Ana Sayfa Blog Sayfa 176

Şenyaşar ailesine saldırı: Olay yeri inceleme görüntüleri ortaya çıktı

Suruç Devlet Hastanesi’nde Şenyaşar ailesinden 3 kişinin katledildiği saldırı sonrası yapılan olay yeri inceleme görüntüleri ortaya çıktı

Riha’nin (Urfa) Pirsûs (Suruç) ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde AKP eski Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve yakınlarının Şenyaşar ailesine yönelik gerçekleştirdiği saldırılara dair yeni görüntüler ortaya çıktı. Mezopotamya Ajansı (MA), Suruç İlçe Devlet Hastanesi’nde Şenyaşar ailesinden 3 kişinin öldürüldüğü saldırıdan sonra yapılan olay yeri inceleme görüntülerine ulaştı.

Kayıt dosyasına saldırı

Görüntülerde, Şenyaşar ailesi fertlerine dönük saldırının gerçekleştiği odanın duvarlarında çok sayıda mermi izi ile tavanda bir insanın geçebileceği genişlikte deliklerin oluştuğu görülüyor. Odanın zemini ile bir duvarlarının kana bulunadığı, Yıldız ailesi tarafından kullanılan silahlardan çıkan çok sayıda mermi kovanının yerde olduğu da görüntülere yansıdı.

Görüntülerin devamında, bir polis, iki silah ve şarjöründe bulunan mermilere dair inceleme yapıyor. Yine, hastane odalarındaki camların ve eşyaların kırıldığı, güvenlik kameralarının kayıt odası olarak değerlendirilen odadaki tüm cihazların taşlarla tahrip edildiği, serwerların alındığı, kabloların koparıldığı ya da çekili olduğu de görüntülerde yer alıyor.

Ne olmuştu?

Riha’nin Pirsûs ilçesinde 14 Haziran 2018 tarihinde AKP eski Milletvekili İbrahim Halil Yıldız’ın korumaları ve yakınları, seçim çalışmaları sırasında işyerlerini ziyaret ettiği Şenyaşar ailesine saldırmıştı. İş yerinde yaralanan Celal, Adil, Mehmet, Fadıl ve Ferit Şenyaşar kardeşler Suruç Devlet Hastanesi’ne kaldırılmıştı. Baba Hacı Esvet Şenyaşar ile bazı aileleri, bunun üzerine hastaneye gelmişti. Yıldız ailesinin yakınları, hastanede aileye saldrımış, Adil ve Celal ile babaları Esvet Şenyaşar’ı katletmişti. Fadıl, Ferit ve Mehmet Şenyaşar ise ağır yaralanmıştı.

Saldırının yaşandığı sırada, dönemin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba, Urfa Valisi, Suruç Kaymakamı ve emniyet müdürünün de hastane bahçesinde olduğu ortaya çıkmıştı. Yine hastanenin güvenlik kamera kayıtlarına el konulduğu ortaya çıkmıştı. Katliama dair, “işyeri” ve “hastane” olarak iki ayrı dava açıldı. Sonrasında bu davalar birleştirildi.

Haber: Mahmut Altıntaş / MA

#Şenyaşar #ailesine #saldırı #Olay #yeri #inceleme #görüntüleri #ortaya #çıktı

Amed’de ‘Uyuşturucuya Karşı Barikat Ol’ kampanyasına destek çağrısı

Amed’de son yıllarda artan uyuşturucu ve fuhuşa karşı ‘Uyuşturucuya Karşı Barikat Ol’ kampanyası başlatan Barikat ve Mor Barikat’ın yöneticileri herkesi kampanyalarına destek olmaya çağırdı

Kurdistan’da son yıllarda devlet eliyle yaygınlaştırılan uyuşturucu kullanımı artarken, buna karşı mücadele çalışmaları da devam diyor. Amedspor taraftar grubu Barikat ve Mor Barikat da, Amed ve çevresinde artan uyuşturucu kullanımı ve fuhuşa karşı “Uyuşturucuya Karşı Barikat Ol!” kampanyası başlattı.

Gruplardan destek çağrısı

6 Temmuz’da sanal medya hesaplarından “#GeçitVermeAmedsporlu” hashtagıyla duyarlılık çalışması yapan Barikat ve Mor Barikat, önümüzdeki günlerde sivil toplum örgütleriyle görüşerek, bir sempozyum düzenlemeyi planlarken, taraftar gruplarının yöneticileri kampanyaya destek çağrısında bulundu.

Çocuklarımız için kaygılıyız

Amed’de uyuşturucu kullanımın da yaş ortalamasının düştüğünü ve kolay bir şekilde temin edilebildiğinin altını çizen Barikat grubu yöneticisi İbrahim Aygürt,“Bu maddelerin nereden temin edildiği, ne şekilde satıldığı merak konusu oldu bizim için. Gençliğimizin ve çocuklarımızın geleceği için kaygılanıyoruz. O yüzden elimizden geldiğince bu konudaki çalışmalara ve kampanyalara destek verip sürdüreceğiz” diye belirtti.

Gençler yoz yaşama çekiliyor

Uyuşturucu ve fuhuşun toplumla özdeşleşmeyen “sistem gereçleri” olduğunu ifade eden Aygürt, “Gençleri yoz yaşama sürükleme, bilinç seviyesini düşürme, ideolojik düşüncesini yitirme, ileriki yaşamında bilinç seviyesinin düşüklüğünden kaynaklı topluma faydalı birey olamaması bizim için endişe verici sebeplerdir. Bugün şehrin herhangi bir yerinde, köyde veya ilçede bu yüz kızartıcı hareketler dışında ne yaparsanız yapın her türlü yargılanırsınız. Ama bugün bu işin öncülüğünü yapanlar, temin edenler; bu maddeleri, şehirlere, köylere, okullara sokanlar rahatlıkla elini kolunu sallayarak geziyor. Biz tamamıyla bunu sistemsel görüyoruz” diye belirtti.

Gerekirse valiliğin önünde oturacağız

Kentteki tüm STÖ’lerin ve kamuoyunun yürüttükleri mücadeleye dâhil olması gerektiğine vurgu yapan Aygürt, “Tek başımıza olsak da, gerekirse caddeleri kapatacağız, basın açıklaması yapacağız, valiliğin ve emniyetin önünde oturacağız. Biz yozlaşmak istemiyoruz. Biz, gençlerimizi, özümüzü, geleneğimizi kaybetmek istemiyoruz. Biz bilinçli bir coğrafyanın gençleriyiz. Şêx Said’lerin torunlarıyız. Öz geçmişimizi asla kaybetmeyeceğiz” diye vurguladı.

Kadını kimliğinden uzaklaştırmak istiyorlar

Son dönemlerde başta Amed olmak üzerek Kürdistan’ın birçok kentinde fuhuş vakalarının arttığına dikkati çeken Mor Barikat grubu yöneticisi Kader Türkyılmaz ise, artan vakaların kadın kimliği için tehlike arz ettiğini belirtti. Fuhuşun “kadını köleleştirme” ve “kadın bedenine saldırı” niteliği taşıdığının altını çizen Türkyılmaz, “Kadını kendi kimliğinden, benliğinden ve özünden uzaklaştırmak, kadını köleleştirmek için yapılıyor. Bu fuhuş vakalarına karşı kadınların güçlü bir irade koymaları gerekiyor. Fuhuş vakalarına karşı ciddi anlamda mücadele etmemiz gerekiyor” dedi.

Dayanışma göstermek gerek

Fuhuş ile mücadele konusunda kadın kurumlarına ve STÖ’lere sorumluluk alma çağrısında bulunan Türkyılmaz, “Toplumu ciddi anlamda tehdit eden bu soruna karşı başta biz kadınlar olmak üzere, kurumlarımız, kentte bulunan sivil toplum örgütleri ile dayanışma içerisinde olup seminer ve konferanslar düzenlenmelidir. Bu saldırılara maruz kalmış kadınlarla bir araya gelip, onların sorunlarını dinleyip çözüm bulmanın yararlı olacağını düşünüyoruz” şeklinde konuştu.

Kaynak: MA

 

#Amedde #Uyuşturucuya #Karşı #Barikat #kampanyasına #destek #çağrısı

Mahkeme Çelik’i öldüren korucunun ‘geleceğini’ düşündü, 20 ay cezayı yeterli gördü

Mîdyad’da çoban Musa Çelik’i öldüren korucubaşı Şükrü Akçay’a verilen müebbet hapis cezası 12 yıla çevrildi. Sonrasında ise Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 2’nci Ceza Dairesi Akçay’ın 20 ay tutuklu kalmasını yeterli görerek tahliye kararı verdi

Mêrdîn’in Mîdyad (Midyat) ilçesine bağlı Mesken kırsal mahallesinde 21 Kasım 2021’de çoban Musa Çelik’in öldürülmesine dair tutuklanan korucubaşı Şükrü (Şirin) Akçay 20 ay tutuklu kalmasının ardından tahliye edildi.

Akçay ile kardeşleri Veysi ve Mahsum Akçay hakkında açılan dava, 29 Eylül 2022 tarihinde karara bağlanmıştı.

Müebbet hapis cezası 12 yıla düşürüldü

Mahkeme, korucubaşı Şükrü Akçay’a müebbet hapis cezası vererek, “haksız tahrik” ve “iyi hal” iddialarıyla cezayı 12 yıl 6 aya düşürmüştü. Mahkeme, Veysi Akçay’a “haksız tahrik altında silahla tehdit” suçundan 1 yıl 8 ay ceza, Mahsum Akçay hakkında ise beraat kararı vermişti. Veysi ve Mahsum Akçay tahliye edilirken, Şükrü Akçay’ın ise tutukluluk halinin devamına karar verilmişti.

Karar korucubaşının geleceğine etki edermiş

Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, kararının gerekçesinde ise, sanık Şükrü Akçay’ın öldürme kastının olmadığını öne sürmüş, cezadaki indirime “sanığın geleceği üzerindeki olası etkilerini” gerekçe yapmıştı.

Tutukluluğa devam denildi

Çelik ailesinin avukatları ile sanık Akçay kardeşlerin avukatları, dosyayı Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi’ne taşıdı. Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 1’inci Ceza Dairesi, korucubaşı Akçay ve kardeşleri hakkında verilen cezayı “hukuka uygun” görerek, Şükrü Akçay’ın tutukluluk halinin devamına karar verdi.

Mahkeme 20 ayı yeterli gördü

Akçay’ın avukatı, kararı bir üst mahkeme olan Diyarbakır Bölge Adliye Mahkemesi 2’nci Ceza Dairesi’ne taşıdı. Mahkeme, Akçay’ın tahliyesine karar verdi. Tutuklulukta kalınan 20 aylık süreyi tahliyeye gerekçe yapan mahkeme, kararının gerekçesinde ise şu ifadelere yer verdi: “Delillerin toplanmış olması ve karartılma ihtimalinin bulunmaması, tutuklu kalınan süre, tutukluluk süresi nazarında tedbirin infaza dönüşme ihtimali, kasten öldürme suçunun haksız tahrik etkisi altında işlendiği ya da meşru savunma halinde işlendiği hususlarında yoğunlaştığı, bu itibarla temyiz kanun yolu sürecinde telafisi imkansız zararların doğması ihtimali, kaçma ihtimalinin adli kontrol ile bertaraf edilebileceğinin değerlendirilmesi ve bu aşamada tutukluluğun orantısız bir tedbir olarak görülmesi hususları hep birlikte nazara alınarak tahliyesine(…)”

MÊRDÎN

#Mahkeme #Çeliki #öldüren #korucunun #geleceğini #düşündü #cezayı #yeterli #gördü

Depremzede çocuklar ‘Umut Bahçesi’nde buluşuyor

Semsûr’da depremden bu yana çalışmalarını sürdüren Çocuk Hakları Odaklı Kriz Yönetim Ağı, çocuklar için çeşitli ekinliklerin yapılacağı ‘Umut Bahçesi’ oluşturdu. Bahçede çocukların yaşadıkları sorunlara çözüm üretilmeye çalışılıyor

Mereş (Maraş) merkezli 6 Şubat’ta peş peşe yaşanan depremde 11 kente etkilenirken, deprem kentlerinde halkın dayanışması depremin ilk gününden beri sürüyor. Bir yandan kentleri yeniden inşası bir yandan ise yurttaşların yaraları sarılmaya çalışılıyor. Bu amaçla Amed Kent Koruma ve Dayanışma Platformu bünyesinde kurulan Çocuk Hakları Odaklı Kriz Yönetim Ağı (Tora Rêvebarîya Krîzê ya Mafparêz a Zarokan a Amedê), Semsûrlu (Adıyamanlı) çocuklar için 5 aydır çalışmalarını sürdürüyor.

Birçok kurum destek veriyor

Amed Barosu Çocuk Hakları Merkezi, Rengarenk Umutlar Derneği, Çocukça, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, İnsan Hakları Derneği (İHD) Çocuk Hakları Komisyonu, Çocuk İçin Adalet, Eğitim Sen Amed Şubesi, Lotus Genç Alan Derneği’nin yer aldığı ağ, Semsûr’da halk tarafından kurulan çadır kentlerde çocuklar için oyun alanları kurarak çocuklarla birlikte çeşitli etkinlikler düzenliyor. Çocuklar için atölye ve çeşitli oyunlar düzenleyen Ağ, çocuklara psikolojik destek sunuyor.

Umut bahçesi kuruldu

Ağın çalışma yürüttüğü yerlerden biri de Semsûr merkez Cumhuriyet Mahallesi’nde emek örgütleri tarafından kurulan Narlı Kuyu çadır kenti. Onlarca ailenin yaşadığı çadır kentte ağ gönüllüleri her gün çocuklar için resim, müzik, dans ve drama atölyeleri düzenliyor. Çocuklar için oyun çadırı kurarak yaşam alanı oluşturan ağ gönüllüleri, çocuklar ile birlikte çeşitli sebzelerin ekimini gerçekleştirerek “Umut Bahçesi” oluşturdu.

Sürdürdükleri çalışmalara dair Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Emrullah Acar’a bilgi veren Ağ gönüllüsü Sosyolog Ferhat Pekdoğan birçok alanda çocuklara eğitim verdiklerini ve depremin etkilerini silmeye çalıştıklarını belirtti.

Depremi şiddetle atmaya çalışıyorlardı

Ağın depremin ilk günlerinde kurulduğunu belirten Pekdoğan, 18 Şubat’tan bu yana Semsûr’da çalışma yürüttüklerini ifade ederek, çocukların bu süreçte yaşadıklarına dair, “Deprem sonrası Akut dönemindeki çocukların davranış bozukluklarının başında şiddet geliyordu. Çocuklar depremin neden olduğu etkiyi şiddet ile üstünden atmaya çalışıyordu. Çocuklar ailelerine, biz eğitmenlere şiddet uygulamaya çalıştılar. Bunun dışında altına kaçırma, uykudan irkilerek uyanma gibi davranış değişiklikleri baş gösterdi” dedi.

Çocuklara ailelerin gözetiminde psikolojik destek sunduklarını belirten Pekdoğan, “Yaptığımız çalışmaları raporlayıp sonuçları psikolog arkadaşlar ile paylaşıyoruz. Kendi içine kapanık olan çocuklar, şimdi bir birleri ile oyu oynuyor ve kimi olumsuz alışkanlıklarını terk etmiş durumdalar. Çocuklar için yaşam alanı oluşturulmayan yerlerde çocukların daha çok şiddete meyilli olduklarını gözlemliyoruz. Çocuklar ilk başta yaşadıkları bu alanlara ‘çadır’ derdi, ancak zaman ilerledikçe ev demeye başladılar. Çünkü bir süre sonra benimsemeye başladılar” ifadelerini kullandı.

En önemli sorun iletişim sorunu

Narlı Kuyu çadır kentinde kalan ailelerin çoğunluğunun mülteci ailelerden oluştuğunu dile getiren Pekdoğan, “Çok fazla göçmen grup var ve bizim en zorlandığımız konuların başında dil sorunu geliyordu. Biraz olsun Türkçe bilen kişiler bize tercümanlık taptı, bu şekilde çocuklara dokunabildik. Biz dil bilmiyoruz diyerek o çocuklara sırt çeviremezdik. Onlar bugünün çocukları, yarının geleceği” dedi.

Çocuk istismarını anlatıyoruz

Çocukların maruz kaldığı hak ihlallerinin başında istismarın geldiğinin altını çizen Pekdoğan, “Çocuklara istismar konusunda bilgi veriyoruz. Çocuklara bedenlerine kimsenin dokunamayacağını, onlardan izin almadan onlara kimsenin yaklaşamayacağını atölyeler ile anlattık. Biz eğitmenler olarak sadece 5 saniye sarılıyoruz, 5 saniyeden sonra sarılmayı bırakıyoruz. İlk günlerde biz sarılmıyorduk. Biz eğitimciyiz, bizimle bağ kuruyorlar. Yarın bir gün başka biri ile bağ kurup sarılmak isteyebilir ve istismara maruz kalabilir” şeklinde konuştu.

SEMSÛR

 

 

#Depremzede #çocuklar #Umut #Bahçesinde #buluşuyor

NATO demokrasi havarisi mi, vahşetin atlısı mı?

NATO’nun son yaptığı Vilnius Zirvesi’nin sonuçları her bakımdan göstermiştir ki NATO demokrasi havarisi değil, vahşetin atlısıdır. Provoke ve kışkırtmalarla dünyayı adım adım nükleer felakete sürüklüyor

Herdem Fırat

11 Temmuz’da NATO’ya üye ülkeler Litvanya’nın başkentinde bir araya geldiler. İsveç’in üyelik durumu günler öncesinde gündemde olduğu için dikkatler daha çok bu konudaydı. Malum İsveç ‘demokrasi sembolü’ olarak biliniyor. Bundan dolayı da İsveç’in Türkiye’nin anti-demokratik taleplerine karşı geri adım atmayacağı, Erdoğan’ın da milliyetçi kesimin desteğini alması için İsveç’in ‘teröristlere destek’ verdiği söylemini sürdürüp bir süre daha bunun propagandasından fayda sağlayacağı yönünde bir beklenti vardı.

Toplantı öncesi üyelik sürecinde Türkiye’nin vetosuna takılan İsveç’in durumu değerlendirildi. Değerlendirme sonucunda daha önce Erdoğan’ın kesin karşı çıktığı üyelik durumuna evet kararı çıktı. Yapılan dar toplantıdan sonra kısa bir birdiri yayınlandı. Bildiride daha önce konuşulanların bir tekrarı vardı. Yine söz konusu olan Kürtlerin durumuydu. İsveç, ne kadar demokrasi sembolü olduğunu Kürt halkına karşı tavrında ortaya koymuştur. Demokrasinin sınırlarını da böylece öğrenmiş olduk. Bunları öğrenmiş olmakla birlikte, toplantıda tam olarak ne konuşuldu da birkaç saat öncesine kadar keskin bir karşı koyma varken birden evet kararı çıktı, merak konusu olmaya devam edecek. Söz konusu NATO’nun toplantıları olunca gerçekler çok sonradan açığa çıkıyor. Bunun nedeni askeri bir örgüt olması ve askeriyenin kendi dışındakileri düşman olarak görmesidir. Sırlar karargâhın dışına taşırılmamalıdır. İsveç’in üyeliği önünde pürüz kalmadığına göre artık asıl meseleler ile ilgilenebilinirdi.

Uzun bir sessizlikten sonra NATO geçen sene Madrid Zirvesi’yle kendini daha görünür kılıp, örgütün kuruluş gerekçelerine geri döndüğünü gösterdi. NATO son iki toplantısıyla bir demokrasi hareketi olmadığını, tam tersine dünya demokrasisi için en büyük tehlikelerin başında geldiğini gösterdi. Geçen yıl Madrid Zirvesi’yle bunu biraz görünür kıldı. Bu seneki zirvede verdiği mesaj ve açıkladığı bildiri ile ne kadar büyük bir risk taşıdığını da görmüş olduk.

Geçen sene Rusya-Ukrayna savaşı başlamadan önce savaşın çıkması için adeta her şeyi yaptı. Savaş başladıktan sonra da savaşın büyümesi için görevini layıkıyla yerine getirdi. Hiçbir şey Rusya-Ukrayna savaşı kadar NATO’yu bu kadar bir araya getiremezdi. Hiçbir şey Finlandiya ve İsveç’i NATO’ya bu kadar kısa sürede yaklaştıramazdı. Ve bu savaş NATO’nun genişlemesinin önünü açtı. Böylece NATO’nun savaştan beslenen bir yapılanma olduğu daha görünür hale geldi. Nitekim aldığı kararlar bunu açıkça gösteriyor

-NATO, nükleer caydırıcı misyonun güvenilirliği, etkinliği, emniyeti ve güvenliğini sağlamak için gereken tüm adımları atacaktır.

– Nükleer kapasitenin modernizasyonu sürecek, nükleer kuvvetlerin esnekliğini ve uyarlanabilirliğini artırmak için planlarda güncellemeler devam edecek.

-2014 Galler Zirvesi’nden bu yana düzenli olarak artırılan savunma payı daha da artırılacak.

-300.000 askeri personelin anında harekete geçirilebileceği bir askeri oluşum kurulacak.

NATO, askeri gücüne dayanarak dünyayı yeniden dizayn etmek için dünyaya meydan okuyor. Aslında bu meydan okumayla adım adım dünyayı felakete sürüklüyor. Genişleme politikası ve savunmaya daha fazla bütçe ayırma kararı dünya güvenliğinin tehlikede olduğuna işaret ediyor. NATO’nun kendine her şeyi hak görüp, diğer devlere yasak ve suç olarak görmesi, karşı kutupta yer alan güçlerin kolay kabul edebilecekleri bir şey değildir. NATO bunu çok iyi biliyor. Bunu bilerek meydan okuyup provoke ediyor.

“Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) belirtilen hırsları ve zorlayıcı politikaları çıkarlarımıza, güvenliğimize ve değerlerimize meydan okuyor. (…)Rusya Federasyonu, müttefiklerin güvenliğine ve Avrupa-Atlantik bölgesindeki barış ve istikrara yönelik en önemli ve doğrudan tehdittir.(…)NATO, Rusya’ya karşı bir tehdit oluşturmuyor.” Yani kendisine göre, kendisi dışında herkes tehdit ama kendisi değil. Ha keza nükleer güce sahip olma konusunda da öyle. Kendi nükleer güç kapasitesini daha ileriye götürme kararı alırken, özellikle Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye ülkelerin nükleer güce sahip olmasını ‘en büyük tehdit’ olarak görüyor. Peki NATO’nun bu nükleer ve askeri yapıyı nasıl kullandığını kim denetleyecek?

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı haksız savaşta, Rusya’nın işlediği savaş suçlarına dayanarak NATO kendini masum bir yapı olarak gösterebilir. Ancak hiçbir şey NATO’nun devletlerin iç politikalarına müdahil olup korkunç darbe tezgahladığı, faili meçhul cinayet stratejisinin mimarı ve her türlü insanlık suçu işleyen kontra örgütlenmelerin merkezi olduğu gerçeğini ortadan kaldıramaz. Yeni devletlerin üyelik süreçlerini bile bu suçlara ‘sessiz kalma’, hatta destek olma şartlarına bağladığını hepimiz görüyoruz.

Bildiride ayrıca ‘terörün her türlüsüne karşı ortak mücadele’ vurgusu yapılmış. Ama neyin terör kapsamına girip neyin girmediğine dair bir değerlendirme, tanımlama yoktur. Bu da istediği yapıyı terörist istemediğini de demokratik, özgürlükçü olarak tanımlama yetkisini veriyor.

Bildiri 2003 Irak’a müdahale ile başlayıp halen devam eden ‘dünyayı dizayn etme’ müdahalesinin daha geniş bir çerçevede devam edeceğini beyan ediyor. Ukrayna’nın yeri NATO’dur denilerek, Rusya-Ukrayna savaşının daha da derinleşeceğinin mesajı verildi. Çin’e ilk defa bu kadar açık bir şekilde meydan okundu. Bu da kışkırtma ve provoke etmeden başka bir şey değildir. Nasıl ki Rusya’yı Ukrayna’ya saldırttıysa şimdi de yapılan açıklama ve hamlelerle Çin’in Tayvan’a saldırmasının zemini hazırlanıyor. İran’a gözdağı verildi tekrardan. Türkiye’nin Rusya’dan uzaklaştırılıp NATO ile daha çok ortak hareket etmesi karşılığında tüm savaş suçlarına sessiz kalınıp, olası yeni işgal saldırılarına da kapı açıldı.

NATO’nun son yaptığı Vilnius Zirvesi’nin sonuçları her bakımdan göstermiştir ki NATO demokrasi havarisi değil, vahşetin atlısıdır. Provoke ve kışkırtmalarla dünyayı adım adım nükleer felakete sürüklüyor. Gıda fiyatlarının, ekonomik krizin bu kadar yükseldiği bir dönemde silahlara yaptırım yapması kesinlikle dünyayı iyi günler beklemediğini gösteriyor. Tabi özgürlükçü hareketler dünya genelinde daha iyi örgütlenip bunun karşısında küresel bir tavır ortaya koyarlarsa başka bir gelecek de mümkün.

#NATO #demokrasi #havarisi #vahşetin #atlısı #mı

Tutuklu siyasetçi Leyla Güven: Çizgi halktır

14 Mayıs seçimlerinde bir öncülük sorununun yaşandığını ifade eden DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, ‘Partiler bir toplumsal harekettir. Partilerde kitle çizgisi önemlidir. Liberalizm ideolojisizliktir. Sonuç olarak 14 Mayıs seçimlerinde bu ilkelerin tamamı gözardı edildi’ dedi

Ferhat Çelik

Cumhur İttifakı’nın 14 Mayıs seçimlerinde yürüttüğü politika ve “milliyetçi” dil, ikinci tur seçimlerinde Millet İttifakı’nın da bu dili tercih etmesiyle toplumsal kutuplaştırmayı derinleştirdi. Cumhur İttifakı Kürtleri hedef alan milliyetçi söylemleriyle seçim meydanlarına çıkarken, ikinci turda benzer politika yürüten Millet İttifakı ise mültecileri hedef aldı. Bu siyaset, Meclis’te de milliyetçi bir tablo oluşturdu. Cumhurbaşkanlığı ve Genel seçimlerin ardından yeniden yapılanma sürecine giren Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise, bileşenleri ve kurullarıyla yaptığı toplantıların ardından halk buluşmalarına başladı. Eleştiri ve özeleştiri sürecinin tüm aşamalarını halkla yürütecek olan HDP, yine halkın nihai kararıyla Büyük Kongre’ye gidecek.

AKP karşısında muhalefetin tutumu ve seçim döneminde yaşanan eksikliklere ilişkin Elazığ Cezaevi’nde bulunan DTK Eşbaşkanı Leyla Güven gazetemize konuştu.

  • 14 Haziran seçimlerini geride bıraktık. Toplumda değişim isteğinin yoğunca görüldüğü ama bunun başarılamadığı da ortada. Bu durumu AKP’nin başarısı olarak mı yoksa muhalefetin başarısızlığı olarak mı görmek gerekir?

Roma işgalinde Gauile (Galya) isimli kitabında Roma İmparatorluğu’nun asla kuvvetle değil, aşıladığı dini hayranlık sayesinde uzun yıllar hüküm sürdüğünü çok iyi izah etmiştir. Yazar haklı olarak şunu söyler; “Halkın nefret ettiği bir yönetimin beş asır yaşamasının dünya tarihinde örneği yoktur… Ve İmparatorluğun 30 alayının 100 milyon insanı itaate mecbur etmiş olması da izah olunamazdı. İtaat ediyorlardı çünkü; Roma’nın büyüklüğünü onların şahıslarında canlandıran İmparator bir ilah gibi herkesçe tapılan bir kimseydi.” “Kitlelere bir din gerekir” sözünü tekrar etmek bu anlamda yeterli olacaktır.

Siyasi, dini ve toplumsal inançları her zaman tartışmalardan uzak tutmak gerekir. Çünkü “Din afyon gibidir” sözü boşuna ifade edilmemiştir. AKP’nin 21 yıllık iktidar serüvenini kısa yoldan anlatabilmek için yukarıdaki paragrafın yeterli olacağını düşünüyorum. AKP, 21 yıl boyunca toplumun bugün somut olarak yaşadığı her şeyi “eşitsizlik-hukuksuzluk-açlık-yoksulluk-çaresizlik vb.” kader, kısmet, fıtrat olarak tanımlarken soyut olan her şeyi de uğrunda bedel ödemesi gereken, “gizemli, gelecek ahiret” olarak pazarlayabilmektedir. Dolayısıyla bu 21 yılı AKP’nin başarısı olarak değil de muhalefetin başarısızlığı olarak tanımlamak daha doğru olacaktır. Cumhuriyet’le de sorunu olan AKP’nin doğru analiz edilmesi ona karşı yürütülecek olan mücadelenin başarılmasında önemli bir yapıtaşı olacaktır.

  • 21 yıldır iktidarda olan AKP karşısında muhalefet 14 Mayıs’ta olduğu gibi neredeyse hiçbir seçimde başarı elde edemedi. Bu durumun nedeni sizce nedir?

AKP’nin Cumhuriyet’e en büyük öfkesi Takke ve Zaviye Kanunu’nun getirilmesi “kılık kıyafet, alfabenin değiştirilmesidir.” Yani dini sembol ve kurumların değişimine dönük politikalarını benimsememiş ve karşısında mücadele edileceğinin yeminini etmiş bir anlayışın temsilcisidir. Laiklik ve evrensel değerlerin “Batı icadı” olduğunu ve “din düşmanlığı” olduğunu her fırsatta dile getirilmiştir. Bir gün mutlaka iktidarı ele geçirip bunlarla mücadele etmek için adeta yemin etmişlerdir. Bu amaçlarına ulaşmak içinse müstakbel hocaları (Fethullah Gülen) ile ortaklık yapmışlardır. Devleti ele geçirince de Hoca ve tayfasına tekmeyi vurarak yola kendi başlarına devam ediyorlar. Dolayısıyla AKP artık sadece iktidar değil aynı zamanda devlettir. Bilindiği üzere “devlet” demek iktidarın kurumlaşmış halidir. İktidar ise devletin, toplumun en ince dokularına kadar sızmış halidir. Kısacası et ve tırnak gibi iç içedirler. Bu nedenle muhalefetin devleti ele alış biçimi baştan sona problemlidir. Kullanılan dilde devleti kutsayan, adeta pamuklara sarıp yere göğe koydurmayan, uğrunda can vermeye hazır olunan, ne kadar eksik-gedik-yanlış varsa iktidara yüklenen bir mantık hakimdir. Dolayısıyla teşhis yanlış olunca tedavi de sonuç vermiyor. Bu mantıkla da 21 yılda hatta 100 yılda yanlış teşhis bedeni ahtapot gibi sardı ve kangrenleşme, çürüme başladı. Bu süreç bugünde devam ediyor.

  • Peki seçim sürecinde nerede yanlışlar yapıldı?

Bütün toplumu itaat etmeye zorlayan, etmeyeni bir şekilde derdest eden faşist AKP-MHP anlayışının iktidarda olduğu bir ortamda 14 Mayıs seçimlerine gidildi. Ülkede her şeyin antidemokratik olduğu, bir tweet nedeniyle insanların tutuklandığı, kendileri gibi düşünmeyen bütün kesimlerin tasfiye edilmeye çalışıldığı bir ortamda seçimleri demokratik bir ortamda gerçekleştirmek mümkün değildir. 2010 referandumundan bu yana adım adım gelinen bu gerici sistemin ya karşısındasınızdır ya da yanında! CHP öncülüğündeki muhalefet farkında olarak ya da olmayarak bu sisteme giden yolun taşlarını döşedi. “Yetmez ama…” ile başlayan birçok pratikle de adeta XL bedene ulaştılar. Kötülüklerin sıradanlaştığı, sözün anlamını yitirdiği, yaşanan hukuksuzlukların kanıksandığı bir ortamda seçimler tek ve yegane çözüm olarak görüldü. Muhalefet topluma adeta “Aman ha! Bir şey yapmayın, itiraz etmeyin, ayağa kalkmayın, susun” dedi. Oysa susmak bu anlamda ölümdür! Muhalefet toplumun tepkilerini doğru yere örgütleyebilseydi bugün başka şeyler konuşuyor olurduk. Oysa, Zerdüşt misali kötülük güçleriyle sürekli mücadele edebilecek ve asla pes etmeyecek bir tarz geliştirilebilinirdi. Çünkü hayat ve halk, kanunlardan ve iktidardan daha güçlüdür.

  • Seçim süreci boyunca Kürtlere dönük söylemler ve yaklaşımını nasıl buldunuz?

Evet; seçimleri geride bıraktık. Her zamanki gibi klasik eril sözler havada uçuştu; “Adam çalıştı, adam kazandı, adam yendi” vb. birçok şey söylendi. Oysa “adam” Goebbels taktiğini uyguladı. “Bir kere söylenen yalan, yalan olarak kalır. Ama bin kere söylenen bir yalan hakikate dönüşür” der Goebbels. “Biz haklıydık ama onlar kazandı” demek yetmiyor. Nedenleri tekrar tekrar ele almak gerekir diye düşünüyorum. Bu seçimlerde diğer bütün seçimler gibi Kürt siyasal hareketi üzerinden, Kürt halkına hakaret etmekle geçti. Tabi ki bunu kardeşlik adı altında yaptılar. Kardeşlik dilden gelir, gönülden gelir. Dil gönül ise ve gönül dil ise tabi ki öyledir, özden gelir. Aksi laftan gelir, lafta kalır. Nefret dilini benimsemiş, küfre-şiddete iman etmiş, asmaktan, kesmekten başka laf bilmeyen, ipten saptan konuşan, gözünü kan, dilini kin ve kalbini intikam bürümüş siyasetçi kesimlerin kardeşlik dediği yerden, şehirleri, denizleri aşarak uzaklaşmak gerekir. Kürt halkı yıllardır bu sahte kardeşlik edebiyatından çok çekti. Muhalefet de iktidar da bu konuda zahmet etmesinler. Kürtler bu sahtekarca söylenen kardeşlik edebiyatı defterini çoktan kapattı.

  • Muhalefetin yaklaşımını nasıl buldunuz?

Cumhuriyet tarihi boyunca bir kez daha görüldü ki, siyasi partilere seçimleri kazandıracak olan da kaybettirecek olan da “Kürt Sorunu”dur. Çok iddialı bir söz gibi gelebilir ama realite budur. Eğer muhalefet bu seçimlerde eveleyip-gevelemeden, sağa-sola çekmeden, kaygı duymadan, savunmacı yaklaşmadan, cesurca, bu ülkenin hakikati olan Kürt Sorunu konusunda varsa projesi ve politikaları açık yüreklilikle kamuoyu ile paylaşsaydı, dizleri üzerine emekleyerek kazanmaktansa ayakta haklı ve dimdik bir şekilde seçimleri kazanırdı. Nasıl oluyor da muhalefet iktidar ile Kürt sorunu konusunda hemen hemen aynı düşünüyor? Sanırım mutabık oldukları tek konu biziz. AKP ülkenin bütün kaynaklarını Arap sermayesine peşkeş çekti. Cumhuriyet değerlerini ters yüz etti. Memleketi adım adım İran İslam Cumhuriyeti modeline doğru götürdü. Zaten problemli olan “Kuvvetler ayrılığı” ortadan kaldırıldı. Ama muhalefeti “Beka sorunu” diye hamasi nutuklarla peşinden gezdirdi. Bu konuda cılız tepkiler olsa da gündem yaratacak açıklamalar gelmedi. Günün sonunda seçim boyunca Kürt halkına hakaret yarışında iktidar ve muhalefet berabere kaldılar. Çünkü susmak onaylamaktır.

  • Seçimlerde yaşanan eksikliklerden birinin de “öncülük” sorunu olduğu ifade edildi. Sizce de bir “öncülük” sorunu var mıydı?

“İşte halkım gidiyor, onları takip etmeliyim. Çünkü ben onların lideriyim” diyor Gandi. Halkın isyanını takip eden bir lider olmanın yolu, halkın neye isyan ettiğini anlamaktan geçiyor. Tek kişinin akıl gücü ne kadar gelişkin olursa olsun, toplumsal havuza akmıyorsa, toplum havuzundan beslenmiyorsa, kendi yatağında kurumaktan başka şansı yoktur! Böyle bir akıl toprağa ulaşmayan su gibidir. Toplumu bir arada tutan yaşam tohumlarının yeşermesine katkıda bulunamaz. Ancak yaşama yön veriyorsa “akıl” olarak adlandırılır. Liderlik konusunda Ortadoğu zihniyetinin kök karakterinin toplumsallığa dayalı olduğunu belirtebiliriz. Ortadoğu zihniyet yapıları “ihtiyaçlar gereğince inşa edilmiştir.” Toplumsallık, kominalite demektir. Birlik, barış, eşitlik, paylaşım, emek kutsallık demektir. Bu toprakların ana karakteristik özellikleri bu eksende inşa edilmiştir. Zerdüşt’ten Zenobia’ya, Hallâc-ı Mansûr’dan Rindêxan’a, Belkız’tan Babek’e kadar hep bir özgürlük arayışı ve dirilişi somut bir şekilde süre gelmiştir. Erk zihniyetin gelişmesiyle birlikte artık bu anlayıştan söz etmek mümkün değildir.

Bu coğrafyada artık taht kavgalarının sıkça yaşandığı, iktidarların babadan oğula geçtiği, eldeki gücü kullanarak her türlü yetkilerin ele geçirildiği, baskı ve zora dayalı diktatör kişilikler ortaya çıkmıştır. Bütün bunlara bakıldığında bazı kişiler kral, padişah, prens, ağa, bey, mir, başkan ve buna benzer sıfatlar almışlar ama asla “lider” olamamışlardır. Kul-köle anlayışından tam olarak azade olunamadığı için “Padişahım çok yaşa” kültürü devam etmektedir. Lider; halkın içinde bulunduğu durumu doğru tahlil edebilen, eşitlik ve adalet ilkesinden asla taviz vermeyen, günübirlik politikalarla değil uzun vadeli ve öngörülü politikalarla hareket eden, çağdaş ve evrensel değerleri önceleyip kendisini sürekli Rönesans’a tabi tutan kişidir.

Halk gibi yaşayan ve onlardan biri olduğunu unutmayandır. Elitleşen, konformist yaşamın büyüsüne kapılanlar lider olamazlar! Gerçek lider Mandela, Gandi, Abdullah Öcalan gibi yetkilerini paylaşabilen ve herkes gibi yaşayabilendir. Günümüzde gördüğümüz liderlerin pratikleri ortadadır. Erdoğan kurnaz, pragmatist, kinci, öfkeli ve iktidarını sürdürmek için din dahi her şeyi araç olarak kullanabilme kabiliyetine sahip biridir. Diğer parti liderleri “HDP-DBP” (Çünkü bizde eşbaşkanlık var) hariç pasif, edilgen bedel ödemeyi göze alamayan, ürkek, halka güven vermeyen daha çok Erdoğan’ı taklit eden bir görünüme sahip olduklarını belirtebiliriz. Kendi partilerinde dahi demokrasi kültürünü benimsemeyenlerin, ülkesine demokrasi getirme olasılığı sıfırdır. Dolayısıyla iktidarı ele geçirebilirsiniz, kendinizi sınırsız yetkilerle donatabilirsiniz ancak “lider” olamazsınız. Partiler bir toplumsal harekettir. Partilerde kitle çizgisi önemlidir. Liberalizm ideolojisizliktir. Sonuç olarak 14 Mayıs seçimlerinde bu ilkelerin tamamı gözardı edildi. İdeolojisizlik ve ilkesizlik beraberinde başarısızlığı getirdi. Doğal olarak bu yenilginin birinci sorumlusu tüm yetkileri kendinde toplayan liderlerindir. Evet; açık yüreklilikle belirtmek gerekir ki seçimlerde ciddi bir liderlik sorunu yaşanmıştır.

  • Son olarak seçim sonuçlarına ilişkin ne ifade etmek istersiniz?

Sonuç olarak çok açık ve net belirtmek gerekir ki bizim gibi dili, kimliği, kültürü yok sayılan bir halk için seçimler amaç değil, araçtır. Tekçi, baskıcı, inkarcı, milliyetçi kodlarla oluşan mevcut devlet olgusu var olduğu müddetçe seçimlerde sadece yöneten kişinin değişimi söz konusudur. Türk-Sünni-erkek karakterli olan faşist cunta anayasası yerinde durduğu müddetçe seçimlerin bir değişim getirme şansı yoktur. Tam yüzyıldır bu Cumhuriyet Kürt halkına zulüm üretiyor. Bu gerçekliğin gelinen aşamada manipüle edilme şansı yoktur. Eğer 1921 Anayasası’na bağlı kalınsaydı bu acılar yaşanmayacaktı. Dersim, Ağrı, Zilan… onlarca isyan olmayacaktı. Yakın tarihte Öcalan’ın çözüm perspektifi dikkate alınsaydı Roboski ve daha birçok acı yaşanmayacaktı. Demokratik Cumhuriyetle ortak, eşit, birlikte yaşam mümkün olacaktır. Gördüğümüz kadarıyla Türkiye’yi yönetenler çözümsüzlükte ısrara devam edecekler. O halde bizim de haklı ve meşru mücadelemiz yaşamın her alanında kesintisiz devam edecektir. Bu konuda küstahça, Kürt halkına öğüt verenlere Pablo Neruda’nın bir sözünü hatırlatalım, “Bana öğüt verenler zamanla delirdiler, iyi ki delirdiklerine hiç aldırmadım.”

Abdullah Öcalan’ın suya attığı taşın yarattığı halka bütün Ortadoğu’da yayılmaya devam ediyor. Türkiye’de iktidar da olsun muhalefet de olsun, ülkesini sevdiğini iddia eden bütün siyasetçilerin Kürt halk gerçekliğini tam olarak bilince çıkarıp ırkçı, milliyetçi duygularda ani bir şekilde çözüm için sorumluluk alması kaçınılmazdır. Aksi durumda emperyalist güçlerin “ tavşan kaç, tazı tut” politikası devam edecektir. Başta ekonomik kriz her alanda çoklu krizler artarak devam edecektir. İktidarın son dönemlerde KDP-HÜDAPAR üzerinden geliştirdiği yeni muhatap arayışları da zaman kaybından başka bir işe yaramayacaktır. Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünde muhatap Abdullah Öcalan şahsında Kürt halkının kendisidir. Bizler Kürt politik tutsaklar olarak hakikat ve adalete, ülkemizin demokrasisinin bugünü ve geleceği olsun diye bütün hukuksuzluklara karşı direnmeye devam ediyoruz. Dünyanın her bir köşesinde yaşayan halkımız bilsin ki mücadelemiz sonuç alma noktasına gelmiştir. Kadın öncülüğünde Rojava’da doğan güneş, bütün Mezopotamya coğrafyasını ısıtacak güçtedir. Bizler hakikate aşık bir halk olarak mutlaka kazanacağız.

 

#Tutuklu #siyasetçi #Leyla #Güven #Çizgi #halktır

Tecride karşı OHRC’ye yürüyüş

İsviçre’nin Lozan ve Cenevre kentlerinde PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride karşı BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’ne yürüyüş düzenlendi

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik sürdürülen tecride karşı İsviçre’nin Cenevre ve Lozan kentlerinde Cenevre Demokratik Kürt Toplum Merkezi’nin (CDK) çağrısıyla yürüyüşler düzenlendi.

Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin (OHCR) önüne düzenlenen yürüyüşlerde, tecride karşı Avrupa devletleri ile yetkili kurumlara sorumlulukları hatırlatıldı ve Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünün sağlanmasının taleplerinin yer aldığı sloganlar atıldı. Yürüyüşte açlık grevini sürdüren Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in posterleri de taşındı.

OHCR binasının bulunduğu Palais Wilson meydanında KNK’nin tecride ilişkin hazırlamış olduğu Fransızca basın metni okundu. CDK Cenevre Eşbaşkanı Mehmet Latif Çelebi, 28 aydır uluslararası hukuka ve insan haklarına aykırı bir biçimde tecridin sürdürüldüğüne değinerek,  “Önderliğimizin yaşamına yönelik tehdit mektupları söz konusu. Bu mektupların hangi amaç doğrultusunda hangi eller tarafından yazıldığını Kürt halkı çok iyi bilmektedir. Kürt halkı 28 aydır Önderliğinin sağlığı, güvenliği ve en önemlisi yaşamından habersizdir” diye konuştu.

Açlık grevleri için çağrı

Çelebi, Hewlêr’de 23 Temmuz 2019’dan bu yana cezaevinde tutulan ve son olarak işlemedikleri bir suçtan dolayı yargılanmalarını protesto etmek için açlık grevine giren Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in taleplerinin karşılanarak serbest bırakılması talebini dile getirdi.

Kaynak: MA

#Tecride #karşı #OHRCye #yürüyüş

Meclis’te çok dilli selamlama gerginliği

Yeşil Sol Parti’li Beritan Güneş Arpça ve Kürtçe dahil 5 dilde selamlama yaptı. Selamlamaya tepki gösteren İYİP’li Dervişoğlu ‘şerh’ kelimesini kullanınca Önder ‘kurduğunuz cümlelerde Arapça ifadeler var’ dedi

AKP’nin Meclis’e sunduğu Torba Kanun Teklifi’ne dair Genel Kurul’da söz alan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti ) Mêrdîn Milletvekilli Beritan Güneş, Mêrdîn halkına Kürtçe, Süryanice, Arapça, Zazaca, dahil 5 dilde teşekkür etti. Ancak AKP, MHP ve İYİ Parti sıralarından Meclis Başkanlığı’nı sürdüren Yeşil Sol Parti Milletvekili Sırrı Süreyya Önder’den Güneş’e müdahale edilmesine dair sesler geldi. Bu sırada Güneş’in sözü yarıda kesildi.

Çok dilli selamlama

Müdahale talebinde bulunanlara seslenen Önder, Güneş’in Mêrdîn halkının çeşitliğine dikkat çektiğini ve anlaşılmayan bir durumun olmadığını söyleyerek, tepki gösterdi. Bu sırada Önder’in sözü de “öz tüzük var” şeklinde ifadeler ile kesildi.  Önder, “İç tüzük var ve ben de en az sizin kadar biliyorum” diyerek, konuşmasını sürdürdü. Önder, “Çanakkale’de yana yana hayatını veren insanlar bunlar. O gün orayı işgal eden İngilizlere, Fransızlara karşı. Bu ülkede İngilizce, Fransızca şimdi resmi dil, eğitim dil oluyor. Burada bir selamlamaya benim müdahale etmemi istiyorsunuz” dedi. Bu sırada Meclis’ten alkış yükseldi. Önder, “Buna müdahale etmeyi başta ayıp olarak görüyorum” dedi.

Önder’den İYİP’li vekile yanıt

Güneş’in sözleri ardından söz alan İYİ Parti Müsavat Dervişoğlu, Güneş’in Kürtçe dahil diğer diller ile yaptığı selamlamanın iç tüzüğe aykırı olduğunu ileri sürdü ve Türkçe dışında bir dil ile konuşulmaması gerektiğini savundu. Buna karşı Meclis Başkanı Sırrı Süreyya Önder’e de tepki gösterildi. Bunun üzerine Önder, “Sayın Dervişoğlu, dedi ki; ‘burada bir şey şerh ediliyor. Ben Arapça bilmiyorum’ Şerh etmek Arapça’dır. Türkçe ile uzaktan yakından ilgisi yoktur.  Arapça konuştunuz. Bakın ‘burası bana müdahale edin’ diyor. Müdahale de Arapça’dır. Vekil de Arapça bir selam vermiş. Buraya girersek çıkamayız” diyerek, birleşime on dakika ara verdi.

ANKARA

#Mecliste #çok #dilli #selamlama #gerginliği

TELE 1, 7 gün karartılacak

RTÜK’ün TELE 1’e tebliğ ettiği kararına göre kanal, 18 Temmuz’da 7 gün süreyle karartılacak.

Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Merdan Yanardağ’ın PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride karşı sözleri nedeniyle tutuklanmasının ardından TELE 1’e verdiği yayın durdurma ve idari para cezasını tebliğ etti. TELE 1, 18 Temmuz itibarıyla 7 gün süreyle karartılacak.

RTÜK, TELE 1’e ayrıca idari para cezası ve  “4 Soru 4 Yanıt’a” 5 program durdurma cezası verdi. TELE 1’e iletilen tebliğe göre, 7 günlük ekran karartma cezası 25 Temmuz’da sona erecek.

RTÜK’ün verdiği cezaya TELE 1 itiraz edecek. Söz konusu kararla ilgili yürütmenin durdurulması için dava açacak.

HABER MERKEZİ

#TELE #gün #karartılacak

Balıkesir’de 2 HDP’li tutuklandı

Balıkesir’de 2 gün önce gözaltına alınan HDP Balıkesir İl Yöneticisi Adbulhalim Aksu ve HDP üyesi Serdar Kocaman tutuklandı

Balıkesir’de 11 Temmuz sabahı gözaltına alınan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Balıkesir il yöneticisi Abdulhalim Aksu, HDP Edremit İlçe Eşbaşkanı Emrah İşler, HDP Bandırma ilçe yöneticisi Baran Aşar ve HDP üyesi Serdar Kocaman emniyetteki işlemlerinin ardından bu sabah adliyeye sevk edildi. HDP’liler savcılık sorgusunun ardından tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edildi.

Sulh Ceza Hakimliği’ne çıkarılan 4 kişiden HDP Edremit İlçe Eşbaşkanı Emrah İşler ve HDP Bandırma İlçe Yöneticisi Baran Aşar adli kontrol şartıyla serbest bırakılırken, Balıkesir İl Yöneticisi Adbulhalim Aksu ve HDP üyesi Serdar Kocaman ise ‘örgüt üyeliği’ iddiasıyla tutuklandı. Aksu ve Kocaman Kepsut’ta bulunan Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’ne götürüldü.

BALIKESİR

#Balıkesirde #HDPli #tutuklandı