Ana Sayfa Blog Sayfa 15

Dersimde Alevi Kültürü Sahne Sanatlarıyla Yaşatıldı

Alevi kültürünün zengin gelenekleri, son dönemde sahne sanatları aracılığıyla yeniden canlandırılıyor. Bu kapsamda, 15 Ekim’de Dersim’de gerçekleştirilen özel bir etkinlikte, Alevi inancının ritüelleri ve folklorik unsurları sahneye taşındı.

Etkinlikte, yerel sanatçılar tarafından hazırlanan gösteriler, Alevi kültürünün önemli unsurlarını yansıttı. Alevilik inancının değerleri ve toplumsal dayanışma temaları ön planda tutuldu. Katılımcılar, bu tür etkinliklerin inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık açısından büyük öneme sahip olduğunu vurguladı.

Dersim’deki etkinliğe geniş bir katılım oldu. Alevi toplumu, genç neslin kendi kültürel mirasını tanıması ve yaşatması için bu tür etkinliklerin önemini dile getirdi. Ayrıca, etkinlikte yapılan konuşmalarda Alevi kültürünün, toplumsal barışa katkı sağlayacak bir köprü işlevi gördüğü ifade edildi.

Kültürel mirasın korunması ve yaşatılması adına düzenlenen bu tür organizasyonların, toplumda inanç çeşitliliğine saygının artırılması için önemli bir rol oynayacağına dikkat çekildi. Alevi kültürü, her bireyin eşit yurttaşlık hakkına sahip olduğu bir zeminde daha iyi anlaşılabilir hale geliyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Dersimde gerçekleştirilen etkinlik, Alevi kültürünün yaşatılması ve gelecek nesillere aktarılması açısından büyük bir öneme sahiptir. Alevilik, toplumsal barışa katkı sunan bir köprü işlevi görürken, inanç çeşitliliğine saygının artması adına bu tür organizasyonların desteklenmesi gerekmektedir. Kültürel mirasımızın korunması, toplumun her kesiminin eşit yurttaşlık hakkına sahip olduğu bir ortamda mümkün olacaktır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Lübeck Alevi Toplumu 1 Mayısta Dayanışma İçin Alanlarda

Lübeck Alevi Toplumu, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü dolayısıyla Lübeck’te etkinlik düzenleyecek. Toplum, emeğin, adaletin ve insan onurunun savunulması için bu yıl alanlarda olacaklarını duyurdu. Tüm canlara katılım çağrısında bulunarak, bu anlamlı günde dayanışma ruhunu birlikte yaşamak istediklerini ifade etti.

Etkinlik, 1 Mayıs sabahı saat 09:30’da Auf dem Markt’ta başlayacak. Burada buluşan katılımcılar, birlikte yürüyerek seslerini yükseltecekler. Ardından saat 11:00’de Gewerkschaftshaus’ta devam edecek olan programda, dayanışma ve birlik mesajları verilecek. Bu yılki etkinlikte ayrıca bir stand kurarak, canlarla bir araya gelerek dayanışmalarını büyütmeyi hedefliyorlar.

Lübeck Alevi Toplumu, 1 Mayıs’ın yalnızca bir yürüyüş değil, aynı zamanda bir duruş ve bilinç hali olduğunu vurguladı. Etkinlik sonunda ise, Lübeck Cem evinde saat 14:00’te tüm katılımcılarla buluşarak halay çekip, lokma paylaşımı yapacaklar. Bu buluşma ile mücadele ve paylaşımda bir olmanın önemine dikkat çekmeyi amaçlıyorlar.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Lübeck Alevi Toplumunun 1 Mayıs etkinliği, dayanışmanın ve emeğin önemini bir kez daha vurguluyor. Bu anlamlı gün, Alevi değerleri ve insan onurunu savunma mücadelesinin bir parçası olarak, toplumsal birlikteliğin güçlendirilmesi adına büyük bir fırsat sunuyor. Emeğiyle, iradesiyle alanlarda olacak tüm canlara selam olsun; zira birlik ve dayanışma, her türlü ayrımcılığa karşı durmanın en güçlü yoludur.

— Alevi Gazetesi Editörü

Alevi örgütleri Amasyada maden faaliyetlerine karşı!

Amasya’da Alevi örgütleri, bölgedeki maden faaliyetlerine karşı güçlü bir tepki gösterdi. Alevi temsilcileri, bu faaliyetlerin su havzalarını ve kutsal mekânları tehdit ettiğini belirterek, bu alanların koruma altına alınması gerektiğini vurguladılar.

Etkinlikte konuşan Alevi dernekleri, maden işletmelerinin çevreye verdiği zararların yanı sıra, inançları açısından önemli olan kutsal alanların da riske girdiğine dikkat çekti. Amasya’da düzenlenen basın toplantısında, madenlerin çevresel etkileri ve Alevilik inancındaki doğal ve kültürel değerlerin korunması gerekliliği dile getirildi.

Örgüt temsilcileri, yaşanan bu durumun Alevi toplumu için büyük bir endişe kaynağı olduğunu ifade etti. Yapılan açıklamalarda, maden faaliyetlerine karşı ortak bir duruş sergileme çağrısı yapıldı ve yetkililerin bu konuda daha duyarlı olmaları gerektiği belirtildi.

İnanç özgürlüğü ve çevresel haklar konusundaki duyarlılıklarını dile getiren Alevi örgütleri, yerel yönetimlerin ve devletin, su havzalarının ve kutsal mekânların korunması için acil önlemler almasını talep ettiler. Bu bağlamda, bölgedeki doğal kaynakların korunması için daha sürdürülebilir politikaların geliştirilmesi gerektiği ifade edildi.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi örgütlerinin Amasyada maden faaliyetlerine karşı gösterdiği tepki, doğa ve inanç değerlerimizin korunması açısından son derece önemlidir. Su havzalarının ve kutsal mekânların tehdit altında olması, Alevi toplumunun geleceği için büyük bir endişe kaynağıdır. Bu tür faaliyetlerin durdurulması ve çevresel hakların korunması, sadece Alevilerin değil, tüm toplumun ortak sorumluluğudur. Yetkililerin bu konuda duyarlı olması ve sürdürülebilir politikalar geliştirmesi gerekmektedir.

— Alevi Gazetesi Editörü

FEDA ve DAKB: Ayrımcı Dile Karşı Sessiz Kalmayacağız!

Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Demokratik Alevi Kadınlar Birliği (DAKB), son günlerde Alevileri hedef alan ayrımcı söylemlere karşı yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada, bu tür ifadelerin kabul edilemez olduğu vurgulandı ve “ötekileştirici dilin” toplumda sistematik hale geldiğine dikkat çekildi.

İlgili açıklamada, “kılıç artığı” gibi ifadelerin tarihsel olarak katliamlardan kurtulan toplulukları aşağılamak amacıyla kullanıldığı hatırlatıldı. Bu tür söylemlerin, Alevi toplumunu hedef alarak geçmişin acılarını günümüze taşıyan bir nefret dili olduğu ifade edildi. FEDA ve DAKB, bu dilin yalnızca bireysel bir hata değil, daha geniş toplumsal bir sorunun yansıması olduğunun altını çizdi.

Açıklamada, ayrımcı söylemlerin bir kadın tarafından dile getirilmesinin, eril ve ayrımcı dilin toplumsal olarak nasıl içselleştirildiğini gösterdiği belirtildi. FEDA ve DAKB, tarihsel acılarla yüzleşilmeden ve halkların eşitliğini güvence altına alan bir anayasa oluşturulmadan bu tür söylemlerin devam edeceğine dikkat çekti.

FEDA ve DAKB, Alevi kimliğinin bir onur kaynağı olduğunu vurgulayarak, “Aleviler kılıç artığı değil, bu coğrafyanın kadim hakikatidir” ifadelerine yer verdi. Açıklama, ayrımcı ve nefret içeren dile karşı örgütlü mücadele çağrısıyla son buldu ve toplumsal barış için eşitlik ve saygı temelinde bir yaklaşımın şart olduğu belirtildi.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

FEDA ve DAKBnin ayrımcı dile karşı duruşu, Alevi kimliğinin onuru ve toplumun eşitliği adına önemli bir adım. Bu tür nefret dili, sadece bireyleri değil, tüm toplumu derinden yaralayan bir sorunun yansımasıdır. Alevilik, tarihsel acılarla yüzleşilmeden ve eşitlikçi bir anayasa oluşturulmadan asla yok edilemeyecek bir gerçektir. Ayrımcılığa karşı verilen bu mücadele, hakikat arayışının ve toplumsal barışın temelini oluşturur.

— Alevi Gazetesi Editörü

Bazı ‘Cumhuriyet Aydınları’nın Alevi fobisi! İsmail Pehlivan

“Sorma be birader mezhebimizi,
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.
Çağırma Meclis-i Riya’ya bizi,
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.
Biz müftü bilmeyiz fetva bilmeyiz,
Kıl-ü kal* bilmeyiz ifta** bilmeyiz,
Hakikat bahsinde hata bilmeyiz,
Şah-ı Merdan gibi ulumuz vardır.
Bizim söyleyecek sözümüz vardır.” Kul Nesimi (17. Yüzyıl)

Bir toplumu akıl ve vicdan dışı “Ahlak” parantezine hapsetmek için edebi metinler kaleme alan bazı erken dönem Cumhuriyet Aydınları’nın bu ihanetini teşhir etmenin insani bir görev olduğuna inanıyorum.

Anadolu’nun kadim irfan geleneği, yüzyıllardır siyasal ve ideolojik baskılarla, toplumun onuruna yönelik sistematik bir “kara propaganda” ile kuşatıldı. Osmanlı’nın katı irticacı, şeriatçı çevrelerinden miras edinen, kökeni Ortaçağın şeyhülislamı Ebu Suud’un karanlık dünyasına kadar uzanan “Mum Söndü” iftirası, modern Türkiye’nin inşasında tasfiye edilmek yerine, yeni rejimin “aydın” sınıfı tarafından devralınmış ve estetik bir formda yeniden üretilmiştir.

Cumhuriyet Aydınlarının Edebi İhaneti (1923-1950)

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte “çağdaşlaşma” bayrağını taşıdığını söyleyen bazı aydınlar, Anadolu’nun Alevi gerçeğini anlamak yerine, onu “temizlenmesi gereken bir ahlak sorunu” olarak kodlamışlardır. Bu bilinçli ve sistematik olarak bir toplumu yok etmeye yönelik organize bir girişimdir.

Türk edebiyatının kurucu isimleri sayılan pek çok yazar, eserlerinde Aleviliği adeta yok edilmesi gereken bir “tümör” gibi yansıtmıştır. Bu isimler, halkın bilinçaltına mezhepçi, Sünni-Hanefi kodları zerk ederken aslında bir edebi ihaneti tercih etmişlerdir.

Reşat Nuri Güntekin: Tanrı Dağı Ziyafeti ve Balıkesir Muhasebecisi gibi eserlerinde yarattığı tiplemelerle, Alevi kimliğini “pislik, cehalet ve kirlilik” ile özdeşleştirmiştir. Bu eserler okullarda “milli değer” olarak okutulurken, Alevi çocuklarının ruhunda nasıl bir yara açıldığı asla hesap edilmemiştir.

Ömer Seyfettin: Türk hikayeciliğinin “atası” kabul edilen Seyfettin, eserlerinde Anadolu Alevi kimliğini milli bünyeye yabancı, hatta dış güçlerle işbirliği yapan, ahlaki zaafları olan bir unsur olarak göstermiştir. Onun kaleminde Alevilik, Türk kimliğinin bir zenginliği olarak sayılmak yerine, ayıklanması gereken bir fazlalık olarak yer almıştır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar: Toraman adlı eserinde şehirli elitin, “öteki” gördüğü Alevi toplumuna karşı takındığı o tepeden bakan, alaycı ve aşağılayıcı tavrı kristalize etmiştir.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu: “Nur Baba” (1923) romanında Bektaşi tekkelerini konu alırken, bu tür iftiraları “Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner” başlıklı bölümde işlemiş ve Alevilere yönelik olumsuz algıyı beslemiştir. Cumhuriyet aydınlarından Muhsin Ertuğrul da Nur Baba romanının filmini çekmişti. Ertuğrul, Karaosmanoğlu’nun aynı iftiraları konu eden Boğaziçi Esrarı adıyla 1922’de çekilen ve 1923’de gösterime giren filmin başrolünde kendisi oynamıştır.

Haldun Taner de 60 ve 70’lerde Alevi tiplemelerini genellikle “çağdışı” veya “gülünç” olarak karikatürize edip sunarak seküler aydının tepeden bakan tavrını sürdürmüştür.

O yıllarda erdemli bir duruş sergileyen Kemal Tahir ise “Haremde Dört Kadın” sonrası eleştiriler üzerine özeleştiri yapmıştır.

Musahipzade Celal 1930 yılında kaleme aldığı “Mum Söndü” oyunuyla, insanlık dışı bu alçak iftiraya imza atmıştır. Bu oyunda, Alevi Cem ibadeti ahlak dışı bir ayin gibi sunulmuştur. Bu oyunun devlet eliyle sahnelenmesi, bu ahlaksız iftiranın kurumsallaşması ve “resmi tarih” hafızasına kazınması anlamına geliyordu.

“Mum Söndü” oyunu erken dönem Cumhuriyet aydınlarının ihanetinin zirve noktası olarak değerlendirilebilir.

Günümüzde ise Cumhuriyet’in gerçek aydınlarından gazeteci yazar Süleyman Yağız’ın İstanbul Milletvekili olarak TBMM’de bu adi iftiranın Türkçe Sözlük’ten çıkarılması için verdiği mücadeleyi “Dünyanın En Adi İftirası Mum Söndü” adlı kitabında değinerek Mum Söndü’nün mumunu söndüren destanı kaleme aldı. Hatta Türk Dil Kurumu bu iftiranın sözlükten çıkarıldığını kendisine bildirdiğinde “Bu değişikliğin TDK tarafından bana bildirildiği tarihi doğum günüm olarak ilan edecektim, hatta mümkün olabiliyorsa yasal olarak da kayda geçirttirecektim” diyecek kadar örnek bir aydın tavrı göstermiştir.

Alevi gençlerinin 1963 Manifestosu

Behzat Haki Butak Vakası olarak tarihe geçen olayın fitili, İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Musahipzade Celal’in zehirli bir dille yazdığı “Mum Söndü” oyununu sahneye koyma girişimiyle ateşlendi.

1963 yılının Mart ayı, Alevi toplumunun sabır taşının çatladığı bir milat oldu. Üniversiteli Alevi gençler “Mum Söndü” oyununun sahnelendiğini öğrenince, İstanbul Üniversitesi Hukuk ve Edebiyat fakültelerinde toplanarak bu edepsiz iftiraya karşı örgütlendiler. Mart 1963’te Beyazıt Meydanı, Türk basın tarihinde “Alevi” kelimesinin açıkça ve gururla haykırıldığı ilk sivil itaatsizlik eylemine tanıklık etti. Bu gençlerin yayımladıkları “Alevi Bildirisi” manifesto niteliğindeydi.

Gençlerin yayımladığı ve Cumhuriyet, Milliyet, Hürriyet gibi gazetelerde yer bulan manifesto, şu çarpıcı maddeleri içeriyordu:

  • “Biz bu vatanın öz evladıyız. Kurtuluş Savaşı’nda dökülen kanda payımız vardır. Hiç kimse bizim inancımızı ‘ahlaksızlık’ parantezine alamaz.”
  • “Sadece Behzat Haki Butak değil, TDK sözlüklerindeki ve MEB kitaplarındaki ‘Mum Söndü’ maddesi derhal silinmelidir. Cehalet, ilim yuvalarından temizlenmelidir.”
  • “Eğer hürriyet, bir sanatçının halkın bir kesimine hakaret etme hürriyeti ise biz bu hürriyeti tanımıyoruz.”

Bu metin, 1963 yılında Mustafa TimisiSeyfi OktayAli İlhan ve Engin Dikmen gibi isimlerin öncülüğünde, Alevi gençlik önderleri tarafından yayımlanan ve “Mum Söndü” iftirasına karşı toplumsal bir duruşu temsil eden tarihi bir manifestoydu.

Alevi gençlerin eylemleri Beyazıt ile sınırlı kalmadı, Beyoğlu’ndaki Dram Tiyatrosu’nun önünde barikat kurarak Butak’ın sahneye çıkmasını engellediler. Bu direniş o kadar haklı bir zemindeydi ki dönemin Valiliği müdahale etmekte çekimser kaldı. Butak, başlangıçta bu tepkiyi “sanata müdahale” olarak yansıtmaya çalışsa da Alevi gençliğinin sunduğu tarihi gerçekler karşısında yalnız kaldı ve toplumsal tecritle kariyerini sonlandırmak zorunda kaldı. Bu, Türkiye’de “dokunulmaz” sanılan aydın-elit zümresine verilmiş tarihi bir onur dersiydi.

Ankara ve İstanbul’daki üniversiteli gençlerin yaptığının sadece bir protesto olduğunu söylemek eksik olacaktır. Onlar aynı zamanda, “Büyük Türk Ulusuna” hitaben yayımladıkları bildiriyle “eşit vatandaşlık” ve “inanç özgürlüğü” vurgusu da yapmışlardır. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu, gençlerin fevri davranmak yerine son derece eğitimli, ne yaptığını bilen ve vakur bir duruş sergilediği şeklinde okuyucusuna aktarmıştır.

Mart 1963’te yayımlanan bu bildiriler, Cumhuriyet tarihindeki “ilk toplu Alevi çığlığı” olarak nitelendirilir. Gençler devlete inançlarına yönelik aşağılayıcı ifadelere karşı anayasal haklarını hatırlatmışlardır.

O dönem Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteler, bu eylemleri modernleşen Türkiye’de bir toplumun demokratik hak arayışı ve onur mücadelesi olarak sayfalarına taşımıştır.

Milliyet gazetesi “Dram Tiyatrosu Önünde Arbede: Behzat Haki Butak Sahneye Çıkamadı.” Manşet altı bilgilerde, öğrencilerin Valiliğe sunduğu dilekçedeki “vatandaşlık hukuku” vurgusu öne çıkarılmıştır.

Hürriyet gazetesi ise Aleviler ‘Mum Söndü’ İftirasına Karşı Ayakta” diye başlık atarak, yüzyıllardır tabu olan bu konunun ilk kez bu kadar açık bir dille tartışmaya açıldığını vurgulamıştır.

Bu manşetlerin en önemli ortak noktası, o güne kadar “içe kapanık bir toplum” olarak görülen Alevilerin, üniversiteli evlatları aracılığıyla modern ve hukuk temelli bir dille sokağa çıkmış olmasıdır.

1963-66 yılları, Türkiye’de Alevi toplumuna yönelik “mum söndü” iftirasının ve buna bağlı önyargıların basın ve kamuoyunda tartışılmaya başlandığı önemli bir dönemdir. O dönemde sağcı basın da (özellikle Yeni İstanbul, Zafer, Adalet gibi gazetelerde) Alevileri karalamaya yönelik yayınlarını arttırarak, “mum söndürme törenlerini camiye taşıyacaklar” gibi asılsız iftiraları edepsizce dile getirmiştir.

Bu iftira kampanyalarına karşı, 1963 yılında Ankara’daki çeşitli fakültelerden Alevi üniversite öğrencileri, sağcı gazeteleri kınayan bir bildiri yayımlayarak tepki göstermiştir. Aynı dönemde Cumhuriyet gazetesinde İlhan Selçuk, Fikret Otyam Alevi haklarını savunarak bu iftiralara karşı durmuştur.

Ortaca Olayları ve (Türkiye) Birlik Partisi (1966)

1963’teki üniversite uyanışı, 1966’da Muğla’nın Ortaca ilçesinde toprak ve onur kavgasına evirildi. Ortaca Olayları, “Mum Söndü” iftirasının kırsal alanda nasıl bir “imha” silahına dönüştüğünün kanlı örneğidir. Alevi-Tahtacı köylülerin topraklarını ellerinden almak isteyen Nakşibendi tarikatının irticacı-selefi güçleri, meseleyi “din elden gidiyor” diyerek mezhepçi bir kuşatmaya dönüştürdüler.

Ortaca’da Alevi köyleri saldırılara maruz kaldı, mahsuller talan edildi. Bu olay, Alevi toplumunun “bizi bizden başka savunan yok” gerçeğiyle yüzleşmesini sağladı. 1963 uyanışı ilk Alevi Dernekleri’nin kurulmasına ve 1966’da (Türkiye) Birlik Partisi’nin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

TRT ve Aşk-ı Memnu (1975)

Aşk-ı Memnu’nun yazarı, Türk edebiyatında modern romanın öncüsü sayılan Halit Ziya Uşaklıgil’dir. 1970’li yıllarda “Alevifobik hafıza”, devletin resmi kanalı TRT eliyle yeniden hortlatılmıştır. Halit Refiğ’in yönettiği Aşk-ı Memnu dizisinde, edebi bir zorunluluk yokken “Mum Söndü” tekerlemesine yer verilmesi Alevi toplumunda büyük huzursuzluğa neden olmuştur. Bu dizinin yayınlanması üzerine Ankaralı Aleviler, Kültür Bakanlığı’na yürüyerek “Onurumuz satılık değildir!” sloganıyla tepki gösterdi.

Kısacası Ömer Seyfettin ideolojik bakış açısıyla, hikayelerinde Aleviliği “milli bünyeye yabancı” ve “ahlaken zayıf” göstererek toplumsal alt bilince ilk tohumları ekti. Seyfettin’in bazı hikayelerinde Bektaşi tekkelerini veya Alevi yaşam tarzını betimlerken kullandığı dil, ne acıdır ki yüzyıllardır süregelen “mum söndü” gibi asılsız iftiraları ve “ahlaki gevşeklik” temalarını besleyen bir damara sahiptir.

Musahipzade Celal’in 1930 yılında kaleme aldığı “Mum Söndü” oyunu, Türk tiyatro tarihinde edebi niteliğinden ziyade, yarattığı toplumsal tahribat ve kurumsallaşmış ayrımcılıktaki rolüyle anılan bir eserdir. Ömer Seyfettin’in edebi metinlerle ektiği o olumsuz tohumlar, Musahipzade Celal vasıtasıyla görsel ve işitsel bir sanat olan tiyatroya aktarılarak kitleselleştirilmiştir.

Behzat Haki Butak, 1963’te Musahipzade Celal’in “Mum Söndü” oyununu yeniden sahneye koymasıyla, Alevi gençliğinin kitlesel uyanışını tetikleyen isim oldu.

Kemal Tahir ise onurlu bir özeleştiri yaparak, Anadolu insanını yanlış okuduğunu kabul edip, kibriyle hesaplaşan ve sonrasında Anadolu irfanını savunan nadir aydınlardan biri oldu. Kemal Tahir’in bu süreçteki dönüşümü, aslında Türk aydını için bir “uyarı” niteliğindedir.

Bu 100 yıllık silsile, iki şovmen Güner Ümit’ten Mehmet Ali Erbil’e kadar uzanan bir nefret dilinin kökenidir.

Gerçek aydın, halkının kutsalına iftira atan değil, o kutsalın onurunu kendi onuru sayandır.

Batıni Anadolu Alevi öğretisinin en temel düsturu: “Eline tek, diline pek, beline berk ol.”

ilk halktv.com.tr adresinde yayınlanmıştır

Alevi Kültür Derneği olağanüstü kongresini yaptı

Alevi Kültür Derneği, 1 Ekim 2023 tarihinde olağanüstü kongresini gerçekleştirdi. Kongre, derneğin merkezi olarak bilinen İstanbul’da toplandı ve Alevi toplumunun temsilcileri ile üyelerinin katılımıyla gerçekleşti.

Kongrenin düzenlenme nedeni, derneğin yönetim yapısında meydana gelen değişiklikler ve Alevilik inancı üzerine yürütülen çalışmaların daha etkili hale getirilmesi olarak açıklandı. Dernek başkanı, kongrede yaptığı konuşmada, Alevi kültürünün korunması ve geliştirilmesi için daha fazla çaba sarf edilmesi gerektiğini vurguladı.

Toplantıda, dernek üyeleri arasında fikir alışverişinde bulunuldu ve Alevilik ile ilgili güncel sorunlar ele alındı. Katılımcılar, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık taleplerinin önemine dikkat çekerek, bu konularda daha aktif bir tutum sergilenmesi gerektiğini ifade ettiler.

Alevi Kültür Derneği’nin olağanüstü kongresi, Alevi toplumunun bir araya gelerek kendi meselelerini tartışması açısından önemli bir fırsat oluşturdu. Dernek, bu tür etkinliklerle toplumsal dayanışmayı artırmayı ve Aleviliği daha geniş kitlelere tanıtmayı hedefliyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi Kültür Derneğinin olağanüstü kongresi, Alevi toplumunun bir araya gelerek sorunlarını tartışması adına önemli bir adım olmuştur. Bu tür etkinlikler, derneğin yönetim yapısındaki değişikliklerin yanı sıra, Alevilik inancının ve kültürünün korunması için gerekli dayanışmayı artırma amacını gütmektedir. Dernek, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık taleplerini yükseltirken, ayrımcılığa ve dışlanmaya karşı durarak toplumsal adaletin sağlanmasına katkıda bulunmayı hedeflemektedir.

— Alevi Gazetesi Editörü

Alevi köylerinin su kaynakları maden tehdidi altında!

Amasya Gümüşhacıköy’de, Alevi köylerinin su havzalarını ve inanç mekânlarını tehdit eden bir maden projesi gündeme geldi. Enerji Bakanlığı’na bağlı Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü, 25 Mart 2026 tarihinde 317 nolu ihale ile İmirler, Aşağıovacık, Karaali, Kılıçaslan köyleri ve Tekke Mahallesi’ni kapsayan 4040 hektar alanı maden alanı olarak belirledi. Bu durum, Alevi kurumları tarafından büyük bir endişeyle karşılandı.

Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu ve diğer Alevi kuruluşları, yaptıkları ortak açıklamada, maden projesinin Alevi inancının kutsal mekânları olan türbeleri ve su kaynaklarını tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada, Niyaz Baba, İmir Dede ve Kötekli Baba türbelerinin bu maden alanına çok yakın olduğu ve maden faaliyeti gerçekleşirse bu türbelere ulaşımın imkânsız hale geleceği vurgulandı.

Alevi inancı, doğayı ve su kaynaklarını korumayı esas aldığından, bu projenin sadece çevresel değil, aynı zamanda inançsal bir tehdit oluşturduğunun altı çizildi. Alevi kurumları, su havzalarının ve inanç mekânlarının korunması için her türlü direnişi göstereceklerini ifade ederek, yetkililere bu projelerin durdurulması çağrısında bulundu.

Alevi toplumu, maden faaliyetlerinin bölgedeki su kaynaklarını kirletip, doğal yaşamı tahrip etmesinin yanı sıra, tarım ve hayvancılık gibi geçim kaynaklarını da tehdit ettiğini belirtiyor. Bu koşullar altında, Alevi kurumları söz konusu projelere asla rıza göstermeyeceklerini vurguladı.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi köylerinin su kaynakları ve inanç mekânlarının maden tehdidi altına girmesi, yalnızca çevresel bir sorun değil, aynı zamanda Alevilik inancına yönelik ciddi bir saldırıdır. Alevi toplumu, doğayı ve su kaynaklarını koruma anlayışını esas alarak, bu projeye karşı duruşunu net bir şekilde ortaya koymalı ve haklarını savunmalıdır. Yetkililerin, bu tür projeleri durdurma konusunda duyarsız kalması, hem inanç değerlerimize hem de toplumsal barışa zarar vermektedir.

— Alevi Gazetesi Editörü

Dersim Kültür Festivali için hazırlıklar hızla sürüyor

Frankfurt’ta 5-6 Haziran 2026 tarihlerinde düzenlenecek olan 16. Avrupa Dersim Kültür Festivali için hazırlıklar hızla sürüyor. Festival, Avrupa Demokratik Dersim Birlikleri Federasyonu (ADEF), Demokratik Alevi Federasyonu (FEDA) ve Dersim İnşa Kongresi (DİK) tarafından organize ediliyor. İki gün boyunca Dersim kültürünü yaşatmayı hedefleyen etkinlik, Rebstockpark’ta gerçekleştirilecek.

Festivalin tertip komitesi, festival öncesinde kitle çalışmasının ve medya faaliyetlerinin güçlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Mainz Pazarcıklılar Derneği’nde düzenlenen toplantıda, komite üyeleri ve gönüllüler bir araya gelerek hazırlık sürecini değerlendirdi. Toplantıda, mevcut eksikliklerin yanı sıra festival programının eksiksiz bir şekilde uygulanması için kararlılık belirtildi.

Almanya’nın birçok kentinden festivale katılım sağlamak amacıyla otobüs organizasyonları yapıldığı ifade edilirken, detayların ilerleyen günlerde paylaşılacağı belirtildi. Dersimlilerin ve dostlarının kültürel mirasını bir araya getirecek olan festival, katılımcılara güçlü bir buluşma ortamı sunmayı amaçlıyor.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Dersim Kültür Festivali, Alevi kültürünün yaşatılması ve güçlendirilmesi açısından büyük bir fırsat sunmaktadır. Avrupadaki Dersimlilerin bir araya gelerek kültürel miraslarını paylaşmaları, toplumsal dayanışmanın ve birlikteliğin önemli bir göstergesidir. Ancak, bu tür etkinliklerin eksiklikleri ve zorlukları göz ardı edilmemeli, ayrımcılığa karşı durarak, herkesin katılımını teşvik eden bir anlayışla hareket edilmelidir. Bu festival, farklı etnik ve kültürel grupların bir arada yaşama iradesini pekiştirecek bir platform olmalıdır.

— Alevi Gazetesi Editörü

Alevi köyleri maden projesiyle tehdit altında!

Amasya’daki Alevi köyleri, Enerji Bakanlığı’na bağlı Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü tarafından ihale edilen maden projesi nedeniyle tehdit altında. 25 Mart 2026 tarihinde gerçekleştirilen ihale, Gümüşhacıköy’ün İmirler, Aşağıovacık, Karaali, Kılıçaslan Köyleri ve Tekke Mahallesi’ni kapsayan 4040 hektarlık bir alanı içeriyor. Proje, Alevi inancının kutsal mekânlarını ve su havzalarını da tehdit ediyor.

Alevi kurumları, bu durumu inanç özgürlüğü ve yaşam hakkının ihlali olarak değerlendiriyor. Yapılan açıklamada, “Yaşam alanlarımızın ve inanç merkezlerimizin korunması için her türlü direnişi göstereceğiz” ifadelerine yer verildi. Açıklamada, maden faaliyeti gerçekleşirse Niyaz Baba, İmir Dede ve Kötekli Baba türbeleri gibi kutsal mekânlara ulaşımın tehlikeye gireceği vurgulandı.

Maden projesinin, bölgedeki su kaynaklarını kirletme, doğayı tahrip etme ve Alevi toplumunun inanç değerlerine müdahale etme riski taşıdığı belirtiliyor. Alevi Bektaşi örgütleri, bu projelerin derhal durdurulması ve kutsal mekânların korunması gerektiğini savunuyor. Alevilik inancının doğayı ve suyu koruma esasına dayandığına dikkat çekiliyor.

Alevi kurumları, yetkililere çağrıda bulunarak, “Suya, toprağa ve inanca yapılan müdahale, yaşamın kendisine yönelmiş bir tehdittir” dedi. Bu kapsamda, Amasya’daki maden projelerinin durdurulmasını ve bu alanların koruma altına alınmasını talep ediyorlar.

📌 ALEVİ GAZETESİ’NİN NOTU

Alevi köylerinin maden projesiyle tehdit altında olması, inanç özgürlüğü ve yaşam hakkının açık bir ihlali olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum, Alevi kültürünün ve kutsal mekânlarının korunması için mücadele etme gerekliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Alevi Bektaşi örgütleri, doğanın ve su kaynaklarının korunması adına bu projelerin derhal durdurulmasını talep ederken, haklı direnişlerinin arkasında durmak, toplumun birlikteliğini güçlendirecektir.

— Alevi Gazetesi Editörü

Yoldaş Düşman “Ulu Solculuğun” Alevilerle Kadim Hesabı Ali Qutto

0

Eşitlik bayrağını kaldıranlar neden kendi halkına “kılıç artığı” der?

Türkiye solunun uzun ve acılı tarihinde bir paradoks kırılmadan süregelir: eşitlik için kavga verdiğini söyleyenlerin, zaman zaman en derin eşitsizliği kendileri üretmesi. Bu çelişkinin en çarpıcı biçimi, kendini “ulusalcı sol” ya da “ilerici” olarak tanımlayan bazı çevrelerin Alevilere yönelik tutumunda somutlaşır. Ne var ki bu tutum, artık örtük bir mesafe olmaktan çıkmış; “kılıç artığı” gibi ifadelerin fütursuzca sarf edildiği açık bir ötekileştirme diline dönüşmüştür.

Söz konusu ifade tesadüfi değildir. Alevi toplulukların tarihsel hafızasında derin izler bırakan kıyımları, Osmanlı sürecinin o kanlı sayfalarını yeniden işaret eden bu sözcük; bilinçli ya da bilinçsizce, bir kolektif yarayı tazeler. Tarihi anlamamak mazeret sayılamaz; zira bir sözcüğün ağırlığını bilmeden taşımak da aynı hasarı verir.

“Kılıç artığı” ifadesini dil sürçmesi saymak mümkün değildir. O kelime bir tercihti; ve her tercih, tercih sahibinin zihniyetini ele verir.

Türkiye solunun belirli bir damarı, ulusalcılığı adeta bir kalkan olarak kullanır: dışarıya karşı millî birlik, içeriye karşı homojenlik dayatması. Bu anlayışta “millet” kavramının sınırları çizilirken Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler hep bir belirsizlik bölgesine itilir. Bazen sahiplenilirler, bazen sorgulanırlar; ama neredeyse hiç tam anlamıyla “içeriden” sayılmazlar.

Mine Kırıkkanat gibi isimler bu çelişkinin sembolik figürleri oldu. Kalemlerini keskin, zekâlarını tartışmasız kabul etsek bile şunu sormak zorundayız: Yıllarca laik-ilerici saflarda yer almış, “halkın aydını” rolüne soyunmuş birinin, o halkın en kadim ve en çok baskı görmüş kesimlerine bu dili yöneltmesi ne anlama gelir? Yanıt acı, ama nettir: o solculuk, gerçek anlamda herkesi kapsayan bir eşitlik projesi değil, belirli bir kültürel kimliğin aydın versiyonunu meşrulaştıran seçici bir ideolojiydi.

İşin daha da çarpıcı boyutu şudur: bu tür ifadelerin hedefi yalnızca sıradan Alevi vatandaşlar değil, zaman zaman Kılıçdaroğlu gibi siyasi figürler de olmuştur. Yani aynı “solcu” çevreler, muhalefet şemsiyesi altında omuz omuza durmaları gereken bir siyasetçiyi bile bu dille nitelendirmekten kaçınmamıştır. Bu, artık kişisel bir antipati meselesi değil, sistemik bir tutum sorunudur. Alevilik, o zihin haritasında ne kadar örtbas edilse de bir “öteki” işareti taşımaya devam etmektedir.

Tarihsel olarak Aleviler, Türkiye solunun en fedakâr tabanını oluşturdular. 1970’lerin karanlık ortamında can verdiler, cenazeleri Taksim’e gönderilemedi, isimleri mezarlarda fısıltıyla anıldı. Bunların karşılığında kendilerine biçilen yer, sol söylemin süsü olmak mı olacaktı? Kullanıldıklarında “bilinçli emekçi,” eleştirilmek istendiklerinde “kılıç artığı” mı?

Eşitlik, yalnızca sizinle aynı kimliği taşıyanlar için savunulduğunda eşitlik değil, ayrıcalıktır. Solculuk da böyledir: herkes için olmadığında solculuk değil, yalnızca başka bir tahakküm biçimidir.

Dil üzerine söylenmiş en doğru şeylerden biri şudur: sözcükler düşünceyi yansıtmaz, düşünceyi inşa eder. “Kılıç artığı” gibi bir ifadeyi kullanan biri, yalnızca kaba bir sövgü etmemiştir; farkında olsun ya da olmasın, bir toplumsal kıyımın mirasını meşru bir kimlik silahı olarak kullanmaktadır. Bu, Yahudi bir vatandaşa “soykırım artığı” demekten, Ermeni birine “tehcir bakiyesi” demekten farklı değildir. Şiddetin hafızası bir kimliğin üzerine yük olarak bindirilmekte ve o kimliği taşıyan insanlar, varoluşlarıyla savunmaya çekilmektedir.

Kaldı ki bu söylemi üretenler, medyada geniş yer bulan, kalem oynatan, kamuoyunu şekillendiren isimlerdir. Sıradan bir internet yorumcusunun öfkeli yazmalarından söz etmiyoruz. Sosyal ağırlığı olan figürlerin benzer dili dolaşıma sokması, toplumsal normları aşındırır; “söylendi ve kimse ses çıkarmadı” algısını besler.

Bu yazının amacı bir gruba ya da isme saldırmak değildir. Amaç bir ayna tutmaktır: Türkiye solunun kendisiyle hesaplaşmadığı o karanlık köşeye. Laiklik savunusunu Alevilerin omuzlarında yükseltip onları tarihsel hafızaları üzerinden aşağılamak; ilericilik iddiasıyla sahaya çıkıp toplumun en kırılgan kesimlerine nefret dili uygulamak; “ulusalcıyım” deyip millet denen yapının belki de en köklü unsurlarından birini dışlamak — bunlar birbiriyle çelişmez mi?

Çelişir. Ve bu çelişkiyi adlandırmak, onu aşmanın ilk adımıdır.

Toplumsal barış, farklılıkları yok sayarak değil, onları eşit saygıyla kucaklayarak kurulur. Türkiye bu sınavı defalarca verdi, defalarca geçemedi. Belki en büyük engel dışarıdan gelen baskılar değil, “biz zaten doğru taraftayız” yanılgısıyla kör olan içerideki seslerdir.

Hadi ordan, ulu solcu kafa tasçı — bu cümle belki kaba gelir. Ama bazen nezaket, gerçekten daha az keskin bir kılıç olur. Ve bu topraklarda kılıçların tarihi zaten yeterince ağırdır.