Ana Sayfa Blog Sayfa 172

Maraş Ekinözü’nün Alevi köylerinde ulaşım sorunu çözülmüyor

Maraş Ekinözü’nde yaşayan ÇAN-DER Başkanı Veysel Yıldız, köylerindeki ulaşım sorununu PİRHA’ya anlattı. Yıldız “Köyümüzdeki köprünün yapılması gerekirken yetkililer aşağıyı gösterdiler, arada 15-20 km fark ediyor. Halk kendi gücüyle bu köprüyü yapmaya uğraşacak” dedi.

Maraş’ın Ekinözü ilçesinde bağlı Alevi köylerinde ulaşım sorunları devam ediyor. Çiftlik, Ambar ve Nergele Köyleri Yardımlaşma Dayanışma Derneği (ÇAN- DER) Başkanı Veysel Yıldız, Nergele ve çevresindeki Alevi köylerinin yaşadığı ulaşım sorunlarını PİRHA’ya anlattı.

Yıldız, yaşadıkları bölgenin Alevi bölgesi olduğuna ve köyün yakınına baraj ve yol yapılırken, kendi köprülerinin onarılmadığını söyledi.

Yıldız, onarımı yapılmayan köprünün yurttaşlar için tehlike arz ettiğini ifade ederek, “Yetkililer burası kadastroda görünmüyor, aşağıda yol var dediler. Bir yardımda bulunamayacaklarını söylediler. Bu yol üç köye ve yayla yollarına gidiyor. Bu yolun yapılması gerekirken maalesef yetkililer aşağıyı gösterdiler. Arada 15-20 km fark ediyor. Burası yapılsaydı 15-20 km kısalmış olurdu. Halk kendi gücüyle bu köprüyü yapmaya uğraşacak” dedi.

Kamil Murat DEMİR/ MARAŞ

Pir Kılavuz: Şükür Orucu, Matem Orucu’na dönüştü; binlerce Kerbela yaşadık

Mersin Cemevi Başkanı Hasan Kılavuz, Muharrem ayının Aleviler için önemini anlattı. Kılavuz, binlerce yıl şükür orucu tutan Alevilerin Kerbela’dan sonra Şükür Orucu’nu Matem Orucu’na dönüştürdüğüne dikkat çekerek, “Binlerce Kerbela yaşadık, yaşıyoruz. Dersim, Maraş, Sivas, Roboski, bir Kerbeladır. Bunları ifade etmezsek anmazsak, bu da bir vebaldir” dedi.

Üç gün tutulan Masum-u Pak Orucu’nun ardından Muharrem Orucu başladı. Bugün ikinci gün.

Mersin Cemevi Başkanı Pir Hasan Kılavuz, Muharrem Orucu’nun anlam ve önemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Anadolu ve Mezopotamya’da yaşayan Alevilerin bin yıllardır Muharrem Orucu tuttuklarına dikkat çeken Kılavuz, geçmişte Muharrem ayının tarihini, takvim ve teknolojiden yararlanarak değil, müslümanların hacca gidip gelmesinden sonra başladığını ifade etti.

“ALEVİLER KERBELA’DAN SONRA ŞÜKÜR ORUCUNU MATEM ORUCUNA DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR”

Hasan Kılavuz, Muharrem ayının birlik, beraberlik, kardeşlik ve mazlumdan yana olmak olduğunun altını çizerek, “Mitolojik olarak da Nuh peygamberden akıp gelen bir gelenektir. Binlerce yıl şükür orucu tutan Aleviler Kerbela’dan sonra şükür orucunu matem orucuna dönüştürmüştür” dedi.

Matem orucu boyunca sudan uzak durulduğunu belirten Kılavuz, “O günlerden bugüne şartlar değişti. Tutulan oruç cana zarar veriyorsa tutulması makbul değildir. Orucumuzda sahura kalkılmaz, güneş batımında oruçlar açılır. Niyet edilir ertesi gün güneş batımına kadar” diye belirtti.

“BİNLERCE KERBELA YAŞADIK, YAŞIYORUZ”

Kerbela’nın günümüzde devam ettiğini belirten Kılavuz, şöyle devam etti:

“Dünyada yılda 35 milyon insan susuzluktan ölüyor. Savaş, açlık ve sefaletten milyonlarca insan ölüyor. Ozanımızın “Ehli Beyti seven yol ehli canlar dünün Kerbelası bugün de vardır. Hz. Hüseyin’e gönül verenler dünün Kerbelası bugün de vardır” dediği gibi, kendi ülkemizde olsun, dünyada olsun Kerbelalar yaşanıyor. Biz Anadolu Kızılbaş Alevileri binlerce Kerbela yaşamışızdır. Her gün Kerbela’yı yaşıyoruz. Dersim, Maraş, Sivas, Roboski, bir Kerbela’dır. Bunları ifade etmezsek anmazsak, bu da bir vebaldir.”

“GÜNÜMÜZ KERBELALARINI ANLATMALIYIZ”

6 Şubat’ta yaşanan depreme işaret eden Kılavuz, “50 bin insan Hakk’a yürüdü, yüzbinler yaralandı, evsiz, susuz kaldı. Bugün onlar da Kerbelayı yaşadı, yaşıyor. Günümüzdeki Kerbelalara muhabbetlerimizde dikkat çekmeli ve bir daha Kerbelaların yaşanmaması için duyarlı olmalıyız” diye konuştu.

PİRHA/ MERSİN

Erdoğan: İktidarın Alevilere yaklaşımı saldırganlara cesaret veriyor

Ankara’da cemevlerine saldırı düzenleyen sanıkların tahliye ve beraat ettirilmelerine tepki gösteren Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, “Kişi hak ve özgürlüklerine saldırı, bir insanlık suçudur. Buna verilecek cezalar da bellidir. Sanığın akli dengesi yerinde olmasına rağmen tahliye edilmesine yönelik karara karşı mücadelemiz devam edecektir” dedi.

Ankara’da 30 Temmuz’da Şah-ı Merdan Cemevi, Tuzluçayır Ana Fatma Cemevi, Türkmen Alevi Bektaşi Vakfı ve Gökçebel Köy Derneği’ne eş zamanlı saldırı düzenlendi. Cemevlerine düzenlenen saldırı davasında, tutuklu sanık Ahmet Ozan Karaca tahliye edilirken, iki sanık da berat ettirildi. Saldırıyı düzenleyenlerin serbest bırakılmasına tepkiler gelmeye devam ediyor.

Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (HBVAKV) Antalya Şube Başkanı Nurettin Erdoğan, Alevi kurumlarına/cemevlerine yapılan eş zamanlı saldırıları ve mahkeme kararına ilişkin PİRHA’ya konuştu.

“İKTİDAR ALEVİLERİN TALEPLERİNİN HİÇBİRİNE OLUMLU CEVAP VERMİYOR”

Cemevlerine yapılan saldırılara yönelik iktidarın kulak tıkadığını dile getiren Nurettin Erdoğan, “Geçtiğimiz günlerde Ankara’da Alevilerin kutsal ve inanç değerleri olan cemevlerine yapılan saldırının sonuçları ve buna karşı bizim yapmış olduğumuz mücadeleler ve eylemler hiçbir işe yaramamış oldu. Tabii ki mevcut iktidar yıllardan beri bizim taleplerimize kulak tıkıyor, Alevlerin taleplerinin hiçbir tanesine olumlu cevaplar vermiyor. Bu da, ülke içindeki bu tür zihniyete sahip güruhları cesaretlendiriyor” dedi.

“BU ORGANİZE BİR İŞTİR”

“Arka arkaya 4 cemevine eşzamanlı saldırı yapılıyor, bunu kim yapabilir?” diye soran Erdoğan, konuşmasının devamında şunları ifade etti.

“Basit bir vatandaş veya herhangi bir akli dengesi yerinde olmayan bir kişinin yapması mümkün değil, bu organize bir iştir. Çünkü arada bir süreç vardır, o zaman sürecinde 4 ayrı yere saldırının arkasında daha başka faillerin olduğu açık ve alenidir. Burada bizlerin yapmış olduğu başvurular, şikayetler, itirazlar, bu konu hakkında mahkemelerden beklentilerimiz bellidir ve bu tür kişilerin, kutsallara yapılan saldırıları insanlar arasında ikilik yaratmaya, ayrıştırmaya sebep vermekte. Bu, kin nefret ve düşmanca bir oluşum yaratmaktadır” ifadelerini kullandı.

“ÜLKEDE NE ADALET, NE DE MÜLK KALDI”

Gerekli yerlere gerekli biçimde mesajlarını ilettiklerini, dilekçelerini sunduklarını ve davacı olduklarını söyleyen Erdoğan, “Mahkemelerden maalesef gerekli hassasiyeti göremiyoruz. Oturdukları mevkilerin arka tarafında ‘Adalet mülkün temelidir’ yazıyor ama ülkede ne adalet kalmış ne de mülk. Sadece orada iki sandalye iki masa birleri oturup kendi keyiflerine göre keyfi kararlar veriyorlar” dedi.

“SADECE ALEVİLER DEĞİL TOPLUM OLARAK HEP BİRLİKTE MÜCADELE YÜRÜTMELİYİZ”

Kişi hak ve özgürlüklerine saldırının bir insanlık suçu olduğunu belirten Erdoğan, konuşmasını şu şekilde sonlandırdı:

“Bunun da anayasada yeri bellidir, verilecek cezalar da bellidir. Nitekim savcılık sanığın 12 yıl 10 ay hapisle cezalandırmasını istedi, maalesef mahkeme talebi yerine getirmedi. Üstelik bu kişinin akli dengesi yerinde olduğuna dair rapor alınmasına rağmen. Bu kararlar açıkça Alevi toplumunu incitmektedir. Sadece burada, Anadolu coğrafyasında yaşayan Alevilerin değil, bütün toplumun bunlara karşı bir seslenişi, bir haykırışı olması gerekir, bütünlük içinde birlikte mücadele vermeliyiz”

Cebrail ARSLAN/ANTALYA

Suruç Katliamı 8. yılında; İHD: Bu katliamın, en büyük sorumlusu devlettir

İnsan Hakları Derneği (İHD), 20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta Amara Kültür Merkezi’nde SGDF’ye üyesi 33 yurttaşın katledilmesine ilişkin açıklama yaptı. Açıklamada, “Türkiyeli sosyalist gençlerin İŞİD tarafından bombalı bir saldırı ile katledilmeleri insanlığa karşı bir suçtur. Dolayısıyla bu suç faillerinin destekçilerinin gerçek anlamda kimliklerinin ortaya çıkarılarak cezalandırılmaları gerekmektedir” denildi. 

İHD, 20 Temmuz 2015’te, Urfa’nın Suruç ilçesinde Amara Kültür Merkezi’nde Sosyalist Gençlik Dernekler Federasyonu (SGDF) üyelerine yönelik yapılan canlı bomba saldırısının yıl dönümünde açıklama yaptı.

İHD’nin yazılı açıklamasında, 33 gencin yaşamını yitirmesini “İnsanlığa karşı işlenmiş bir suç” olarak niteledi. Açıklamanın devamında katliamın sorumlusu olarak devlet yetkilileri işaret edildi.

“KATLİAMIN SORUMLUSU TEDBİR ALMAYAN DEVLETTİR”

Kamuoyuna paylaşılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Tamamen sivillere yönelik gerçekleştirilen bu bombalı saldırının insanlığa karşı bir suç olduğu şüphesizdir. Hiç unutulmamalıdır ki bu saldırıdan yaklaşık bir buçuk ay önce de 5 Haziran günü Diyarbakır’da HDP mitingine yönelik yine bir saldırı gerçekleşmiş ve paramiliter gruplar tarafından gerçekleştirilen bu saldırıda çok sayıda insanımız katledilmişti.

Son 10 yıldır, kamu düzenini gerekçe göstererek çok büyük ölçüde güvenlik tedbirleri alan ve sivil toplumun kendini anlatması yolunda gerçekleştirebileceği tüm etkinlikleri yasaklayan devletin, böylesine saldırılara karşı yeterli güvenlik önlemleri almayışı son derece düşündürücüdür. Bu katliamın, en büyük sorumlusu yeterli güvenlik tedbirlerini almamış olan, devlettir. Kaldı ki bugüne kadar bu katliamın sorumluları, gerçek anlamda ortaya çıkarılmamış ve yargılanmamışlardır.

Urfa Suruç’ta gerçekleştirilen toplu katliam saldırısının en güçlü şüphelisi, İŞİD isimli radikal dinci çete yapılanması olduğu gerçeğidir. Suruç gibi Mürşitpınar sınır geçiş noktasının yanında bulunan bir sınır kentinin yoğun güvenlik önlemleri altında saldırıya maruz kalması burada Türkiye’deki bazı gruplar ile İŞİD arasındaki ilişkilerin devam ettiğini bize göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye politikasını insan hakları savunucuları olarak başından beri eleştiriyoruz. Türkiye’nin bu politikası maalesef ki İŞİD’in insanlık dışı saldırılarına sürekli zemin hazırlamış ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti Rojava kantonları Afrin-Kobani arasında bulunan Cerablus kenti ve civarına maalesef girerek son derece tehlikeli bir yapılanmaya sebep olmuştur. Suruç’ta enternasyonalist dayanışma örneği göstererek Rojava kantonuna yardım etmek üzere oradaki çocuklara destek olmak üzere gitmek isteyen Türkiyeli sosyalist gençlerin İŞİD tarafından bombalı bir saldırı ile katledilmeleri insanlığa karşı bir suçtur. Dolayısıyla bu suç faillerinin destekçilerinin gerçek anlamda kimliklerinin ortaya çıkarılarak cezalandırılmaları gerekmektedir.”

PİRHA/ANKARA

Yaşarken de efsaneydi

Gazeteci-yazar Abdülkadir Konuk 76 yaşında aramızdan ayrıldı. Buca, Konya, Çanakkale, Sağmalcılar ve daha birçok cezaevinde kalan, silahlı bir eylemle cezaevinden kaçırılan Konuk, yurt dışındayken de kitapları ve yazıları nedeniyle yargılandı.

“Dağdan Kopan Özgürlük”, “Bizim Ferhat-Bir Cinayetin Anotomisi”, “Çözülme”, “Erdal Eren” ve “Dağın Öteki Yüzü” gibi kitapların yazarı Abdülkadir Konuk, Almanya’nın Köln kentinde yaşamını yitirdi. Cem Konuk yaptığı açıklamada, babasının vasiyeti üzerine cenaze töreni ve anma yapılmayacağını; cenazesinin yakılarak, küllerinin Hollanda’da denize bırakılacağını belirtti.

Abdülkadir Konuk daha yaşarken efsaneleşmiş bir devrimciydi. Öğretmenlikten boyacılığa kadar her türlü işte çalıştı. Tariş direnişinin örgütleyicisi olması nedeniyle idama mahkum edildi. 1989’da cezaevinde tutulduğu sırada kalp rahatsızlığı nedeniyle götürüldüğü hastaneden silahlı bir eylemle kaçırıldı. Ardından da kaçak yollarla yurt dışına çıktı. Zindandan kaçtığında devlet hakkında ‘vur emri’ çıkarttı.

Bekaa Vadisi’nde Öcalan ile

Yeni Ülke, Özgür Gündem, Özgür Politika’da hem çalıştı hem yazarlık yaptı. Bekaa Vadisi’nde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ve gerillalar ile röportajlar yaptı.

“Dağdan Kopan Özgürlük” isimli, gerillaların ve Öcalan’ın yaşamını anlatan romanı da Belge Yayınevi tarafından yayınlandı. Kitap çıkar çıkmaz yasaklandı.

Abdülkadir Konuk, yurt dışına çıktıktan sonrada da yazıları nedeniyle çeşitli hapis cezalarına çaptırıldı. Türk devleti yıllarca Almanya’dan Konuk’un iade edilmesini talep etti.

Abdülkadir Konuk, 1947’de Erzincan’da dünyaya geldi. 1966’da Gümüşhane Erkek İlk Öğretim Okulundan mezun olduktan sonra köy öğretmenliği yaptı. 1973’te İstanbul’da okuldan ayrılmak durumunda kaldı. Konuk, Şirinyer, Buca, Selimiye, Sultanahmet, Burdur, Ermenek, Konya, Çanakkale, Sağmalcılar zindanlarında kaldı.

Nasıl kaçtım?

Abdulkadir cezaevinden kaçırılışını şöyle anlatmıştı:

“Girdim muayene odasına, hiçbir hareketlilik yok. Kelepçe çözüldü. Yanımızda bir başçavuş var. Doktor beni yatağa yatırdı. Türk Tabipler Birliği’nin kararıyla muayene odasına silahla hiç kimse giremezdi. Başçavuş silahsızdı. Tam o sırada kapı güm diye açıldı. İki askeri omuzlarından yakalamış biri içeriye girdi. İkinci bir kişi de silahını doğrultup, ‘Herkes masanın altına yatsın’ dedi. Doktor ve hastane personeli denileni yaptı.

Yataktan fırlayıp, başçavuşun kafasını koltuğumun arasına aldım. Kürt bir asker yatmadı, silahı tutan kişinin koluna yapıştı bırakmıyor. Başçavuşun boyu kısaydı, silah da bana doğrultulmuş şekilde duruyordu. Askere tekme atıyorum, yatmıyor. Başçavuşa dedim ki: ‘Söyle yatsın!’ Söylemiyor. O zaman silahlı kişiye ‘Vur şunu’ deyince, başçavuş ‘Yat’ dedi, asker bu sefer yattı. Başçavuşu bıraktım. Bana bir silah verdiler. Ve önce pencereye doğru gittim. Arkadaş dedi ki, ‘Kapıya’, koştum kapıya…

Arkadaşlar beni büyük bir televizyon kutusunun içine yerleştirdiler. Belimde iki silahla, anamın karnındaki gibi beş saat yolculuk ettim, bir kamyonun üstünde. Sonunda çık dediler. Bir deniz kenarındayız. Oradan bir deniz motoruna binerek bir adaya gittik. Adadan bana küçük bir bot verdiler. Türkiye ile ulaşacağım Yunan adası arasında tam beş buçuk saat kürek çektim. Şanslıydım, gökyüzünde kocaman bir ay vardı ve deniz dümdüzdü. Sabahleyin dokuzda Midilli’ye çıktım. Oradan Atina yakınlarındaki Lavrion Kampı’na getirdiler. Yarım saat sonra oradan da kaçıp bir köye gittim. Sonra da örgüt karar verdi: Almanya’ya gelecek…”

Karanlığa Boğmalarına İzin Vermeyelim!

0

Siyasal İslamcıların ülkeye ‘deli gömleği’ giydirmeye odaklandığı, bir bütün olarak yaşam alanlarını dini doktrinlerine göre dizayn ettiği ve çokça zikrettikleri üzere ‘kindar ve dindar nesil’ yetiştirme gayelerini sistematik pratiklerine uyarladıkları süreçleri yaşıyoruz.

Açlık, sefalet, zam ve zulüm düzenlerini ayakta tutabilmek için ‘afyon’ vazifesi gören din sömürüsüne yoğunluk kazandırdıkları günümüz koşullarında bilime, aydınlanmaya ve kültürlere düşmanlıkta çığır açan politikalarına her geçen gün yeni bir halka daha ekleniyor. Siyasal İslam tek düzeliği ile toplumsal ilerlemeye, çağdaş değerlere ait olumlu hangi öğe varsa onu yok etmeye kurgulanan safsatalar bütünüdür. Dejenere, biatçı ve ahlaki özellikleri çürüyen bir toplum (ümmet) yaratımına verilen addır.

Resmî din-mezhep kurumu DİB aracılığıyla ‘toplum mühendisliği’ bağlamlı projelerine geçerlilik kazandırmaya yoğun mesai harcanıyor. Karma eğitimden duydukları derin memnuniyetsizlik güncel yönüyle öne çıkan yaklaşımları olsa da laik bir ülkede imam ihtiyacının karşılanması ile sınırlı öğrenci alımı dışında fonksiyonel olamayacak İmam Hatip okullarını yaygınlaştırmaları eğitim alanının içler acısı halinin dolaysız kanıtıdır. İHL, eğitimin niteliksizliğe mahkûm edilmesinin pratik karşılığıdır. Şimdi de İHL’ne dönüştüremedikleri okulları hedef alan karanlık hesaplar peşindeler. ‘Manevi değerlerin’ öğretilmesi adı altında siyasal İslamın zihinleri körelten, kendi doğmalarını empoze eden saray oyunları devrede. ÇEDES (Çevreme duyarlıyım, değerlerime sahip çıkıyorum projesi) protokolü üzerinden çocuklarımızın geleceğini karanlığa sürüklemenin adımları atılıyor. Her okula (din-mezhep komiseri misali) imam atanması gündemde. Projeye geçerlilik kazandırmak için seçilen illerin başında İzmir geliyor.

Millî Eğitim Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı ile Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan ÇEDES protokolü kapsamında imam, vaiz, müezzin ve kuran kursu hocaları ‘manevi danışman’ kisvesiyle okullara gönderilecek. Özcesi her okulu İHL’ne dönüştürme politikasıyla karşı karşıyayız. Pedagojik eğitim ve donanımı olmayan DİB kadrolarının öğrencilerin kişisel gelişimlerine faydalı olmayı bırakalım hurafe aktarımıyla kişilik yapılarına zarar verecekleri aşikâr. Tehlikenin büyüklüğü ortada. Eğitim kurumlarının içinin boşaltılması yetmiyor olacak ki Taliban pratiğiyle paydaş projeler hayata geçiriliyor. ‘’Değerlere sahip çıkma’’ minvallinde dayatılan proje çocukların eğitim hayatını sekteye uğratacak parametreler barındırıyor. Okullarda görevlendirilen manevi danışmanların ‘deli saçması’ ezberlerinin tesiri altında kalınması gibi pratikte öğrencilerin psikolojik sorunlar yaşamasına yol açacaktır.

Projeyle öğrencilerin “millî, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerimizi benimseyen, koruyan ve geliştiren fertler olmalarına’’ hizmet edilecekmiş. İmam, vaiz, müezzin unsurlar oldukça ‘’milli ve yerli’’ rol oynadıklarından olsa gerek kendileri gibi rejim bekçisi olunmasını salık verecekler. Öğrenci-Öğretmen ilişkisi yerine çözüm olarak DİB kadroları parlatılıyor. Üretimden kopuk, emeğe yabancı, bilime kapalı ve politize DİB kadroları hangi ‘değerleri’ öğretebilir ki? ‘Fert’ olmayı değil, kul olmayı vaaz edenlerin öğrencilere katabileceği tek bir olumlu değer olamaz.

ÇEDES Projesi’nde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ilk etapta üstlendiği görevler şu şekilde sıralanıyor: ‘’I- Öğrencilerin moral ve motivasyonlarını artırıcı manevi rehberlik hizmetlerinde bulunmak. II- İl ve ilçe müftülüklerini işbirliği protokolü hakkında bilgilendirmek. III- Değerler kulübü öğrencilerinin Diyanet Gençlik Merkezleri’ne ulaştırılması konusunda sorumlu öğretmenlere destek vermek. IV-Diyanet Gençlik Merkezleri’nin yapacağı kültür şenliklerine personel desteği sağlamak.’’ Bu başlıklar bile öğrencinin eğitimine katkı sunmakla ilgili olmadıklarının yalın ifadesi gibi görülmeli. Çocukların eğitimlerini riske edecek şekilde onların ilgi alanlarını dini konulara çekerek kişisel gelişimleri baltalanıyor. ÇEDES Projesi, eğitimin dinselleşmesinin vesikasıdır.

Siyasal rejiminin kindar, egemen otoriteye itaat eden nesiller yetiştirme projesinin sacayaklarından biri de eğitim kurumlarının niteliksizliğe itilmesi ve bununla paralel şekilde resmî mezhep-din olgusuna göre müfredatın iğdiş edilmesidir. 12 Eylül 1980 askeri cuntasının önünü açtığı ‘zorunlu din dersleri’ sonraki yıllarda da kronikleşen saldırılarla öğrenciler açısından bir asimilasyon ve dejenerasyon işlevi gördü. Eğitim alanının piyasalaştırıldığı, resmî mezhep-din dairesi içinde görülen Fetullahçı çete gibi cemaatlerle bağlantılı okulların yaygınlaştırıldığı koşullar karanlığın derinleşmesini doğurdu. Rejimin yozlaşması bütün kurumları sakatlayan, başkalaşıma uğratan sonuçlarıyla birlikte toplumun ileriye doğru değişimi önünde aşılması zorunlu bariyerler örmektedir. Mevcut egemen siyasi otorite; ‘rejim’ inşasına sürgit hızla devam ederken, bilimin aydınlığına inanan, düşünen ve sorgulayan insanları potansiyel tehdit olarak görmektedir. Rejim unsurları (asker-sivil) resmî mezhep-din olgusunu araçsallaştırarak hem halk kesimlerini kutuplaştırıyor hem de iktidar ilişkileri üzerinde politik tahakkümlerini devam ettiriyor. Ülkeyi zapturapt altına alırken sistematik saldırganlığın başlıca manivelası tekçi ezberlerle örülü inanç sömürüsünden başka bir şey değil.

Çocuklarımızın geleceğini, laikliği ilgilendiren her konuda olduğu gibi eğitimleri ile ilgili olarak da mücadeleyi büyütmeliyiz. Zorunlu din dersinin mağduru olan çocuklarımıza parçası olmadıkları bir inancın ders adı altında empoze edilmesine haklı olarak ‘hayır’ diyoruz. Zorunlu ve/ya seçmeli resmî mezhep dersi hiçbir surette müfredatlar da yer almamalıdır. Teolojik anlamda ebeveynler gerekli gördükleri takdirde çocuklarını aidiyet hususunda bilinçlendirebilir, kendi inanç esaslarını öğretebilir. Devlet tüm inanç kümelerine tarafsız yaklaşmalı ve eşit mesafede durmalıdır. Ne yazık ki ülkemizde DİB gibi kurumlar negatif varlıklarıyla meselenin tam da merkezindedir.

Yine; 2022 yılı Milli Eğitim Şurası’nda, zorunlu din dersi dayatmasının 4-6 yaş aralığındaki çocuklarımızın okul öncesi eğitim kurumlarında da uygulaması yönünde tavsiye içerikli kararlar alındığını hatırlatmak gerekir. Öngörüldüğü gibi Anaokuluna kadar indirgenen tek mezhep dayatması söz konusu. ÇEDES projesine, zorunlu din derslerine, müfredatın dinselleştirilmesine karşı sesimizi yükseltelim, geleceğimizi karanlığa boğmalarına izin vermeyelim!

Faysal Dağlı: Lozan rejimi yerine onurlu ve adil bir alternatif barış anlaşması oluşturulmalıdır

Firaz Baran

24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması imzalandı. Bugün 19 Temmuz 2023. Birkaç gün sonra anlaşmanın 100. yılını karşılayacağız. Yüzüncü yıl dolayısıyla Kürtler son bir yıldır çok sayıda konferans, yürüyüş, miting, panel, video gösterimi gerçekleştirdi. 100. yılında Lozan’ı ve yarattığı sonuçları değerlendirdi.

Alevinet.com sitesi için yazar Faysal Dağlı ile bir söyleşi yaptım. Dağlı yaşayan önemli Kürt entelektüellerindendir. Tarihi ve güncel olayları okuma tarzı çoğumuzdan farklı. Kürt tarihi üzerine çok sayıda çalışması olan Dağlı, Lozan Anlaşması’nı değerlendirirken Kürtlerin anlaşmada yer almamasında, halklarının gündeme gelmemesinde dönemin Kürt elitinin de sorumlu olduğunu ifade ediyor. Faysal Dağlı’nın Lozan anlaşması ve sonuçları hakkındaki sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

– Lozan Anlaşması’nı 100’ncü yılında geride bırakıyoruz. Bu anlaşmayı sonuçları ile nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir asrı geçmişte bıraktığı bu günlerde Lozan anlaşmasını yarattığı, yol açtığı sonuçlar üzerinden yeni bir tanıma tutmaya ihtiyaç vardır. Elbette bu anlaşmada yer alan tarafların perspektifi, çıkarı, motivasyonu farklıdır. Ancak Türkler ve Kürtleri ilgilendiren boyutu ile Lozan sadece hukuki, siyasi veya diplomatik bir metin olmanın ötesinde anlamlar taşır. Ve bu anlamlar yıkıcıdır. Bunlardan birkaçına değinmek gerekirse:

– Lozan Türkiye devletinin “tek devlet, tek bayrak, tek millet, tek dil” hezeyanına dayanan resmi ideolojisinin kurucu belgesi olmuştur.

– Bu anlaşma Türk, Irak ve Suriye devletlerinin sınırlarını Kürt arazisini kapsayacak şekilde düzenleyen bir gecekondu devletleri tapusudur.

– Lozan, Türk devletinin, (Misaki Milli hikayesi nedeni ile) Irak ve Suriye Kürtlerine derin tarihsel bir düşmanlık beslemesinin yolunu açan, bunu teşvik eden bir belgedir.

– Lozan Anlaşması, resmen tanıdığı Türkiye devleti sınırları içinde yaşayan Türk olmayan, Türkleşmeyi kabullenmeyen diğer tüm etnik azınlıklara şöven baskılar yapılmasının onayıdır.

– Lozan Anlaşması Türkiye devletinin bir kesintisiz savaş devleti olarak kurgulandığı bir sürecin başlangıcıdır. Ve bunun sonucunda sadece anti-demokratik, totaliter rejimler üretmiştir.

Tüm bunların sonucunda Lozan Anlaşması, Türkiye devleti sınırları içinde yaşayan tüm insanların mutsuz olmasına neden olmuş, insan onuruna yakışan bir şekilde yaşaması için büyük bedeller ödemesini gerektiren bir rejim olmuştur.

Ve bu geçen yüzyılda tüm bu olup bitenlerde, Lozan’daki anlaşmayı imzalayan çifte standartlı hakim devletlerin diplomatlarının ahlaki ve siyasi sorumluluğu vardır. Dolayısı ile Lozan’ın sonucunda oluşturulan Türkiye-Irak ve Suriye’nin geçen yüzyılda sadece savaş ve şiddet üreten baskıcı anti-demokratik otoriter rejimler üreten devletler olmasının esas nedenlerinden biri bu anlaşmadır.

Dikkat ederseniz Lozan’da orta yerde bırakılan ve bunlardan üreyen sorunlarla hala uğraşan Irak-Suriye-Türkiye yönetimleri yıkık, başarısız ve iç savaşlarla debelenen devletler olmuştur. Keza Türkiye-Ermenistan-Yunanistan-Irak ve Suriye arasındaki tarihsel düşmanlıklar ve gerginlikler de bu anlaşma ile üstü örtülen, yüzleşilmeyen katliamlar ve sorunlardan kaynaklanmaktadır. Bu durum aşılmazsa, bu ülkelerin halkları alternatifler üretemezse bu yıkım kendi kendini bitiren bir yangına dönüşecektir. Lozan bu sonuçlar itibarı ile sadece Kürtler, Süryaniler, Ermeniler, Grekleri değil aynı zamanda kendini Türk olarak tanımlayanları da esir eden, mutsuz eden, kuşaklar boyu demokrasi ve insanca yaşamdan uzak tutan sert ve sefil bir rejim olmuştur.

Yüzüncü yılında Lozan rejimi sadece yıkım ve felaket getirdiği için, savaş ve sefalet ürettiği için aşılmalı, halklar arasında onurlu ve adil gerçek bir alternatif barış anlaşması oluşturulmalıdır.

– 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması Kürtlere özerklik tanıdı. Gelişmelere bağlı olarak bağımsız Kürdistan’ı da kabul etti. Ama Lozan’da bırakalım bunları Kürt kelimesi bile geçmiyor. Bunun nedeni nedir? Nasıl oldu da böyle oldu?

Birinci Dünya Savaşının galibi müttefik ülkeler yani Britanya, Fransa ve İtalya savaşta Almanya ile saf tutan Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile ayrı ayrı teslim ve tazminat anlaşmaları imzalamıştı. Ancak Osmanlı konusu çetrefili ve karmaşık olduğu için bekletilmişti. İngiliz yönetimi, yeni kurulan Sovyetler Birliği’ni dengelemek amacı ile Osmanlı’nın savaşa girmemiş ABD mandasına bırakılmasını önermiş ancak ABD buna yanaşmayınca İngilizlerin başını çektiği müttefikler Osmanlı ile barış ve tazminat koşullarını konuşmak için önce San Remo ardından Paris (Sevr) toplantıları yapılmış ve bir barış anlaşması taslağı hazırlanmıştır. Bu anlaşma, müttefikler ile Osmanlı arasında düzenlenen savaş sonrası tesis edilecek hukuku içermektedir. Osmanlı topraklarının etnik kimi idari alanlara bölünmesi dahil, bir takım düzenlemeler içermektedir. Sevr’de bugün Türk devletinin Güneydoğu Anadolu Bölgesi diye tarif ettiği dar bir koridor “Kürt özerkliği” olarak tanımlanmış, Bitlis, Van, Ağrı, Erzurum gibi Kuzey Kürdistan’ın büyük bir kesimi de Ermenistan’a bırakılmıştır. Keza Urfa ve Antep ile Mardin’in bir kısmı dahil Rojava Kürdistanı Fransız mandasına, Güney Kürdistan ise İngiliz mandasına bırakılmıştır. Yani Sevr’de ‘kabul edilen Kürdistan’ dahi Kuzey’in sadece üçte biri oranında bir alanı içeriyordu. Bu nedenle dönemin Kürt öncülüğü de bu anlaşmayı sindirememiş ve karşı çıkıyordu.

Öte yandan Sevr resmi olarak uygulanan bir anlaşma olamadı. Anlaşmayı yıkımın eşiğindeki Osmanlı devleti imzalamış, ancak uygulanması için gereken resmi prosedür yerine getirilmeden, Kemalist hareket Osmanlı’yı ilga ederek yeni bir devlet kurmuş ve Sevr anlaşmasını tanımadığı için Lozan süreci başlamıştır.

Özetle Sevr de bile güçlü bir Kürt hakları veya Kürdistan vurgusu yoktur ve Kürtler dahi bu anlaşmayı sahiplenmemiştir. Zaten aynı süreçte Sovyet topraklarında bir Ermenistan devleti kurulduğu ve bölgede Ermeni nüfusu kalmadığı için Batı dünyası da konuya ilgisini kaybetmişti.

Lozan’da ve evveliyatındaki anlaşma ve süreçlerde Kürtlerin haklarını ve kaderlerini tayin iradesinin tanımlanmamasının birkaç nedeni vardı:

1- Osmanlı hâkimiyetindeki Balkan ve Arabistan halkları, gelişen uluslaşma bilinci sonrasında imparatorluktan ayrılırlarken lokal çabaları dışında Kürtlerin bu yönlü ciddi bir çabası olmamıştır.

2- Kürtler, Avrupa ve Rusya ile savaşa tutuşan Osmanlı ordusunda saf tutmuş ve aynı zamanda Müslümanların Halifesi olan Sultan’ın koruyuculuğu rolünü benimsemiştir. Yani Kürtler Birinci Dünya Savaşının yenilen tarafında yer almış ve Osmanlı’dan ayrılmayı amaçlayan bir ajandaya sahip olmamışlardır. Bu durum Kürtlerin barış masalarında savaşın galipleri tarafından hakları savunulması gereken bir etnik grup olarak görülmelerini engelleyen sebeplerden biri olmuştur.

3- “Ümmet ve din kardeşliği” fikriyatı Osmanlı döneminde Anadolu’da Türkler ve diğer milletler ile birlikte yaşamaya alışan Kürtler arasında ayrılma ve kendi devletlerini kurma idealinin gelişmesini engellemiştir.

4- Kemalist hareket İttihatçı Osmanlı subaylarından oluştuğu için, geleneksel Kürt hakim sınıfının da desteğini alarak inşa olunmuştur.

5- Lozan’ın imzalanmasına kadarki süreçte de Kemalist kadrolar ‘Türkiye’nin Kürt ve Türklerin ortak vatanı olduğu’ retoriğini sıklıkla ve güçlü bir şekilde kullanmış, ilk yaptıkları 21 Anayasasında Sovyet Şura yönetimini taklit eden ademi merkeziyetçi bir yaklaşımla Kürtlerin ayrılma gerekçelerini ellerinden almıştır.

6- 20. Yüzyıldaki Kürt ulusal fikriyatı İstanbul ve Avrupa merkezli olarak gelişmiş, dolayısı ile Kürt aydınlanması bu dönemlerde İttihat ve Terakki içinde örgütlenerek önce Osmaniyetçi, ardından Türkiyeci bir tutum takınmıştır. Zaten ortada dermek formunu aşamayan Kürt Teali Cemiyeti, Kürd Teşkilatı İçtimaiye, Hêvî, Kürt Klübü gibi aydınların toplandığı sivil kurumlar dışında bir varlıkları dışında örgütlü silahlı güçleri veya liderlikleri yoktur.

24 Temmuz 1923, Beau Rivage otelinin önü… Anlaşmaya imza koyan temsilciler birlikte görülüyor. Soldan beşinci kişi İsmet İnönü, hemen sağındaki ise Britanya temsilcisi Lord Curzon.

Bu durum 1923’te Lozan’da devletinin tapusunu alan Mustafa Kemal idaresinin gerçek yüzünü gösterdiği döneme dek devam etmiştir. Mustafa Kemal’e verdikleri desteğin kendilerine tokat olarak döndüğünü farkettiklerinde de Azadi (Kürt İstiklal Cemiyeti) gibi 1925, Xoybun gibi 1927 ayaklanmalarını organize eden bağımsızlıkçı örgütler kurmaya ve hak talebinde bulunmaya başlamışlarsa da tarihin treni kaçmıştır.

Yani durum böyle olunca neden Lozan’da Kürt kelimesi geçsin ki? Kürtler kendilerinin ayrı bir kelime olarak kayıtlara geçmesini istemedikten ve bunun mücadelesini vermedikten sonra neden ayrı bir varlık olarak muamele görsünler ki? Hakikat budur.

– Türklerin “Kurtuluş savaşı” olarak tanımladıkları 1919-1922 yılları arasındaki süreci değerlendirelim. Bu süreçte Bakûr Kürtleri Türklere hangi desteği verdiler? Örneğin Ege’de Yunanlılara, Kürdistan’da Ermenilere karşı Kemalist Türklerin yanında mı yer aldık? Örneğin İhsan Nuri Paşa anılarında şöyle yazıyor: “İstanbul’da ordudan sorumluydum. O dönem damat Ferit Paşa hükümetinin düşmesi için Ankara lehine çalışma yaptım.”

Bahsettiğin yıllarda henüz “Bakur” ayrışması olmamıştı. Silêmani’de, Afrin’de, Urfa’da, Antep’te, Maraş’ta kimi yerel Kürt liderleri ki çoğunluğu ruhbanlardan oluşuyordu, Müslüman Türk kardeşlerinin taleplerini de dikkate alarak İngiliz ve Fransız gavuruna karşı aslanlar gibi savaşıyordu! Kürtler o dönemde kimi etnik haklar alarak, Osmanlıyı ihya etmenin çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyordu. Osmanlı düşünce de Kemalistlerin ‘ortak vatan’ vaatlerini fazla ciddiye aldılar ve herkesten önce silahşörlük yaptılar. Urfa, Antep ve Maraş’ın dışında Türkiye’de şanlı, kahraman, gazi olan başka vilayet yok, eğer Silêmanî ve Afrin de TC’ye kalsaydı oraları da Pehlivan Süleymaniye, Aslan Afrin falan ilan ederlerdi herhalde. Ordu veya devlet katında çalışan İhsan Nuri ve diğer Kürt aydınların büyük çoğunluğu o dönem bu fikirde idi.

– Lozan görüşmeleri 7 aydan fazla sürdü Bu süre boyunca Kürtlerin tavrı ne oldu? Kemalistler Kürtlerin hak talep etmemesi için neler yaptı? Kürtler hangi tuzakları görmedi? Ne yapmalıydı veya ne yapabilirlerdi?

Tarihsel olguları dönemin konjonktürü ile değerlendirmek gerek. Filmin sonunu bilenler, başlangıç ve gelişimini eleştirebilir! Ancak tarihi hakikat kendi koşulları içinde oluşur.

Açıkça söylemek gerek ki, Kürt hakim sınıfı Lozan’da Türkiye devleti temsilcileri ile birlikte davrandı. Kimileri bekle-gör tavrında iken, genel itibarı ile Kürt elitleri, aktif siyasetçileri Lozan’da Türkiye’den yana tavır koydu. Kürt asıllı İsmet İnönü’nün başkanlık ettiği Türkiye delegasyonunda Diyarbakır Milletvekili Zülfü Tigrel Kürtlerin temsilcisi olarak yer alırken, Türk meclisindeki Kürt mebuslar, Lozan delegasyonuna habire destek telgrafları çekiyordu. İnönü, “biz Kürt ve Türklerin ortak temsilcileriyiz” derken dönemin söylemini ifade ediyordu. Elbette söz konusu dönemde kimse ne referandum ne de anket falan yaparak Türk veya Kürt halklarının fikrini sormamıştı. Yani ‘Kürtler’ derken, Kürt elitinden, temsiliyetinden sözediyoruz. Ki bunlar da genellikle eşraftan, zengin tabakadan, meclise girmişlerden, aşiret şeflerinden, toprak ağalarından, ruhbanlardan oluşuyordu ki bunların neredeyse tümü imparatorluk döneminde devletin yönetim katında veya orduda yeralmış kesimler idi ve devlet ile birlikte davranma alışkanlıklarını sürdürüyordu.

Yani ortada tuzak falan yoktu, süreç öyle gelişti. Kürtler, Kemalistlerin kurduğu devlete Türk adıyla bir ulus üretip monte edeceklerini düşünemezdi. Aslında Mustafa Kemal’in de bunu bilinçli bir ajanda ile yaptığını düşünmüyorum. Ancak ortada bu süreci dengeleyecek bir güç gelişmediği için M. Kemal tüm totaliter liderler gibi kendisine ve devletine sadık-boyun eğen bir ulusa ihtiyaç duydu ve hâkimiyet alanlarındaki herkesi Türkleştirme kazanlarına doldurdu. Kabul etmeyenleri ise ateş ve vahşetle yok etti.

– Lozan Anlaşması 143 maddeden oluşuyor. 39-44 arasındaki maddeler azınlık hakları, farklı dil ve inançların hakları konularında atıflar var. Kürtçe bu maddeler kapsamında hak iddia edebilir mi? Ayrıca Êzdî ve Alevi olarak tanımlanan Kürtler azınlık dini kategorisine neden girmedi? Farklı mezhep vurgusunda ise Kürt Müslümanlarının mensup olduğu Şafiî mezhebi hak talebinde bulunamaz mı? Çünkü anlaşma metninde, “Bu maddeler ulusal yasalarla ortadan kaldırılamaz” deniliyor. Ancak 1925 senesinde Kemalist yönetim Kürt Şafîliği, Êzdiliği ve Aleviliğini kanunla yasakladı ve bu kanunun halen yürürlüktedir.

Lozan Anlaşmasında Türkiye’de yaşayan Hıristiyanlardan Ermeni ve Süryaniler için kimi imtiyazlardan söz edilmiştir. Buna rağmen Süryani ve Ermenilerin dinsel, etnik ve kültürel haklarına pratikte saygı duyulmamıştır. Halen İstanbul’daki birkaç azınlık okulu milli eğitim müfredatı dahilindedir, vakıf mallarına keyfiyet uygulanmaktadır. Kürdistan’da yaşayan Süryaniler sistematik olarak göçertilmiştir, kalan bir avuç Süryani’nin de can güvenliği dahi yoktur. Istanbul’a sıkışan ve bugün bir avuç kalan Ermenilerin nasıl bir tehdit altında oldukları da biliniyor.

Ancak farklı inançlarda olan kesimleri dahil Kürtlere yönelik herhangi bir vurgu yoktur. Anlaşmada ana dillerin sokakta veya mahkemelerde konuşulmasına engel olunmaması vurgusu var. Şöyle deniyor 39. maddede:

“Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel, gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır. “Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçe’den başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

Evet Türkiye’de son yıllarda Kürtçe yayınlar yapılıyor, toplantılarda Kürtçe konuşuluyor, mahkemelerde kısıtlı da olsa Kürtçe konuşuluyor, savunma yapılıyor! Soru şu? Lozan Anlaşması sayesinde mi oluyor bunlar? Cevap şu; Hayır, tabi ki de değil, Kürt halkının büyük bedeller ödediği direnişler sayesinde.

40 ile 44 maddeler güya inanç özgürlüğüne vurgu yapıyor. Ancak bu maddelerin tanımı şöyle: “Kamu düzeni ve genel ahlak ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır.” Burda vurgulanan “kamu düzeni ve genel ahlak’ın” tanımı ne, bunun nasıl bir tanım olduğuna kim karar veriyor? “Bunlar Zerdüşt, bunlar ateist” diyen devlet yöneticileri mi?

Öte yandan Türk devleti, Kürt Alevi ve Ezdilerin anlaşmada vurgulanan “Müslüman olmayan azınlıklar” tanımına girmemesi için onları “İslam içi inançlar” olarak kabul edip kendince sorunu çözüyor zaten! İngilizlerin, Aleviliğin ve Ezdiliğin, İslam öncesi ve İslam dışı inançlar olduğu konusunda Türklerle teolojik tartışmaya girecek halleri olmadığına göre!

Lozan’dan sonra da Türk devleti BM şartını imzalayarak üye oldu, keza Avrupa Konseyi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Üyesi şartını imzaladı. AB aday adayı oldu. BM şartı, “milletlerin kendi kaderini tayin hakkından” sözeder. Keza, güya TC, Birleşmiş Milletlerin, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini ve Uluslararası İnsan Hakları Sözleşmelerini kabul etmiştir. Bunlara göre her insanın, bu metinlerdeki hak ve özgürlüklerden ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuştan veya başka durumdan kaynaklanan ayırımlar dahil, hiçbir ayırım gözetilmeksizin yararlanma hakkına sahiptir. UNİCEF’in Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamış Türkiye’de dayak yiyerek Türkçe konuşmaya zorlanmayan Kürt çocuğu mu var?

Dolayısı ile Lozan’da dil veya inanç farklılığına dair örtük bir takım vurgular olsa ne olur, olmazsa ne olur?

– 1. Dünya savaşı sırasında İngilizler 400.000 asker ve memurla Irak’a geldi. Hedefleri Osmanlı’nın Bağdat ve Musul vilayetlerini ele geçirmekti. Osmanlı orduları Irak ve Güney Kürdistan’dan çıkarıldı. Kürtlerin desteğini istedi, 1919 senesinde Süleymaniye bir Kürdistan  yönetimi kuruldu. Buna rağmen bu ittifak neden bozuldu? Bu durum Kürtlerin de devletleşmesi açısından büyük bir fırsat değil miydi? Neden böyle oldu?

Tarihi, dinamikleri dışında yorumlamanın, sosyal olayları nedenleri ile değil de sadece sonuçları ile tahlil etmenin pek bir faydası yok. Yani bizi tarihin yanlış tarafında yer almaya iten nedenlerden ders almak gerek. O dönem realiteden kopuk dinsel bağnazlık Kürtlerin bugün yaşadığı acıların nedenlerinden biri olmuştur. Yarın da bugünün ideolojik bağnazlığından şikayet etmenin anlamı olmayacak.

Dönemin Kürt temsiliyetini yürüten ruhban sınıfında İngilizleri “gavur”, Türkleri “ümmet kardeşi” olarak gören ideolojik göz bozukluğu vardı. İsyancı Kürt lider Şeyh Mahmut Berzenci’yi 1919’da Derbendi Bazyan’da yaralayıp, yakalayan İngiliz ordusu askeri bir Hint Sih savaşçısı idi. Ancak Şeyh bu resimden pek bir ders almadı, her fırsatta kendisine bir fırsat sunan İngilizlere kafa tutup baş kaldırdı, Şeyhe bunu yaptıran başat motivasyonlardan biri, onu Kemalistlerle dahi işbirliği yapmaya iten ümmetin lideri Osmanlı Halifesine sadakatı idi. İngilizlerle araya düşmanlık ve güvensizlik girdikten sonra da gerisinin, hatta Halifeye sadakattan dolayı pişmanlığın da bir önemi kalmamıştı. Bedevi Arap aşiretleri dahi İngilizlerle ahenk içinde çalışıp her sülaleye bir devlet kurdurdular, ancak Kürtler Osmanlı/Türk İslamının kılıcı olarak önce Rus, İngiliz ve Fransızlar ile karşı karşıya gelmeyi tercih ettiler. Günün sonunda Şeyh Mahmut sürgünde öldü, onu yaralayan sömürge Hint askeri, bağımsız Hindistan devletinin üst düzey subaylarından biri oldu!

– Bugün de Cenevre’de Suriye’nin geleceği için görüşmeler yapılıyor. Kürtler askeri bir güç ve büyük bir alanı elleri ellerinde tutmalarına rağmen çağrılmıyor. Bunun nedeni nedir? Kürtler ne yapabilir, ne yapmalıdır? Avrupa’da çok güçlü bir Kürt nüfusu ve örgütlü bir kamuoyu var. Bunlar bu görüşmeleri nasıl etkileyebilir?

Sondan başlayayım. Maalesef senin gibi düşünmüyorum, Avrupa’da çok Kürt var, ama güçlü bir Kürt nüfusu veya örgütlü bir kamuoyu yoktur. Avrupa’da güç olmak, diaspora olmak örgütlü sermaye ve idealist aklın nüfus ile nufüz etmesi anlamına gelir. Kürtler henüz bundan uzaktır.

Öte yandan Kürtlerin kendi ülkelerinde, Rojava’da büyük bir askeri güce sahip olmaları oyun kurucu oldukları anlamına gelmiyor. Karşılarında NATO üyesi, saldırgan, şantajcı ve kuralsız bir devlet var. Cenevre görüşmeleri veya diğer sorunlu alanlarda Kürt güçlerin temel yaklaşımı başkalarının kaygılarını fazla önemsemelerinden, dolayısı ile kendi oyunlarını kuramamalarından kaynaklanıyor bence. Unutulmamalı ki Kürtlerin son yüzyılda belki de tek askeri başarıları, kendi alanları dışına çıktıklarında gelişmiştir. Bu fedakarlığın  karşılığı veya ödülü Batı dünyasından “Kahraman Kürtler bizi DAİŞ belasından kurtardı” alkışı olarak kalmamalı. Bundan ders alınmalıdır. Hakim devletlerin veya sistemlerin kafamızda kurduğu barikatlara, sınırlara, hassasiyetlere takılmamalı. Demokrasi talep etmeyen, hak etmeyen, bunun için mücadele etmeyen ve hatta buna layık olmayan tarihin dışında kalmış ırkçı kitleleri beyhude medenileştirme ihalesine girmeye gerek yok. Bu durumda Kürt siyaseti başının çaresine bakmalı, kendi alanlarında kurduğu demokratik, Batı değerlerine yakın yönetimlerle çevresindeki kaotik alanlar için bir çekim merkezi olabilir.

Geçmişte özellikle Rojava’da Kürtler için beliren fırsatlardan bahseden çokça yazılar yazdığımı hatırlıyorum. Keza Güney Kürtlerinin heba ettikleri fırsatlardan da. Kuzey ve Doğu Kürdistan’da hakim devletlerin yıkılışını izliyoruz. Kürt siyaseti kimi konularda birlikte davranmayı keşfetmelidir. Siyaset artık ideolojik dönemi aştı, reel politika diye acımasız bir alan var, oyunlar orda kuruluyor. Gerisini Kürt siyaseti bilecektir, onlar karar verecektir.

– Sevr’e Şerif Paşa gitti, görüşmelere katıldı ve dönemin güçlü örgütü Kürt Teali Cemiyeti’nin adına oradaydı. Ermenilerle de anlaşma sağlandı. Kürtler Lozan’a neden heyet göndermedi? Bu büyük bir hata değil mi?

Wilson prensiplerine atıf yaparak, ayrılma ve kendi kaderini tayin hakkından yana olan Şerif Paşa’yı Osmaniyetçi Kürdistan Teali Cemiyeti, temsilcilikten azletmişti! Oysa Avrupa’da Osmanlı devletinin büyük elçiliğini yapan Şerif Paşa, Osmanlı’nın Hariciye Nâzırı ve Şûrâ-yı Devlet Reisi Kürt Said Paşa’nın oğlu idi. Lozan’da garanti alınmasından 2 yıl sonra da, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin lideri ve Şüra-yi Devlet Reisi Seyid Abdülkadir, oğlu Seyid Muhamed ve üç arkadaşı Diyarbekir’de Mustafa Kemal’in talimatı ile darağacına çekilerek katledildi.

Lozan’a giden heyet “Kürt ve Türklerin ortak heyeti” olarak kabul edildiği için başka bir düşünce gelişmemişti. Keza Lozan’a devletler davet edilmişti. Kürt liderliği olsa ve konferansa katılmak istese bile kimse muhatap olmazdı. Bu durum Ermeni ve Süryanilerin başına geldi. Konferansın yapıldığı sarayın kapısında aylarca beklediler. ABD temsilcisi aktif desteğine rağmen onların taleplerini kabul ettiremedi. Lozan, Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye devleti ile savaşın galibi müttefikler arasında yapılan bir teslim-barış ve tanzim anlaşması idi.

Öte yandan Lozan’a gelindiğinde merkezi bir Kürt örgütlülüğü, silahlı gücü, liderliği yoktu, dünya savaşının ileri cephelerinden biri olan Kürdistan yıkım ve sefalet içinde idi, kıtlık devam ediyordu. Nüfus azalmış ve önemli bir kısmı göçmüştü, gençlerin büyük kısmı silah altında idi. Bir hata vardı, ancak bunu Kürtlerin faturasının ödediği tarihin bir hatası olarak görmeli!

– Lozan’da Kürtlere hiçbir hak tanınmamasını; Irak, Suriye ve Türkiye arasında bölünmesini emperyalist tuzaklarla teorileştiren yaklaşımlar var. İngiliz veya Fransız emperyalizminin bundan nasıl bir çıkarı vardı?

Dönemin süper gücü ve savaşın galibi İngiliz devleti idi. 5 yüz yıllık bir sömürgeci global güce ve deneyime sahipti. İngilizler birinci savaşın sonucunda Alman, Osmanlı ve İran imparatorluklarını yıkmışlardı. Rus imparatorluğu da kendi dinamiklerince yok edilmişti. Ayakta kalan tek imparatorluk İngilizlerin idi. Ve dünyada yeni bir nizan oluşturacak güce erişmişlerdi. Buna ihtiyaçları da vardı

Kürdistan’ın ve bölgenin parçalanmasının özel sebebi ise yeni icat edilen dizel motorların çalışması için gerekli olan petrolün Kürt, Arap ve Fars topraklarında keşfedilmesi idi.

İngiliz siyaseti kendileri açısından petrol ve ticaret yollarını garantiye almak için bölgeye çöktü, ve yüz yıl sürecek çelişkiler yaratarak burayı elde tutmanın hesaplarını yaptı. Lord Curzon, “bu halklar kendi kendilerini yönetecek kabiliyette değiller, onları biz yönetmeliyiz” diyerek yapacakları her hamlenin bu prensibe dayanacağını ifade ediyordu.

Bu planlar aslında henüz savaş sürerken, 1916 yılında Sykes-Piccot Anlaşmasında gün yüzüne çıkmıştı. Lozan aslında bu anlaşmanın bir şekilde devamıdır. Arapları 22’ye, Kürtleri 4’e böldüler. Böldükleri her bir parçayı komşuları ile sonsuza dek devam edecek şekilde sorunlarla orta yere bıraktılar. Türkler ile Kürtleri, Yunanlıları, Ermenileri, Arapları azap askeri gibi dizdiler birbirine karşı. Sonra Yahudiler ile Müslümanları sonu gelmeyecek bir karmaşaya ittiler. Sağdan soldan kopardıkları toprak şeritleri ve beş benzemez etnik grupla Afganistan diye suni bir devlet kurarak Taliban’ın genetik babası oldular, Hindistan ile Pakistan’ı iflah olmaz bir düşmanlığa itmek için Keşmir’in aralarında elma gibi böldüler. Yani şu ünlü “cehenemin kapısını açmak” deyiminin, cehennem korkusunun keşfedildiği Doğu dünyasının cehennem fantezisini gerçekleştirdiler.

Hasılı kelam bölgede kurdukları dengeyi “dövüştür-yönet” ile sürdürürken, kurdukları yapay devletleri, totaliter rejimleri “böl-yönet” ile sevkettiler, hamisi oldukları bu rejimlerin de “döv-yönet” ile ayakta kalmasını sağladılar. Önemli olan petrol gelsin, ticaret yolları açık kalsındı! “Diğerleri zaten medeniyetten uzak, savaşmaktan başka içgüdüleri olmayan ilkel topluluklar olarak”majestelerine hizmet etmeye etmeye gönüllü idiler. Öyle ki düşmanlarına bile “asılacaksan İngiliz sicimi ile asıl” diyecek kadar saygınlık uyandırıp yaptılar bu emperyalizm işini!

Yani İngiliz veya Fransız emperyalizminin Lozan’da veya diğer mesaillerinde Kürtlere karşı özel bir nefreti veya planı yoktu, sadece bölgedeki senaryoları için planı olmayan herkes, her ulus, her grup  onlar için birer figürandı!

17+ Alevi Kadınlar: Eşitsizliğe geçit yok!

Milli Eğitim Bakanı (MEB) Yusuf Tekin’in yaptığı açıklama AKP iktidarının karma eğitime karşı ilk adımı atmak için yola gerekli taşları döşemeye başladıklarını gösterdi.

Bir süredir çeşitli şekillerde ara ara gündeme getirilen kız-oğlan çocuklarının ayrı sınıflarda eğitim görme pratikleri kamuoyunun tepkisi ile karşılaşınca “yanlış anlaşıldı” denip geri çekiliyordu.

AKP ve ittifak halinde olduğu siyasi partilerin, ilişki içinde olduğu dini cemaatlerin karma eğitime karşı olduklarını politik hamlelerden ve eğitim sisteminde yaptıkları değişikliklerden biliyoruz.

4+4+4 eğitim sistemi de tıpkı Bakan Tekin’in şimdi önerdiği “Gerekirse kız okulları açma” fikri ile aynı siyasi mantık ve gerekçelere dayanıyordu. Ne tesadüf ki şimdi MEB bakanı olarak kız okulları açma teklifi getiren Yusuf Tekin 4+4+4 eğitim sisteminin getirildiği 2013 yılında MEB müsteşarıydı.

Bakan Tekin o dönemde 4+4+4 eğitim sistemi için kullandığı argümanların aynısını bugün karma eğitim karşıtlığı için kullanmakta. AKP’nin, anayasal hak olan eğitimde eşitlik ve cinsiyet eşitliği maddelerini çiğneyen bu hamlesi kuşku yok ki feminist mücadele ile kazandığımız ve temel haklarımızdan olan eşit, bilimsel, nitelikli eğitim hakkımızın gasp edilmesi çabasıdır.

Aynı şekilde farklı inançların yer aldığı topluma tek bir inancı ve onun kurallarını dayatmaktır. Alevilik inancı gibi hayatın tüm alanlarında kadın erkek birlikte var olan, inançsal temeli eşitliğe dayalı olan inançları da kendi siyasi ve inançsal kalıplarına göre şekillendirme çabalarıdır.

Bakan Tekin’in karma eğitim karşıtlığı söylemini dayandırdığı kız çocuklarını erkeklerle aynı okula göndermek istemeyen velilerin taleplerine gösterdiği “hassasiyet” olarak “veliyi ikna etmek için gerekirse kız okulları da açabilmeliyiz” şeklinde zuhur eden fırsatçılığı her şeyden önce bakanlık yaptığı ülkenin anayasasına, temel hak ve özgürlüklerine karşı adım atma girişimidir.

Kız çocuklar/genç kadınlar için 4+4+4 eğitim sistemi ile neden oldukları yüz yüze eğitimden ve sosyal hayattan dışlanma, aile içine hapsedilme yüzbinlerce kadının geleceği üzerinde karar verme hakkının gaspıdır. Daha bu sorun çözülmeden velilerin talebi denerek  “kız okulları” açmak hayata henüz başlarken kız çocukları/genç kadınları cinsiyetçi uygulama ve cinsiyetçi müfredatla bağımsız, güçlü bir gelecek kuracak eğitimden ve sosyal ilişkilerden men etmektir.

Devletin görevi bazı ailelerin suyuna giderek kız çocukların haklarının gasp edilmesine ortaklık etmek değildir. Devletin görevi kız çocuklarının hayata başladığı andan itibaren eşitsizliğe karşı haklarını korumaktır. Çocukların yüksek menfaatinden yana olmaktır.

Aile; kız çocukları ve kadınlar için güvenli olmadığı gibi, bizzat eşitsizlik, erkek şiddeti ve kadın emeği sömürüsünün olduğu kurumdur. Çocukların hayatlarında çok derin etkilere neden olacak böyle bir karara erkekliğin, dinin, muhafazakârlığın gerekçe gösterilerek kız çocukları/genç kadınları ailenin yani patriarkanın insafına bırakmak kabul edilemez.

Kız çocuklar/genç kadınlar için baş tehlike akranı oğlan çocuklar/erkekler, karma okullar değil, cinsiyetçi kodlarla davranan ailelerdir. 12 yaşında kız çocukları evlenebilir diyerek TBMM’de yasa geçirmeye çalışan siyasi anlayıştır. Kız-oğlan çocukların önyargılardan ve cinsiyetçilikten kurtulacak şekilde birlikte, eşitlikçi politikalarla büyüdüğü eğitim sistemidir ihtiyaç olan. Hatırlatmak isteriz ki MEB Bakan’ı Tekin’in görevi eğitim sisteminde eşitsizliği güçlendiren teklifler sunmak değil, eşitliği güçlendirecek politikalar geliştirmektir.

Eşitlik yolunda kazanılmış temel haklardan olan karma eğitime karşı “kız okullarını” savunmayı özgürlükçülük kisvesi altında göstermeye çalışan bakana özgürlüğün kadın düşmanlığı, laiklik karşıtlığı, kız çocuklar/genç kadınlar için bilimsel eşit eğitimin kaldırılması olamadığını hatırlatıyoruz.

Bakan’ın karma eğitim karşıtlığını gizlemek için sığınmaya çalıştığı “Kız çocuklarının daha çok okullu olması ve veliler istiyor” gerekçelerinin erkeklik birliği olan AKP ve ortaklarının fıtratındaki kadın erkek eşitsizliğinin örtüsü olduğunun farkındayız.

Bakanın açıklamasının dumanı üstündeyken erkeklik ittifakının muhafazakâr, sağcı, faşist, laiklik karşıtı ortaklarının verdiği destek bunu göstermekte.

Bizler hem kadınlar olarak hem Alevi kadınlar olarak AKP ve ortaklarının karma eğitim karşıtı adımın geri dönülmez önemli bir siyasi karar ve bu kararın hamlesi olduğunu görüyoruz. AKP’nin aynı şekilde okullu gençleri hedef alan ÇEDES projesinin de aynı bütünün parçası olduğunu biliyoruz.

Çok iyi biliyoruz ki AKP ve ortaklarının bu adımı hangi inançtan olursak olalım topyekûn tüm kadınların eşit eğitim ve eşit yaşam hakkını hedef almakta. “Kız okulları da olsun karma eğitim yapan okullar da, kim nereye isterse çocuğunu oraya göndersin” diye düşünmeye başladığımız an, çok değil birkaç seneye karma eğitimin de buharlaştığına tanıklık edeceğiz. 4+4+4 hamlesinden sonra “kız okulları” hamlesi bize bunu göstermekte.

Farklı inançlardan, farklı hayatlardan, farklı sınıflardan gelen ama eşitliğe inan kadınlar bu haklı mücadelede birleşerek AKP ve ortaklarının “özgürlükçülük” soslu kadın düşmanı, eşitlik karşıtı hamlesini boşa düşürmeliyiz. Çünkü kadınların yurdu yine kadınlardır.

Çok önemi bir eşikte olduğumuzun farkındayız. Tam bu anda “Eşitsizliğe geçit yok!” diyerek bu saldırıyı püskürteceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın. Biz kadınlar bugün sahip olduğumuz her şeyi birlikte mücadele ederek kazandık.

Yüzyıllardır saraylara karşı mücadele vererek bu topraklara eşitliğin kök salmasını sağlamış Kadıncık Ana’nın, Bacıyan-ı Rumların, Fatma Bacı’nın, Anşa Bacı’nın, Zarife Hanım’ın torunlarıyız. Ne inancımıza, ne yaşam biçimimize, ne de eşitliğimize zarar verecek böyle devasa bir saldırı karşısında sessiz kalmayız.

Patriarkaya geçit yok!

17+ Alevi Kadınlar

 

Sesi duyulsaydı sonuç farklı olurdu

DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, cezaevinden PKK Lideri üzerindeki tecride dair sorularımızı yanıtladı: Herkes şunu çok iyi bilsin ki sorunun çözümü için hayati önemde olan Öcalan’ın, tahliye edilip sağlık ve güvenlik koşullarının yaratılması öncelikli hedefimizdir. Kürt sorunu demokratik çözümü ve onurlu bir barış için bu olması gereken en önemli adımdır

Ferhat Çelik

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’nde mutlak tecrit koşullarında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan ve aynı cezaevinde bulunan Hamili Yıldırım, Veysi Aktaş ve Ömer Hayri Konar’dan 25 Mart 2021 tarihinden bu yana haber alınamıyor. “Koster bozuk”, “Hava muhalefeti” gibi gerekçelerle 27 Temmuz 2011’den itibaren avukatları ile görüştürülmeyen Abdullah Öcalan, Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eşbaşkanı Leyla Güven öncülüğünde 8 Kasım 2018’de başlatılan ve tüm cezaevlerine yayılan açlık grevleriyle oluşan kamuoyu baskısı sonucu 2019 yılında avukatları ile 5 kez görüşme gerçekleştirebildi. Ailesiyle temas kurduğu son tarih ise, 25 Mart 2021 tarihi oldu. Abdullah Öcalan’ın bu tarihte kardeşi Mehmet Öcalan ile gerçekleştirdiği telefon görüşmesi ise 4 buçuk dakikanın ardından kesildi. Yapılan bu görüşmenin üzerinden 27 ay geçmesine rağmen Öcalan’la herhangi bir temasın sağlanmasına izin verilmiyor.

Önceki seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de tüm partilerin ve televizyon kanallarının gündeminde Abdullah Öcalan olurken, neredeyse hiç kimse uzun zamandır İmralı’da uygulanan mutlak tecridi görmek istemedi. DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, PKK Lideri üzerindeki tecridi, muhalefet partileri başta olmak üzere görmezden gelinen İmralı durumunu ve Öcalan’ın sesi dışarı çıksaydı oluşacak gelişmeleri değerlendirdi.

  • İmralı Cezaevi’nde tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan 25 Mart 2021 tarihinden bu yana haber alınamıyor. Seçim sonuçlarının İmralı’da süren tecritle bir bağlantısı var mıdır?

Uluslararası ilişkiler literatüründe “dondurulmuş sorunlar” olarak tanımlanan krizler yeniden ısıtılırken dünya çok kutupluluğa eviriliyor. 3. Dünya Savaşı olarak da adlandırabileceğimiz yeni bir dünya savaşı senaryolarının ortaya saçıldığı bu kaotik iklimde ufak bir kıvılcımın öngörülemez sorunlara yol açması işten bile değildir. Abdullah Öcalan on yıllardır Kürt sorununu demokratik ve barışçıl yollarla çözümü için muhatap aramaktadır. İmralı Adası’nda olduğu süre içinde bu konudaki çabasını daha da büyütmüş ve birçok yetkiliye çağrılar yapmıştır. Bu çağrılara AKP tarafından “Çözüm Süreci”yle cevap verildiğinde hem Kürt hem de Türkiye halkları derin bir nefes almış ve kalıcı çözümün gelişeceğine inanmıştır. Ancak çok geçmeden bunun samimi bir hamle değil de taktik ve zaman kazanmaya dönük bir yanıltma olduğu ortaya çıkmıştır. İki Erdoğan’ın olduğunu belirtebiliriz. Biri “Kürt sorunu benim sorunumdur, gerekirse baldıran zehri içerim” diyen Erdoğan. Diğeri de “Bunlar Zerdüşt, bunlar dinsiz, bunlar terörist, katil” diyen Erdoğan’dır. Hangisinin gerçek fikirleri olduğu muammadır. Konjektöre göre 2 taktiği de kullanmaktadır. Çözüm sürecinin önce “Buzdolabına kaldırıldı”ğını söyledi. Daha sonra da “Biz Kürt sorununu çözdük, bitirdik” dedi.

  • Söz konusu İmralı olunca iktidar yasaları işletiyor mu?

Abdullah Öcalan’ın İmralı Adası’ndaki 24 yılının 20 yılı AKP iktidarında geçti. Bu 20 yılda yaşananlara baktığımızda bir hukuksuzluklar yumağı ile karşı karşıyayız. Son derece keyfi ve inanılmaz uygulamalar söz konusudur. Kendi yasalarını dahi tanımayan adeta “İmralı Yasaları” olarak tanımlanabilecek “yasadışı” uygulamalara imza atılmıştır. Abdullah Öcalan’a uygulanan bu ağır tecrit koşulları ne yazık ki dünyanın gözü önünde gerçekleşmektedir. İnsan haklarına az çok duyarlı olan ve kendisine “İnsanım” diyen her bireyin, kurumun, kuruluşun bu işkence sistemine ve zamana yayılmış öldürme konseptine karşı çıkması gerekir. Çünkü bir başkasının yaşam hakkına sahip duymayan ve bu hakkı korumayanın dostluğundan ve eylemlere katılımından şüphe duyulur.

  • Bu konuda hak savunucuları başta olmak üzere diğer kesimlerden yeterli bir tepki geldi mi sizce?

Bugüne kadar ne yazık ki Kürt halkı (HDP-DBP-DTK-TJA) bileşenleri dışında neredeyse hiç kimse bir şey söylemedi. Her türlü hak ihlalinde açıklama yapıp duyarlılık gösterenler, Abdullah Öcalan ve adadaki diğer tutukluların yaşadığı ağır tecrit konusunda adeta üç maymunu oynadılar. 14 Mayıs seçim sürecinde de aynı şey yaşandı. Erdoğan bu konuda bütün muhalefeti adeta rehin aldı. “Dokunan yanar” misali. Erdoğan, Kürt sorunu ve tecrit konusunda muhalefete bir alan çizdi. Ne yazık ki muhalefet bu alanın dışına çıkamadı. En kabul edilemez olan da muhalefetin AKP’yi eleştirirken çözüm süreci üzerinden ve Kürtleri rencide eden sözlerle eleştirmesiydi. Sarf edilen sözlerin hedefi AKP’den ziyade Kürt halkı ve onun temsilcilerine oldu. Bu nedenle açıkça belirtmek gerekir ki Kürt halkı için Kürt sorunu ve tecrit konusunda AKP-MHP iktidarı ile korkak muhalefet partilerinin hiçbir farkı yok. Biri; yaşadığımız, kabul edilemez bütün hukuksuzlukların faili diğeri de suç ortağıdır. Oysa Kürt halkının güvenini kaybetmektense seçimleri kaybetmeyi göze alabilirlerdi. Çünkü birinin telafisi mümkün diğerinin imkansızdır. İddia ediyoruz ki eğer Abdullah Öcalan’ın sesi 14 Mayıs seçimleri sürecinde dışarı çıkabilseydi sonuçlar bambaşka olurdu. Kendisi öngörülü siyaset tarzıyla hem Türkiye hem Ortadoğu’da gelişmekte olan ve gelişebilecek her türlü siyasi analizi yapar, çağdaş, evrensel değerler ışığında tüm demokratik bir sistemin inşasına katkı sağlardı.

  • ‘Abdullah Öcalan’ın sesi 14 Mayıs seçimleri sürecinde dışarı çıkabilseydi sonuçlar bambaşka olurdu’ dediniz. Bunu biraz açabilir misiniz?

Abdullah Öcalan politik öngörüsüyle Kürt sorununun son 30 yılında doğru temelde öncülük edebilmiş, liderlik vasıflarını en iyi şekilde taşıyan bir şahsiyettir. Evet; açık yüreklilikle belirtmek gerekir ki eğer kendisiyle görüşmeler yapılsaydı, avukatları ve siyasi heyetler adaya gidebilse mevcut siyasi konjektöre çok büyük bir katkısı olacaktır. İmralı Adası’ndaki bütün hukuksuzluklar ve tecrit politikaları siyasi saiklerle yapılmakta ve devlet politikası olarak hayata geçirilmektedir. Uluslararası komplo güçlerinin bilgisi ve onayı olmadan bu insanlık dışı tecrit politikası sürdürülemez. CPT’nin arada bir gelip objektif olmayan raporlar hazırlaması da bu durumu hukuki kılıfa büründürmek içindir. Oysa Abdullah Öcalan yasalardan doğan hiçbir hakkını kullanamamaktadır.

  • Muhalefetin bu konudaki suskunluğu neye yol açtı?

“Faşizm terimini kullanmanın doğruluğu bir yana kullanmaktan çekinmek çok daha büyük hata olacaktır” diyor Robert Misk. Sağ’ın kendisini “aşırı sağ” olarak etiketlediği ve bu şekilde tabanında popülarite sağladığı günümüzde bile muhalefetin tutkuyla faşizm tanımını kullanmaktan kaçınması gerçekten ilginçtir. Tarih şahittir ki faşistler aynı zamanda siyasi bukalemunlardır. 14 Mayıs seçimlerinde görüldü ki bugünün faşizmi, topluma demokratik değerlerle sesleniyor. Kendi baskıcı politikaları tarafından sindirilen, mağdur edilen Kürtlerin sesi olduğunu iddia ediyor. (Bunun en son örneği de 6 Şubat depremi olarak gösterebilir) Bu aşırı sağ ve muhafazakar güruh sıkça kendisini “Özgürlük havarisi” gibi gösterebiliyor. Eğer öyle olmasaydı Erdoğan muhalefete “Bunlar faşist” der miydi? Kısacası “sosyalistler umudu örgütlerken faşistler korku ve öfkeden kokteyl yaptılar.” Bu atmosferde tamamen sindirilen ve hizaya çekilen iktidarın diliyle konuşan muhalefet partileri de İmralı Adası’nda başlayan ve başta cezaevleri olmak üzere bütün topluma yayılan tecrit işkencesi karşısında hiçbir tepki göstermediler. Nasıl ki faşizm demekten imtina ettiler tecrit işkencesi dahil bunun karşısında tek bir söz söyleyemediler. Alanı boş gören AKP-MHP iktidarı bu muhalefet boşluğundan yararlanarak tecrit sistemini en üst seviyeye taşımıştır.

  • Tecridin kime ne faydası var?

Emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki dizaynının üzerinden 10 yıl geçmiş yeni bir dizayn için yeni bir konsept devreye girmiş durumdadır. Kürt sorununu çözmüş ve tam bağımsız demokratik bir Türkiye’yi asla istemeyen bu güçler Türkiye’yi zayıflatacağı için Kürt Sorunu’nun devam etmesi için tecritte ısrar etmektedirler. Önemli olan Türkiye’yi yönetenlerin bu komploları görebilmesi ve doğru temelde ele almasıdır. Ama gördüğümüz kadarıyla Kürt düşmanlığı gözlerini kör etmiş ve bu gerçeği göremiyorlar. Eğer karar vericiler siyasi atmosferi birazcık da olsa doğru okusalar halkımızın Öcalan’a uygulanan tecrit konusunda ne kadar hassas ve duyarlı olduğunu bilirler. Bu konuda en son zindanlarda Zülküflerin, Aytenlerin ortaya koyduğu fedai ruh en somut örneğidir.

  • Uluslararası güçlerin tecritteki rolü nedir? 

1999’da Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden uluslararası komplo güçleri 100 yıl önce Kürtlerin ülkesini dört parçaya bölen güçlerdir. Amaçlarını hepimiz çok iyi biliyoruz. Ama en iyi de Öcalan biliyor. Tutsaklığı döneminde yazdığı savunmalar ve kitaplarda bu konuyu bütün boyutlarla ele alıyor. Bu güçlerin ne Kürtleri ne Türkleri ne de Ortadoğu halklarını düşündüğünü hiç kimse iddia edemez. Bütün konseptleri kendi çıkar ve menfaatleridir. Kendi hegemonyalarını sürdürmek için halkları birbirine kırdırırlar. Örneğin ABD SSCB-Rusya hiçbir zaman savaşmamışlardır. Ama her zaman paylaşmışlardır. Hani bir söz vardır ya “Toplumlar dinin kucağına doğar, bürokrasinin kucağında ölürler” diye, bu söz durumu daha net ifade etmektedir. Bu nedenlerle egemen güçler Ortadoğu’da Kürt sorunun çözümünü istemezler. Abdullah Öcalan’ın Demokratik Ulus-Demokratik Konfederal sistem olarak formüle ettiği ve Ortadoğu gibi çok kültürlü, çok inançlı, çok kimlikli bir coğrafyada hayata geçirildiğinde dünyanın en demokratik modeli olacağı kesin olan bu paradigmayı boğmaya çalışıyorlar. Bütün dünyada ulus devletlerin tıkandığı ve toplumun daha esnek ve çağdaş değerler etrafında kenetlendiği ahlaki, politik, ekolojik, kadın özgürlükçü bir yaşamın tercih edildiği bir dünya halkları gerçekliği emperyal güçleri ciddi anlamda rahatsız etmektedir.

  • Bu güçler Abdullah Öcalan’ın fikirlerinden mi korkuyor?

Bütün dünyada gelişmelerin ışık hızıyla yayıldığı, teknolojik gelişmelerin yeni bir boyuta evirildiği, toplumun bilgiye erişiminin daha mümkün olduğu bir ortamda, demokratik toplum hedefi en çok aranan model oluyor. Çünkü demokratik toplumun hedefi bireylerin özgür kılınmasıdır. Demokrasi, farklı hayat tarzlarının meşruiyeti üzerine kurulur. Demokrasinin kural ve kurumları ile boy verdiği ülkeler özgürlüklerin yeşerdiği yerlerdir. Kürt halkı kendi varlığını dünyanın zihinsel haritasına kan, ter, acı ve gözyaşı ile yazdırmıştır. Eğer bugün Kürtler dünyanın her yerinde büyük bir gururla “ben Kürdüm” diyebiliyorsa kendi kurumlarına sahip çıkabiliyor, kendi basın-yayın ve kamoyunu oluşturabiliyorsa, bu büyük ölçüde Abdullah Öcalan sayesindedir. Başta kadın devrimi olmak üzere, birçok sessiz devrim gerçekleşmiştir. Halkımız Öcalan’ın yeni paradigması ile dünyaya ve yaşama farklı bir noktadan yani demokrasi ve özgürlükler perspektifinden bakabilmektedir. Bu nedenle halkımız “An Azadi an Azadi” diyerek önderliksiz ve özgürlüksüz bir yaşama hayır demektedir. “Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez” diyerek sorgulamaya, demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmamızı Mezopotamya coğrafyamızda hayata geçirmek ve demokratik Ortadoğu, özerk Kurdistan hedefimizin inşasında elimizden gelenin fazlasını her şart altında yapmaya kararlıyız.

Halkımızın yiğit evlatları dün olduğu gibi bugünde herhangi bir meydanda ortaya koyacağı öfke nidasını 5 tepede çığlığa dönüşmesini sağlayabileceklerdir. 21. yüzyılda artık hakların kaderi muktedirlerin masasında değil kitlelerin ruhunda ve eyleminde hazırlanmaktadır. Eğer mevcut iktidar “Nasılsa bütün acılar unutulacak ve eskiyecek” diye düşünüyorsa yanılır. Halkımız yaşadıklarını bilince çıkarmış ve Ortadoğu’nun en politik örgütlü halkı olmuştur. Kürt halkının ulusal bilincini geliştiren ve kendi kendine savunabilecek duruma getiren Öcalan, Kürt sorunun çözümünde en önemli aktördür. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın sağlık ve güvenliği için yeryüzü kadar geniş gökyüzü kadar açık, su gibi temiz bu yolculukta olduğu gibi bundan sonra da kararlı bir şekilde yolumuza devam edeceğiz. Herkes şunu çok iyi bilsin ki sorunun çözümü için hayati önemde olan Öcalan’ın, tahliye edilip sağlık ve güvenlik koşullarının yaratılması öncelikli hedefimizdir. Kürt sorunu demokratik çözümü ve onurlu bir barış için bu olması gereken en önemli adımdır.

#Sesi #duyulsaydı #sonuç #farklı #olurdu

Önce katilini bıraktılar sonra ismini değiştirdiler

AKP ve HÜDA PAR arasındaki işbirliği tartışıladursun, AKP iktidarı, Hizbullah tarafından katledilen gazeteci Hafız Akdemir’in önce katilini serbest bıraktı, ardından isminin verildiği parkın ismini değiştirdi

Selman Çiçek

 AKP ve HÜDA PAR arasında 14 Mayıs seçimlerinde yapılan işbirliğine tepkiler devam ederken AKP’nin HÜDA PAR’a verdiği tavizler de bir bir ortaya çıkıyor. Bunlardan biri de Hizbullah tarafından 8 Haziran 1992 tarihinde katledilen gazeteci Hafız Akdemir’in anısına yapılan parkın isminin değiştirilmesi oldu.

Hizbullah dosyasını hazırlıyordu

Hafız Akdemir, Özgür Gündem gazetesi muhabiri olarak Amed’de Kürt halkına baskı ve şiddetin en yoğun olduğu dönemde halka hakikati taşıyan özgür basın geleneğinin ilk neferlerindendi. Mesleğinin ilk dönemlerinde 90’lı yıllarda Kürt halkına karşı tetikçi olarak kullanılan Hizbullah ile ilgili bir dosya hazırlığındaydı. Hizbullah ve devletin derin ilişkisini irdeleyen Akdemir, henüz mesleğinin ilk yıllarında karanlık kontra güçler tarafından evinden gazete bürosuna giderken katledildi.

Katili serbest bırakıldı

Hafız Akdemir’i öldüren Hizbullah üyesi Cihan Yıldız’dı. Yıldız, aynı zamanda Mehmet Sincar ve altı Kürd’ün katili idi. Yıldız, 2008 yılında Avusturya Viyana’da Interpol tarafından yakalanarak Türkiye’ye iade edildi. Yıldız, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamanın ardından 6 cinayetten sorumlu tutularak 30 Mayıs 2013 tarihinde ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Ancak Yıldız, AKP ve Hizbullah arasındaki derin ilişkiler sonucu Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, uzun yargılamayı gerekçe göstererek Yıldız’ın yeniden yargılama talebini yerinde buldu ve yurt dışına çıkış yasağı getirerek tahliye etti. Yıldız, o günden bu yana bir katil olarak aramızda gezmeye devam ediyor.

Hafız ve Hrant’ın isimleri

Yıldız’ı tahliye eden devlet kurumları, Yıldız’ın katlettiği ve Amed halkı tarafından çok sevilen, birçok gazeteci tarafından örnek alınan Hafız Akdemir’in ismini parktan sildi. Peyas (Kayapınar) Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü tarafından yapımı tamamlanan iki parka, belediye meclis kararıyla öldürülen gazeteciler Hrant Dink ve Hafız Akdemir’in isimleri verilmişti. Belediye meclis kararıyla 8 Haziran 1992 tarihinde Amed’de gazete bürosuna giderken yaşamını yitiren Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir’in ismi verilen park, Riha (Urfa) yolundan başlayıp Elezîz (Elazığ) yolunda bulunan tren yoluna kadar devam eden 120 bin metrekare ve 2 bin 842 m uzunluğuna sahip. 5 bölümden oluşan parkın içinde 4 adet çocuk oyun grup alanı, 1 adet engelli çocuklar oyun grubu, 4 adet spor yapma alanı, koşu bandı, dinlenme alanları ve yürüme bandı bulunmakta. Yürüme bandında engelliler için uygun yürüme alanı da bulunmakta.

Parkın ismini değiştirdiler mi?

2018-2022 arasında Kayapınar Kaymakamı ve Belediye Başkan Vekili olarak görev yapan Ünal Koç, çoğunluğu HDP’den oluşan belediye meclisini feshetti. Meclisin feshedilmesi sonrası kendi inisiyatifi ile kurduğu meclis, belediyeyi hukuksuz bir şekilde yönetti. Adı birçok yolsuzluğa neden olan kayyum Koç’un yine aldığı bir karar ile kentin en sevilen gazetecisinin ismini hukuksuz bir şekilde değiştirdiği iddia edildi.

Belediye çark etti

Belediye meclisinden alınan kararlar, belediyelerin web sitelerinde yayınlanarak halka duyurulurken Peyas Belediyesi’nde ise kayyumla beraber bu durum ortadan kaldırıldı. Belediyenin aldığı her karar halktan gizli bir şekilde yapılmaya başladı. Parkın isminin değiştirilmesi ise parkın girişinde Hafız Akdemir Parkı isimli tabelanın eskimesi gerekçesiyle yenilenmesinin ardından parkın isminin Yeşil Kuşak Parkı olarak değiştiği ortaya çıktı.

Ancak parkın isminin değiştirilmesinin kamuoyunda duyulması üzerine gelen tepkiler sonucu belediye, isim değişikliğinin olmadığını, sadece tabelanın yenileneceğini açıkladı. Oysa parkın isim değişikliği Koç döneminde yapıldığı, tabelanın sökülmesi sonucu parkın isminin Yeşil Kuşak olarak değiştirildiği ortaya çıkmıştı.

Kayyum Koç’un ismi usulsüz işe alımlar, belediyenin taşınmazlarını peşkeş çekme gibi birçok yolsuzlukla sık sık gündeme gelmişti. Koç, 12 Kasım 2018’de ilçe kaymakamı ve belediyeye kayyum olarak atanan Ünal Koç, 5 Nisan 2022 günü Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi kapsamına Giresun’un Bulancak ilçesine atanmıştı.

Halkın değerlerini siliyorlar

Hafız Akdemir’in halka mal olmuş bir özgür basın emekçisi olduğunun altını çizen Keser, “Hafız halka mal olmuş biridir. Bu yüzden bu parka ismi verildi. Bu ismi değiştirmek toplumun vicdanını derinden yaralamıştır. Sokaklarda çöp yığınlarını temizlemeyen, halkın sorunlarını çözmeyen kayyum, halkın değerlerini silen, kentin sosyopolitik yapısını değiştirmek ile uğraşıyor” dedi.

Halkın değerine saldırı

Hafız Akdemir isminin değiştirilmesini değerlendiren görevden alınan Peyas Belediyesi Eşbaşkanı Davut Keser, bu son gelişmenin kayyum zihniyetin ilk icraatı olmadığını, uzun süredir kayyum politikasıyla beraber gittikçe su üstüne çıkan soygun politikaları ile halk kazanımlarının çalındığını söyledi. Belediyenin uzun bir süredir büyük emek ile inşa ettiği bu değerlerin gasp edildiğine dikkat çeken Keser, “Bu gasp, kentin sosyopolitik şeklini değiştiren bir zihniyetle devam ediyor. Bir parkın ismini değiştirmek ile bakmamak gerek. Bir halkın değerine yaklaşım söz konusudur. Bu kararları da meşru olmayan bir meclis kararı ile alıyorlar. Bu hukuksuzluğu halen devam ettiriyorlar” diye konuştu.

 

 

 

#Önce #katilini #bıraktılar #sonra #ismini #değiştirdiler