı’nın Mürşit kapısı Üryan Xızır ocağıdır. Üryan Xızır Kürt Alevilerinin ocağıdır. Baba Mansur, Ağucan, Derviş Cemal gibi… Onun için hak ve hakikat için eğer bu gün Üryan Hızır Ocağı kimliğinden, kültüründen, kullandığı dilinden dolayı baskıya asimilasyona maruz kalıyorsa Hubyar ocağının görevi Mürşidine sahip çıkmaktır. Eğer sahip çıkamıyorsa hak olmayı inkâr etmiş olur ki; hakikat yolunun yolcuların da inkâr söz konusu olamaz, düşkünlüktür.

Hakikat, Kerbela’da Hüseyin gibi yolun sahibi olmaktır. Hiçbir siyasi beklenti, neden hakikatten ayrılmaya vesile, gerekçe olamaz. Onun içindir ki; Aleviler Hallacı Mansur gibi, Nesimi gibi, Şuhreverdi gibi canlarını verirken hakikatten taviz vermemişleridir. “Gönül kalsın, yol kalmasın” demişlerdir.

Eğer bu gün Kürt Alevileri imha ve asimilasyonla karşı karşıyalar ise, Balkanlardan Karadeniz’e oradan Arap yarımadasına tüm Alevilerin sahip çıkması bir hakikat görevidir. Bunun tartışılacak bir tarafı yok. Kürt Alevilerinin var olma mücadelesi, ayakta durma mücadelesi bu anlamda hakikate bağlılığımızın ölçüsü, terazisidir. Mevlana’nın “ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” desturu, hakikatin mecburi bir yol kuralıdır. Onun için Kürt Alevi kimliğinin inkârı, asimilasyonunun önüne geçmek tüm Alevilerin boyun borcudur.

Kendi Topraklarımda: 22. Dersim Festivali Üzerine

1

Bu yıl 22. kez düzenlenen Dersim Festivali, benim için bir şenlikten öte anlam taşıyordu. Kendi topraklarımda, atalarımın izlerini sürdüğüm bu kutsal topraklarda olmak, manevi bir yolculuktu. Festivale katılan binlerce insanla birlikte Dersim’in doğası, siyasi yapısı ve Alevi inancının zenginliklerini yeniden keşfetmek büyük bir mutluluk kaynağı oldu.

Festival, Dersim’in merkezi başta olmak üzere Ovacık ve Hozat gibi önemli noktalarında gerçekleşen çeşitli panellerle dolu dolu geçti. Bu etkinlikler, Dersim’in tarihi ve güncel meseleleri üzerine derinlemesine tartışmaların yapıldığı, bilgilendirici ve ilham verici oturumlar sundu. Ayrıca, doğa yürüyüşleri ve ziyaretler, katılımcılara Dersim’in eşsiz doğasını yakından tanıma fırsatı verdi.

Bir günümü Düzgün Baba ziyaretine ayırdım. Bu kutsal mekânda, Alevi inancının derin anlamlarını hissederek, ruhumu dinlendirdim. Seyit Rıza Parkı’nda ise, bu toprakların direniş sembollerinden biri olan Seyit Rıza’yı anarak, tarihimizin acı ve onurlu anılarını yad ettim. Ovacık’ta, yöresel kültürün ve doğanın iç içe geçtiği manzaralarla huzur buldum. En özel anlarımı ise, kendi toprağım Hozat’ta yaşadım. Atalarımın izlerini sürdüğüm bu topraklarda, doğanın güzelliklerini ve Alevi inancının manevi zenginliklerini yeniden keşfettim.

Dersim Festivali, sadece bir kültürel etkinlik değil, aynı zamanda bir direniş ve varoluş mücadelesinin ifadesidir. Bu topraklarda atalarımızın mirasını yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak, bizler için büyük bir sorumluluktur. Festivale katılan her birey, Dersim’in özgün kültürünü ve doğasını koruma ve yaşatma mücadelesinin bir parçası olmuştur.

Bu yılki festivalde, atalarımın topraklarında geçirdiğim her anın değeri benim için tarifsizdi. Kendi köklerime olan bağlılığımı ve Dersim’in benzersiz doğasını daha da derinlemesine hissettim. Bu duygularla, Dersim’in özgün kimliğini ve kültürel mirasını koruma ve yaşatma yolunda elimden gelenin en iyisini yapma kararlılığımı bir kez daha pekiştirdim.

Aşk ile…

Kemer, boğazda!

​Sağlıklı beslenmek hayal!

İnsanlar ekonomik buhran içindeyken sürdürülebilir ve nitelikli çalışma hayatı sunabilen devlet istiyor. Bu istek bize aslında “Devlet nedir sorusundan ziyade, devlet nasıl olmalıdır?” sorusunu akıllara getiriyor.

Milyonlarca emekçi, insan onuruna yakışan bir yaşamdan ziyade ölmemek için yaşıyor. İktidarın önerdiği kemer sıkma politikasında kullanılan kemer, belimizde değil; boğazımızda! Çünkü; halk açlık sınırında! İnsanlar, bugün karnını doyursa da yarını belirsiz ve daha yoksul.

Tasarrufu sadece emekçiden, işçiden, öğretmenden yana yapmayı tercih edenler kemer sıkma politikasını Diyanet Başkanlığı ve türevlerine uygulamamaktadır. Bu durumun yeni bir göstergesi ise diyanet yurt dışında da dinci çalışmalar yapmak adına 700 milyon Türk Lirası –bizlerin bildiği- aktarılacağını duyurdu.

Emekçiler ve emekliler Temmuz’da zam beklerken asgari ücret, çekirdek bir ailenin mutfak masraflarına dahi yetmiyor. Emekliler her şeye rağmen “Zam haktır!” dese de belirlenen alt limit 12.500 Türk Lirası!

Ülkede açlık sınırında kalan bir tek emekliler değil tabi; seçimde vadedilen Aile Destek Sistemi bu yıl yürürlüğe girmediği gibi uygulama kriterleri de asgari ücretin altında kaldı. Seçim bitti derken geldiğimiz noktayı şöyle özetleyebiliriz; emekli, öğrenci, öğretmen, yoksul unutuldu, verilen sözler tutulmadı, vadedilenler inkar edildi!

Bakan Tekin…

Dünyanın en kalabalık 18’inci ülkesi olan Türkiye’de çok uluslu yapı, göçmen yönetimi, çok dilli eğitim gibi ciddi konular tartışılırken ülkenin geleceğini birincil kadro olarak yöneten, sınıflarda birebir çaba sarf eden öğretmenler ise büyük efora rağmen açlık sınırına itilmekte, haklarını aramamaları için yasaklar konulmakta, hak mücadelesi için sesler yükselmesin diye seçimlere yakın tutulmayan sözler verilmekte…

Çocukların evlerinden sonra en çok vakit geçirdiği okulda ailelerinden sonra güvendiği, görüştüğü öğretmenlere “fonlanmayı” layık görürken tarikatlara para akışı yapılmakta, dincilere okulların kapısı sonuna kadar açılmakta!

Eğitim zorunlu olmakla birlikte temel haktır. Bu sebeple kamusal olmak zorundadır ancak neo-liberal adımlar atılırken eğitim dincilerin eline teslim edilmek üzeredir.

Tasarrufu sadece emekçiden, işçiden, öğretmenden yana yapmayı tercih edenler kemer sıkma politikasını Diyanet ve türevlerine uygulamamaktadır. Bu durum yeni bir göstergesi ise diyanet, yurtdışında, dinci çalışmalar yapmak adına 700 milyon TL (bizlerin bildiği) aktarılmak üzere hazırlanıyor. Bu hazırlıklar sürerken Milli Eğitim Bakanımız ise; verdiği sözler, ütopik projeler ve gafları ile tanınıyor. Ününe bir yenisini daha ekledi; Öğretmenlik Meslek Kanunu.

Eğitim Müfredatı dinci, ırkçı nesiller yetiştirmek üzere programlanırken, Öğretmenlik Meslek Kanunu ise “bizden olmayan öğretmen olmasın” diyerek yasaya geçirilmek isteniyor. Bu çaba ekim ayına kalsa da başarılı olmaması için bilinçli bir mücadele elzem.

Öğretmenlerin emeklerinin değeri olarak verilen paraya maaş denir ancak Bakan Tekin bu duruma; “fonlandırma” ifadesini kullanıyor. İlginç olan yanı öğretmene verilen sözler tutulmadığı gibi emeğin karşılığına fon denilmesi.

Özel okullarda emek verenlere yapılan muamele bizlere efsane Yeşilçam filmi olan Hababam Sınıfı’nda ki müdür yardımcısı Mahmut Hoca’nın şu repliklerini hatırlatıyor: “Eğitimciyim ben tüccar değilim.”

Bakan Tekin, bir ülkenin eğitim sistemini yönetmekten ziyade özel okul sahiplerini veli-nimet olarak görüp öğretmenlerin hakkını meslek yasasına işlemiyor.

Özel okul öğretmenleri seslerini duyurmak adına Özel Okul Öğretmenleri Sendikası’nda örgütlü mücadele verirken 2010’dan bu yana meclis ya da bakanlık önünde tutuklanıyorlar. Yani çiçek verilen öğretmenlere polis copu gösteriliyor!

Sürgünde bir Tarıq; Ocaxê Bakê

0

Ocaxê Bakê, Elbistan’a bağlı Yazıtopalı (Daşt) köyünün Hoffolar (Xoffan) mezrasında, Karabayır’dadır. Türbe aynı zamanda eski ipek yolu güzergahının üstünde yer alıyor. Tarihi konaklama mekanlarının eşlik ettiği bölgede, sırtını Nurhaklara dayamış. Sağ karşıda bulunan dağ, Çoban Dede, soldaki dağ ise müsahibi Kartal Dağı’dır (Yelekçe). Oraya devlet verici yerleştirip, yok etti.

Hoffoların bilinen tarihi 250-300 yıl aralığına dayanıyor. Göç ile gelinip yerleşildiği söyleniyor. Köylüler Ocaxê Bakê’nin evlatlarından oluşuyordu. Kürecik ağırlıkta olmak üzere, Elbistan bölgesine etki etmiş olan ocağın yerleşim yeri 1970 yıllarında terk edildi. Terk edilen yerleşke de mezarlar Karabayıra sahiplik yaptı. Evlatlarını toprağına çağırdı. Terk edilen Ocaxê Bakê’nin (Kabalık) Hollanda’da olan Tarıxı topraklar asla unutulmadı. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar evlatları, hakka yürüyen canlarını türbenin yanındaki mezarlığa getirmeye devam etti.

Beko Baba Ocağının Tarık’ı

2007 yılına kadar etrafı açık olan ziyaretgahı, 2007 yılında torunlarının girişimiyle çevresi kapatıldı. Köye evler yeniden inşa edildi. Yanına aşevi yapılarak bugünkü görünümüne kavuştu.

Ocaxê Bakê’nin evlatlarından Sevdilli köyünde yaşayan Şükrü Kaba (Şükê Mado) ve eşi Telli Kaba (Telliya Mado) geçtiğimiz senelerde hakka yürüdü. Küçük Şükrü (Kolo) de yükünü aldı gitti. Malo Mado Sevdilli’yi terk ettiği gün ise fırtınasız, rüzgarsız kapıdaki üç dut ağacından biri devrildi…

Ocax’ın tarıxı daha önceden göç yedi,
sürgüne gitti.
Ocaxın kerameti söndü.
Kutsal mekanların kapılarına kilit vuruldu.
Dut ağaçlarının arasındaki kutsal masal bitti.
Umut bitmedi.

Tarıx ocaktan bir hayli uzakta Avrupa’da kendisini muhafaza etti. Toprağına dönecek günü bekliyor.

Evlatları döndü. 50 yıl sonra ocax’ın ateşi yeniden tutuşturuldu, artık evlerin dumanı tütüyor. Evlatlarını yüzünü kutsal topraklarına çevirdi. Torunlarından şimdi 90’lı yaşlarında olan İbrahim Kaya, türbenin hizmetini görmeye başladı. Hasan Demir (Ağa) Karabayır’a yerleşti. Perihan Demir, dergahın kapısına gelenleri büyük bir yürek ile karşıladı. Bakê’nin sofrası yeniden kuruldu.

Torunlarından Şükrü Yıldız’ın rehberliğinde Ocaxê Bakê’nin hikayesi Karabayır sınırlarını aşarak, Alevi toplumuna ulaştı.

Bugün türbe, başta Elbistan Küreçik ve farklı bölgelerden gelen ziyaretçileri ağırlamakta. Yanındaki aşevinde etkinlikler organize edilmekte.

Türbenin hikayesi ve gizemi, ziyaretçileri her zaman meraklandırmış ve bu kutsal mekanın önemi hiçbir dönem azalmamıştır. Ocaxê Bakê bu topraklarda yaşayan insanlar için manevi ve kültürel değer taşımaktadır. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği, hastası, umutsuzu, evlat isteyenin toprağına yüz sürdüğü Ocaxê Bakê’nin torunları, bu değeri yaşatmak için büyük bir özveriyle çalışmaktadır. Bakê’nin ruhani hizmeti ve kültürümüzdeki yeri gelecek nesillere aktarılmaya devam edecektir.

Ocaxê Bakê Alevi Kültür Merkezi, torunlarından Kemal Demir’in öncülüğünde başlamış olan derneğin önümüzdeki günlerde kongresini yapması bekleniyor.

Hasan Demir ve Ocaxê Bakê’nin Hikayesi

Hasan Demir / Ocaxê Bakê evlatlarından

Hasan Demir, 1951 yılında tam da türbenin bulunduğu yerde dünyaya gelmiş. 1980’li yıllara kadar da bölgeden ayrılmamış. Ancak daha sonrasında gelen kentleşme ile beraber İstanbul’a göç etmiş. Toprağını özleyen herkes gibi Hasan Demir’in de doğduğu, büyüdüğü yerlere olan hasreti hiç bitmemiş. Sonunda, 2007-2008 yıllarında tekrardan Hoffolar’a dönmüş.

Hasan Demir anlatıyor: “Bako Baba, Kürt ve Alevi kökenlidir. Burada hizmet vermiştir. Misafirperverliği, insan sevgisi ve hizmetiyle tanınmış bir erenmiştir. Atamızdır.

Kürecik aşireti, Bako Baba’ya olan sevgilerinden dolayı onu rehber edinmiş, bağlanmış. Atfedilen rivayetler var. Biri çok aklımda. Şöyle ki; eskiden böyle mal mülk yoktu, hayvancılıkla geçiniyorlardı ve epeyce koyunları varmış. Bir gün, başka eski dedeler eşkıya gelip Bako Baba’nın sütlerini görmüş. Bako Baba’nın üç yiğit oğlu varmış. Oğulları, ‘Baba, bize müsaade et, gidip koyunlarımızı geri getirelim,’ demişler. Ancak Bako Baba izin vermemiş ve ‘Bu sabah vermiyorum, kısa bir dönem sonra koyunlarımız kendiliğinden geri gelecek,’ demiş. Oğulları babalarının saygı duydukları için beklemişler.

TACIM BABA / Bako Baba Ocağında

Koyunları götüren eşkıyalar, Çevrime yakınlarında üç tokaç koyun kesip yemek için kazana koymuşlar. Ancak koyun eti sadece kan ve su olmuş, köpüklenmiş. Oradaki ileri gelenler, ‘Bu koyunlar geri götürülmeli,’ demişler ve sürüyü geri getirmişler. Koyunlar geri getirildiğinde, Beko Baba içeride oturuyormuş ve ‘Dışarıya bakın, misafirlerimiz var,’ demiş. Eşkıyalar, suçlu olduklarından dolayı özür dilemek için içeri girmişler. Beko Baba onlara, ‘Sütü de yukarıdaki hayvan var, onları geri alın ve gidin,’ demiş.

Dönemin bölgesi, rehberi görevini bölgede görmüş.

İBRAHİM KAYA / Ocaxî Bakê Evlatlarından

Alevilerin yazılı bir tarihi yoktur, biz büyüklerimizden öğrendiğimize göre her şey sözlü olarak anlatılır. Beko Baba’nın mezarından sonra şimdiki bulunduğumuz yere defnedildim. Burası açık bir alan ve içerdikleri taşlar çok eski, 500 yıllık ve evveliyatını insanlar yazılar. Sizler aynı şekilde olduğunuzu düşünüyorum ve kimseye baktırmadık.

Eskiden bu yollar yoktu, asfalt yoktu. Biz küçükkken hayvanlarımızı bir geyge bırakırdık. İnsanlar burada şifa bulduklarını söylerlerdi. Biz gelenek günümüzde kadar evretti. Bugün torunları burada geliyor. Eskiden burada su yoktu, fakirlik vardı, kanallar yoktu. Kendi torunlarından buraya bir kapı yaptık, ardından da bir cemevi gibi bir yer inşa ettik.”

 

Suruç Katliamı’nın 9. Yılında: 33 Düş Yolcusunu Saygıyla Anıyorum

0

19 Temmuz 2015’te, Suruç’ta yaşanan trajik saldırı hepimizi derinden sarstı. IŞİD terör örgütünün gerçekleştirdiği bu hain saldırıda, Kobani’ye yardım götürmek için yola çıkan 33 genç arkadaşımızı, canımızı kaybettik. Aradan geçen dokuz yılın ardından, kaybettiğimiz düş yolcularını saygıyla ve özlemle anıyoruz.

Bu gençler, toplumsal dayanışmanın en güzel örneğini sergileyerek, sınır ötesine yardım eli uzatmak için bir araya gelmişlerdi. Hepsinin ortak amacı, savaşın yıktığı bir bölgeye umut götürmekti. Ancak, bu yolda katledildiler. Onların hayatları, genç yaşta son buldu ama bıraktıkları izler ve verdikleri mesajlar hala çok güçlü.

Gençlerin Yüreklerinde Taşıdığı Umut
Suruç’ta hayatını kaybeden bu 33 genç, sadece fiziksel olarak orada değildiler; kalplerinde büyük umutlar ve hayaller taşıyorlardı. Barış, kardeşlik ve dayanışma gibi değerleri savunan bu gençler, toplumsal mücadelede birer sembol haline geldiler. Onların hikayeleri, bizlere umudu ve direnci hatırlatıyor.

Bu acı olayın ardından, aileler ve sevenleri için adalet arayışı hala devam ediyor. Suruç katliamının sorumlularının yargı önünde hesap vermesi ve benzer olayların bir daha yaşanmaması için verilen mücadele, hepimiz için büyük önem taşıyor. Adalet, sadece geçmişin yaralarını sarmakla kalmaz, geleceğe güvenle bakmamızı da sağlar.

Unutmamak ve Unutturmamak
Her yıl olduğu gibi bu yıl da, Suruç’ta kaybettiğimiz gençleri anmak, onların mirasını yaşatmak ve adalet arayışını sürdürmek için bir araya geliyoruz. Unutmamak ve unutturmamak, bu süreçte en büyük görevimiz. Onların anısına sahip çıkmak, barış ve kardeşlik ideallerini yaşatmak adına atılmış önemli bir adımdır.

Suruç’ta kaybettiğimiz 33 düş yolcusunun hayallerini gerçekleştirmek, hepimizin sorumluluğudur. Barış dolu bir dünya için verdiğimiz mücadelede, onların anısını yaşatmak, bizlere güç ve cesaret verecektir. Geleceğe umutla bakmak ve onların hayallerini gerçekleştirmek adına, hep birlikte çalışmalıyız.

Suruç’ta hayatını kaybeden 33 düş yolcusunu saygıyla anıyor, ailelerine ve sevenlerine sabır diliyorum. Barış, kardeşlik ve dayanışma içinde bir dünya için mücadelemizi sürdüreceğiz. Unutmadık, unutturmayacağız.

Bu yazıyı Suruç Katliamı’nın 9. yılında, katledilen 33 genç arkadaşımızın anısına kaleme aldım. Onların hikayeleri ve mücadeleleri, bizlere ilham vermeye devam edecek.