Ana Sayfa Blog Sayfa 139

Kerbela’nın Hakikati ve Matem Orucu

Matem orucu, Kerbela’yı yalnızca ağlama duvarına dönüştürmek değil, Kerbela’nın hakikatini anlamak ve günümüzde küreselleşen Yezid zihniyetine karşı insanların Hüseyni ve Zeynebi duruşunu aktarmaktır.

Kerbela, despotluğa biat etmemenin ve Yezidliğe boyun eğmemenin en çarpıcı örneğidir. Hz. Hüseyin’in sergilediği direniş, hak, adalet ve insanlık için direnme erdemini kazandırır. Zalimler ve onların zulmü karşısında mazlumdan yana olmayı ve masumiyeti savunmanın manifestosudur.

Akıl ile cehaletin, sevilenlerle lanetlenenlerin, erdemlilerle zehirlenmiş hırslıların, direnenlerle teslimiyetin adıdır. Hz. Hüseyin ve Zeynep ile Muaviye ve Yezid arasındaki farkı bize gösterir. Hz. Hüseyin, zulme karşı direnmenin ve hakkı savunmanın sembolüdür. Zeynep ise, bu direnişi anlatma ve yayma görevini üstlenmiş, adaletin sesi olmuştur.

Bugün, küreselleşen Yezid zihniyetiyle karşı karşıyayız. Bu zihniyet, adalet, eşitlik ve insan haklarını hiçe sayan bir anlayışı temsil ediyor. Matem orucu, bu zihniyete karşı durmanın, hakikati savunmanın ve insanlığın yanında olmanın simgesidir.

Matem ayı, sadece geçmişin yasını tutmak değil, aynı zamanda günümüzün zulüm ve adaletsizliklerine karşı da bir duruş sergilemeyi gerektirir.

Matem orucu, Kerbela’da yaşanan trajedinin hatırasını yaşatırken, aynı zamanda günümüzdeki haksızlıklara ve adaletsizliklere karşı da bir duruş sergilemeyi ifade eder. Bu oruç, sadece geçmişte yaşanan acıları anmakla kalmaz, aynı zamanda bugünün zalimlerine karşı bir direnç göstergesidir. Hüseyni bir duruş, zalime boyun eğmemek, mazlumun yanında yer almak anlamına gelirken; Zeynebi bir duruş, bu direnişi anlatmak, yaymak ve gelecek nesillere aktarmak demektir ve sessiz sedasız tutulması, derin bir içsel tefekkür ve manevi bir yolculuk anlamına gelir. Bu dönemde tutulan oruç, bireyin kendi iç dünyasında Kerbela’nın hakikatini anlamasını ve bu hakikati günlük yaşamında yaşatmasını sağlar. Hüseyni ve Zeynebi duruş, her dönemde zulme karşı direnmenin ve adaleti savunmanın en güçlü ifadesidir ve matem orucu bu duruşun sessiz ama güçlü bir ifadesidir.

Soykırım suçları ve Dersim

Tunceli kendi küllerinden kendisini haykırdı. Utancın sessiz sahipleri için de yeniden Dersim olu verdi. 1937/38 de işlenmiş cinayetlerin resmi tüm çıplaklığıyla bir kez daha ortaya döküldü, caninin pişkince itirafları eşliğinde.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen”in dem vurduğu cinayetler ne anlama geliyor? “İnsanları mağaralarda fare gibi zehirlemek” uluslararası hukukta ve iç hukukta ne ifade ediyor?

Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmeyi özetlersek;

Söz konusu sözleşmeye göre SOYKIRIM, “Ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da bir bölümünü yok etme niyetiyle,
a) Grup mensuplarının öldürülmesi,
b) Grup mensuplarına fiziki ve ruhsal olarak önemli ölçüde zarar verilmesi,
c) Kısmen veya tamamen yok etme kastıyla grubun fiziksel varlığını sona erdirecek şekildeki yaşama koşullarına tabi tutulması,
d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla kısıtlamalar konulması,
e) Bir grubun çocuklarının zorla başka bir gruba nakledilmesidir.”

BM Sözleşmesi”nin tanımını esas alan Uluslararası Adalet Divanı”na göre de SOYKIRIM suçunun dört unsuru var:
1) Suçu işleyen, bir veya daha fazla insan öldürmüştür,
2) Öldürülen kişi veya kişiler belirli bir milli, etnik grup, ırk veya dini gruba aittir,
3) Suçu işleyen, o grubu kısmen veya tamamen yok etmek amacındadır,
4) Söz konusu eylem… grubu ortadan kaldırmaya yöneliktir.

Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme, 9 Aralık 1948 tarihinde Paris”te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu”nda kabul edilerek, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye Sözleşmeyi 23 Mart 1950″de onaylamıştır.

24 Eylül 2004 tarih ve 5237 sayılı yeni TCK ya giren tanım ve öngörülen cezaları (madde 76. – (1) bir plânın icrası suretiyle, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubun tamamen veya kısmen yok edilmesi maksadıyla, bu grupların üyelerine karşı aşağıdaki fiillerden birinin işlenmesi, SOYKIRIM suçunu oluşturur:

a) Kasten öldürme.
b) Kişilerin bedensel veya ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme.
c) Grubun, tamamen veya kısmen yok edilmesi sonucunu doğuracak koşullarda yaşamaya zorlanması.
d) Grup içinde doğumlara engel olmaya yönelik tedbirlerin alınması.
e) Gruba ait çocukların bir başka gruba zorla nakledilmesi.
(2) Soykırım suçu failine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir. ancak, soykırım kapsamında işlenen kasten öldürme ve kasten yaralama suçları açısından, belirlenen mağdur sayısınca gerçek içtima hükümleri uygulanır.
(3) Bu suçlardan dolayı tüzel kişiler hakkında da güvenlik tedbirine hükmolunur.
(4) Bu suçlardan dolayı zamanaşımı işlemez.

Dersimde yaşananlara birde bu gözden bakıldığında hukuksal sürecin işletilmesi konusunda da adımlar atılmalıdır. Atılmalıdır ki, ırkçı ve faşizan söylemler itibar bulmasın. Nasıl ki Almanya başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde faşizm bir suçsa, Türkiye”de de suç haline getirilsin.

Kasım 2009

 

Sivas’ta Katledilen Canlarımıza…

2 Temmuz 1993, Sivas’ta insanlık tarihinin kara sayfalarına bir yenisi daha eklendi. Madımak Oteli’nde diri diri yakılan 33 canımızın acısını yüreğimizde taşıyoruz. Bu katliamın programlı ve planlı bir şekilde gerçekleştirilmiş olması, devletin de bu vahşete sessiz kalması, acımızı daha da derinleştiriyor.

O gün orada sadece insanlar değil, insanlık da yandı. Yıllarca bu topraklarda Alevilere yönelik gerçekleştirilen baskılar, saldırılar ve katliamlar, Sivas’ta doruk noktasına ulaştı. Madımak Oteli’nde can verenler, bu toprakların aydınlık yüzleriydi. Onların hayalleri, düşünceleri, umutları, bir anda kül oldu.

Ama biz Aleviler, bu toprakların ışığı olmaya devam edeceğiz. Bu katliamı unutmadık, unutturmayacağız. 33 canımızın anılarına saygıyla eğiliyoruz ve onların mücadelesini sürdürmek için kararlıyız.

Madımak’ta yanan sadece bedenler değildi, aynı zamanda özgürlüğe, eşitliğe ve adalete olan inançtı. Ancak bilinsin ki, ne kadar yıkarlarsa yıksınlar, ne kadar yok etmeye çalışırlarsa çalışsınlar, bizler var olmaya, aydınlatmaya, mücadele etmeye devam edeceğiz.

Bu katliamın hesabı sorulmalı, sorumluları yargılanmalı ve adalet yerini bulmalı. Aksi takdirde, yaralarımız asla kapanmayacak ve toplum olarak bir daha böylesi acıları yaşamamak için gereken dersleri alamayacağız.

Sivas’ta katledilen canlarımıza, anılarını ve mücadelelerini yaşatmak bizim boynumuzun borcudur. Onların ışığı yolumuzu aydınlatacak ve karanlıkların üstesinden gelmemizde bize rehber olacaktır. Bu toprakların gerçek sahipleri olarak, birlikte daha güçlü, daha dayanışmacı ve daha aydınlık bir geleceğe yürüyeceğiz.

Anıları ve mücadeleleri önünde saygıyla eğiliyorum.

Madımak’tan Diamond Tema’ya

Sizlere “Özgür müsünüz?” diye sorsam, evet diyeceksiniz. Ancak hepimiz Diyanet Başkanlığı’nın emrindeyiz, dolayısıyla tam anlamıyla özgür değiliz. Çünkü vergiler, Diyanet’i finanse etmekte, dinci vakıf ve derneklere yeşil sermaye sağlamakta.

Örnek vermek gerekirse; iktidar partisine yakınlığı ile bilinen Bülbülzade Vakfı, Türkiye Ulusal Ajansı’nın verdiği 125 bin Euro’luk hibeyle seçimde verdiği destek karşılığında mükafatını alıyor. Hatta dernek, toplantı sonrası cihat çağrısı ve şeriat vurgusu yaparak verdiği desteği şaha kaldırma konusunda kararlı.

Cumhuriyet ile yönetilen bir ülkede cihat çağrısı yapanlar fonlarla ödüllendirilirken, şeriat eleştirisi yapanlar tutuklanıyor. Bu konuda ilk hedef gençler ve öğretmenler. Tutuklama sebebi ise; halkı kin ve nefrete sürüklemek.

Geçtiğimiz günlerde Diamond Tema kod adıyla bilinen genç, referans gösterdiği kitap üzerinden din hakkındaki görüşlerini söyledi ve ülkenin gündemine oturdu. Bu topraklarda hedef gösterilmek ya da aklanmak için din üzerinden ilerlenmesi yeterli. Keza, 29 yaşında genç bir aile babasının ölümüne neden olan Eylem Tok’a mahkemede, “Katil annesi olmak nasıl bir duygu?” sorusu sorulunca, “Allahu Ekber!” diye bağırıyor. İşte bu kadar!

Diamond Tema gibi düşünen, sorgulayan gençleri de hedef göstermek için din üzerinden vicdanlara dokunmanız yeterli. Bugün Diamond Tema gibi gençlere ne yapılıyorsa, 31 yıl önce Madımak Oteli’nde yakılan 33 aydın, yazar, genç ve sanatçılara da Sivas Valilik binasına beş dakika mesafede, emniyetin gözü önünde gündüz saatlerinde aynısı yapıldı.

“Kahrolsun laiklik, Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak!” sloganları atanları aklamak için; “Namaz kılan masum halk kışkırtıldı!” denildi. Ellerinde benzin bidonu taşıyanların masum olmadığını bilmekle birlikte kışkırtma unsuru olarak Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabının çevirisini aydın, yazar Aziz Nesin’in yapması gösterildi.

Çeviriyi yapan ve yayınlayan Aziz Nesin olmadığı gibi –bunu defalarca Aziz Nesin dile getirmiştir– ‘Müslümanlara ya da Müslüman kamuoyuna salyangoz satan’ da Aziz Nesin değildi! Doğru bilinen bir yanlışı düzeltmek gerekirse, Aziz Nesin, Salman Rüşdi’nin duruşunu ve tutarsız söylemlerini eleştirir; “Bir aydın idam cezası aldı diye savunduğu düşünceden vazgeçer mi?” der.

O sebeple, Diamond Tema, düşüncesini paylaşıp kimseyi kışkırtmadığı gibi okuyan gençlerin hapsedilmesi, 31 yıl önce Madımak Oteli’nde 33 insanın yakılması gibi insanlık suçudur.

Peki bu insanlık suçunu işleyenler midir asıl suçlu, yoksa çanak tutanlar mıdır?

Bu olay insanlık dışı ve utanç verici, tarihte kara bir leke olarak kalacak bir vahşet olup ileriki süreçte de katletmeden asimile etmenin temelinin atıldığı sürecin başlangıç örneği değil midir? T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Alevi Bektaşi Cemevi Başkanlığı değil midir?

Cumhuriyetin birinci yüzyılında “öldürmekle yok edemedikleri” kendi gibi olmayan öteki dedikleri toplumun, Cumhuriyetin ikinci yüzyılında karanlık bir tünele girildiğinin en güzel örneğidir aslında…

Sivas hâlâ yanıyor, külleri yüzümüzde

Temmuz’un kavurucu sıcağı bu yıl daha fazla yakıyor içimizi. Yangınımız daha da büyüyor göğsümüzün çukurunda. Acı üzerine kurulu bu zulüm düzeni 30 yıldır adalet arayışımızda cam kırığı yaralar açmaya devam ediyor. Hangi kitapda yazar alçakça bir pusuda can verenlerin 30 yıldır adalet beklemesi…

Onların her biri bu ülkenın aydınlık yüzüydü. 30. yılında insan olanın gözünde adalet neferleridir onlar…

Anadolu’da dağlar.

Sivas ili dağlık ve yüksek bir alanda kuruludur. Güney ve Kuzey Anadolu dağlarının sarıp sarmaladığı Sivas ili, başını yaslar Kızılırmak vadisine doğru. Soğuğuyla, ayazıyla, bozkırıyla, göçleriyle, yoksul köyleriyle, derdini sazının sarı tellerine döken ozanıyla, en yanık türküleri ve dervişiyle tanınır Sivas ili.

Ak ibrişimli kilimiyle heybesinde nakışıyla…

Yüzyıllardır bozkırın soğuğuna, halkın yoksulluğuna-açlığına, beylerin paşaların zulmüne boyun eğmeyen, isyanlarıyla, isyancılarıyla tanınır… Ekmeğe tükürüp münafıklaşan Hızır Paşa’nın kalleşliğinde bir direniş destanı yaratan, “Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan” diyen Pir Sultan Abdal’ın eğilmeyen başındaki direniş destanıyla tanınmıştır Sivas ili. Kınalı toprakların devamında yükselen, o heybetli, o yüce dağlarıyla…

1993 Tarihi önemlidir bu halkın belleğinde. Tarihe Madımak katliamı olarak geçen adalet arayışımızda 30 yılı geride bıraktık. Çok sevdiklerimizin sıcaklığını, omuzbaşımızda hisettik, bu zulum düzeninin adaletsizliğine meydan okurken. 30 yılda 33 kez değil yüzlerce kez kapımızı çaldı adaletsizlik, o yüzden adaletin sınıfsal temelli bir kavram olduğunu biliyoruz.
Unutalım isteyenlere cevabı sokaklarda yüzlercemizle, binlercemizle verdik. Mahkeme kapılarında hak arayan aileler, celladın ömrü uzun olsun diye adaletsizliğe uğradılar. Sivas’ı unutalım diyenlere 30 yıldır adalet neferleri sesleniyor: ”insanlığını unutan Sivas’ı unutur!”
30 yıldır hiç soğumadı Sivas’ın Madımak otelinde yakılan bedenlerimiz, hala sıcaktır hafızalarımızdaki yeri, sırtları sıvazlanarak kuşatanlar karanlığın cellatlarıydı. Kutsal kitaplarının tarif ettiği iblislerdi onlar. Vatanımızı talan eden faşizmin ve işbirlikçilerinin ömrü uzun olsun diye yakılıyorlardı Temmuz’un sıcağında. Kerbela’yla aynı acıydı şimdi Sivas’ın göğüne sarılan.

Madımak’ta bir yudum suya hasret giden Hüseyin’in ordusuydu alev alev yanan. Aynı Toprakkale önünde yağlı urgan değil kor alevler vardı şimdi. Aynı Pir Sultan’dı Madımak’ta direnenler. Derisi yüzülen Nesimi’nin haykırışını Madımak’ta Aşık Nesimi Çimen’de duyduk. Halep şehrinden Sivas’a ikinci kez akıyordu kanı şerha şerha. Aynı münkirdi, 40 bin alevinin katili Yavuz’un kanlı elleriydi urganı yağlayıp alevi harlayan.

30 yıldır seçim sandıkları sürüldü halkın önüne sürekli. Yine hamasi nutukları dinledi insanlar, her cümlesi tanıdık olanlarından. Yine sahte yüzlerini takındı ipliği pazara çıkmış düzen politikacıları. İnsanlık tarihinden bu yana, hak ve hukuk mücadelesi de sürecek elbette. Arpalıktan beslenen politikacılar değiştirmiyor işte bir halkın kaderini.

30 yıldır açmıyor Sivas yumruğunu, sımsıkı sıkılı duruyor. Biz çok eminiz ki, insanlık tarihi bu 30 yılı hafızasında saklayacak. Anaların mezar taşları üzerine döktüğü göz yaşlarını da…
Hayat ve ölüm, adaletsizliğin tam ortasında.

Adalet ve adaletsizliğin kavgası sürüyor, ta ki hâk zail oluncaya kadar…

arşivden

ÇEDES Projesi Kapsamında Okullarda İmam ve Vaiz Görevlendirilmesine Tepkiler Artıyor

ÇEDES projesi kapsamında okullara imam ve vaiz görevlendirilerek eğitimin gericileştirilmesine yönelik adımlar atılmaya devam ediliyor. Bu proje, toplumun birçok kesiminden tepki çekmeye devam ediyor. Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, ÇEDES projesinin sonlandırılması için bir imza kampanyası başlattı.

Alevi Yurttaşların ÇEDES Projesine İtirazı Sürüyor

Toplumun tepkiyle karşıladığı ÇEDES projesine yönelik Alevi yurttaşların itirazı devam ediyor. Bu uygulamanın iptali için Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi harekete geçti. Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, “ÇEDES projesi iptal edilsin!” başlığıyla change.org üzerinden bir imza kampanyası başlattı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi’nden Açıklama

Son zamanlarda eğitimde şeriatçı uygulamaların arttığına dikkat çeken Alevi Bektaşi Federasyonu Kadın Meclisi, Ordu’nun Perşembe İlçesi’nde ÇEDES projesi adı altında bir devlet okulunda ilkokul öğrencilerine okulun mescidinde takke ve başörtüsü taktırıldığına şahit olduklarını belirtti. Açıklamada, “Bu uygulamalar, Aleviler başta olmak üzere diğer inanç topluluklarına yönelik bir asimilasyon ve yok etme politikasıdır. Bu politikanın derhal iptal edilmesini talep ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Destek Çağrısı

“Çocuklarımızın geleceğini karanlık zihinlere teslim etmeyeceğiz” denilen açıklamada, tüm topluma destek çağrısı yapıldı.

 

Kayyum Normal Midir?

0

Tüm dünyada sağ partiler iktidara aday olurken, Fransa Genel İşçi Sendikası’nın Genel Sekreteri Sophie Binet; “Faşizm hiçbir zaman tek başına iktidara gelmez. Hele işçiler tarafından hiç getirilmez. Faşizm her zaman sermayeciler tarafından iktidara taşınır.” diyor. Halkın sermayesiyle iktidara taşınan faşist yönetimler, bugün her bölgeye hüküm sürmek adına kayyum yöntemine de başvuruyorlar. Kayyum, bu kez de Hakkari Belediyesi’ne uğradı. Yerel seçim sonrası Van Belediyesi’ne giden kayyum, şimdi Hakkari halkının iradesinin temsili olan belediye yönetimine el koydu. Bu bizlere gösteriyor ki kayyumlar her an her yerde!

Temel amaç; eleştiriden korkan kulakların, muhalif seçmeni susturma çabasından öte değil. Böylece faili meçhul cinayetlerin –aslında katiller belli- hesabı sorulmasın, belediye bilançoları ortaya dökülmesin, kamunun kaynakları kişilerin konforuna göre kullanılması amaçlanıyor. Bu istense de kayyum Van’da püskürtüldü. Van ve Türkiye halkının verdiği mücadele, kayyumun Hakkari’de uygulanamayacağının referansı oldu.

Hakkari Belediye Başkanı suçlu bulundu, bir günde tutuklandı ve 24 saati doldurmadan hapis cezasına çarptırıldı. Halkın seçtiği belediye başkanı suçlu ise neden aday gösterildi? Bilindiği üzere aday gösterilen her kimse, belediye başkanı da olabilir. Kayyum sürecine halk; “İrademe dokunma” diyerek mücadele etti, halk da kışkırtıcı bulundu, halka müdahale edilip iradesi yok sayıldı. O yüzden suçlu kim sorusunu bir kez daha sormak gerek: Suçlu, kışkırtıcı kim?

Bunlar yaşanırken Beştepe’den “normalleşme” naraları atılmaya başlandı. Bahsedilen normalleşme ise, kayyum atamak normallik değildir! Normal olan demokratikleşmedir. Demokratikleşme ise halkın iradesini kabul etmekten geçer.

Kayyum sürecinin görünmeyen buzdağı ise; yerel seçimden önce bu yana güç kaybına uğrayan iktidar partisinin güç kaybını yerel seçimlerde de gördük. Yerelde kaybedilen koltuklar kayyum politikası ile yeniden kazanılmaya çalışıldı.

Seçim sonuçları, muhalefetin gücünü ve ayrımcılığa uğrayanların (Alevilerin, Kürtlerin, Kadınların, Hayvanların, Emekçilerin, Emeklilerin) çözüm ve değişim istediğini gösterdi ancak iktidar bu konuda “yumuşama” göstermek yerine siyasal ve fiziksel şiddetle (kayyum ve kontrolsüz güç, haksız tutuklama) bastırmaya çalıştı. Bu noktada hatırlatma yapmak yerinde olacak: Belediyelere kayyum atansa da halk, aynı halk!

Taşıma seçmen, kaçırılan oy sandıkları, geçersiz sayılan oy pusulaları, T.C. vatandaşı olmayanlara verilen oy kullanma hakkı, haksız sayım, fon akıtarak adayları satın almak derken istediği başarıyı elde edemeyen iktidar, kırıntıları kalan hukuka aykırı bir şekilde yoluna devam etti. Devam edilen bu yola ise “yumuşama” adı verildi. Bu yumuşama sürecinde iktidar, ana muhalefet ile arasında bağ kurmaya çalışırken okullarda ÇEDES uygulanmakta, halkın takdiri yok sayılarak seçilen belediye başkanları yargılanmadan hüküm yemekte, belediye başkanı yerine belediyelere meclis üyesinden seçim yapılmak yerine kayyumlar atanmakta.

Kayyumların bir diğer göstergesi; başkanlık rejimine geçmek istemeleri. Başkanlık sistemi ülke gündeminin kalbinde atmaya devam ederken başka sonuçlar da doğuruyor. Bu sebeple iktidar, başkanlığa geçmeden önce muhalefete huzur vermeyeceğini gösterse de huzur ve barış için mücadele şart.

Kayyuma sanatçı, yazar herkes tepki verse de büyük miting 29’unda İstanbul’da yapılacak. Kayyum sürecinin çözülmesi, ülkenin demokratikleşme süreci açısından çok değerli. Bu düzeni değiştirecek esas aktörler ise muhalefet ve halk. Yönettiği halkın haklarına öncelik verecek, demokratik, laik hükümete ihtiyaç olsa da öncelikle “Hakkımızı vermek zorundasınız!” diyecek cesur bir halka ihtiyaç var. Bu yüzden 29 Haziran’da Kayyuma Hayır mitinginde görüşmek dileğiyle.

Doğa Katliamı ve Devletin Sessizliği

0

Geçtiğimiz yıl, Çanakkale’nin Kazdağları’nda maden ocakları için binlerce ağacın kesilmesi ve doğal yaşamın tahrip edilmesiyle sonuçlanan süreç, Türkiye’de doğa katliamlarının acımasız yüzünü bir kez daha gözler önüne sermişti. Akbelen Ormanları’ndaki benzer talan, yeşilin yerini griye, kuş seslerinin yerini makinelerin gürültüsüne bıraktığı bir başka trajediydi. Bu yıkım, yalnızca doğayı değil, aynı zamanda bu topraklarda yaşayan insanların geleceğini de derinden etkiliyor.

Bugün Diyarbakır ve Mardin yanıyor. Yangınlar, tarım alanlarını, ormanları ve yerleşim yerlerini tehdit ediyor. İnsanlar evlerinden, tarlalarından, yaşamlarından oluyor. Peki, devlet nerede? Bu yangınlara neden anında müdahale edilmiyor? Neden doğa, göz göre göre yok edilirken sessiz kalınıyor?

Bu sessizlik, sadece yangınlarla sınırlı değil. Kazdağları’nda, Akbelen’de, Cerattepe’de, Munzur’da ve daha birçok yerde yaşanan doğa tahribatlarına karşı da benzer bir umursamazlık sergileniyor. Devletin, maden şirketlerine verdiği ruhsatlar, enerji projeleri için yapılan ağaç kesimleri ve altyapı projeleri adı altında gerçekleştirilen doğa katliamları, doğanın korunmasından çok rantın öncelendiğini gösteriyor.

Doğal kaynakların bu denli hoyratça kullanılması, ekosistemin dengesini bozarken, iklim krizini daha da derinleştiriyor. Bu durum, sadece bugünün değil, geleceğin de sorunu. Bugün kesilen her ağaç, yok edilen her orman, gelecek nesillerin yaşam hakkından çalınıyor. İklim değişikliği, kuraklık, su kaynaklarının tükenmesi gibi sorunlar, doğrudan bu tahribatların bir sonucu.

Doğa tahribatına karşı tepki gösteren, mücadele eden binlerce insan var. Ancak bu mücadelelerin çoğu, devletin baskıcı politikaları ve şirketlerin gücü karşısında yetersiz kalıyor. Vatandaşların sesine kulak verilmediği, doğanın korunması için yeterli adımların atılmadığı bir ortamda, bu mücadeleler ne yazık ki etkisiz kalıyor.

Devletin asli görevi, vatandaşlarının refahını sağlamak ve onların yaşam alanlarını korumaktır. Ancak görüyoruz ki, doğa katliamlarına karşı yeterli önlem alınmıyor. Yangınlar başladığında hızlı ve etkili müdahalelerin yapılmaması, orman yangınlarının kontrol altına alınamaması bu sorumluluğun yerine getirilmediğini gösteriyor.

Doğa katliamlarına ve yangınlara karşı devletin duyarsız kalması, yalnızca çevresel değil, toplumsal bir sorundur. Doğanın korunması, geleceğimizin korunmasıdır. Devletin, doğa katliamlarına karşı daha duyarlı olması, maden ocakları ve enerji projeleri gibi girişimlerde doğayı koruyacak önlemler alması, yangınlara karşı daha hızlı ve etkili müdahaleler yapması gerekmektedir. Vatandaşların sesine kulak verilmesi ve doğanın korunması, sürdürülebilir bir gelecek için elzemdir. Bu yüzden, her bireyin doğa için mücadele etmesi, devletin de bu mücadelede halkın yanında yer alması gerekiyor.

Doğa hepimizin, onu korumak da hepimizin sorumluluğunda.

AABK: Biz Direndik, Onlar Kaybetti!

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ( AABK ) Yönetim Kurulu yaklaşık olarak bir bucuk yıl önce gerçekleştirilen genele kuruldan sonra yapılan  üç önemli faaliyet ve  kuruma, kurum başkanı ve yöneticilerine yönelik saldırlara ilişkın kamuoyuna yazılı bir açıklama yaptı.

AABK eşit başkanları ve yönetim kurulu üyelerine yapılan karalama içerikli saldırların üzücü olduğuna vrugu yapılan açıklamada, AABK Eşit Başkanı Hüseyin Mat’a ve kurum yöneticilerine yönelik hakaret ve yalanlara son verilmesinin önemli olduğu belirtilerek, ” Her daim eşit başkanımız Hüseyin Mat ve yöneticilerimizin yanında olduğumuzu özellikle ifade ediyoruz” denildi.

”Biz Direndik, Onlar Kaybetti” başlıklı yazılı açıklamanın tam metni şöyle:

”Değerli Canlar,

Yaklaşık bir buçuk yıl önce yapılan son genel kuruldan bu yana Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) olarak, yönetim kurulumuz üç ana temelde yoğun faaliyet göstermiştir:

  1. **6 Şubat Türkiye Depremi**:

Depremin ilk gününden itibaren tüm federasyonlarımız ve Türkiye’deki Alevi kurumlarımızla birlikte çalışmalarımızı başarılı bir şekilde sürdürdük ve sürdürmeye devam ediyoruz.

  1. **Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Seçimleri**:

Bağımsızlık ilkemizi koruyarak; Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu desteklerken, milletvekili seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı’na destek sunduk. Objektif ve adil bir tavır sergilediğimiz herkesçe kabul gördü.

  1. **Madımak Katliamı Hafıza Merkezi Çalışması**:

AABK olarak kurulduğumuz günden bugüne önemli projelere imza attık. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi kapsamında yapılan; Madımak Dijital Kütüphane, Sözlü Tarih Anlatımları ve Röportajlar, Sanal Müze, Web Belgeseli ve “Çok Kötü Bir Şey Oldu.” Belgesel Filmi ile bu katliamın tüm yönleriyle açığa çıkarılması ve tarihe mal edilmesi sağlanmıştır. Bu projeler, AABK’nın kararlılığının bir kanıtıdır.

Bu proje ile amacımız, Madımak Katliamı’nın üzerindeki sessizlik perdesini kaldırmak ve katliama dair gerçekleri ortaya çıkararak toplumsal yüzleşme sağlamaktır. Bu katliamla yüzleşmenin yolu, bu katliamın nasıl, neden ve kimler tarafından yapıldığını geniş halk kitleleri, aydınlar ve özellikle de Aleviler tarafından bilinmesinden ve anlaşılmasından geçmektedir. Bu da Türkiye’nin demokratikleşmesine, özgürlüklerin, adaletin, barışın, bilimi esas alan eğitimin, kadının, gencin, doğanın korunmasına ve gelişmesine katkı sunacaktır. Madımak Katliamı Hafıza Merkezi, Sivas’ta Alevilere yönelik gerçekleştirilen pogrom karşısında ulusal ve uluslararası düzeyde farkındalık yaratmayı ve sorumluluk alınmasını sağlamayı amaçlayan bir yüzleşme çağrısı olarak hayat buldu. Bu merkez, hakikatlerin toplumsal hafızada yer edinmesi, dünyaca tanınması ve gelecek kuşaklara aktarılması için inşa edilmiştir.

Bu değerli ve sadece kurumlarımızın ve canlarımızın katkılarıyla yapılan bir çalışmanın başarısız olması için gösterilen çabalar bizleri derinden üzdü. Tamamlanan projelerimizi, 18 Mayıs Ankara buluşmasıyla taçlandırdık ve sırasıyla İzmir, Adana, Samsun, Edremit, İstanbul, Diyarbakır ve Antalya’da toplumumuzla buluşturmaya devam edeceğiz. Ayrıca, belgesel filmini Temmuz ayında Avrupa’da canlarımızla buluşturacağız.

Bu önemli ve değerli çalışmalarımıza paralel olarak, Alevileri yakından ilgilendiren meseleler üzerinden çalışmalarımızı sürdürdük.

Konfederasyonumuza bağlı federasyonlarımızın elde ettikleri yeni başarılar ve Avrupa’da verdiğimiz demokrasi ve hak mücadelesinde yürüttüğümüz çalışmalar, Türkiye’de resmi ideolojiyi rahatsız etmiştir. Bu, ne kadar doğru yolda olduğumuzun en açık göstergesidir.

Türkiye’de Alevi kurumlarımızla birlikte, Milli Eğitim Bakanlığı’nın asimilasyoncu CEDES projesine ve Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’na (yani asimilasyon başkanlığına) karşı İzmir ve İstanbul mitingleriyle alanlara indik. Bu çalışmaların düşmanı rahatsız etmesi bizi sevindirirken, geçmişte yol yürüdüğümüz ve halen beraber olduğumuz arkadaşlarımızın gerçeği yansıtmayan, AABK eşit başkanları ve yönetimimize karşı özellikle sosyal medyada sürdürülen yalan, iftira, linç ve hakaret içeren girişimleri bizleri derinden üzmüştür. Bunları Alevilerin vicdanına havale ediyoruz.

Eşit başkanımız Hüseyin Mat başta olmak üzere yöneticilerimize yönelik hakaret ve yalanlara son verilmesinin altını bir kez daha çiziyoruz. Her daim eşit başkanımız Hüseyin Mat ve yöneticilerimizin yanında olduğumuzu özellikle ifade ediyoruz.

Özelikle altını çizerek ifade etmek isteriz ki, sosyal medya üzerinden kurumumuza ve yöneticilerimize yönelik yapılan saldırılara, bugüne kadar olduğu gibi sosyal medya üzerinden cevap vermeyeceğiz. Yetkili organlarımızla gerçekleştirdiğimiz toplantılarda gerekli açıklamaları yapmaya dün olduğu gibi bundan böyle de kurumlarımıza ve yöneticilerimize aktarmaya devam edeceğiz.

Kurumsal iletişimimizi sosyal medya dışında, yetkili organlarımız aracılığıyla sürdürerek, daha sağlıklı ve doğru bilgi akışını sağlayacağız. Bu bağlamda, sosyal medyada yer alan yanıltıcı ve olumsuz içeriklere karşı duyarlılığımızı koruyacak ve gereken açıklamaları ilgili kanallardan yapacağız.

Yönetim Kurulu olarak, görevimizin başındayız ve kurumumuzun imajını, prestijini ve itibarını zedeleyen her türlü saldırıya karşı koruma sorumluluğunu büyük bir ciddiyetle üstleniyoruz. Bu bilinç ve kararlılıkla, çalışmalarımızı daha da büyüterek yolumuza devam edeceğiz. Kurumumuzun temel değerlerinden biri olan sevgiyi rehber alarak, karşılaştığımız sorunları aşmak ve birliğimizi güçlendirmek için tüm çalışanlarımızı kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğiz.

“Yol cümleden uludur.”

Birliğimiz, dirliğimiz ve mücadelemiz daim olsun.

Aşk ile.”

Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu
Yönetim Kurulu

Demir Çelik ve Huri Kabayel FEDA Eşbaşkanı Seçildi

Almanya’nın Dortmund kentinde düzenlenen FEDA 10. Olağan Kongresi, Alevi toplumunun önemli bir buluşması oldu. Kongreye Almanya ve Avrupa’nın birçok ülkesinden delegeler katıldı. Pir Rıza Yağmur ve Didar Ana’nın çerağları uyandırması ve okuduğu gulbang ile başlayan kongrede, FEDA Eşbaşkanları Huri Kabayel ve Demir Çelik birer konuşma yaptı.

Eşbaşkanlar, Alevi inancı ve toplumu üzerindeki baskılara dikkat çekti ve kayyum atanmalarına değindi. Eğitimin dinselleştirilmesi çabalarına da karşı çıktı. Kongrede davetlilere de söz verildi ve çeşitli mesajlar iletilirken, Seçimler sonucunda Demir Çelik ve Huri Kabayel yeniden Eşbaşkan olarak seçildi.