Ana Sayfa Blog Sayfa 179

Wan kayyumu kenti parsel parsel satıyor

Kayyum yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi, yerel seçimlere kısa bir süre kala birçok taşınmazı satışa çıkardı

Belediyeye ait birçok taşınmazın daha önce satışıyla gündem olan kayyum yönetimindeki Wan Büyükşehir Belediyesi, yerel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte yeniden taşınmazların satışı başladı.

Kayyum Haziran ayı Belediye Meclisi toplantısında kent merkezi ve ilçelerde paha biçilemez taşınmazı satışa çıkardı.

Yeni yapılan binalar devredildi

Belediye tarafından yapımı bu yıl içerisinde tamamlanan Rêya Armuşê (İpekyolu) ilçesindeki Kevenli ve Selimbey; Artemêt (Edremit) ilçesindeki Süphan ile Tûşba (Tuşba) ilçesi Beyüzümü mahallelerindeki Gençlik Merkezi binaları ve arsalarının bulunduğu 21 bin 449 metrekarelik alan, Van Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü’ne devredildi. Kayyum yönetiminin aldığı kararla, mülkiyeti belediyeye ait olan ancak yurttaşların kullandığı yapıların da satışının yapılması için Belediye Meclisi’ne yetki verdi.

Çarşı, otopark ne varsa satışa çıkarıldı

Kayyum, kent merkezinde yapılan Van Park AVM içerisinde bulunan 75 işyeri ve bir adet ticari otoparkın satışı için karar aldı. Düğün Salonu ve Şehirlerarası Otobüs Terminali’nin üzerine kurulduğu yaklaşık 20 bin metrekarelik bölgenin ifraz çalışmalarının yapılarak, oluşacak yeni parsellerin satışının yapılması için Belediye Meclisi’ne yetki verdi. Bununla sınırlı kalmayan kayyum, kent merkezinde bulunan Çarşı Mahallesi’ndeki yaklaşık 3 bin metrekarelik arsanın da satışı için karar aldı.

Kredi çekti

Tuşba ve Artemêt ilçelerindeki tüm taşınmazların tespit edilerek satışının yapılması kararı alan kayyım, kentin tam merkezinde bulunan ve depremde hasar gördüğü için yıktırılan eski VASKİ binası arazisini de satışa çıkardı. Taşınmazları satışa çıkaran kayyum bir yandan da kredi çekmeye devam ediyor. Kayyum, devlet bankaları olan Ziraat, Halk ve Vakıfbank hesaplarına bloke konulmaması için Haziran ayı Belediye Meclisi toplantısında “Kamu yararı” kararı aldı.

Belediyeye ait yerleri elden çıkarmaya çalışıyorlar

Kayyumun taşınmazları yandaşlarına peşkeş çektiğini belirten görevden alınan Wan Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Mustafa Avcı, “Kayyım, mevcut Ankara iktidarının, Ankara merkezi yönetiminin hizmetine yerel kaynakları seferber etme çabasıdır. Belediye Meclisi adına alınan kararları incelediğimizde, belediyeye ait yerler haraç mezat elden çıkarılmaya çalışılıyor. Elbette bunun hesabı sorulacaktır” dedi.

Enkaz devretmek istiyorlar

Seçime doğru gidilen bir süreçte belediyenin taşınmazların satışa çıkarılmasına dikkat çeken Avcı, “Enkazın ötesinde bir şey devretmek istiyorlar. Alınan kararlarla on binlerce dönüm arsa ve araziler peşkeş çekilmiş. İlçelerdeki belediyeye ait tüm taşınmazlar elden çıkarılıyor. Belediye Meclisi feshedilmiş durumdadır. Bu satışları Meclis kararı olarak ilana çıkarıyorlar. Bunlar Meclis kararı değildir, kabul edilmez ve meşruiyeti de yoktur” diye konuştu.

Kaynak: MA

#Wan #kayyumu #kenti #parsel #parsel #satıyor

14 Temmuz’un mesajı ‘direnişti’

14 Temmuz direnişinin tanıkları, ortaya konulan direnişin tüm dünyada devrimcilere örnek olduğuna işaret ederek, verilen mesajın ‘direniş’ olduğunu kaydetti

Kenan Evren ve beraberindeki askerlerin 12 Eylül 1980’de gerçekleştirdiği askeri darbe, işkence ve insanlık dışı uygulamaların akıl almaz boyutlara ulaştığı bir dönem olarak hafızalardaki tazeliğini koruyor. Ülke tarihinin en karanlık dönemi olan 12 Eylül askeri darbesi sürecinde 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı, 52 bine yakın kişi tutuklandı, 7 binden fazla kişi için idam cezası istendi, 517 kişi ölüm cezasına çarptırıldı, 50 kişi idam edildi. Darbe sürecinde en ağır insanlık dışı uygulamalarının yaşandığı yerler ise cezaevleri oldu. Türkiye ve Kurdistan’daki cezaevleri “işkencehanelere” dönüştürülürken, yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran yönetimindeki Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi ilerleyen yıllarda “Dünyanın en kötü şöhretli 10 cezaevi” listesine girdi.

Tarihi 5 No’lu direniş

Yaşanan işkence ve insanlık dışı uygulamalara karşı direniş de bir o kadar büyük oldu. Özellikle Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’nde söz konusu uygulamalara karşı amansız bir mücadele gelişti. PKK’nin öncü kadrolarından Mazlum Doğan, işkenceye karşı “Teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür” mesajı vererek, 21 Mart 1982’de bedenini üç kibrit çöpüyle Newroz ateşine dönüştürdü. Doğan’ın eylemi Kürtlerin direniş tarihi açısında bir dönüm noktası oldu.

Doğan’ın eylemi sonrası Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık ve Mahmut Zengin, “Bizler Mazlum’un ardıllarıyız. Bu eylem doğru anlaşılmalı” diyerek 18 Mayıs 1982’de bedenlerini ateşe verdi. “Ateşi gürleştirin, su döken ihanetçidir” sözleriyle hafızalara kazınan Kurtay, Öner, Anyık ve Zengin, eylemleriyle tarihe “Dörtler” olarak geçti.

Dörtlerin eylemi

“Dörtler”in eylemi PKK’nin öncü kadrolarından Mehmet Hayri Durmuş’un 14 Temmuz 1982’de mahkeme salonunda başlattığı ölüm orucu eylemi takip etti. Durmuş’un eylemine Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz da dahil oldu.

9 Eylül’de Kemal Pir, 12 Eylül’de M. Hayri Durmuş, 15 Eylül’de Akif Yılmaz ve 17 Eylül’de Ali Çiçek yaşamlarını yitirdiler. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nde hayatını kaybedenlerin ardından da eylemler kesintisiz bir şekilde sürdü.

41’inci yıl dönümüne giren Büyük Ölüm Orucu Direnişi tanıklarından 78’liler Derneği Mardin Sözcüsü Arif Turğay ile Beşir Dündar, o dönem yaşananları ve etkilerini anlattı.

 Cezaevleri işkenceye dönüştü

1980 darbesi öncesinden devletin tıkanıklık yaşadığını ve halkın da yönetimi eline alma iradesini ortaya koyduğunu söyleyen Arif Turğay, bu durumun devleti ve emperyalist güçleri “rahatsız” ettiğini belirtti. Kürtlerin demokratik taleplerinin her geçen gün daha fazla öne çıktığını, Türkiye kentlerinde de halkın demokrasi taleplerinin arttığına dikkati çeken Turğay, taleplerin belirginleşmesi üzerine askeri darbenin gerçekleştiğini ifade etti. Darbe sonrası tutuklama furyasının başladığını anımsatan Turğay, Kürtlerin de bundan payına düşeni aldığını belirtti. Turğay, sadece Mêrdîn’de o dönem 5 bine yakın insanın gözaltına alındığını aktardı. Turğay, “Sudan tutalım ekmeğe, sigaradan tutalım aldığımız nefese hepsini işkenceye dönüştürdüler. İstediklerini yapmadığımız takdirde işkence ile istediklerini yapacaklarını söylüyorlardı… Öyle bir noktaya geldi ki cezaevi bir süre sonra işkencehaneye dönüştü” dedi.

 Yeni bir direniş süreci

Cezaevinde artan işkenceye karşı bir çıkışa ihtiyaç olduğunu ve bu çıkışı da Mazlum Doğan’ın yaptığını söyleyen Turğay, “Bir çıkış lazımdı. Bir bedel ödenmesi gerekiyordu. Bedel vermeyince gün gün eriyecek, yok olacaksın. İşte Mazlum’un çıkışı cezaevi için bir ışık oldu. Mazlum’un eylemi cezaevinde kadrolar üzerinde de, cezaevi yönetimi üzerinde de halkın üzerinde de bir sarsıntı yarattı. Mazlum bir mesaj verdi; ‘teslimiyet ihanete, direniş zafere götürür’ dedi. Mazlum’un eylemi bir sarsıntı yarattı ama işkencenin önünü kesmedi. Mazlum’un eylemi duyulduktan sonra devrimin kadroları önlerine yeni bir süreç koydu” diye kaydetti. Dörtler’in gerçekleştirdiği eylem sonrası işkencenin bir nebze de olsa durdurduğunu ifade eden Turğay, 14 Temmuz’da Hayri Durmuş’un çıkışıyla yeni bir direniş sürecinin başladığını ve Dörtler’in mesajına cevap olunduğunu kaydetti.

‘Dünya devrimcilerine örnek oldu’

Turğay, 14 Temmuz sürecinde yaşananlara işaret ederek, şunları söyledi: “İşkence altında olağanüstü bir iradeyle direndiler ve hayatlarını kaybedene kadar mücadelelerini sürdürdüler. Bu 3 eylem çerçevesinde Amed Zindanı’ma bakıldığında; insan Amed Zindanı’nın nasıl bir yer olduğunu görebilir. Devrimci Yol’un önderlerinden Orhan Keskin, -kendisi de çok fazla direniş gördü- tarihi bir sözü vardı; ‘Biliyor musunuz biz neden başaramadık ve özgürlük hareketi başardı? Kürt Özgürlük Hareketi’nde kadrolar ölümü göze aldıkları için başardılar. Ölümden yaşam yarattılar. Kadrolar ölümden yaşam yarattıkları için diğer kadrolar onları izledi ve bugüne gelindi. Tarihte bazı önemli günler ve önemli eylemler vardır, o eylemler ikinci defa yapılamaz. Mazlum’un eylemi nasıl ki özel bir eylemdi, Dörtler’in eylemi de 14 Temmuz da aynı şekildeydi. Sadece Kürtler için değil, dünya devrimcileri için de örnek oldu. Bu kadrolar aşkla, büyük bir inançla, büyük bir sabırla bu halka aşıktılar. Her dönem böyle insanlar var ve benzer çıkışlar olacaktır. Bugün hepimiz kendimize dönmeli, hatalarımızı görmeli, şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz.”

‘14 Temmuz eylemini geç duyduk’

Mazlum Doğan ve Dörtler’in eylemlerinin ardından cezaevi yönetimin “ne yapacağını bilemez” hale geldiğini belirten Beşir Dündar ise, “35’inci koğuşta Kemal arkadaş buna cevap olunması gerektiğini söylüyordu. Mazlum’un mesaj gönderdiğini söylüyorlardı, aynı şekilde Ferhatlar da Mazlum’un mesaj verdiğini söylüyorlardı. Bu eylemler başta siyasi savunma hakkının verilmemesine karşı gerçekleştirildi. Mahkemeye bile gidildiğinde coplarla üzerimize çıkıyorlardı. Kış olmasına rağmen üzerimize su döküyorlardı. Kendimize, irademize, ruhumuza hakaret etmemizi istiyorlardı. 14 Temmuz eylemini bizler geç duyduk. Dörtler’in eyleminden sonra itirazlar başladı ve yerini buldu. Bununla bir şeyler olduğunu anlamaya başladık. Başta yaşamını yitirenlerden bile haberimiz yoktu. Esat Oktay ve ekibinin gönderilmesinin ardından dahi sürecin değiştiğine inanmakta zorluk çektik” diye konuştu.

‘Direneceksin, mücadele edeceksin’

Mazlum Doğan, Dörtler ve 14 Temmuz direnişiyle birlikte itiraz etmeyi öğrendiklerini kaydeden Dündar, şunları söyledi: “Bir bardak su için bile itiraz edemiyorduk. Bu arkadaşlar bizlere her şey için itiraz etmeyi öğrettiler. Bugün burada bir söyleşi yapabiliyorsak, onların hatırına yapabiliyoruz. Mesaj; direnişti. Bunun ötesinde bir şey değildi. Direneceksin. Kemal abi ölüm orucu kararını verdiği gün koğuşa geldi, ‘benim üzerimden büyük bir yük kalktı’ dedi. Mesaj buydu, direneceksin, mücadele edeceksin. Zulüm varsa direneceksin. Zulüm eksildi mi? Hayır. Zulüm aynı zulüm hatta daha kötü. 12 Eylül’de bugünden fazla bizleri dinliyorlardı. Direnişin sonrası bayramdır. Kürtlerin bir alimi (Abdullah Öcalan) var, diyor ki ‘anlamak adalettir.’ O yüzden önce birbirimizi anlamalıyız. Anlamak adalettir. Eziyet altında isen, eziyet gördüğünü, kimin sana eziyet ettiğini anlamazsan yapamazsın. Birbirimizi anlarsak gerisi rahattır.”

Haber:  Ahmet Kanbal / MA

#Temmuzun #mesajı #direnişti

Cezaevinde ‘Kıyafet Yönetmeliği’ adı altında şeriat dayatması

Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’ndeki tutuklular, yaşadıkları hak ihlallerini gönderdikleri mektupla anlatarak, ‘şeriat’ dayatmasına maruz kaldıklarını belirtti. Kadınlar kendilerine yazlık elbiselerinin verilmediğini ifade etti

Sık sık işkence ve baskı politikalarıyla gündem olan Şakran Kadın Kapalı Cezaevi bu kez de tutuklulara “Kıyafet yönetmeliği” adı altında müdahale ile gündemde. Cezaecinde bulunan siyasi tutuklular, avukatları aracılığıyla gönderdikleri mektupta “Kıyafet yönetmeliği” adı altında kendilerine müdahale edildiğini ve şeriat dayatması ile karşı karşıya kaldıklarını söyledi.

Yazlık elbiseler verilmiyor

Kadın tutuklular, cezaevinde kıyafet yönetmeliğinin olduğunu ve bunun yönetim tarafından keyfi bir uygulamaya dönüştüğünü belirterek, “Kargo ile bize gönderilen şort veya boyu dizin bir parmak üstünde olan elbiselere izin verilmiyor. Sıcak ve nemli bir bölgede kıyafet yönetmeliğinde böyle dayatmaların olması resmen işkence. Koğuş içerisinde bile nasıl giyineceğimize karışılıyor. Yakında peçe, çarşaf, burka dayatması gelirse şaşırmayacağız” ifadelerine yer verdi.

Arama adı altında eşyalar alınıyor

Koğuş aramalarındaki usulsüzlüklere de değinen kadınlar, “Arama sırasında yorgan ve yastıklarımız yırtılıyor. Ayakkabı aramalarını yaptıkları eldiven ile yiyeceklere dokunuluyor, gizliden eşyalarımız alınıyor. Birçok tutuklunun bel boyun fıtığı, reflü ve gastrit gibi hastalıkları var. Çek pasları 50 santim şeklinde kesilerek bizlere veriliyor. Bu çek paslarla temizlik yapmak sağlık sorunlarımızı tetikliyor” dediler.

‘İyi hal’ tehdidi

Sürekli gözlem ve denetleme kurulu tarafından her itirazlarının “iyi hal durumunun ortadan kaldırılması” ile tehdit karşılaştığını belirten kadınlar, pişmanlık dayatıldığını belirtti.

Tecrit içinde tecrit

Ağırlaştırılmış müebbet alan tutukluların ortak havalandırmaya spor veya kursa çıkarılmadığını ifade eden tutuklular, “Sadece bir saat tek başlarına havalandırmaya kilitleniyorlar. Tecrit içinde tecrit ortamı oluşturuluyor. Ve arkadaşların sevk talepleri kabul edilmiyor” diye yazdı.

Kuran kursu veriliyor

Kadınlar mektupta, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı kanallara ait yayınların dayatıldığını söyleyerek, “Cezaevinden zorla kuran kursu verilirken bir de idare kanalında sürekli kuran dinletileri veriliyor. Tek din, tek kitap dayatması yapılıyor. Bu tür araçlarla ‘Yerli ve milli’ şeriat hükümlerine yaraşır tutsak ‘mahkum’ profili için çalışılıyor” ifadelerine yer verdi.

Görüş yasakların da devam ettiğine dikkat çeken kadınlar, birçok haklarının gasp edildiğini belirtti.

Haber: Delal Akyüz / MA

#Cezaevinde #Kıyafet #Yönetmeliği #adı #altında #şeriat #dayatması

Zîlan, belgelenmiş bir soykırımdır

Tarihçi Mehmet Bayrak, Zîlan Katliamı’nın diplomatik arka planını anlattı: 1925 Kürt milli direnme hareketi yargılamaları ve idamları, beş Batılı büyük devlet tarafından filme alındığı halde, bunlara bugüne kadar ulaşabilmiş değiliz. Yine de belgeler soykırım yapıldığını gösteriyor

Hüseyin Kalkan

Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra meydana gelen en yaygın ve en uzun süreli Kürt ayaklanması Ağrı Ayaklanması’dır. Ağrı Ayaklanması başladıktan sonra Xoybun Cemiyeti’nin önderliğine girmiş, Beytüşşebap Ayaklanması’nın lideri yüzbaşı İhsan Nuri, ‘Paşa’ payesi ile Xoybun tarafında Ağrı Dağı’ndaki Kürt kuvvetlerine komutan olarak atanmıştır. İhsan Nuri Paşa, atandıktan sonra ‘Ağrı Cumhuriyeti’ni ilan etmiş, Kürt kuvvetlerini derleyip toparlamış, bir devletin nüveleri olabilecek bazı adımlar atmıştır. Bunun üzerine devlet isyanı bastırmak için hazırlıklara girişmiş. Bir yanda katliam hazırlıkları yapılırken, bir yanda da görüşmeler yolu ile Kürtleri ikna edip isyandan vazgeçirmeye çalışmıştır.

Katliam hazırlıkları

Türk devleti direnişçileri vazgeçirmek için bir genel af ilan etti. Ancak bu aftan amaçlanan sonuç elde edilemedi. Kürt isyancılardan bu affa uyup dağdan inen olmadı. Türkiye müzakerede inisiyatif elde edemeyince İhsan Nuri Paşa ile doğrudan müzakere etmeye karar verdi. Fakat bu da sonuç vermedi. Mustafa Kemal başkanlığında, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak ve Birinci Umumî Müfettiş İbrahim Tali Öngören’in de hazır bulunduğu Bakanlar Kurulu toplantısında 29 Aralık 1929 tarihli ve 8692 sayılı kanun hükmünde kararname çıkarıldı. (Mehmet Köçer, “Ağrı İsyanı (1926-1930)”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 14, Sayı: 2) Kararnamede Haziran ayında Ağrı’ya yönelik hareket öngörüldü. Bakanlar Kurulu kararnamesi doğrultusunda 7 Ocak 1930’da Genelkurmay Başkanlığı 9. Kolordu Komutanlığı’nca hareket başlatıldı. 18 Mart 1930 tarihinde Salih Omurtak 9. Kolordu Komutanlığı’na atandı. 11 Haziran 1930 tarihinde Türk askerleri Kürt kuvvetlerine karşı bir saldırı başlattı. Bunun üzerine Xoybun bütün Kürdistan’a yönelik yardım çağrısında bulundu. İsyanın genişleyeceğinden endişeye kapılan Türk devleti geçici olarak saldırılarını durdurdu.

Gözdağı haberleri

Devlet hazırlıklarını tamamladıktan sonra saldırı başlatıldı. 13 Temmuz 1930 yılında Zîlan’da katliam gerçekleştirdi. Türk Ordusu iki kolordu (7. Kolordu ve 9. Kolordu) ve 80 uçaktan oluşan hava gücü kullandı. 3. Ağrı Harekatı başlamadan önce, 13 Temmuz 1930’da Salih Omurtak komutasındaki 9. Kolordu Wan’ın Erciş ilçesinde yer alan Zîlan Deresi’ne sığınan halka yönelik katliam gerçekleştirdi. Bu katliam çeşitli kaynaklarda yer almış ve belgelenmiştir. Zamanın Türk basınında yer almıştır. Temmuz 16, 1930 tarihli Cumhuriyet gazetesine göre 15.000 kişi Türk askerleri tarafından katledilmiştir. Bizzat Ağrı İsyanı’nda da yer alan Kürt yazar Hesen Hîşyar Serdî’ye (1907-Eylül 14, 1985) göre, Ademan, Sipkan, Zîlan ve Hesenan aşiretlerden oluşan 18 köyden 47.000 Kürt köylüsü katledilmiştir. (M. Kalman, Belge, tanık ve yaşayanlarıyla Ağrı Direnişi 1926-1930, Pêrî Yayınları, İstanbul, 1997). Ermeni araştırmacı Garo Sasuni’ye göre, 5.000 kadın, çocuk ve yaşlı öldürülmüştür. Patnos sahasında yakılıp yıkılmayan tek köy kalmadı, Türk askerleri, Kürtlerin on binlerce hayvanına el koydu. Dönemin Türk basınında katliama dair çok sayıda haber yayınlandığını görüyoruz. Bu haberlerin özelliği haberden çok gözdağı olmalarıdır. Gözdağının kuvvetli olması için de yapılan katliamın bazı gerçeklerini ortaya dökmüşlerdir. Cumhuriyet gazetesi özel muhabiri Yusuf Mazhar’ın aktardığına göre, isyana katılan bütün köyler yakılırken 15.000 kadar kişi Zîlan Deresi’nde öldürüldü. Sağ kalanların bir kısmı ise İran’a kaçıp katliamdan kurtulmayı başardılar. Cumhuriyet gazetesi 16 Temmuz 1930 tarihinde bu olayı “Ağrı Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zîlan Deresi ağzına kadar ceset dolmuştur” şeklinde duyurmuştur. Aynı gün çıkan Akşam gazetesinde ise ölü sayısı 3000 olarak verilmektedir. Birleşik Krallık Dışişleri Bakanlığı’na ait rapor, Erciş ve Zîlan yakınındaki Türk başarısının birkaç silahlı adam ve büyük çoğunluğu oluşturan savaşçı olmayanlara karşı kazanıldığını aktarmaktadır. 31 Ağustos 1930 tarihli Milliyet gazetesinde dönemin başbakanı İsmet İnönü’nün demeci yayımlandı. İnönü demecinde, “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur” diyordu.

Xoybun ve diplomasi

Ağrı’da savaş ve ayaklanma için örgütlenme sürerken Xoybun diplomatik çalışmalara ağırlık vermiştir. Kürt ayaklanmaları ve Kürt diplomasisi üzerine önemli çalışmalar imza atan tarihçi ve araştırmacı Mehmet Bayrak, Ağrı Ayaklanması, Zîlan Katliamı ve diplomasi ile ilgili şunları belirtiyor: “Kürt diplomasi tarihinde bugüne kadar ulaştığımız belgelerin çoğunun, Xoybun örgütünce gerçekleştirilen diplomatik ve kültürel etkinliklere ilişkin olduğunu biliyoruz. Ancak, bunlar dışında büyük devletlerin Dışişleri Arşivleri’nde henüz tümüyle gün yüzüne çıkmamış çok daha büyük ölçekte bir külliyatın varolduğunu da tahmin etmek zor değil. Söz gelimi, 1925 Kürt milli direnme hareketi yargılamaları ve idamları, beş Batılı büyük devlet tarafından filme alındığı halde, bunlara bugüne kadar ulaşabilmiş değiliz.”

Belgeler ve bilgiler

Bugün hala Cumhuriyet dönemi Kürt ayaklanmalarına dair belgeler bütün ile ortaya çıkmış değil. Devlet hem belgeleri hem isyancıların mezar yerlerini saklamaktadır. Bayrak, kendi yazmakla kalmadı, yayınevinde de önemli kaynakları yayınladı. Bayrak belgeler içeren bu kitaplarla ilgili şu bilgileri veriyor: “Yayınevimizde 1992’de ‘Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı/ 1880- 1925’ konulu çalışmasını yayımladığımız Prof. Dr. Robert Olson, salt Amerikan ve Büyük Britanya arşivlerinden yararlanarak, 1922’de Ankara’daki Meclis’te görüşülen ‘Kürt Muhtariyeti’ne ve ‘Azadî örgütlenmesi’ne ilişkin birçok önemli belgeyi ilk kez gözler önüne seriyordu. Yine, Bilal N. Şimşir gibi Türk diplomatlarının ‘İngiliz Belgeleriyle Türkiye’de Kürt Sorunu/ 1924-1938’ (Ank.1975) türü çalışmalarından biliyoruz ki; ‘1930 Ağrı Ayaklanması ve Soykırımı’na ilişkin çok sayıda gizli diplomatik yazışma bulunuyor. Bu konuda, dönemin Tahran Büyükelçisi Hüsrev Gerede gibi Türk diplomatlarının anılarında da, 1930 Ağrı İsyanı ve katliamına ilişkin birçok önemli bulguya tanık oluyoruz. Örneğin, sömürgeci devletlerden İran ve Türkiye’nin, bu aşamada nasıl bir işbirliği içine girdiklerini bu tanıklıklardan ayrıca öğreniyoruz: ‘Ağrı İsyanı’nda, Türkiye ile İran arasındaki sınır yeniden çizilirken, Ağrı’nın güneydoğusundaki Aybey Dağı’nın (emniyetimiz noktasında hududumuz dahiline alınması) istenmiş ve pazarlıklar sonucunda bu istek gerçekleşmiştir. (…) Başlangıçta Kürtlerin kendi sınırları içindeki çalışmalarına göz yuman İranlılar, daha sonra bunları yasaklamışlar, hatta bastırılmasında Türklerle işbirliği yaptıkları gibi, güneyden aldıkları bir araziye karşılık, stratejik bir önem taşıyan Türk işgali altındaki dağlık bir bölgeyi resmen bize vermeyi de kabul etmek zorunda kalmışlardır.” (Bkz. H. Gerede: Siyasi Hatıralarım/ İran; İst. 1952’den naklen, M. Tunçay: Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması/ 1923-1931; Ank. 1981,s. 243).”

Cumhuriyet ve kutsal sınırları

Bayrak şöyle devam ediyor: “Türk yönetimleri, Lozan’dan sonra sınırlarında hiçbir değişiklik olmadığını iddia etseler de; 1921-22’de İngiliz ve Fransızlarla yaptıkları gizli anlaşmalar sonucu Musul Komisyonu ve Milletler Cemiyeti yoluyla, Güney Kürdistan’ın İngiltere’ye, Rojava’nın Fransızlara nasıl bırakıldığı bilinmeyen bir şey değildir. Keza, Ağrı İsyanı üzerine Türkiye ile İran arasında yeniden düzenlenen sınır, Kürt tarihinde “Pêymanê Se Sinor” (Üç Sınır Anlaşması) olarak hafızalardadır (Bkz. C. Renas: Üç Sınır Anlaşması; Deng, Sayı:23/ 1993). Aslında, Kürt sorunu bulunan tüm sömürgeci devletler, gerek Sadabat Paktı gerek Bağdat Paktı ve gerekse CENTO aracılığıyla her zaman ittifak halinde bulunmuş; Amerika ve İngiltere ise ‘hâmi devletler’ konumunda olmuşlardır.”

Katliam ve edebiyat

Bayrak, katliamın halkın hafızasında ağıt ve şiirlerle yer edindiğine dikkat çekerken, şu örnekleri veriyor: “Gerçekten de, Ağrı İsyanı ve Katliamı, Kürt Halk Edebiyatı’nda belki en çok manzum/ şiirsel esere konu olmuş olaylardan biridir. Türk Ordusu’nun bu katliama 60 bini aşkın asker ve zehirli gaz atan onlarca uçakla katıldığı; katliam sonunda Zîlan Deresi’nin ‘lebaleb insan cesediyle dolduğu’; katliamda resmi rakamlara göre 10 bin, halk anlatmalarına göre 40 bini aşkın insanın hayatını kaybettiği söylenir… Başta, Yılmaz Çamlıbel’in “Agırî Sahipsiz Değildir/ Ağrı Kürt Ulusal Ayaklanması” (Deng yay. İst. 2007) konulu kitabı olmak üzere, Ağrı İsyanı ve Katliamı üstüne halk tarafından yakılmış çok sayıda kılam, şîn kılamı ve destan bulunuyor (Sözgelemi, bir bölümü erkek diğerleri kadın dengbêjler tarafından yakılan bu hikâyeli- kılamların bazıları için ayrıca bkz. Zeki Nurçin: Tarih De Duyardı O Çığlıkları; Hêvî, Sayı :21/ 1997; Şairini Arayan Soykırım Şiirleri; Hêvî, 24/1997; Ercan Özha: Ağrı Dağı Savaşçılarını Kılamla Ölümsüzleştirdi, Öz-Po, 10 Eylül 2013).”

Yaşar Kemal’ın anlatımı

Bayrak katliamın tanıklarına dair de bilgiler paylaşıyor: “Katliamdan kurtulmuş nice kişi, bu katliama ilişkin acılı tanıklıklarını da günümüze ulaştırdılar ki; bunlardan biri de yöre aydın ve yazarlarından Dr. Naci Kutlay’ın ağabeyi ve benim de doğrudan tanıdığım Süleyman Kutlay’dı. Bir gözlemini şöyle anlatıyordu: ‘Çocukluk yıllarımda (1930’ların başı) Türk atlı askerleri geçtiklerinde, terkilerinde kesik insan başları sallanıyor, yalp – yalp atların sağrılarına inip kalktıkça, kan sıçrıyordu. Kürt direnişçilerin başıydı bunlar. Subaylar, teslim ettikleri insan başlarına karşılık para ödülü alıyorlardı. Onlar geçerken, kadınlar kısık sesle (wey dayikê, em belengazın) diye ağıda başlıyor; erkekler başları düşük, bakışları yerde sessizce ağlıyorlardı.’ (A. Kahraman: Alçaklar ve Apê Musa’nın Evlatları…; Öz- Po, 25.10.2012). Ağrı Katliamı, roman anlatımıyla da olsa ünlü romancı Yaşar Kemal’in ‘Deniz Küstü’ romanında da yansımasını bulur. Katliamı yöneten General Salih Omurtak’ın uygulamalarını bir askerin ağzından aktarır: ‘Salih Paşa, elinize geçen Kürt’ü kurşundan geçirin. Bir tanesini sağ bırakmayın bu yılanların diye bağırıyordu… Ölen her askere karşılık bir Kürt köyünü yakıyor; ne kadar erkek varsa köyde kurşundan geçirtiyordu (…) Bir bahar Ağrı Dağı’nın eteklerini bir bir dolaşarak yaktık yıktık, yangın yerine çevirdik; öldürmedik, sürmedik adam koymadık. Kürtlerin kökünü kestik…” (Bkz. A. Taner Kışlalı: Kürtlük, Kürtçüler ve Biz, Cumhuriyet, 3-9 Kasım 1995). ‘Komkujuya Geliyê Zîlan’ (Zîlan Deresi Katliamı)’nın, çağdaş edebiyatta da yansımasını bulmaması kuşkusuz mümkün değildi. Nitekim, daha üç yaşında sürgünle tanışan Dersimli şair Cemal Süreya, ‘Kısa Türkiye Tarihi’ başlıklı şiirinde, Ağrı Hareketi’nin önemli destekçilerinden Celâlî aşiretinden giderek, bu hareketi çağrıştıran kavramlarla şu değinmede bulunur: ‘Şelaleye/ Düşmüş/ Zeytin dalı/ Celaliyim, Celalisin, Celali…’ Esasen, Ahmed Arif’in ünlü ’33 Kurşun’ şiirinin kaynağı da, Van/ Özalp’daki General Muğlalı Katliamı’nın yanısıra, 1930’da yaşanan Ağrı/ Zîlan soykırımıdır.”

Ağıtlara konu olan katliam

Zîlan Katliamı’na dair dağınık olsa da çok sayıda belge ve bilgi bulunuyor. Mehmet Bayrak, çok yönlü araştırmalarını ağıtlara ve fotoğraflara kadar sürdürüyor. Araştırmasının sonuçları ile ilgili şunları belirtiyor Bayrak: “Ağrı/Ararat İsyanı ve Soykırımı, günümüzde hafızamızda iz bırakan ‘Çemê Çetelê’ türü nice şîn kılamları ve halk destanları bırakırken; soykırım eksenli bu katliam sadece Türk karikatürlerinde ifadesini bulmuyor; harekete doğrudan katılan Pilot Miralay Naim Bürküt gibi Türk subaylarının çektiği fotoğraflarla da bilince kazınıyordu. (Bkz. Y. Çamlıbel: Serhildana Agirîyê/ Ağrı Albümü-1930). Son dönemlerde, tarihçi Dr. Sedat Ulugana’nın Fransız Dışişleri Arşivi’nde bulduğu ve yayımladığı ’95 Yıl Sonra İhsan Nuri’nin Bildirisi- 1925′, (Bkz. Öz-Po, 28-29.12.2020 ve M. Bayrak: Ateş- Kan ve Barut Günlerinde Kürt Diplomasisi; Özge yay. Ank. 2021, s.237-249) belge ile Kürt diplomasi külliyatına önemli bir belge daha katılmış oluyor. Çünkü, Misak-ı Milli’yi, 1921 Anayasası’nı, 1922’de kabul edilen Kürt Muhtariyeti Kanunu’nu ve Lozan Antlaşması’nın 37-45. Maddelerini red ve inkâr ederek; baltası kütükten çıktıktan sonra 1924 Anayasası ve 1925’te gizlice hazırlanıp uygulamaya konan Şark Islahat Planı; gerçekten de Kürtlere o tarihten sonra uygulanan fiziki, siyasi ve kültürel soykırımın habercisi niteliğindedir… Buna karşılık, Kürt aydınlanma hareketinin 1926’da diasporadan İsmet Paşa’nın şahsında Ankara Hükümeti’ne gönderdiği muhtıra- mektup ise, bugün de geçerliliğini koruyan tarihi bir belgedir…”

 

 

 

 

#Zîlan #belgelenmiş #bir #soykırımdır

DÖKH davasında yargılanan kadınlar beraat etti

Demokratik Özgür Kadın Hareketi davasında yargılanan tüm kadınlar hakkında beraat kararı verildi

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi’ne (DÖKH) üye oldukları gerekçesiyle açılan ve aralarında Mersin Akdeniz Belediyesi Halkların Demokratik Partisi (HDP) meclis üyesi Yüksel Mutlu’nun da bulunduğu 14 kadın hakkında açılan DÖKH Davası’nın karar duruşması Ankara 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkeme tarafından verilen kararla yargılanan kadınların tamamı için beraat kararı verildi.

DÖKH davasında savcı, 28 Nisan 2013’te Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu’nda düzenlenen Kadın Meclisi 2. Olağan Kongresi, Paris Kürt Enstitüsü’nde Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in katledilmesini protesto edilmesini ve PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılmasına ilişkin basın açıklamaları ile 13 Eylül 2013’te Meclis Dikmen Kapısı önünde DÖKH ve KÜRT-DER organizesinde düzenlenen ana dilde eğitim talepli basın açıklamalarını suçlama konusu olarak dosyaya sunmuştu.

ANKARA

#DÖKH #davasında #yargılanan #kadınlar #beraat #etti

NATO hattında makas değişimi

Türkiye ile Rusya ilişkileri kırılganlaştı. İdlib’de kuzeye itiyor. Wagner’in Moskova’ya yürümesi güven bunalımı yarattı. Ege, Doğu Akdeniz’de Rusya ile yol alamayacakları algısı doğdu. Ortadoğu’ya, Karabağ’a yansıma olacak

Mehmet Ali Çelebi

Türkiye’nin bir süredir Rusya ile NATO arasında salınımda olması sık ve hararetli bir şekilde gündemleşiyordu. NATO (North Atlantic Treaty Organization) 4 Nisan 1949’da 12 ülke tarafından kurulan askeri yapı… Sovyetler Birliği etki sahasına karşı, devrimci dalgaları önleme hedefiyle kurulan NATO, çok sayıda ülkede darbelere, katliamlara, bölgesel savaşlara destek verdi ve düşük yoğunluklu savaşları büyütmesi ile dünyanın en büyük terör organizasyonuna dönüştü. Büyük bütçesi bulunan NATO, demokrasi, adalet, eşitlikçi paylaşım ve özgürlüklerin genişletilmesini isteyen halklara karşı; orman, su ve denizleri korumaya çalışanlara karşı devletlerin zor gücünü, devasa hava, kara, deniz güçlerini kullanarak insanlığa karşı suç işleyen ve savaş suçları nedeniyle lağvedilmesi gereken bir organizasyon.

1952, 1955, 1982, 1999, 2004, 2009, 2017 genişlemesiyle, Varşova Paktı üyelerini de bünyesine almasıyla üye sayısı 30’a çıkmıştı. Öyle ki tek adamlık için anayasa değişikliği taslağına itirazlar yükselince Yüksek Sovyet’i ve parlamentoyu lağvettiğini açıklayan, bu nedenle tepki çekip protesto edilen Rusya Devlet Başkanı Boris Yeltsin’in 4 Ekim 1993’te Parlamento’yu bombalatmasına, birkaç günde bazı kaynaklara göre 187 bazı kaynaklara göre 1500 kadar kişinin katledilmesine destek oldu. Katliam ve tutuklama furyasının ardından Yeltsin’in 12 Aralık 1993’te yaptırdığı referandumla yüzde 58,4’ün Anayasa değişikliğine evet dediği ilan edilecektir.

NATO, Rusya’da solun yeniden yönetime gelmesini önlemek için Yeltsin’in 31 Aralık 1999’da ani bir kararla istifa edip koltuğu bıraktığı Vladimir Putin’e destek oldu.
Sosyalist dip dalgaları ortaya çıkmasın, devrimci halk hareketleri sokakları ısıtıp yeni umutlar yeşertmesin, toplumsal zeminde liberal oksidasyon perçinlensin diye NATO-Rusya Konseyi de kurdu.

Sokakların potansiyelini ezmek, devrimci vizyonu örselemek için Yeltsin’i başta tutma gayretkeşliğindeki 27 Mayıs 1997 Paris NATO Zirvesi’nde NATO-Rusya Federasyonu Kurucu Senedi ile NATO-Rusya Daimî Ortak Konseyi kararı imzalanacaktır. NATO-Rusya Konseyi kapsamında Devlet ve Hükümet Başkanları toplantılar yapıyordu. Sovyet-Varşova Paktı dağılınca NATO hedefsiz kalıp bocaladı. Sürekli “dış düşman” argümanıyla ülkelerde korku yaratıp kendisini büyüten NATO üyeleri bütçeleri aksatıyor, NATO’yu motive edecek birşey kalmadığı söyleniyordu.

Öyle ki Kasım 2019’un ilk haftası ABD, Almanya, İngiltere ile birlikte NATO’nun kare asından biri olan Fransa’nın Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron İngiltere merkezli Economist dergisine verdiği röportajda Macron, “Şu anda yaşadığımız NATO’nun beyin ölümüdür” demişti.
Zamanla Putin muhalefeti temizleyip, oligarkları kendisine bağlayınca Rusya ile NATO arasına buzlar girdi.
NATO’nun Rusya sınırındaki ülkeleri de bünyeye alma çabası, Ukrayna yönetiminde Şubat 2014 çalkantısı, Donbass çatışmaları ve 2014’te Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ilişkilerde rezonanslar yarattı.

24 Şubat 2022’de Rusya, Ukrayna’ya savaş açınca tarafsız olarak 21. yüzyılın ilk çeyreğine gelen Finlandiya ve İsveç, panikle NATO üyeliğine başvurdu. Ukrayna da 30 Eylül 2022’de NATO’ya üyelik için resmen başvuruda bulundu.
Rusya yönetimi sınıra yakın ülkelerin üyeliği halinde sert yanıtlar vereceklerini söylüyordu. 28-30 Haziran 2022’deki Madrid NATO Zirvesi’nde İsveç, Finlandiya ile Türkiye üçlü protokol yapmıştı.

Türkiye’nin Kürtleri, Rojava statüsünün sona erdirecek politikalara destek talebini ana gündem yaparak istediği şartları yerine getirdiği kanaatini açıklayan AKP-MHP yönetimi 31 Mart 2023’te Finlandiya’nın NATO üyeliği belgesini Meclis’ten geçirdi. Brüksel’deki NATO karargahında 4 Nisan 2023’teki törenle Finlandiya resmen 31. NATO ülkesi olmuştu. Rusya seyretmek durumunda kaldı.

NATO, Finlandiya ve İsveç’i hayat-memat meselesi yapmıştı. Çünkü Kuzey Kutup Dairesi’nin yani Arctic bölgesinin askeri kontrolü, Arctic buzulları erirken Rusya’nın buradan rahatça Atlas Okyanusu’na ulaşımına setler çekebilmek, ortaya çıkacak alanlardaki petrol-doğalgaz, maden vb kontrolü, Baltık Denizi’nde ve Karadeniz’de Rusya donanması manevralarını frenlemek hedefler arasındaydı. Diğer başat hedeflerden biri Moskova’ya hızla ulaşacak mesafede NATO birlikleri konuşlandırabilmekti.
Ancak Türkiye İsveç’in NATO üyeliğini onaylamıyordu. Aslında Finlandiya’nın üyeliği Rusya için daha hayati önemdeydi. Çünkü Finlandiya tam sınırdaydı. İsveç Finlandiya’nın batı komşusuydu.

Rusya’ya sınırdaş Ukrayna da NATO’ya başvurmuştu. Ancak Ukrayna üye yapılırsa NATO’nun taraflara silahlı bir saldırı da hepsine karşı yapılmış sayılı karşı koymayı içeren 5. maddesini işletmek zorunda kalabilirdi.

Yeni vilayetler beklentisi

Türkiye ise 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası, içeride muhalefeti, basını, sivil toplum örgütlerini iyice baskı altına alıp iktidarını pekiştirdikten sonra Rusya yönüne bir makas açmıştı. Avrupa Birliği (AB) ile köprüler atıldı. NATO ile ilişkiler dalgalı yürütüldü. 81 ile Halep, Kerkük, Musul gibi kentlerin, Rojava kentlerinin eklenmesi beklentisi yaratıp Ergenekoncuların da desteğini alan AKP, Rusya ile ilişkileri devasa nükleer santral, doğalgaz ve askeri anlaşmalarla perçinledi. Angaje olunan Rusya’dan alınan S-400’ler Temmuz 2019’da Türkiye’ye gelince ABD, aynı ay devasa F-35 savaş uçağı projesinden parasını ödemiş de olsa Türkiye’yi çıkardı.
Erdoğan, Rusya’nın başat olduğu Eylül 2022’de Özbekistan’da yapılan ŞİÖ zirvesi dönüşünde soruları yanıtlarken üyelik hedefi olup olmadığı sorulunca “Tabii. Hedef o” diyecekti. (17.09.2022/AA)
Bu açıklama NATO’nun taşıyıcısı ülkelere alarm zilleri çaldırdı, jeopolitik önemi nedeniyle Türkiye’nin incelen halkadan kopmaması için çabalar farklı mekanizmalarla arttırıldı. Süreç İsveç’in NATO üyeliği krizine vardığında Türkiye bunu Kürtlere karşı kaldıraç olarak kullanmaya, Batı’dan Kürtlere karşı tavizler koparmaya çalıştı.

Kürt meselesi ve Vilnius Protokolü

Litvanya’da 11-12 Temmuz 2023’te gerçekleşen NATO Vilnius Liderler Zirvesi stratejik dönüşüme tanık oldu. Denklemi farklı boyutlarıyla açalım… Ukrayna’daki savaşı sürdüren Rusya’ya gözdağı için Belarus sınırındaki Litvanya seçildi. Erdoğan 10 Temmuz 2023 akşamı NATO Genel Sekreteri Stoltenberg ve İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ile Vilnius’ta bir araya geldi. Gündem Kürtler ve İsveç’ti. Gidilirken ibre “İsveç’e hayır” yönünde olsa da Vilnius Protokolü imzalandı. Erdoğan, İsveç’e onay sözü verdi. Protokolde İsveç’in Türkiye isteğiyle anayasasını değiştirdiği, yasalarını değiştirdiği, “terörle mücadele” konusunda işbirliğini genişlettiği, Türkiye’ye silah ihracatını yeniden başlattığı kaydedildi. Protokolün diğer hatları şöyleydi: “İsveç, YPG/PYD ve Türkiye’de FETÖ olarak tanımlanan örgüte destek vermeyeceğini yineler. Türkiye ve İsveç, terörle mücadele işbirliğinin, İsveç’in NATO’ya katılmasının sonrasında da devam edecek, uzun vadeli bir çaba olduğu konusunda hemfikirdirler.
Stoltenberg, NATO tarihinde ilk kez Terörle Mücadele Özel Koordinatörü pozisyonunun tesis edilmesi de dahil, bu alandaki çalışmalarını kayda değer şekilde hızlandıracaktır.
İsveç, Türkiye’nin, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin güncellenmesi ve vize serbesti dahil AB’ye üyelik sürecinin yeniden canlandırılması konusundaki çabalara aktif destek verecektir. Türkiye, İsveç’in Katılım Protokollerini TBMM’ye sevk edecek.” (10.7.2023/Sputnik ajansı)

AB yolunda beklentiler

Havuz medyası onay beklenmediği propagandası yapsa da Erdoğan Vilnius’a uçmadan Atatürk Havalimanı’nda basın toplantısında (10 Temmuz 2023) beklenmedik bir söylemle sinyali vermişti. Erdoğan daha önce defalarca AB diye bir dertleri olmadığını dillendirip yerel mahkemeleri AİHM kararlarına uymamaya çağırırken şimdi AB kartı açıp şunları söylüyordu: “Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısında 50 yılı aşkın zamandır bekleten bu ülkelere buradan sesleniyorum ama aynı zamanda Vilnius’ta da sesleneceğim; önce gelin Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde önünü açın, ondan sonra biz de Finlandiya ile ilgili nasıl onun önünü açtıysak, İsveç’in de önünü açalım” (AA/10.7.2023)
Bu açıklamaya kadar İsveç’e karşı argümanı Kürtler idi. Erdoğan’ın bir anda AB’ye üyelik sürecini neden NATO zirvesine saatler kala gündeme getirdiği ve İsveç üyeliğini niçin AB sürecine bağladığı, Rusya’yı çevrelemek için İsveç’e “evet” deyip NATO’nun ekmeğine yağ sürdüğü soruları soruldu.
m Bir nedeni ABD’nin yelken indirme için sıkıştırması. ABD Dışişleri Bakanı Blinken zirve öncesi bir haftada üç defa Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile telefonlaşmıştı. Biden’ın Erdoğan’la telefonlaşıp (9 Temmuz 2023) F-16 kartını da hatırlatması noktayı koydu. Erdoğan para vb. beklentilerle zirve marjında Biden’la yüzyüze görüşürken “yeni bir süreci başlatıyoruz” dedi. (11.7.2023/AA)
m Rusya, İran, Çin Ortadoğu’da etki artırırken Rojava statüsüne son verme arzusunun Biden ve AB ülkeleri tarafından kabul görmeyeceği anlaşılmıştı.
m İsveç, istendiği gibi Anayasa ve yasalarını değiştirip neredeyse Türkiye, İran, Irak, Suriye seviyesine inmişti.

Wagner’in Moskova’ya yürümesi

Türkiye ile Rusya ilişkileri kırılganlaşmıştı. Rusya, İdlib’de TSK-SMO’yu kuzeye itiyordu. Türkiye, Ukrayna’ya SİHA satmayı sürdürüyor, Ukrayna’nın NATO üyesi yapılmasını savunuyordu. Ukrayna’da savaşan paramiliter Wagner’in bayrak açıp Moskova’nın 200 km. yakınına kadar ilerlemesi AKP-MHP iktidarı ve bileşenlerinde güven bunalımı yaratmıştı. Bu Rusya ile Ege, Doğu Akdeniz enerji kaynakları, Kıbrıs konusunda yol alamayacakları algısı doğurmuştu.
m Erdoğan’ın iktidarını pazarlarken paye olarak dalgalandırdığı Tahıl Koridoru Anlaşması’ndaki arabuluculuk rolü hasar almıştı. Erdoğan ısrar etse de Putin uzatmaya yanaşmıyordu.

Askeri harcamaların finansmanı

Suriye, Irak, Libya, Dağlık Karabağ’da askeri harcamalar, onbinlerce SMO’luyu maaşla palazlandırmak, milyonlarca mültecinin giderlerini karşılamak ve deprem eko-çöküntü yaratmıştı. Alınan birkaç gün sonra aynı fiyata alınamıyordu. TL devalüasyonu büyüyordu. 2024 yerel seçimleri öncesi deprem konutları için para gerekiyordu.
Anlatısı biten AKP; Katar, BAE, Suudi Arabistan, Rusya’dan para alıyordu, ancak bütçe açığını kapatmaya, iç ve dış borç faizlerini ödemeye yetmiyordu.
Rusya’dan, ŞİÖ hedefinden bir anda AB’ye dönüş bahanesi de kolay değildi. Bu dönüş için İsveç’i kaldıraç olarak kullanmayı seçti.
m AB’nin hemen bir takvim vermeyeceğini biliyordu. Ancak yeni dönemin konsolidasyonu yandaşlarına Gümrük Birliği ve vizesiz geçiş umudu vererek sağlanacaktı.
m ABD, Yunanistan’da Dedeağaç Limanı ve çevresinde askeri üssü genişletirken, AB ülkeleri Yunanistan’a savaş uçakları verirken, Türkiye’nin ağırlığının azalabileceği, Rusya’nın da Türkiye’yi koruyamayacağı anlayışı yerleşiyordu.

Endişeleri artan Ankara, ABD’den F-16 savaş uçakları, F-35 projesine Türkiye’nin yeniden dahil edilmesini istiyordu.
Özcesi BAE, Mısır, İsrail, Suudi Arabistan’da ‘U’ dönüşü gibi dış politikada tutarsızlığın yeni tazahürüydü olanlar. Kürtler ile eşitlik temelli bir gelecek inşaya yanaşmadıkça siyasiler birçok ülkenin salıncağı olmaya devam edecek. Kürtler bir ülke daha NATO üyesi olduğunda özgürlüklerinden vazgeçecek değil.
Rusya kendisini hatırlatıp Ortadoğu’ya, Dağlık Karabağ’a yansımalar yapacaktır. Ukrayna Başkanı Zelenskiy’nin İstanbul’da Erdoğan’la görüştükten sonra (9 Temmuz 2023) dönerken Rusya’nın savaş sonuna kadar Türkiye’de kalmaları şartıyla serbest bıraktığı Nazi destekçilerinin devamı olan Azov Taburu’nun 5 askerini beraberinde götürmesi sonrası açıklamalar bunun işareti. Kremlin’in ‘anlaşma ihlali’ çıkışı; Rusya Federasyon Konseyi Savunma Komitesi Başkanı Viktor Bondarev “IŞİD’le flört etti, Rus uçaklarının düşürülmesinde etkili oldu, Ukrayna’ya insansız hava araçları sağladı. Böyle bir davranış, sırtından bıçaklamaktan başka bir şey olarak adlandırılamaz” demesi, (Cumhuriyet/10.7.2023) Rusya’nın BM Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitry Polyanskiy’in ‘güvenilmez’ nitelemesi öfkenin yansımaları.
Son kertede Erdoğan NATO üstünden daha çok silah elde ederek güç biriktirme peşinde. Ancak silahlı gücünle değil doğruysan güçlüsündür.

#NATO #hattında #makas #değişimi

KNK’den Türkiye-NATO anlaşmasına tepki

KNK, NATO ve İsveç’in Erdoğan’ın taleplerine boyun eğmesine tepki göstererek, ‘NATO, önemli bölgesel dinamikleri dikkate almalıdır’ dedi

Kurdistan Ulusal Kongresi Yürütme Konseyi, Litvanya’da gerçekleştirilen NATO zirvesinde Türkiye ile NATO ülkeleri arasında varılan anlaşmaya tepki gösterdi.

Zirvede AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın taleplerinin kabul edilmesini, “Kürt halkına yönelik zulmün onaylanması ve Kurdistan genelindeki katliam ve göçertmenin devam ettirilmesi sözünün verilmesi” olarak değerlendiren KNK açıklamasında, “Zirve öncesinde NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, İsveç Başbakanı Ulf Kristersson ve Erdoğan, Türk devletinin dayatmalarına boyun eğen ve İsveç’in yasa ve demokratik gelenekleri ile uluslararası insan hakları sözleşmelerini toptan hiçe sayan 7 maddelik bir anlaşma yayınladı. Türkiye bir kez daha NATO üyeliğini, demokratik uluslara şantaj yapmak ve Kürt halkını hedef alan diktatörlük politikalarına ve askeri saldırı ve soykırım kampanyalarına yeşil ışık yakmak için kullandı” ifadelerine yer verdi.

Sadece dört yıl öncesinde birçok NATO ülkesinin, DAİŞ’e karşı verdikleri mücadeleden ötürü Kürtlere teşekkür ettiği hatırlatılan açıklamada, “NATO üyesi tüm ülkeler DAİŞ’in NATO üyesi Türkiye tarafından kurulduğunu ve desteklendiğini biliyor. Erdoğan’ın, YPG ve YPJ’yi hedef alması, DAİŞ’in Kürtlere karşı yürüttüğü vekalet savaşının bir devamıdır. NATO ve demokrasi ve uluslararası istikrara bağlı herhangi bir ittifak, bu yakın tarihi ve önemli bölgesel dinamikleri dikkate almalıdır” ifadeleri kullanıldı.

DIŞ HABERLER

#KNKden #TürkiyeNATO #anlaşmasına #tepki

Tahliye olan gazeteciler zılgıtlarla karşılandı

Amed’de bugün duruşmada tahliye kararı verilen 15 tutuklu Kürt gazeteci cezaevi önünde alkış ve zılgıtlarla karşılandı

Amed merkezli yürütülen soruşturma kapsamında 8 Haziran 2022’de gözaltına alınan ve 16 Haziran’da tutuklanan Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eşbaşkanı Serdar Altan, Mezopotamya Ajansı (MA) editörü Aziz Oruç, Xwebûn Gazeteci Yazı İşleri Müdürü Mehmet Ali Ertaş, gazeteciler Zeynel Abidin Bulut, Ömer Çelik, Mazlum Doğan Güler, İbrahim Koyuncu, Neşe Toprak, Elif Üngür, Abdurrahman Öncü, Suat Doğuhan, Remziye Temel, Ramazan Geciken, Lezgin Akdeniz ve Mehmet Şahin ile tutuksuz Esmer Tunç, İbrahim Bayram ve Mehmet Yalçın’ın ilk duruşması dün Diyarbakır 4’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde başladı.

Bugün ikinci günde devam eden duruşmada mahkeme tutuklu 15 gazeteci hakkında tahliye kararı verdi.

Tahliye edilen 15 gazeteci Diyarbakır Cezaevi kampüsü önünde aileleri ve meslektaşları tarafından alkış ve zılgıtlarla karşıladı.

HABER MERKEZİ

 

#Tahliye #olan #gazeteciler #zılgıtlarla #karşılandı

30 yıllık tutuklu Babat tahliye oldu

Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunan 30 yıllık tutuklu Abdulhamit Babat, tahliye edildi

Cezaevinde 30 yıldır tutuklu bulunan ve tahliyesi 2 kez ertelenen Abdülhamit Babat, bulunduğu Bolu F Tipi Kapalı Cezaevi’nden tahliye edildi. Babat, 1993 yılında “Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya çalışmak” suçlamasıyla Amed’de gözaltına alınıp tutuklandı. Babat, yargılandığı Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) müebbet hapis cezası aldı. Bu sürede Amed, Dîlok, Ordu, Ankara’da bulunan cezaevlerinde kalan Babat, en son Bolu F Tipi Cezaevi’ne sevk edildi.

30 yıllık tutukluluğu boyunca cezaevinde kalp ve tansiyon hastalığı oluşan Babat’ı cezaevi önünde ailesi ve akrabaları karşıladı. Babat, ardından ailesi ile birlikte memleketi Amed’e gitmek için yola çıktı.

Kaynak: MA

#yıllık #tutuklu #Babat #tahliye #oldu

BM: Ordunun Kürt kadınlara yönelik saldırıları araştırılsın

BM, Türkiye’de ordunun Kürt kadınlara yönelik saldırılarına dair ‘araştırılsın’ çağrısı yaptı ve Kürt kadınların etnik kimliklerinden dolayı da ayrımcılığa maruz kaldığına dikkat çekti

Birleşmiş Milletler (BM) Kadın Yönelik Şiddet, Sebepleri ve Sonuçları Özel Raportörü Reem Alsalem, Türkiye’de Kadına dönük şiddet raporunu, BM Cenevre Ofisi’nde devam eden İnsan Hakları Konseyi 53. İnsan Hakları Oturumları kapsamında yayınladı.

Özel Raportör Reem Alsalem 19 sayfalık raporunda Kürt kadınlara dönük şiddete özel olarak yer ayırırken, Türkiye Silahlı Kuvvetlerine mensup askerlerin Kürt ve PKK’li kadınlara dönük saldırılarına da dikkat çekti.

Kürt kadınları ülkede özellikle şiddet riski altında olan gruplar altında tanımlayan Özel Raportör Reem Alsalem, raporunda, Kürt kadınların kimliklerinden kaynaklı olarak da şiddete maruz kaldığından duyduğu endişeye yer verdi.

Kimliklerinden dolayı da ayrımcılığa maruz kalıyorlar

Raporda, “Kürt Kadınları etnik ve dil kimliklerine dayalı ayrımcılığa maruz kalıyor, toplumda marjinalleştiriliyor, insan haklarından sınırlı bir şekilde yararlanıyor. Yanı sıra PKK’ye karşı yürütülen savaş bağlamında yüksek sayıda, çoğunluğu kadın olmak üzere Kürt sivillerin öldürüldüğü veya cinsel şiddet dahil olmak üzere şiddete maruz bırakıldığı raporları bizleri endişelendiriyor. Özel Raportör, ayrıca Kürt kadın ve kız çocuklarının sürekli olarak taciz ve tehditlere maruz kalmalarına, birçoğunun keyfi ve uzun süreli gözaltında tutulmalarına, hukuki yardıma erişimlerinin kısıtlı olmasına ve haksız yargılanmalarla karşı karşıya kalmalarına dönük raporlardan endişe duymaktadır” ifadeleri kullanıldı.

Ordunun Kürt kadınlara yönelik saldırıları araştırılsın

Türkiye’ye, Türk ordu güçleri tarafından Kürt kadınlara dönük saldırıların araştırılması çağrısında bulunan Özel Raportör Reem Alsalem, raporunda şu ifadelere yer verdi:

“Türk güvenlik ve savunma güçleri tarafından Kürt kadınlara yönelik işlenen cinsel ve cinsiyete dayalı şiddet eylemlerini araştırın, kovuşturun ve sorumluları cezalandırın. Türk-Kürt bölgelerindeki çatışmanın ve PKK’nin statüsüne bakılmaksızın Cenevre Konvansiyonlarının 3. maddesine saygı gösterilmesini sağlayın.

Bu amaçla, Kürt kadınlarının karşı karşıya kaldığı şiddet olaylarının ve ihlallerin açıklığa kavuşturulması ve sorumluların yargılanması için uluslararası destekli etkili, tarafsız ve şeffaf soruşturma mekanizmalarını hayata geçirin.”

3. madde nedir?

Cenevre Konvansiyonları 3 maddesi şöyle :

“Yüksek Sözleşmeci Taraflardan birinin topraklarında uluslararası nitelikte olmayan bir silahlı çatışma çıkması halinde, çatışmaya taraf olan Taraflardan her biri en azından aşağıdaki hükümleri uygulamakla yükümlü olacaktır:

l. Silahlarını bırakan silahlı kuvvetler mensupları ve hastalık, yaralanma, tutukluluk veya başka herhangi bir nedenle savaş dışı bırakılan kişiler dahil olmak üzere çatışmalara doğrudan katılmayan kişiler, her koşulda, ırk, renk, din veya inanç, cinsiyet, doğum veya servet veya benzeri herhangi bir kritere dayalı herhangi bir aleyhte ayrım yapılmaksızın insanca muamele edilmesi.

Bu sebeple, Bu amaçla, yukarıda belirtilen kişilerle ilgili olarak aşağıdakiler her zaman ve her yerde yasaklanmıştır ve yasak kalacaktır:

a) Hayata ve vücut bütünlüğüne yönelik saldırılar, özellikle her türlü cinayet, sakatlama, vahşice muamele, işkence ve eziyet,

b) Rehin almak,

c) Şahısların izzeti nefislerine tecavüz, bilhassa küçük düşürücü ve aşağılayıcı muameleler,

d) Uygar milletlerce elzem olarak kabul edilen adli güvencelerle birlikte, nizami bir mahkeme tarafından önceden bir yargılama olmaksızın verilen mahkumiyet kararları ile idam cezalarının infazı.

2. Yaralı ve hastalar toplanacak ve tedavi edilecektir.

Uluslararası Kızılhaç Komitesi gibi tarafsız insani bir teşkilat, anlaşmazlık halinde taraflara hizmetlerini arzedebilecektir.

Anlaşmazlık halindeki taraflar, ayrıca hususi anlaşmalar yolu ile işbu Sözleşmenin diğer hükümlerinin tamamı veya bir kısmını yürürlüğe koymaya çalışacaklardır.

Yukardaki hükümlerin uygulanmasının anlaşmazlık halinde bulunan tarafların hukuki durumları üzerinde hiçbir etkisi olmayacaktır.”

Kaynak: ANHA

#Ordunun #Kürt #kadınlara #yönelik #saldırıları #araştırılsın