Ana Sayfa Blog Sayfa 178

Avukat Yürekli: İngiltere’de sendikalar tecridi tartışırken ülke aydını buna yanaşmıyor

PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan özgürlüğünün hukuken gündeme geldiğini belirten avukatı Cengiz Yürekli: Toplum bu talebi yükseltmeli

İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 24 yıldır ağır tecrit koşulları altında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’dan, 28 aydır hiçbir şekilde haber alınamıyor. PKK Lideri, son olarak 25 Mart 2021 tarihinde kardeşi Mehmet Öcalan ile yaptığı “kesintili” telefon görüşmesinde, “Devlet de yanlış oynuyor, siz de. Bu hukuki değil, doğru da değil. Bu asla kabul edilemez. Bu aynı zamanda çok tehlikelidir. Avukatlarımın buraya gelerek benimle görüşme yapmasını istiyorum” diyerek, bu durumun olası tehlikelerine işaret etmişti. Hukuk literatüründe mutlak iletişimsizlik (incommunicado) anlamına gelen bu uygulama, İmralı’da tutuklu bulunan Veysi Aktaş, Hamili Yıldırım ve Ömer Hayri Konar’a dönük de uygulanıyor. Haber alınamama halinin neden olduğu endişeler, son olarak PKK Lideri Öcalan’a tehdit içerikli mektupların verildiği yönünde açıklamalarla arttı.

İmralı’da haber alınamama haline dönük tepkiler yükselirken, Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Cengiz Yürekli, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlük koşullarının hukuki olarak gündeme geldiğini söyledi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Abdullah Öcalan’ın “umut hakkı” ile ilgili verdiği kararıyla ihlalin tespit edildiğini belirten Yürekli, PKK Liderinin umut hakkının 25’inci yıldan sonra gözden geçirilmesi gerektiğinin altını çizdi. Bununla birlikte PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın özgürlük koşullarının hukuken gündeme geldiğini vurgulayan Yürekli, bunun toplumsal taleplerin yükselmesiyle mümkün olduğunu söyledi.

İmralı’nın pozisyonu

İmralı ve Sayın Öcalan’ın statüsüne ve hukuki pozisyonuna dair derinlikli tartışmalar yürütmek ve yeni kavramlar üretmek gerektiğini belirten Yürekli, “Mevcut haliyle İmralı’yı bir cezaevi olarak tanımlamak mümkün değil. 25 Mart 2021’den beri haber alamıyoruz. Daha önce de haber alamama durumları söz konusu olmuştu ancak bu denli şiddetli bir boyutta değildi. 2016-2019 yıllarını kapsayan 3 yıl boyunca haber alamamıştık. Fakat o vakit avukatları olarak biz, kısıtlama gerekçelerine ve engelleme sebebine mahkeme kararları ile ulaşabiliyorduk. Şuan gelinen aşamada bilgi almamızı engellemek adına bu kanallar da kapatıldı. O yüzden orada ne olduğuna dair hiçbir şekilde bilgimiz yok. Güncel olarak da oradaki yaşam koşullarına dair, oradaki tutulma durumuna dair bir bilgi vermemiz de söz konusu değil. Şuanda önümüzdeki bilgilerde CPT’nin 2019 ziyaretine dair yayınladığı raporlarına dair bilgileridir” diye ifade etti.

Başka örneği yok

İmralı’ya bu kadar farklı yaklaşımın nedeninin “Sayın Abdullah Öcalan’ın toplumsal karşılığı ve politik gücüdür” diyen Yürekli, “Elbette dünyanın başka yerlerinde bilmediğimiz uygulamalar söz konusu olabilir. Ancak İmralı’nın bir de şöyle bir farkı söz konusu: İmralı Türkiye sınırlarında, Avrupa hukukuna tabi bir yerde duruyor. Şuanda Avrupa hukukuna baktığımızda, böylesi bir sistemin olamaması gerekiyor. Buna rağmen geldiğimiz an itibari ile Avrupa hukuk sınırları içerisinde, aynı politik kimliğe, aynı etnik kimliğe sahip dört insandan üç yıla yakındır haber alamıyoruz. Bir adada kapalı tutulmuş durumdalar. Bunun örneğinin olmadığını söyleyebiliriz” dedi.

Mesafe koymanın sonuçları

Tecridin neden bu kadar yoğun bir şekilde uygulandığı, neden bu kadar ısrarla dayatıldığını, bununla ne gibi sonuçlar hedeflendiğinin anlaşılması gerektiğini aktaran Yürekli sözlerini şu şekilde sürdürdü:

“Bunun en net örneğini 2023 seçimlerinde görebiliriz. Ben mevcut seçimi asla bir başarısızlık olarak değerlendirmiyorum. Kürt halkı kazanımlarının zirve noktasındadır. İnanıyorum ki bunu, Türkiye halkları ile beraber Türkiye’nin demokratikleşmesi ve insan haklarına duyarlı olması noktasında daha da ileri safhaya götürecektir. Halkın her yerde sloganlaştırdığı ve kendi özgürlük değerinin temsili olarak gördüğü Abdullah Öcalan’a mesafe koymanın getirdiği sonuçlardan biri olarak bunu ele almamız mümkündür.

Objektif veriler

Ancak kısır tartışmalara girmeden şunu da görmek gerekiyor. Eğer ki bir başarısızlık olarak değerlendiriliyorsa, yahut yapısal bir sorun olarak ele alınıyorsa, şu hususların görülmesi gerekiyor: Birincisi, Sayın Abdullah Öcalan’ın politikaya dahiliyeti, ikincisi Kürt sorunu ve Türkiye siyasetinde ki belirleyiciliğini görmemiz gerekiyor. Özellikle 7 Haziran 2015 sürecine çok çok atıf yapılıyor. Bir başarı olarak değerlendiriliyor. Ama orada görülmesi gereken şudur: Sayın Abdullah Öcalan’ın doğrudan siyasete müdahalesi olan bir süreçti. Sayın Öcalan yeni bir dönem olarak kurguladı o süreci. O süreçte izlenmesi gereken siyasetin çerçevesini çizdi, gereken araç ve yöntemleri oluşturdu. Doğrudan topluma seslendi. Bu başarının bunun sonucu olduğunun görünmesi gerekiyor. Bu sübjektif bir değerlendirme değil, bu objektif verilerin sonucudur.”

Mutlak iletişimsizlik hali

Mutlak iletişimsizlik halinin yeterince gündeme alınmadığını aktaran Yürekli, “Başta da Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki sorunlarının muhatabı olarak, hukuki temsilcileri olarak, buna çözüm arayan kişiler olarak kendimizi de sorumlu olarak görüyoruz. Kimseyi bundan muaf tutmuyoruz. Öncelikle bu hakikatlerle barışılması gerekiyor. Sistemin iktidarın çizdiği sınırların dışına taşınması gerekiyor. Ancak bu şekilde bir mücadele söz konusu olabilir. Umut hakkı kapsamında Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü talep edebilmek hukuki bir taleptir. Bunun ötesinde dünyanın her yerinde bu tarz oluşumların, bu tarz tecrit ve işkence uygulamalarına karşı çıkılır. Guantanamo’ya dair dünya kadar bir külliyat var. Oradaki önde gelen yargı mercileri farklı muhalif şartları oluşturdular. Aydınlar, yazarlar kampanyalar düzenlediler. Buna dair doktrinlerde tartışmalar gerçekleşti. Ancak İmralı’ya dair böyle bir şey göremiyorsunuz. Ülke aydını buna yanaşmıyor. İngiltere’de sendikacılar Almanya’da enternasyonel gençler, İtalya’da belediyeler Sayın Abdullah Öcalan’ın fikirlerini ve özgürlüğünü tartışırken, burada iktidarın dayatmalarını mazeret olarak sunup Abdullah Öcalan gerçekliğini tartışmamak, kabul edilebilir bir durum değildir” diye belirtti.

Toplumsal talepler yükseltilmeli

AİHM’in Abdullah Öcalan’ın umut hakkına dair vermiş olduğu bir kararı olduğunu ifade eden Yürekli, “Bu anlamda ihlali tespit etti. Buna dönük başvurular var. 25’inci yıldan sonra Sayın Öcalan’ın umut hakkının gözden geçirilmesi gerekiyor. Şuan Türkiye’de buna dair bir mekanizma oluşturulmuş değil. Ancak bunun anlamı şudur Sayın Öcalan’ın özgürlüğü hukuken gündeme gelmiştir. Bunun zemini oluşmuştur ve kapısı aralanmıştır. Ancak bunu hayata geçirecek olan politik ve toplumsal güç olabilmek ile ilgilidir. Yoksa bu hukuka ayak diremek söz konusudur. Bunu sürece yaymak ve zamanla anlamsızlaştırma ihtimali söz konusudur. Bunu hayata geçirecek olan toplumsal talepleri yükselmektir. Politik olarak güç olmaktır” dedi.

Haber: Diren Yurtsever – İbrahim Irmak / MA

#Avukat #Yürekli #İngilterede #sendikalar #tecridi #tartışırken #ülke #aydını #buna #yanaşmıyor

IPPNW Direktörü: Tecrit bir işkence

IPPNW Direktörü Gisela Penteker, PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecride ve uluslararası kurumların sessizliğine değindi: Tecrit bir işkence

İmralı Adası’nda ağırlaştırılmış tecrit koşulları altında tutulan ve yaklaşık 28 aydan bu yana da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile diğer tutsaklar Ömer Hayri Konar, Hamili Yıldırım ve Veysi Aktaş’tan hiç bir haber alınamıyor. Sayısız aile ve avukat başvurusu yapılırken diğer yandan da uluslararası çağrılar ve başvurular yapılıyor. Abdullah Öcalan üzerindeki mutlak tecridin kırılması ve fiziki özgürlüğü için yapılan başvuru ve çağrılar ise Adalet Bakanlığı tarafından görmezden geliniyor. Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Hekimler (International Physicians for the Prevention of Nuclear War-IPPNW) Direktörü Gisela Penteker, yıllardır sürdürülen ağırlaştırılmış tecride dair JİNNEWS’ten Melek Avcı’ya değerlendirmelerde bulundu.

Hukuka aykırı

PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik 28 aydır sürdürülen mutlak tecridi ve haber alamama halini bir işkence olarak nitelendiren Gisela, Türkiye’nin bu tecrit ile halka olan kibrini de gösterdiğini söyledi. Gisela, “Bence bu zalimce ve Türk yetkililerin tutukluya, ailesine, avukatlarına ve halka karşı olan kibrini ve hafife alma halini gösteriyor. Sayın Öcalan’ın ve diğer tutsakların İmralı’da öncesinde ve son 28 aydır bu şekilde tecrit edilmesi işkenceden başka bir şey değildir. İnsan haklarına ve uluslararası hukuka aykırıdır. Bu tecrit hiçbir anlam ifade etmiyor, çünkü Sayın Öcalan’ın destekçileri arasında spekülasyonlara ve endişelere yol açmaya çalışmak dışında bir işe yaramıyor” diye belirti.

Fikrinden korkuyorlar

Binlerce başvuruya rağmen görüşlerin engellenmesi ve sessizliğin iktidarın farklı bir toplum tahayyüllünü tehdit olarak görmesinden kaynaklandığını söyleyen Gisela, “Türkiye’de ve uluslararası arenada kimileri Sayın Öcalan’ı bir ‘suçlu’ ve ‘terörle bağlantılı’ olarak görüyor. Türkiye kendisini ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Çünkü kendisini bir tehdit olarak görüyorlar. Gerçek anlamda onun kitaplarını okuyan ve temelde eşitlikçi, ekolojik ve katılım anlayışı üzerinden bir toplum tahayyülü fikrini anlayan çok az kişi mevcut. İktidardakiler için bu fikir ve sistem sahip oldukları ayrıcalıklara, koltuklarına ve birçok şeye yönelik bir tehdit. İkincisi ise batılı ülkeler doğuya ve Rusya’ya karşı NATO’nun siperi olarak Türkiye’ye ihtiyaç duyuyorlar. Ortada bir çıkar var ve sürekli olarak Türk hükümetinin şantajına açık haldeler. Uluslararası adım atılmaması bundan kaynaklanıyor diye ifade edebilirim” dedi.

CPT görevini yapmıyor

Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) Eylül ayında İmralı’ya yaptığı ziyaret raporlarını açıklamamasını ilişkin tutumunu eleştiren Gisela, “Bu, Birleşmiş Milletler’in organlarının kurallarına göre işletiliyor. Bu kurumlar için ulusal egemenlik çok yüksek bir önceliktir ve uluslararası antlaşmaların ve anlaşmaların bir ön koşuludur. Bu nedenle, çok açık ve net Türk hükümetinin izni olmadan rapor hakkında bilgilendirme yapmıyorlar. İmralı Cezaevi’nde yaşanan hak ihlali ortada. Tecrit, uluslararası düzeyde işkence olarak sınıflandırılmaktadır. Ancak farklı siyasi koşullarda uluslararası hukukun iktidardakilerin çıkarlarına göre göreceleştirildiğini görüyoruz. Yine de tutsaklara ve onların insan haklarına saygı gösterilmesini tekrar tekrar istemek zorundayız. Her fırsatta dile getirmek durumundayız” sözlerini kullandı.

Mesajlar umut oldu

Abdullah Öcalan’ın çözüm sürecinde ve Kürt halkı üzerindeki büyük etkisine değinen Gisela, iktidarın bu süreci kendi eliyle sonlandırdığını belirterek şöyle konuştu: “Sayın Öcalan’ın birçok Kürt üzerinde hâlâ sahip olduğu etkiye dair örnekler mevcut. 2013/14’teki kısa süreli barış sürecinden, Dolmabahçe anlaşmasına kadar o ve PKK liderleri barış görüşmelerinin tarafıydı. Görüşmeler oldukça başarılı geçti ve birçok kişiye umut verdi. Ama cumhurbaşkanı ve iktidar partisinin istediklerini vermedi ve bu yüzden barış süreci iktidar tarafından durduruldu. İki kez ölümcül açlık grevini durduran da Sayın Öcalan’ın İmralı’dan verdiği mesajlar olmuştur.”

Savaş çözüm değil

“Savaşların ve çatışmaların şiddet ve baskıyla çözülemeyeceği bir gerçektir” diyen Gisela, son olarak şunları belirtti: “Tüm taraflar aynı masada oturmalıdır. Bu davadaki tüm taraflar, Sayın Öcalan, Türk hükümeti, farklı Kürt grupları ve onların temsilcileri anlamına geliyor. Bu süreç Birleşmiş Milletler kontrolünde olmalıdır. Sayın Öcalan’ı ve destekçilerini tecritte bırakmak işkencedir. Uluslararası toplum, Türkiye cumhurbaşkanını kendisine muhalif olanları hapse atmak ve susturmak yerine reformlara, barış sürecine ve demokratik kurallara geri dönmeye çağırmalıdır.”

HABER MERKEZİ

#IPPNW #Direktörü #Tecrit #bir #işkence

Zeyneb Murad: Kürt sorununun kilidi İmralı’da

Demokratik güçlerin İmralı tecridini kırmak için mücadeleyi büyütmesi gerektiğini belirten KNK Eşbaşkanı Zeyneb Murad, ‘Kürt sorununun kilidinin İmralı’da olduğunu herkes biliyor. Kürtler de bulundukları her yerde eylemleriyle İmralı tecridine ‘artık yeter’ demelidir’ dedi

Uluslararası komployla getirildiği İmralı F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde 24 yıldır ağır tecrit koşullarında tutulan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın aile ve avukat görüşüne dönük engellemeler sürüyor. Kurdistan Ulusal Kongresi (KNK) Eşbaşkanı Zeyneb Murad, İmralı tecrit sistemini, Avrupa İşkencenin Önlenmesi Komitesi’nin (CPT) yanı sıra uluslararası kurumların sessizliğini değerlendirdi.

İkiyüzlülük

Tecridin temel amacının PKK Lideri Öcalan’ın demokratik ulus projesini ortadan kaldırmaya yönelik olduğunu ifade eden Murad, uluslararası güçlerin sessizliğinin de “ikiyüzlülük” olduğunu söyledi. Sessizliğin aynı zamanda tecride onay vermek olduğunu dile getiren Murad, “Batı devletlerinin desteği ve rızası olmadan, Türk devleti bir şey yapamaz. Sayın Öcalan’ın tecrit altında tutulmasındaki en büyük aktör, uluslararası devletlerdir” dedi.

Kaostan besleniyorlar

Dünyada kriz halinin her geçen gün derinleştiğini belirten Murad, “Dünyada ve Ortadoğu’da mevcut sorunların çözümü için Sayın Öcalan demokratik bir çözüm projesi ortaya koydu. Bu proje tüm halklar ve inançlar için barış ve özgürlüğün anahtarıdır. Barışı destekleyenlerin bu projeye büyük bir ilgi ve alakası var. Bu proje hegemonik güçlerin çıkarlarına göre değil. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan ulus-devlet sistemi bu yüzyılda yıkılmış bir şekilde kendini sürdürüyor. Ama Sayın Öcalan’ın ortaya koyduğu Demokratik Ulus projesi, halk örgütlemesiyle büyüyor. Tecridi derinleştirerek, bu büyümeyi engellemek istiyorlar. Bu projede halkların bir arada yaşama, kadın hakları, doğayı savunma ve kendi kimliğini tanıma var. Bunlar da bu güçlerin yönetim şekli için tehlike arz ediyor. Hegemonik güçler savaşla, kaosla kendini besler. Bununla yüzyıllık ulus-devlet sistemini devam etmek istiyorlar” şeklinde konuştu.

Kürtleri inkar etmektir

Tecrit ve savaşın derinleştirilmesinin aynı zamanda Kürt inkarı olduğunu vurgulayan Murad, “Kürtler artık eski Kürtler değil, proje sahibidir ve bu kaosa alternatif olan bir halktır. Artık eskisi gibi Kürtleri inkar edemezler. Çünkü Kürtlerin uluslararası düzeyde bir diplomasisi var. Bugün kim bölgede ittifak yapmak isterse ya da adım adım atmak isterse, Kürtlere danışmak zorundadır. Bu da Sayın Öcalan’ın fikirleri ve projesiyle oldu. Bu nedenle İmralı’da yapılanlar aslında yüzyıl önceden Kürtlere ‘siz statü sahibi olamazsınız’ ısrarıdır” dedi.

Artık yeter diyelim

Abdullah Öcalan’ın çözüm projesiyle uluslararası diyalogun önünü açtığını belirten Murad, bu noktada Kürtler arasında parçalı halin olumsuz etkileri üzerinde durdu. Kürtler arası parçalı durumun son bulması için Abdullah Öcalan’ın daha önce yaptığı ulusal birlik çağrılarının önemine vurgu yapana Murad, “Eğer bir birlik sağlanmazsa, Kürtler büyük zarar görecektir. Bu nedenle Sayın Öcalan’ın fikirleri ulusal birlik için önemlidir. Bu sebeple tüm demokratik güçler İmralı tecridini kırmak için mücadeleyi büyütmelidir. Kürt sorununun kilidinin İmralı’da olduğunu herkes biliyor. Kürtler de bulundukları her yerde eylemleriyle İmralı tecridine ‘artık yeter’ demelidir. Ulusal kongre için diplomasiyi geliştirmeliyiz. Öcalan’ı fiziki özgürlüğü için mücadele etmeliyiz. Sesimizi dünyaya ulaştıracak kitlesel eylem ve etkinlikler yapmalıyız” diye seslendi.

Haber: Zeynep Durgut / MA

#Zeyneb #Murad #Kürt #sorununun #kilidi #İmralıda

31 yıldır cezaevinde olan hasta tutuklu Öztürk için imza kampanyası

31 yılı aşkın süredir cezaevinde olan ve tahliyesi engellenen hasta tutuklu Nevzat Öztürk’ün serbest kalması için imza kampanyası başlatıldı

Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan ve tahliyesi yakın zamanda ertelenen hasta tutuklu Nevzat Öztürk’ün serbest bırakılması için Almanya’da yaşayan ailesi tarafından imza kampanyası başlatıldı.

31 yılı aşkın bir süredir cezaevinde bulunan ve kalp rahatsızlığı olan Öztürk, İstanbul’da 1992’de gözaltına alındı. Öztürk, Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü’nde 14 gün gözaltında tutulduktan sonra çıkarıldığı Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce (DGM) tutuklandı. Açılan davada Öztürk’e “Devletin birlik ve bütünlüğünü bozmak” iddiasıyla müebbet hapis cezası verildi.

31 yıldır tutuklu

Son olarak Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edilen ve 31 yıl 4 aydır tutuklu bulunan Öztürk, 23 Haziran’da infazını tamamlamasına rağmen Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu’nun verdiği rapor nedeniyle tahliye edilmiyor. Öztürk’ün tahliyesi, “Elektriği tasarruflu kullanmama” ve “Cezaevi kütüphanesinde yeterince kitap okumadığı” gibi gerekçelerle 3 ay daha ertelendi.

İSTANBUL

#yıldır #cezaevinde #olan #hasta #tutuklu #Öztürk #için #imza #kampanyası

Yargıtay Başsavcılığı Hrant Dink anmalarını suç saydı

Yargıtay Başsavcılığı Gezi tebliğnamesinde Mücella Yapıcı dışındaki tutuklular için cezalarda onama talep etti. Hrant Dink anmaları için yapılan görüşmeler de suç unsuru iddiasıyla yer aldı

Yargıtay Başsavcılığı’nın Gezi davasıyla ilgili hazırladığı tebliğnamede Osman Kavala’ya verilen müebbet hapis cezasıyla Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Hakan Altınay’a verilen 18’er yıl hapis cezasının onanması istendi.

Mücella Yapıcı hakkında ‘kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğinden’ mahkumiyetin bozulması talep edildi.

Gezi davasında İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2022’de hükmü açıklamış, ‘hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs’ suçlamasıyla Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıklara 18’er yıl hapis cezası vermişti.

Agos gazetesinde yer alan habere göre, mahkemenin hükmüne yapılan itirazları önce istinaf mahkemesi inceledi. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3’üncü Ceza Dairesi, kararı yerinde bulduktan sonra dosya Yargıtay’a taşındı. Nihai karardan önce Yargıtay başsavcılığı, tebliğnamesini 7 Temmuz’da hazırladı. Tebliğnamede iddianamede yer alan suçlamaların yinelendiği ve duruşmalardaki beyanların dikkate alınmadığı görüldü.

Tebliğnamede Gezi tutuklularından Çiğdem Mater’in 19 Ocak Hrant Dink anmalarını organize etmek için yaptığı telefon görüşmelerinin kayıtları da suç unsuru iddiasıyla yer aldı.

İSTANBUL

#Yargıtay #Başsavcılığı #Hrant #Dink #anmalarını #suç #saydı

Dağ ve Er’in açlık grevi eylemi 57’nci güne girdi

Hewler Cezaevi’nde tutuklu bulunan Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in yaşadıkları baskılara karşı başlattığı açlık grevi eylemleri 57 güne girdi

KDP tarafından tutuklanan ve idam cezası verilen Mazlum Dağ ve Abdurrahman Er’in yaşadıları hak ihlalleri ve baskılara karşı 18 Mayıs’ta başlattıkları açlık grevi 57’inci güne girdi.

Mazlum Dağ, 23 Haziran’da ailesi ile yaptığı telefon görüşmesinde sağlık durumlarının kötü olduğunu, hastanede doktor ve ilaç olmadığını, 10 gündür kendilerini kimsenin ziyaret etmediğini ve Er’in 20 kilo kendisinin ise 10 kilo kaybettiğini belirtmişti.

Her iki tutuklunun ailesi, çocuklarına yönelik artan baskıları kınayarak Federe Kurdistan aydınlarına ve insan hakları derneklerine çocuklarına sahip çıkma çağrısında bulunmuştu.

MİT öldürmek istedi

KCK ise geçtiğimiz günlerde, KDP’nin teslimiyetçi ve saldırgan politikalarına karşı Dağ ve Er’in yaşadığı duruma ilişkin bir açıklama yayınlayarak, MİT’in yerel işbirlikçilerine karşı bir operasyon gerçekleştirdiğini, operasyonda Yasin Ali Hıdır isimli bir casusun yakalandığını, bu şahsın KDP ve MİT tarafından Mazlum Dağ ile Abdurrahman Er’in cezaevinde katledilmesi için görevlendirildiği bilgisini paylaşmıştı.

DIŞ HABERLER

#Dağ #Erin #açlık #grevi #eylemi #57nci #güne #girdi

Kaymakamın çarptığı ve hayatını kaybeden Çelik kusurluymuş

Bismil’de trafikte 13 yaşındaki Muhammet Çelik’i katleden eski Gercüş Kaymakamı Server Sinanoğlu’na tüm delil ve raporlara rağmen ödül gibi ceza verildi

Amed’in Bismil ilçesinde eski Gercüş Kaymakamı Server Sinanoğlu, 15 Temmuz 2022 tarihinde trafik ışıklarında 13 yaşındaki Muhammet Çelik’e çarparak katletmiş, ışıklarda bekleyen Mustafa Oral’ı da yaralamıştı.

Fail Server Sinanoğlu hakkında açılan dava Diyarbakır 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkemeden Sinanoğlu’na ödül gibi ceza kaldı. Sinanoğlu’na“taksirle ölüme neden olmak” suçundan 2 yıl 2 ay 28 gün hapis cezası verildi.

Katledilen Çelik kusurlu görüldü

Dava kapsamında hazırlanan bilirkişi raporunda, yaya ve okul geçitlerinin bulunduğu alanlarda yayalar için ışıklı işaretlerin ve uyarı levhalarının bulunduğu, bu işaretlere uyulması kuralının katledilen Muhammet Çelik tarafından ihlal edildiği için “asli kusurlu” olduğu, fail kaymakamın ise alkolünde etkisiyle “tali kusurlu” olduğu belirtildi. Raporda, araç kullanan sürücülerin kavşak ve trafik ışıklarının bulunduğu veya yaya geçitlerinin olduğu alanlardan geçiş yaparken yaya geçitlerine dikkat edip kontrollü bir şekilde geçiş yaparak hızını yavaşlatması gerekirken failin hızını düşürmediği yer aldı.

Kameralar görmüyormuş

Yine raporda, kazanın yaşandığı kavşakta olay yerini gören kameralar olmasına rağmen fail kaymakamın hız limitinin tespit edilmesinin mümkün olmadığı savunuldu. Failin kavşağa giriş yaptığı andan itibaren hız limitini düşürmeyerek şehir içindeki kullanım için öngörülen hız limitinin üzerinde seyrederek gerekli özen ve yükümlülüğü yerine getirmediği kaydedildi.

Delillere rağmen az ceza

Mahkemenin ikinci kez istediği bilirkişi raporunda kazanın yaşandığı kavşakta hız limitinin azami 50 olduğu, ancak kaymakamın hızının 103 olduğu ifade edildi. Mahkeme bilirkişi raporu ve toplanan delillere karşı failin, “taksirle ölüme neden olmak” suçunun sabit olduğuna kanaat getirip önce 2 yıl hapisle cezalandırdı, ardından cezada artırım yaparak 2 yıl 8 aya çıkardı. Mahkeme sanığın olayda “tali kusurlu” bulunması gerekçesiyle cezayı 2 yıl 2 ay 28 güne indirip cezayı ertelemedi.

AMED

#Kaymakamın #çarptığı #hayatını #kaybeden #Çelik #kusurluymuş

Fransa iktidar cephesi: Hal ve gidiş sıfır

Fransa siyasi tarihinde böylesi hiç görülmedi: 2017’de seçimle iktidarı alan genç cumhurbaşkanı bir değil, iki değil, peşpeşe üç BÜYÜK BAŞKALDIRIYLA yüz yüze kaldı…

M. Şehmus Güzel

Orta Çağ’da “jacquerie” adı takılan isyanlarda da aynen böyle oluyordu. Aynen böyle yapılıyordu:
Kırsal kesimin yoksulları, köy köy dolaşıp dilenmek zorunda kalanlar, köylüler, kadın ve erkek, aniden veya aniye yakın bir zaman diliminde, açıktan ve/veya karaborsadan, hakiki olarak kasıp kavuran “yokluklarda” veya daha çok kazanmak arzusuyla yapay biçimde yaratılmış “kıtlıklar”tan yararlanıp, fiyat artıran, bakkalların, yiyecek satanların dükkanlarına, evlerine, depolarına, tuzu kuruların evlerine, şatolara herbiri bir köşeden çıkan, ama hepsi birlikte ve topluca, ellerinde kazma, kürek, balta, tırpan, her türlü kesici aletler, sopa, kitlesel bir biçimde dalıyorlar, ne var ne yoksa “götürüyorlardı”. Kimi kez kadınlar en başta. Çocuklarıyla. Genç, yaşlı, herkes.

23 Haziran 1908’de, Sivas’ta kadınların isyanında bu gelenek sürdürülmüştür örneğin. Bu isyanı ayorum.com’da 31 Agustos 2020’de yayınladığım makalemde anlatıyorum. Fransa Cumhuriyeti Arşivleri’nde bulduğum belgelerin ışığında. (1)

Osmanlı İmparatorluğu’nda askerler “başa geçiş bahşişi” (“Cülus bahşişi” ) alamayınca, askerlik sürelerinin dolmasına rağmen terhis edilmeyince, subaylar ise ücretlerinin ödenmesinin birkaç ay geçikmesi üzerine isyan ediyorlardı. Dağa çıkanlar bile oluyordu. Şubat 1985’te Paris’te uluslararası bir kollokyumda sunduğum tebliğde anlattığım gibi. Yine Fransa Cumhuriyeti Arşivleri’nde bulduğum belgelerin ışığında (2).

Nahel M.’nin öldürülmesi sonrasında yaşananlar, yağmalar, yakıp yıkmalar, polisle çatışmalar, serçelerin (hakiki serçelerin) birkaç gün önceden toplanıp kararlaştırdıkları gibi, gözlerine kestirdikleri bir kiraz ağaçına veya birçok ağaçlarına hücumunu, bir tür “razzia”sını (Arapçadan fransızcaya alınan bu kelimeyi özellikle seçiyorum) anımsatıyor.

Evet 2023’te Fransa’da bütün ülke düzeyinde meydana gelen eylemler 14. Yüzyılda ve sonrasında ve 20. Yüzyılın başında,kim zaman evde unu bile kalmayan kadınların öncülüğünde başkaldırısını ve talanını, asker ve subayların homurdanmalarını, ayaklanmalarını anımsatıyor, çağrıştırıyor.

İzia higelin

Orta Çağ’la tarihi ilinti sadece bu kadar da değil. Fransa’nın ünlü müzisyenlerinden, şair (şarkılarının sözlerini çok kez bizzat yazan) Jacques Higelin’in kızı, kendisi de şarkıcı ve sinema oyuncusu, 1990 doğumlu, İzia 7 Temmuz 2023’te, Nice yakınlarında bir mekandaki konserinde bugünkü cumhurbaşkanının çok eskilerde yapıldığı gibi “linç edilerek” cezalandırılması çağrısı yaptı. Annesi Tunuslu dansöz ve sanatçı Aziza Zakine, kendisi FC (Fransa Cumhuriyeti) yurttaşı İzia geçmiştekilerine tamı tamamına uyması için linç cezasının/ritüelinin reçetesini/tekniğini/yapılış biçimini bile ayrıntılı bir biçimde verdi. Stanley Kubrick’in « Clockwork Orange » (« Orange Mécanique ») filmi ile de ilişki kurararak. 8 Temmuz 2023 tarihli sağcı Le Figaro “olayı” bir makale ve İzia’nın konserinden bu bölümün bir dakikasını video ile sunarak hemen internet sitesine koydu. Görmek isteyenlere. Ücretsiz. Konser bitiminde jandarma genç sanatçının ifadesini aldı. Hemen sonra hakkında bir soruşturma başlatıldı. Paris’e bitişik, Pantin kasabasında oturan ve yaşayan İzia’nın umurunda değil, tüm yakın dostları bu kasabanın ve komşu kentlerin çocuğu olan, çoğu da kendisi gibi Magrip ve Afrika kökenli dostlarını böylece destekliyor. Sonuç ne olursa olsun.

İçişleri Bakanı da sevilmeyenlerden, gösteri ve yürüyüşlerde “Darmanin au feu” gibi bandrollar gözümüze çarptı. Orta Çağ’da olduğu gibi bakanı yakmaktan, ateşe atmaktan söz ediliyor.

Nihayet cumhurbaşkanını tokatlayan aşırı sağçı ırkçı gençin de en sevdiği ve icra ettiği sporların orta çağ türü sporlar olması…

Acelesi olan tarihçiler, uzmanlar ve/veya gözlemciler “Orta Çağ’ın dönüşü”, “Orta Çağ geliyor/geldi” gibi yakıştırmalar yapabilir. Benim acelem yok, izlemeyi sürdürüyorum ve fiyakalı yakıştırmalar yapmıyorum. Kimbilir belki geleçek: Orta Çağ. Kanımca 1930’ların da şansı var: Geri dönmek şansı.

*
Cumhurbaşkanı

Fransa siyasi tarihinde böylesi hiç görülmedi: 2017’de seçimle iktidarı alan genç cumhurbaşkanı bir değil, iki değil, peşpeşe üç BÜYÜK BAŞKALDIRIYLA yüz yüze kaldı; küçükleri saymıyorum, cumhurbaşkanının aşırı sağcı ve ıkçı bir genç tarafından tokatlanmasını, birkaç belediye başkanının aşırı sağcılar tarafından dövülmesini, tartaklanmasını, ırkıçılarca evlerinin yakılmasını, yüzlerce seçilmişin tehdit mektubu bombardımanına tutulmasını, bir-iki belediye başkanının aşırı sağçı ve ırkçı baskılara dayanamayıp başkanlıktan istifa ettiğini, kasabasını, köyünü terkettiğini da saymıyorum. Önemlerini göz ardı etmeden.

Ama siyasi şiddetin gittikçe yayıldığını ve tırmandığını, görülmemiş boyutlar kazandığını mutlaka yazmalıyım. Aslına bakarsanız bu siyasi şiddeti bir-iki yıldır yazıyorum: Irkçıların elleri barut ve benzin kokuyor, yüzleri ölüm. Daha birkaç ay önce Paris’in merkezi noktalarından birinde üç Kürt militanın yarı “çatlak” bir ırkçı tarafından sadece “yabancı oldukları için” hainçe öldürülmesinden sonra olan-bitenleri de anımsayabiliriz.

Devlet memuru üniforması taşıyan, eli silahlıların da bu devletin yurttaşlarını ırkçı saiklerle öldürmeye başlaması ve öldürülen sayısının 2017’den beri yıldan yıla artarak sürmesi artık saklanamaz bir biçim aldı. Birleşmiş Milletler birkaç kez Fransa Cumhuriyeti’ne sarı kart gösterdi. Son olaylar üzerine de. Göstermeyi de sürdürüyor.

Cumhurbaşkanı ve başbakanı ve bakanları hâlâ devlet memurları içinde ırkçı yoktur diyebiliyorlar. Türkiye’de önemli, tarihi, iri yarı bir başbakanın “Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz” gibi bir laf ettiği de aklımıza geliyor. Ülkemiz uçurumun kenarındayken. Anımsamalıyız.

Bu duruma, bu görülmemiş olaylara rağmen genç ve sırıtkan cumhurbaşkanı işin altından kalkamadığını bir saniye bile düşünmedi ve bu nedenle bu işi bırakmak aklının ucundan bile geçmedi.

İşte altı yıllık iktidarı altında ortaya çıkan üç büyük başkaldırı: Sarı Yeleklilerin isyanı.

Emeklilik yaşını yasaları zorlayarak, pek demokratik olmayan ve şaibeli yollardan 64’e çıkaran yasal değiştirimini (Cumhurbaşkanı buna “reform” diyor) red eden emekçilerin aylarca süren, her seferinde 250-300 mekanda yapılan ve milyonların katıldığı gösteri ve yürüyüşleri, grevleri, rafineleri ve otoyolları durdurmaları ve daha bir dizi eylemi.
En son Nahel’in kitaplara sığmaz bir biçimde öldürülmesi üzerine patlayan başkaldırı ve yağmalar.

Herbiri milyonlarca öroya mal olan.

Sarı Yelekliler’in eylemlerinin 200 ile 300 milyon öro arasında yıkıma yol açtığı sanılıyor.

Son eylemler daha ikinci gecesinde bu rakamları çoktan geçmişti.

Eski cumhurbaşkanlarından Nicolas Sarkozy’nin yarı meşru çocuğu, farklı bir marksist olan Antonio Gramsçi’nin gayri meşru çocuğu bugünkü Cumhurbaşkanı siyaseti bir müsamere havasında oynamayı sürdürüyor.

Sarkozy Gramsçi’nin “siyasal-kültürel hegemonya” kavramını/konseptini gündemi her gün, kesintisiz her an tayin etmek biçiminde yorumlayıp öyle yaptı: Bakanlıkları döneminde ve hele cumhurbaşkanı olduktan sonra. Kesintisiz her gün gündemde kalmak için, her gün bir bahaneyle bir şeyler yumurtlamak ve bütün medyayı işgal etmek istedi.

Genç cumhurbaşkanı da aynı yolda ve hatta daha hızlı gitti/gidiyor: Çiçekçi dükkanı açılışlarını bile yapıyor. Nutuk atıyor. Gazete, radyo, tvler ve kalanı ne söylediği üzerine tartışıyor. Ne demek istedi? Tartışmaları sürüyor. Yeni bir konuyu sunana kadar. Son üç ayda yaptıklarını saysam şaşarsınız. Usandık!

Genç cumhurbaşkanı çocuklar ölürken (son olaylar sırasında ölenlerin sayısı dördü geçti), güvenlik güçleri ve göstericilerdan onlarcası hatta yüzlercesi yaralanırken, yıkım ve talanla tsunami günleri manzaraları sunulurken, yine kalem uşaklarınca yazılan nutuklar atıyor, demeçler veriyor. Doğaçlama konuştuğunda saçmalıyor.

Saçmaladığını eşi Brigitte hanım bile kabul ediyor. Eşinin orta okuldan liseden beri tiyatro öğretmeni oarak genç cumhurbaşkanını iyi konuşmaya çalıştırdığını biliyoruz. Ama yine de saçmaladığı oluyor. Altı yıldakiler toplarsak bir ansiklopedi çıkabilir ortaya: Söylenmemesi Gerekli Saçmalamalar Ansiklopedisi.

Örneğin son olayların nedeni olarak çocukların “çok tv izemelerini, video oyunlarının çok etkisinde kaldıklarını” ileri sürdü. Gel de ağlama bakalım. Uzmanlar bunu kırk yıl, otuz yıl önce bağıra bağıra söylediler. Yazdılar. Gerekenlerin yapılması için alınacak tedbirleri de belirterek. En tutulan fransız filozoflar da. Çocukların günde belli saatten fazla tv izlememesini de eklediler. Umursanmadı.

Genç cumhurbaşkanı Nahel’in öldürülmesi üzerine Nahel’in anasını ve ninesini taziye için ziyaret etseydi büyük bir iş yapmış olurdu. Fransa Cumhuriyeti nüfusu içinde beş veya altı milyonluk varlıklarıyla belli bir etkinliği olan, dünyanın dört bir yanından kopup gelmiş, çalışkan, onurlu, cesur, yiğit Müslümanların kalbini kazanabilirdi. Toplumda barış havasının doğması için bir adım atmış olurdu. Hayır! Öyle yapmadı!

Çocuğun öldürülmesinden sadece dokuz gün sonra Fransa Bisiklet Turu’nun dünkü etabına gitmeyi tercih etti. Çocuklar gibi eğlendi: “Manu” çoçuklar dünyasında. Alice au pays des merveilles’den esinlenerek.

Bu defa nutuk atmadı. Şaşırdık. Hemen sonra saçmalaması riski bulunduğu için böyle bir şey yapmamasını “danışmanlarının” “emrettiklerini”, pardon rica ettiklerini öğrendik. El sıkmak, “selfi yapmak” veya hal hatır sormak üzere seyircilere çok fazla yaklaşmamasının da tavsiye edildiğini öğrendik. Artık “bir tokatlık mesafeye kadar yaklaşmamak” gençler ve daha az gençler arasında bir “ilke” bir gırgır unsuru. Yoksa…

Nahel’in ailesini taziye ziyaretine gitmeyerek ayıp etti. Belki de ziyaret için aileden ön izin alamadı; cenaze törenini aile üyeleriyle sınırlı tutan yakınları, müsamere meraklısı cumhurbaşkanının birçok tv kamerasıyla gelip şov yapmasını önlemek istediler. Yakında gerçeği öğreniriz. Her neyse çok yazık oldu : Hakiki bir barış için bir başlanğıç daha kaçırıldı. Bu işler nutukla değil eylemle sonuç verebilir Paşa. Siyasetçi olmak, devlet adamı olmak hiç mi hiç kolay değil. Siyaseti müsamere düzeyinden çıkarması lazım.

2005’teki ve hemen sonrasındaki büyük ve küçük isyanları izleyen zaman dilimi içinde şu yapılacak bu yapılacak denildi. Kimi konularda kimi şeyler yapılmadı değil, ama ırkçılığı fiyaka olsun diye bir suç olarak yasalarına alan, cezasını kesen devlet ve ilgili kurumlar ırkçılığı devletin birimlerinden, kurumlarından, toplumdan çıkarıp atacak şeyleri yap(a)madılar. Irkçı parti adayı bayan son cumhurbaşkanlığı seçiminde bir kez daha ikinci tura kaldı ve ikinci turda yüzde 41’den fazla oy aldı. Bu ülkede 13 milyon 28 binden çok seçmen bu partiye oy verdi.
Polislerin ise yüzde altmışı bu partiye oy verdi. İmdat dedik duyanımız olmadı.

Cinayeti izleyen saatlerde, genç cumhurbaşkanı, “hiçbir şey bir çocuğun öldürülmesini hoş gösteremez”, “bir çocuğun öldürülmesi kabul edilemez” gibi söylenmesi gerekenleri söyledi. “Aferin, iyi!” sesleri yükseldi. Ama ırkçı ve aşırı sağçı iki polis sendikası ayrı ayrı bu söylemi eleştirince genç siysetçi tırstı. Sesini kesti bu konuya bir daha dönmedi. Uzmanlar “devlet polisinden korkuyor” sonucunu çıkardı. Her şey mümkün! Bu ülkede Napolyon Bonapart’ın yeğeni ve o günlerin cumhurbaşkanı Charles Louis Napoléon Bonaparte veya Louis-Napoléon Bonaparte’ın polisler, bilhassa Korsikalı polislerin canla başla katılımıyla 2 Aralık 1851’de bir darbe yaptığını anısatmama lütfen izin veriniz.

Uzun sözün özü yöneticimiz uyumuyor. Eğleniyor. İşte sırasıyla, önümdeki fotoya bakarak bu ilk beşli için yazıyorum:

Beşi birarada/beşi de ayrı kafa

Ortadaki genç ve deneyimsiz cumhurbaşkanı 2027’de seçime katılamayacağı için, işsiz kalmamak umuduyla süper güçlere sırıtıyor. Devletlerüstü şirketlerin yöneticilerine akıl almaz avantajlarla kapıları açıyor. Yoksulları sevmediğini saklayamıyor. 2032’de yeniden adaylığını koymayı ve seçilmeyi bile düşündüğü tahmin ediliyor. Üstüste iki dönem yaptıktan sonra, bir dönem ara verip, daha sonra işe dönüşü oynamaya niyetli gibi. Bu benim tahminim. Çok zenğinlerin adamı olduğunu herkes söylüyor, herkes yazıyor. Bu konu tartışılmıyor bile. Fransa cumhuriyeti yurttaşlarıyla sözleşmesi bitince hangi devlete ve/veya hangi dev şirkete tanıtıcı-satıcı olacağı üzerine ortak bahis bile açılıyor. Ben bir öroya bahse girmeye hazırım. İsteyen gelsin.

Birkaç ihtimal daha var elbette, birini takdim edeyim:

İliğine kadar ezip/emip, kullandıktan sonra bugünkü başbakanı bayanın işine son verebilir. Yeni bir “Yalova kaymakamı” ile pardon yeni bir başbakanla yola devam etmek için. Bu bir solcu veya güya solcu bile olabilir. Birkaç milletvekilini baştan çıkarma yeteneği olanları tercih ediyor. Hiç kaçırmıyor. Cumhurbaşkanının da bu konuda (baştan çıkarma konusunda) çalıştığı iddia ediliyor, kimi isimler ileri sürülüyor. Ama bayan başbakanın kendiliğinden istifa etmesini istiyor. Bayan başbakan direnior. Araları bozuk.

Bir ihtimalde şu: Kendi kişisel hesaplarına göre saati gelinc Millet Meclisi’ni feshetmesi ve erken seçimlere gitmesi. Anketlere göre böylesi bir olasılıkta ırkçı partı “malı götürebilir” ve genç ve sırıtkan cumhurbaşkanı ırkçı parti liderini başbakan olarak atamak zorunda kalabilir. Irkçı partiyi iktidara taşıyan olarak Tarih’e geçmek istiyor belki.
Bugün seçim yapılsa kimse bu cumhurbaşkanına metelik vermeyecek, ne iyi ki kendi kendini feshetmek olanağı yok.

İsifa eder mi? Sanmıyorum. Herşeyin en iyisini kendisinin yaptığını, kötüsünü ise diğerlerinin gerçekleştirdiğini ifadeden çekinmeyen adam istifa eder mi? Etmez.

Başbakan ve bakanlar

Ama söylentilere göre, Bayan Başbakan’ının kendiliğinden istifa etmesini arzuluyormuş. Yineliyorum. Ama hiç belli olmuyor bu işler.

Gelin fotoğrafa dönelim: Bayan Başbakan gözlerini cumhurbaşkanından ayırmıyor, öteki Bayanın elini sanki kerhen sıkıyor, yüzüne bakmıyor. Kulağı delikler birkaç aydır geçinemediklerini söylüyor:

Başbakan, “istifa etmem istersen/sıkıyorsa sen beni görevden al” diyormuş. Bunu da kulağı deliklerden aktarıyorum. Bakalım kim önce karar verecek?

Başbakan’ın sağındaki genç İçişleri Bakanı, siyasi terminolojide “Fransa’nın birinci polisi” ünvanını taşıyan İçişleri Bakanı 2027’de cumhurbaşkanlığın aday olacak, herkese kızğın. Aklı fikri 2027’de: Acaba aday olabilecek sayıda imza toplayabilecek mi? İçi içini yiyor. Göçmenler konusunda yeni bir yasa çıkarmaya çabalıyor. Böylece ırkçıların, aşırı sağın ve sağın oylarını sifonlaycağını umuyor. Göreceğiz.

Cumhurbaşkanı’nın solundaki Ekonomi ve Maliye Bakanı da 2027’de aday olacakmış; hatta “minik partisiyle” (Türkiye’de “levha partisi” denilen türden. Yapılan para yardımlarını yasalara uygun bir şekilde alıp 2027’ye hazırlanmak için), birkaç adamıyla bu konuda çalışıyor. Başbakanlık teklif edildiğinde red eden Bruno Le maire 2027’den beri bu bakanlıkta kalarak bir rekora imza attı veya atmak üzere.

Nihayet eski avukat Adalet Bakanı. Paris Barosu’nun en ünlü avukatlarından, “beraat ettirici” ünvanıyla ünlü ve bu işten milyonlar kazanmış italyan kökenli bakan. O da 2027’de aday olabilecekmiş.

Herbiri ve dahası, bugünden 2027’de veya 2032’de cumhurbaşkanı olmak üzere kendisi için hesaplar yapıyor, çalışıyor. Çelmeler, tekmeler, muz kabukları eksik değil. Kendi gelecekleriyle daha çok meşgul bu adamlar, ülkenin dertlerini umursamıyor veya umursuyor gibi yapıyor ama hiçbir ciddi meseleyi çözümleyecek adımları atmıyor. Örneğin çocuklarının öldürülmesinin önlenmesini ana-babalarından bekliyor. Niçin olmasın? Ana-babalara da kaleşnikof verilecek mi?

NOTLAR

(1)1907 ve 1908, kötü hava koşulları ve ulaşımdaki yetersizlikler nedeniyle halk için kıtlık ve açlık yıllarıdır. Buna vurguncuların karaborsa için buğday istiflemelerini ve kötü buğdayı çok yüksek fiyatla satmalarını eklersek kadınlar en başta, öncü, ve halkın kızğınlığının nedenlerini anlamak kolaylaşır.

“Ekmek Kavgası“ örgütsüzlük sonucu o günlerin geleneksel ayaklanma biçimini alıyor.

Fransa Konsolos Yardımcı’sının anlattıkları sayesinde, Sivas Tümen Kumandan Vekili Albayın askerlerini, gelen emirlere rağmen, Vilayet emrine vermekten kaçındığını/çekindiğini öğreniyoruz. Bu tavır, büyük ihtimalle bir ay sonra, 24 Temmuz 1908’de, « Hürriyeti » ilan edecek subayların dönemin sivil yöneticilerine karşı olumsuz görüşlere sahip olmalarıyla ilintilidir. Sivas’taki subaylar, Belediye Başkanı başta, kimi yöneticilerin karaborsa işinde parmakları olduğunu biliyorlardı mutlaka.

Konsolos Yardımcısı olayların öncesini şu satırlarında aktarıyor:

“İsyan anlaşıldığına göre bir süreden beri hazırlanıyormuş. (…) yetkililerin olacaklardan haberleri varmış. Birçok yüksek memur, 23 Haziran’da Sivas’tan ayrılırken, aynı gün olaylara karışacak köylü kadınların çevreden aniden kente gelmesi ne tuhaf bir rastlantı ! Halkın aylardan beri buğday kıtlığından acı çektiğini söylemek gerek. Halk ancak çok pahalı olan ve buğday biti tarafından kemirilmiş veya çürümüş birazcık unla kepek karışımından yapılan, sindirimi zor siyah bir tür ekmeği satın alabiliyordu. O da parası olanlar için.

Vilayet (isyanın) elebaşıları(nı) araya dursun, söylentiye göre, gerçek suçlular Belediye Başkanı ile anlaşarak spekülasyon yapmak amacıyla büyük miktarda buğdaya el koyup, stoklayan istifcilermiş.

İyi haber alan kaynaklara göre, bu ayaklanma sadece bir başlanğıç, daha ciddi, tehlikeli, korkulacak ayaklanmalar hazırlanmakta imiş.”

Bu olayın tamamını ve daha başka birçok şeyi Kadın, Aşk ve İktidar isimli kitabımda anlatıyorum (Alan Yayıncılık, 1996, s. 29-34). Bitirirken iki rakam sunmak istiyorum:

O günlerde ekmeğin okkası (1.300 gramı) 5 kuruştu, günde 14 veya 16 saat çalışan bir emekçi ise sadece 40 para veya 2 kuruş “kazanabiliyordu”, yani daha açıkcası yazılamaz: Bir emekçi günlük ücretiyle bir ekmek bile alamıyordu. Bu durumda halk kepekten ve kurutularak toz haline getirilmiş otlardan yapılan garip bir “ekmek” yemek zorunda kalıyordu. İnsanı güçten düşüren ve zayıflatan bu “ekmek“ birçok hastalığın da kaynağıydı…
Bu koşullar altında kadınlar isyan etmeyecek de kim isyan edecekti? Soruyorum. Lütfen cevabını siz veriniz.

(2) “Prélude à la ‘révolution’ jeune-turque: la grogne des casernes”, Première rencontre internationale sur l’Empire ottoman et la Turquie moderne, Institut National des Langues et Civilisations Orientales (INALCO), Maison des Sciences de l’Homme, Paris, 18-22 Janvier 1985’te.

#Fransa #iktidar #cephesi #Hal #gidiş #sıfır

Bekçiler bir kişiyi öldürdü

Dîlok’ta bekçilerin kimlik kontrolü esnasında silahla yaraladığı A.S. isimli yurttaş, hayatını kaybetti

Dîlok (Antep) merkez Şehitkamil ilçesi İncilipınar Mahallesi’nde bulunan 100. Yıl Parkında bekçiler tarafından silahla vurulan A.S. isimli yurttaş hayatını kaybetti. Silah sesleri ile birlikte olay yerine birçok sağlık ekibi sevk edildi. Olayda yaralanan 2 bekçi, 25 Aralık Devlet Hastanesi’ne, silahla vurularak yaralanan A.S. ise özel bir hastaneye kaldırıldı.

Ağır yaralı olarak hastanede tedaviye alınan A.S., doktorların müdahalesine rağmen kurtarılamadı.

Yaşanan olayın ardından Emniyet Müdürlüğü tarafından yazılı açıklama yapıldı. Açıklamada, etkisiz hale getirilen A.S.’nin daha önce 9 kez şüpheli olarak işlem gördüğü ileri sürüldü.

Kaynak: MA

#Bekçiler #bir #kişiyi #öldürdü

Yazıcı: ATK’nin kararları insanları ölüme terk ediyor

Yaşamını yitiren hasta tutuklu Bişar Yazıcı’nın yeğeni Ejder Yazıcı, ATK kararlarının insanları ölüme terk ettiğini belirterek ‘Resmi olarak yasalardan idam çıkarılmış olabilir ama ATK bu idamı yaşatıyor’ dedi

İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkezi Hapishaneler Komisyonu’nun verilerine göre 2023 yılının ilk 7 ayında 2’si kadın 11’i erkek olmak üzere 13 tutuklu hayatını kaybetti. Cezaevinde yaşamını yitiren tutuklulardan Bişar Yazıcı (52), 2009 yılından bu yana karaciğer yetmezliği ve siroz hastalığı ile mücadele etmesine rağmen, 5 yıl önce hakkında gizli tanık beyanları gerekçe gösterilerek tutuklandı.

4 ay tutuklu kaldıktan sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilen Yazıcı, 3 yıl sonra “örgüt üyeliği” iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. 2 yıl önce yapılan baskınla tutuklanarak Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Yazıcı’nın cezaevi koşullarından dolayı rahatsızlığı nüksetti. Tutuklandıktan 6 ay sonra İstanbul Adli Tıp Kurumu (ATK) tarafından “cezaevinde kalabilir” raporu verilen Yazıcı’nın sağlık durumu her geçen gün daha da ağırlaştı. Yazıcı 8 Temmuz’da tedavi gördüğü Dicle Üniversitesi Hastanesi’nde hayatını kaybetti.

‘Cezaevinde durumu ağırlaştı’

Mezopotamya Ajansı’na konuşan Bişar Yazıcı’nın yeğeni Ejder Yazıcı, amcasının ATK tarafından öldürüldüğünü söyledi. Amcasının tutuklanmasının ardından sağlık durumumun kötüleştiğini ve tüm belirtilere rağmen ATK tarafından, “Cezaevinde kalabilir” raporlarıyla ölüme sürüklendiğini anlatan Yazıcı, “Amcam cezaevinde kaldıkça durumu ağırlaştı. En son kısa bir süre önce fenalaşınca Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı. Gastroentroloji bölümüne kaldırılarak karaciğer hastalığına rağmen endoskopi yapıldı. Endoskopiden hemen sonra aynı gün tekrar cezaevine götürdüler. Bir hafta sonra durumu ağırlaşınca tekrar hastaneye kaldırdılar. Getiriliyor ve hiçbir müdahale yapılmadan cezaevine götürülüyor. Siroz hastalığı olduğu için ciğerleri su topluyordu. Yaptıkları endokskopi ile durumunu daha da ağırlaşmıştı” dedi.

‘Hastaneye kaldırıldı, ailesine haber verilmedi’

Yazıcı, görüş günü amcasının kanamasının olduğunu söylediğini ve görüşten hemen sonra hastaneye kaldırıldığını belirterek, “Amcamın hastaneye kaldırıldığına ilişkin ailesine haber verilmedi. Bir komşumuzun annesi de aynı hastanede tedavi ediliyordu. Onlar görünce bizi arayarak haber verdiler” diye konuştu.

Nakil için amcasının Erzirom ( Erzurum) veya Meletî’ye ( Malatya) sevk edilmesi gerektiğini ve bunun için hastanenin onlarla irtibata geçtiğini kaydeden Yazıcı, “İki haftaya yakın bir süre Van’daki hastanede kaldı. Malatya ve Erzurum’a sevk edilmesi gerekiyordu. Malatya kabul etti fakat daha sonra siyasi tutuklu olduğunu öğrenince vazgeçti. Uzun bir süreyi de böyle kaybetmiş olduk” ifadelerini kullandı.

‘Tek başına bırakıldı’

Meletî’nin nakili iptal etmesinin ardından 24 Haziran’da Dicle Üniversitesi Hastanesi’ne gittiklerini belirten Yazıcı, “Amcam Amed’teki hastaneye sevk edilince Amed’in tutuklusu sayılıyordu. Refakatçi için savcılıkla görüşmek istedik fakat 10 gün boyunca savcının yüzünü göremedik. Savcılığa gidiyoruz, ‘cezaevine gidin’ diyor. Cezaevine gidince de, ‘karakola gidin’ diyorlar. Amcamı mahkûm koğuşunda tek başına tuttular. 10’uncu günün sonunda refakatçi olarak oğlunu yanına verdiler. Zaten 4 gün sonra da yaşamını yitirdi” diyerek ağır hastalığına rağmen Yazıcı’nın tek başına bırakıldığını söyledi.

‘ATK’nin kararları inşaları ölüme götürüyor’

Türkiye’de idam cezasının resmi olarak kaldırıldığını fakat bunun yerine ATK’nin aynı görevi gördüğünü dile getiren Yazıcı, “Resmi olarak yasalardan idam çıkarılmış olabilir ama ATK verdiği kararlarla insanları ölüme götürüyor. Kanser hastası olan, iki eli olmayan, ayakları olmayan ve kendine bakamayacak olanlara, ‘cezaevinde kalabilir’ raporu veriyor. Bu da katletmenin bir yöntemi” şeklinde konuştu.

Bişar Yazıcı’nın 3 defa ATK’ye götürüldüğünü ve her seferinde, “cezaevinde kalabilir” raporu verildiğine dikkat çeken Yazıcı, “En son Van Bölge Araştırma Hastanesi’nde endoskopi yapan doktor ATK heyeti rolünü üstlenerek, ‘cezaevinde kalabilir’ raporu veriyor. O doktor amcamın durumunu bizzat kendisi görmesine rağmen, bu raporu verdi. Bu imha etmedir, bilerek öldürmedir. İdamdan daha ağır bir şey, çünkü yavaş yavaş öldürüyorlar. Hem tutuklu hem de ailesi eziyet çeksin diye böyle yapıyorlar” dedi.

‘Kürtler ölene kadar Cezaevinde’

Durumu Kürt halkını yok etmeye yönelik bir adım olarak değerlendiren Yazıcı, “Bir ay önce 4 Hizbullahçının bıraktıklarını gördük. Bu kişiler çok ağır suçlamalardan dolayı tutukluydular. Ama yine de bıraktılar. Kürtler söz konusu olunca gizli tanık beyanları ile tutukluyorlar ve hiçbir şekilde bırakmıyorlar. Ölene kadar cezaevinde tutuyorlar” diye konuştu.

WAN

#Yazıcı #ATKnin #kararları #insanları #ölüme #terk #ediyor