Ana Sayfa Blog Sayfa 207

İran’da bir kadın şarkı söyleme ‘yasağını’ camide şarkı söyleyerek protesto etti

İran’da bir kadın, kadınlara şarkı söyleme ‘yasağını’ İsfahan’da bir camide şarkı söyleyerek protesto etti

Geçtiğimiz yıl Eylül ayında saçı görüldüğü gerekçesiyle “Ahlak polisi” tarafından katledilen Kürt kadın Jîna Emînî’nin ardından başlayan ve rejime karşı protestolara dönüşen eylemler devam ediyor. Eylemlere karşı rejim özellikle kadınları hedef alarak baskı ve sindirme politikalarına ağırlık verirken, kadınlar ise direnmeye devam ediyor.

Şarkı yasağını protesto etti

Başta zorunlu baş örtüsü yasağı olmak üzere birçok yasağa karşı kadınların isyanı sürüyor. O yasaklardan biri de kadınların şarkı söylemesi. İsfahan’da bir kadın şarkı söyleme ‘yasağını’ şarkı söyleyerek protesto etti.

Güvenlik görevlisi engel olmaya çalışıyor

Bir kadının İsfahan’ın tarihi camilerinden birinde şarkı söylediği video sanal medya hesaplarından paylaşıldı. Görüntülerde, güvenlik görevlisi kadını durdurmaya çalışsa da kadın şarkı söylemeye devam ediyor.

https://twitter.com/AlinejadMasih/status/1677005994855915537?s=20

DIŞ HABERLER

#İranda #bir #kadın #şarkı #söyleme #yasağını #camide #şarkı #söyleyerek #protesto #etti

Katledilen Temer Temel soruşturmasında bir kişi daha tutuklandı

Evinin önünde silahlı saldırıyla katledilen Temer Temel’in ölümüne ilişkin başlatılan soruşturma kapsamında daha önce tutuklanan H.T. isimli kişinin abisi de tutuklandı

Şirnex’in (Şırnak) Elkê (Beytüşşebap) ilçesine bağlı Setkar köyünde 7 Mayıs 2023’te evinin önünde silahlı saldırıyla ağır yaralanan Temer Temel kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Başlatılan soruşturma kapsamında 27 Haziran’da gözaltına alınan H.T. isimli kişi, sevk edildiği mahkemede “Adam öldürmeye teşebbüs” suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Soruşturma kapsamında H.T.’nin ağabeyi İ.T. de dün Wan’da gözaltına alındı. Elkê’ye getirilen İ.T., savcılık ifadesi ardından tutuklanma talebiyle Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliğine sevk edildi. İ.T., çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Şırnak T Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderildi.

ŞIRNEX

#Katledilen #Temer #Temel #soruşturmasında #bir #kişi #daha #tutuklandı

‘Fransa’daki eylemler birikmiş toplumsal bir öfkenin sonucu’

Fransa’da Cezayirli Nahel’in polis tarafından katledilmesi sonrası başlayan protestoları değerlendiren Paris Cite Üniversitesi Öğretim Üyesi Selim Eskiizmirliler, eylemlerin devletin yıllardır siyahlara uyguladığı ayrımcı politikalarının öfkesi sonucu büyüdüğünü belirtti

Fransa’da 27 Haziran’da 17 yaşındaki Cezayirli Nahel M.’nin polis tarafından katledilmesinin ardından başlayan sokak eylemleri devam ediyor. Başkenti Paris’i çevreleyen bölgeler, Marsilya, Lyon, Toulouse gibi büyükşehirler başta olmak üzere birçok kentte yayılan protestoların şekli giderek değişiyor.

Yaşanan gelişmeleri Mezopotamya Ajansı’nda (MA) Esra Solin Dal’a değerlendiren Paris Cite Üniversitesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Selim Eskiizmirliler, eylemlerin toplumun yıllardır biriktirdiği bir öfkenin sonucu olduğunu söyledi.

Eylemler birikmiş öfkenin sonucu

Eylemlerin sadece Nahel’in ölümü üzerine oluşmadığını ifade eden Eskiizmirliler, bu isyanın yıllardır Fransa’da birikmiş olan bir “öfkenin” sonucu olduğunu vurguladı. Eskiizmirliler, “Bunun temel nedenini illa tanımlamak gerekirse, o da Fransa’nın sömürgecilik, hatta kölecilik döneminden bu yana gelen politikalarıdır. O dönemlerden bu yana sömürge bölgelerinden metropole gelmiş sömürge halklarına karşı uyguladığı sosyal, kültürel, politik ve ekonomik uygulamaların sonucudur” ifadelerini kullandı.

Devlet şiddetine karşı bir hat oluşturuldu

Fransa’daki “isyanın” Türkiye medyası tarafından bir göçmen hareketi gibi lanse edildiğini belirten Eskiizmirliler, “Bu bir göçmen isyanı değil. Bu esmer tenli çocukların isyanıdır. Gerek isyanın yayılmasında, gerek yaşanan şiddetin boyutları üzerinden tartışıldığında, isyanı yürüten aktörlerin, bir anda devlet şiddetine karşı bir direnme hattı oluşturması önümüzdeki sürece dair önemli mesajlar veriyor” dedi.

Adaletsizliğe karşı intikam alma hırsı var

Fransa’da yaşanan isyanın tarihsel arka planı olduğuna işaret eden Eskiizmirliler, “Hepsinin maruz kaldığı ortak bir adaletsizlik süreci ve buna karşı bir intikam alma hissi var. Fransız polisinin, mesela bir metro istasyonunda Genel Bilgi Toplama (GBT) taraması yapılırken beyazlar yerine siyah ve esmer tenlileri aramayı tercih ettiklerini, onları daha çok durdurduklarını görüyoruz. Arama esnasında maruz kaldıkları psikolojik ve fiziksel şiddet, BM ve AB İnsan Hakları Komisyonları tarafından tespit edilmiş. Dolayısıyla esmer ya da siyah tenli olduğunuzda, potansiyel bir kriminalize vaka olarak gözlemleniyorsunuz” diye konuştu.

Teknolojinin, egemenleri iktidar haline getirdiği gibi onu yıkma konumuna getirme gücüne de sahip olduğunu söyleyen Eskiizmirliler, “Polisin Nahel’i öldürürken çekilen video olmasaydı, bu hareket bu kadar büyümez ve bu kadar meşru hale gelmeyecekti. Polisin ifadesinde yalan söylemesi devlet politikalarını teşhir ediyordu. Sosyal medya propaganda ve örgütlenme açısından ciddi bir örgütlenme imkanı sağlıyor” dedi.

Cezalara karşı eylemler büyüdü

Eskiizmirliler, protestolar sonrası apar topar ülkeye dönen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un “Onları evde tutmak ailelerin sorumluluğu. Ebeveynleri gibi davranmak devletin işi değil” sözlerine de işaret ederek, “Adalet Bakanı Eric Dupond-Moretti de 17 yaşın altında olaylara karışan çocuklar için ebeveynlerinin sorumlu tutulacağını ve 30 bin Euro’dan iki yıl hapse varan cezalar verilebileceğini duyurdu. Hükümetin yasak, ceza hakkında yaptığı açıklamalar dizisi birbirini izlerken, banliyölerdeki eylemler büyüdü” diye konuştu.

Şimdiye kadar eylemerde 3 bin 625 eylemcini gözaltına alındığını aktaran Eskiizmirliler, bunlardan bin 124 kişinin 17 yaş altında olduğunu söyledi. Şu ana kadar 990 kişinin mahkemeye çıkarıldığını, 480 kişi hakkında ise dava açıldığını belirten Eskiizmirliler, 380 kişinin de tutuklandığı bilgisini aldıklarını ifade etti. Eskiizmirliler, isyanın sistemin ve paylaşım düzenin değiştirilmesi mesajı verdiğini vurguladı.

HABER MERKEZİ

#Fransadaki #eylemler #birikmiş #toplumsal #bir #öfkenin #sonucu

Cezasını tamamlayan Necla Yıldız’ın tahliyesine “iyi hal” engeli

Son iki yılda 14 kadının tahliyesinin engellendiği Sincan Kadın Cezaevi’nde, tutuklu Necla Yıldız’ın tahliyesi de ‘iyi halli’ olmadığı iddiasıyla 3 ay ertelendi 

Cezaevlerinde uzun tutukluluk süresine rağmen tahliyeler İdare ve Gözlem Kurulu kararlarıyla erteleniyor. İstanbul’da 2019 yılının Ekim ayında “örgüt üyeliği” iddiasıyla tutuklanan ve Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan ve 3 Şubat’ta cezaevinden çıkması gereken Necla Yıldız’ın tahliyesi, Cezaevi İdare ve Gözlem Kurulu’nun kararı gerekçesiyle 3 ay ertelendi. 2021 yılının Ekim ayından bu yana Sincan Kadın Cezaevi’nde 14 tutuklunun tahliyesi, İdare ve Gözlem Kurulu kararlarıyla engellendi.

Erteleme gerekçesi: İyi halli olmadığı için

İdare ve Gözlem Kurulu’nun Yıldız hakkında, “…hükümlünün mülakata çıkmadığı, iyileştirme programlarına katılmadığı ve gelişme göstermediği, toplumsal yaşama ve hukuk kurallarına uyum sorunu yaşayacağı, örgütsel tavrın devam ettiği, toplumla bütünleşmeye hazır olmadığı, yeniden suç işleyebileceği konusunda kanaat oluşmadığı anlaşılmaktadır” gerekçeleri öne sürülerek, tahliyesinin ertelenmesine karar verildi.

Yıldız’ın tahliyesi, 14 Eylül’de yapılacak İdari ve Gözlem Kurulu toplantısında yeniden değerlendirilecek.

14 tutuklunun infazı ertelenmişti

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde Ekim 2021 tarihinde bu yana “disiplin” cezaları ve kurul kararı gerekçesiyle birçok tutuklunun tahliyesi engelleniyor. Ekim 2021 yılında bu yana Cezaevi İdari ve Gözlem Kurulu Kararı ile infazı yakılan tutukluların isimleri şöyle: Jiyan Taş, Hanım Yıldırım, Rojda Erez, Berin Sarı, Dilan Oynaş, Sedef Demir, Sabite Ekinci, Zeynep Bingöl, Mukaddes Kubilay, Rozerin Kurt, Özlem Demir, Şermin, Necla Yıldız, Nedime Yaklan.

Haber: *Dicle Müftüoğlu – Sincan Kadın Kapalı Cezaevi

 

#Cezasını #tamamlayan #Necla #Yıldızın #tahliyesine #iyi #hal #engeli

Cezaevinde Kürtçe kitap verilmiyor

Sincan 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Ozan Alpkaya, 17 Kürtçe kitabın kendisine verilmediğini ve idarenin kitapları tercüman parası karşılandıktan sonra inceleyebileceğini aktardı

Sincan 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutuklulara gönderilen Kürtçe kitapların alınmadığını belirtildi. Amed’te 2008 yılında tutuklandıktan sonra yargılandığı davada 29 yıl hapis cezası verilen ve 2 yıla yakın bir süredir Sincan 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan yazar Ozan Alpkaya, bugüne kadar kendisine gönderilen 17 Kürtçe kitaba el konulduğunu aktardı.

Tercüman parası istendi

Ailesi aracılığıyla konuya dair Mezopotamya Ajansı’na bilgi veren Alpkaya, cezaevi idaresinin sadece Türkçe kitapları incelediğini, Kürtçe kitapların verilmesi için kendilerinden tercüman istediklerine dair dilekçe yazmalarını istediklerini söyledi. Alpkaya, idarenin tercümanı da ücreti kendileri tarafından karşılanması takdirde kitapların incelebileceğini ilettiklerini aktardı.

Bizim tercümana ihtiyacımız yok

Yaşanan durumu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdığını kaydeden Alpkaya, Cezaevi yönetiminin söz konusu uygulamayla Kürtçeyi engellemeye çalıştığını, Kürtlerin kendi anadilinde kitaplar okumasının engellenmesinin suç olduğuna işaret ederek, “Bugün Türkiye’de bütün cezaevlerinde yaşananlar hemen hemen aynıdır. Bizim tercümana ihtiyacımız yok. Kürtçe, Kürtlerin anadilidir ve Kürtlerin de Kürtçe okuması ve yazmasının engellenmesi suçtur. Dünyanın hiçbir hukukunda böyle bir şey söz konusu değildir. Kitaplarımı versinler biz tercümesini yapar veririz. Bu konuyla ilgili bütün yasal haklarımızı kullanacağız” diye belirtti.

Haber: Hakan Yalçın/MA

 

 

#Cezaevinde #Kürtçe #kitap #verilmiyor

MİT operasyonuyla getirilen Hablemitoğlu suikastı sanığı Bozkır firar etti

MİT operasyonu ile Ukrayna’dan Türkiye’ye getirilen ve açılan dava sırasında tahliye edilen Hablemitoğlu suikasti sanığı Eski Özel Kuvvetçi Nuri Gökhan Bozkır, Riha’da yargılandığı soğan tırları davasından hüküm giyince firar etti

Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin soruşturma kapsamında MİT tarafından Ukrayna’dan Türkiye’ye getirilen ve açılan dava sırasında tahliye edilen Eski Özel Kuvvetçi Nuri Gökhan Bozkır, Riha’da yargılandığı soğan tırları davasından hüküm giyince firar etti.

T24’ten Asuman Aranca’nın haberine göre; Hablemitoğlu davasına bakan Ankara 28. Ağır Ceza Mahkemesi de ayda 1 imza ve il dışına çıkmama şeklindeki adli kontrol kararını ihlal ettiği gerekçesiyle Bozkır hakkında tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkardı.

Hüküm giyince kaçtı

Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin soruşturma sürerken MİT operasyonuyla Ukrayna’dan getirilen Bozkır, 19 Mayıs tarihinde bu davanın diğer tutuklu sanıklarıyla birlikte tahliye edilmişti. Tahliye kararından bir hafta sonra Şanlıurfa 2. Ağır Ceza Mahkemesi, kamuoyunda soğan tırları davası olarak bilinen davayı karara bağlamış ve Bozkır’ı 21 yıl 9 ay hapse mahkum etmişti. Bozkır hakkında hükümle birlikte tutuklama kararı çıkmıştı. Ancak Bozkır’ın hakkındaki tutuklama kararının ardından kayıplara karıştığı ortaya çıktı.

Mahkemeden yakalama kararı

Hablemitoğlu davasında “ayda bir en yakın karakola imza vermek ve ikametinin bulunduğu ili terk etmemek” şartıyla serbest bırakılan Bozkır, adli kontrol şartını da ihlal etti. Davaya bakan Ankara 28. Ağır Ceza Mahkemesi de bugün Bozkır hakkında adli kontrol hükümlerini ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkardı.

HABER MERKEZİ

#MİT #operasyonuyla #getirilen #Hablemitoğlu #suikastı #sanığı #Bozkır #firar #etti

Gazeteci Bayram’ın da olduğu 15 kişi serbest bırakıldı

Aralarında Gazeteci Kadir Bayram’ın da olduğu 15 kişi, iki günlük gözaltının ardından serbest bırakıldı

Aralarında Gazeteci Kadir Bayram’ın da bulunduğu 15 kişi, emniyet ifadelerinin ardından serbest bırakıldı. 15 kişi Amed’te 4 Temmuz’da yapılan ev baskınlarında gözaltına alınmıştı.

AMED

#Gazeteci #Bayramın #olduğu #kişi #serbest #bırakıldı

Hesekê’de Lozan çalıştayı: Ulusal bir stratejiyi temel almalıyız

Hesekê’de düzenlenen Lozan Antlaşması’na ilişkin uluslararası çalıştayın ilk oturumunda konuşan KNK Eş Başkanı Zeyneb Murad, ‘Kürt halkının kurtuluşu için tüm farklılıklarımızı aşmalı ve ortak çıkarlar doğrultusunda çalışmalıyız. Ulusal bir stratejiyi temel almalıyız’ dedi

Kuzey ve Doğu Suriye’nin Hesekê kentinde Lozan konulu uluslararası bir çalıştay düzenlendi. Çalıştayın ilk günü 150’den fazla siyasetçi, akademisyen ve araştırmacının yanı sıra Kürdistan ve dünyadan çok sayıda şahsiyetin online katılımıyla gerçekleştirildi. Hesekê’de düzenlenen çalıştayda “Lozan Antlaşması’ndan önce bölgenin siyasi durumu” başlıklı ilk oturuma online katılan Dr. Mehmûd Batil, Sykes-Picot Anlaşması’nın Kürt halkı üzerindeki sonuçlarına dikkati çekti.

‘Yerel demokrasi Suriye ve Ortadoğu için çözüm olabilir’

Batil, “Sykes-Picot Anlaşması Kürdistan’ı böldü. Sykes-Picot, Birinci Dünya Savaşı’nın bir sonucudur. Kürtler bölündü ve asimilasyona tabi tutuldu. Kürt halkı soykırımla karşı karşıya kaldı. Şimdi bölge halkıyla birlikte özgürlük ve demokrasi içinde yaşamaya çalışıyor” dedi. Kürtlere ait projelerin tamamının demokratik halklar ve bölgede demokratik bir sistemin kurulması için olduğunu ifade eden Batil, bu projelerin demokrasiye, demokratik barışa, eşitliğe göre, Lozan ve Sykes-Picot hükümleri yok sayılarak hayata geçirildiğine vurgu yaptı.
Batil, demokratik projenin hayata geçirilmesine örnek olarak Kuzey ve Doğu Suriye’yi işaret etti. Batil, “Bu nedenle

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tanınmalıdır. Bu yerel demokrasi (Otonom Yönetim) Suriye ve Ortadoğu için çözüm olabilir” diye kaydetti.

‘Türkiye ulus devleti şovenizm ve milliyetçilik temelinde kuruldu’

Oturum ikinci başlığında konuşan ve online katılan KNK Eş Başkanı Zeyneb Murad, ulus devletin kurulmasıyla birlikte Kürtleri’ne durumuna dikkat çekerek, “Lozan Antlaşması, diğer halklara göre en fazla Kürtleri etkiledi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya sistemi İngiltere’nin ve bölgenin büyük güçlerinin elindeydi. O dönemde Doğu ve Batı Asya politikaları belirlenmiş ve yeni devletler kurulmuştur. Türkiye ulus devleti şovenizm ve başkasını kabul etmeyen milliyetçilik temelinde kuruldu” diye belirtti.

‘Kurdistan’ı bölen anlaşma’

Lozan Antlaşması’nın Kürdistan’ı ikiye bölen ve sömürge haline getiren Kasrı Şirin Antlaşması’nın devamı niteliğinde olduğunu söyleyen Murad, “Lozan Antlaşması’nın Kürdistan’ı bölen Tatlı Saray Antlaşması’nın devamı niteliğinde olduğunu anlatan Murad, şöyle devam etti: “Lozan Antlaşması sadece Kürt halkını değil, diğer bölge halklarını da etkiledi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntıları üzerine yeni devletler kuruldu” dedi.

Kürtler arası birliğin önemi

Kürtler arası birliğin önemini de vurgulayan Murad, “Ulusal bir güç olsunlar ve sürecin sorumluluğunu omuzlarına alsınlar. Kürt halkının kurtuluşu için tüm farklılıklarımızı aşmalı ve ortak çıkarlar doğrultusunda çalışmalıyız. Ulusal bir stratejiyi temel almalıyız. Tarihimizin kaderini değiştirmek istiyorsak yeni bir Lozan’ı, yeni bir parçalanmayı kabul etmemeliyiz. Kürtler yüz yıl önceki gibi değil, artık demokratik bir şemsiyeye sahipler” diye konuştu.

Lozan Antlaşması’na ilişkin uluslararası çalıştayın Hazırlık Komitesi üyesi Hecar Şekir, KDP ve Şam hükümetinden kaynaklı çalıştayın önünde birçok engel çıktığını belirtti.

Çalıştay yarın ikinci oturumuyla devam edecek.

HABER MERKEZİ

#Hesekêde #Lozan #çalıştayı #Ulusal #bir #stratejiyi #temel #almalıyız

‘Benlik’i yok etme biçimi olarak ‘tecrit’

Dolayısıyla yıllarca başta Sayın Abdullah Öcalan’a ve zindanlarda uygulanan tecridin konusu bir ‘suçlu’ya dönük uygulama değildir. Toplumun ve bireyin benliğini yok etme uygulamasıdır. Sadece kabul edilebilir seviyede tutma da değil, tamamen ortadan kaldırmaya, benliği imha etmeye dönük bir uygulamadır

Herdem Fırat

Tahakküm kurmak isteyen her oluşumun öncelikli istemi kendi varlığına tehdit olarak gördüğü oluşumları ya asimile ederek varlığının bir parçası haline getirmek ya da ‘tehdidi tümden yok etmektir. Tahakkümcü iktidar için zihni yok etme, fiziki yok etmeye oranla daha zahmetli ve uzun süreye yayılan bir politika olmakla birlikte, zihni yoketmenin meşruiyetini oluşturmada avantaj sunmanın yanında daha da güçlenme sonucunu doğurur. Zihni olarak yok etme (asimile) başarıldığında tahakkümcü oluşum için ek bir kaynak meydana gelir. Asimile olan varlık, hakikat olarak tahakkümcü oluşumu kabul ettiği için artık kendisi için ‘varlık’ kaygısı yaşamaz. Aynı zamanda tahakkümcü oluşuma yöneltilecek bir suçlama konusu da kalmaz. Çünkü tahakküm kuran zihniyetle artık özdeşleşmiştir. Ortada iki farklı oluşum yoktur. Tek oluşum vardır. Asimile olan varlık ‘yok’ olmuştur. Dolayıyla tahakkümcü oluşum daha da genişleyip büyür.

İki oluşum arasındaki bu ilişki biçimi tarihin en kanlı ve zalimane olaylarına da sahne olmuştur. Tahakküm fikrinin olduğu yerde ‘yok etme’ vardır. Fiziki teslim alma ya da değiştirip-dönüştürme yoktur. Çünkü her ikisinde de varlığın özü aynen kalır. Sadece zaman ve mekansal bir farklılıktır söz konusu olan. Oysa tahakküm asla kendi dışında bir öz kabul etmez. Bunun için kendisininki dışında aynı mekan-zamanı paylaşan özlerin yok edilmesi gerekir.

Zihni yok etme yöntemi olarak tecrit devletli-iktidarcı yapılarca sık sık başvurulan bir olgu olmuştur. Tecrit, toplumsal olduğu kadar bireysel olarak da tahakkümcü oluşumların sık sık başvurduğu bir yöntemdir. Tecrit, özü gereği yalnızlaştırmaktır. Çevresinden koparmaktır. Ama sadece fiziki olarak değil, toplumun ve bireyin yalnız olduğuna onu ikna etmektir. Kendi kendisinin artık yalnız olduğunu kabul etmektir. Varlığının kendi dışında bir anlamı olmadığını, sahip olduğu beden ve düşüncenin artık ‘varolmasına’ gerek duyulmadığını kabul ettirmektir amaçlanan. Fiziki olarak varlığı yok etmeden, benlik’i yok etmektir. Yani arkadasında eski varlığa ilişkin bir kanıt bırakmamaktır. Tamamen tecrit olan birey-toplum artık tahakkümcü iktidarın bir parçasıdır. Benliği yok edildiği için tek başına-varlık değil, bütünün bir parçası olarak varlıktır. Dolayısıyla herhangi bir olguda tecridin devam ediyor oluşu aslında tahakkümün tamamen gerçekleşmediğinin göstergesidir, hala birey-toplumun direnişinin devam etiğinin kanıtıdır.

Hannah Arendt Nazi ve Sovyetler dönemindeki toplama kamplarından söz ederken amaçlananın tecrit etme olduğunu belirtiyor: “Ancak birbirlerinden tecrit edilmiş insanlar üzerinde terörün mutlak olarak hüküm sürdüğü ve bu yüzden tüm gaddar yönetimlerin temel uğraşlarından bir tanesinin bu tecridi meydana getirmek olduğu sıklıkla gözlemlenmiştir. Tecrit [isolation], terörün başlangıcı olabilir; kesinlikle onun en verimli toprağıdır ve her zaman onun sonucudur. Bir bakıma bu tecrit totaliter öncesidir; kudret, müşterek biçimde eyleyen, “uyum içinde hareket eden” (Burke) insanlardan geldiği sürece, tecridin ayırt edici özelliği iktidarsızlığıdır; tecrit edilmiş insanlar doğaları gereği kudretsizdirler.” ‘Uyum içinde hareket etme’ doğanın işleyişinin bir özelliği olsa da iktidarlar açısından söz konusu olduğunda ‘irade’den yoksun olmayı ifade eder. İradenin üzerinde hareket ettiği toplumsal ve bireysel ‘benlik’in yok olduğu anlamını taşır. Bunun tamamen gerçekleşmesi için Arendt tecridin uygulanmasını bir ön aşama olarak görür. Yani tecrit, terör ve tahakkümün nihayete ulaşmada ön aşamadır.

Bugün Türkiye’de çok yoğun bir tecrit uygulaması var. Yaşamın hemen her alanında tecrit uygulanıyor. Tecridin en çok hissedildiği alanların başında da zindanlar geliyor. Onbinlerce insanın hapsedildiği devasa cezaevi yerleşkeleri yapıldı son on yılda. (Naziler de toplama kamplarında başta adli suçları toplarken sonradan siyasileri ve Yahudileri de nakletmeye başladılar.) Mahpusların kategorilerine göre ayrı ayrı tarifeler uygulanıyor. Kimilerini üretim süreçlerinde kullanıyor, kimilerini rehabilite etmek için özel programlar uygulanıyor, en azılı olarak gördüklerine (siyasi tutsaklar) ise inanılmaz bir tecrit programı uygulanıyor. Zaten tecrit uygulamasının asıl amacını da bu farklı tarifeler ele veriyor. Eğer mesele tüm suçlara dönük aynı uygulama durumu olsaydı o zaman iktidarın tamamen ‘adli suç’ odaklı bir program uyguladığı belirtilebilirdi. Ancak en ağır tarifeyi siyasi ‘suçlular’a dönük yapması mevcut iktidarın tahakkümcü, totaliter karakterini dışa vuruyor. Siyasiler içinde bile öncelik sıralaması var. Mesele iktidar için DAİŞ militanlarını tecrit etme gibi bir sorunu yoktur. En çok tecride uğrayanların başında özgürlük mücadelesi veren Kürtler geliyor. (Kürtlerin de sol-sosyalist düşüncede olanları öncelikli konumda) Onların da en tepesinde PKK Lideri sayın Abdullah Öcalan geliyor. İmralı adasında özel politikalarla yönetilen bir cezaevinde tutulan sayın Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit programı adım adım önce diğer cezaevlerine ve sonrasında tutsakların ailelerine ve ordan toplumun geneline yayılıyor.

Kürt özgürlük hareketi ile yan yana duran kesimler de Kürtlerle benzer tecrit politikalarına maruz kalıyor. Bu sıralama böylece uzayıp gider. Belki de ayrı bir çalışma olarak iktidarın öncelik listesi daha ayrıntılı yapılabilir.

İlginç bir durum daha var. Türkiye’de Ermeniler nefret objesi olarak başı çekiyor. Sonrasında diğer gayrimüslim-azınlıklar geliyor. Ancak sisteme entegre olmaları oranında tecrit olgusundan söz edilmediğini görüyoruz. Sorunları çözüldüğünden değil, iktidarın onları şimdilik bir tehdit olarak görmediğindendir. Muhtemelen onlar da kendilerini mevcut iktidar için bir ‘tehdit’ kaynağı olarak görmüyor. Bu da demek oluyor ki iktidar tahakküm kurmanın önünde engel olarak gördüklerini öncelikli sıraya koyuyor.

Aslında mesele sadece Kürt Özgürlük Hareketi ve diğer sol-sosyalist hareketlerin mücadele ve istemleri değildir. İktidar diğerlerini de kabul etmiyor. Mesele sadece öncelik meselesidir. Çoğu kesim Hitler’in sorunun sadece Yahudilerle olduğunu düşünüyor olabilir, ancak Hitlerin listesinde Polonyalılar ve Ukraynalılar sonraki adımı oluşturuyordu. “Savaşı kazandığımız anda o zaman tüm kafama takılan Polonyalıların, Ukraynalıların ve buralarda çalışan tüm ötekilerin paramparça edilebileceğidir…” (Nazi Günlükleri, sayfa 902) Dolayısıyla yıllarca başta Sayın Abdullah Öcalan’a ve zindanlarda uygulanan tecridin konusu bir ‘suçlu’ya dönük uygulama değildir. Toplumun ve bireyin benliğini yok etme uygulamasıdır. Sadece kabul edilebilir seviyede tutma da değil, tamamen ortadan kaldırmaya, benliği imha etmeye dönük bir uygulamadır.

İktidar uygulanan tecridi istediği kadar hukuk ve yasalarla izah etmeye çalışsın. Bunun hukuk meselesi de olmadığı gayet açıktır. Hukuk ve yasaların iktidarın elinden çıkma ‘yargılar’ olduğu göz önüne alındığında hukukun ve yasaların da tecridi meşrulaştırma araçlarından başka bir şey olmadığı görülecektir. Yasa ve hukuk, gayri insani olan bir durumu ‘insani’ kılma araçları olarak kullanılıyor. Dolayısıyla varolan tecridi hukuk çerçevesi içinde değerlendirmek aslında tecridi meşru kılmaktır. Nedeni ne olursa olsun, yasalar ve hukuk ne diyorsa desin bunlara takılmadan tecridin kendisinin ‘suç’ olduğunu vurgulamak ve karşı çıkmak gerekir. Yasalara ve hukuka göre değil, ahlaka ve adalete göre. Yoksa tahakkümcü iktidar istediği anda ‘hukuksuzluk’u hukuki hale getirebilir.
“Suç işlemeye kararlı insanlar, bu suçlarını en geniş ve en umulmadık ölçekte ör¬gütlemenin bir çaresini bulacaklardır. Yalnızca hukuk siste¬minin sağladığı tüm cezaların yetersiz ve anlamsız kalması-nı sağladığı için değil, ayrıca tam da suçların sınırsızlığı, ger¬çeği söyleyen kurbanlardan daha kolay bir biçimde, her tür yalanla dolanla kendi masumiyetlerini beyan eden katille¬re inanılmasını garantiler.” (H. Arendt, Totalitarizmin Kökenleri)

İktidar hukuk alanı içinde kendini haklı gösterecek her türlü yol ve yöntemi bulabilir. İktidarın tecrit uygulaması hukuki olarak tartışma konusu olduğunda, iktidarın hukuku da tanınmış olur.
Hitler üzerine söylenen bir hikaye var. Biri İngiliz, biri Fransız, biri de Yahudi olan üç tutsağı Hitler’in yanına getiriyorlar. Hitler bunları bir şartla affedeceğini söylüyor. Her birisine soru soracağını ve kim doğru cevap verirse onu serbest bırakacağını söylüyor. İlkin İngilizi getiriyorlar. Hitler soruyor. ‘Titanik ne zaman battı?’ İngiliz hemen cevap veriyor ve serbest kalıyor. Fransız geliyor. ‘Titanik’te kaç kişi öldü?’ Fransız cevap veriyor ve serbest bırakılıyor. Yahudi geliyor. Hitler sorusunu sormadan önce sırıtıyor ve ellerini ovuşturuyor. ‘Titanik’te ölenlerin isimlerini say bakalım.’ Yahudi ne bilsin isimlerini. Cevabı bilmediği için ölüme gönderiliyor.

Sorulan soruya doğru cevap verme, serbest bırakmanın koşulu olarak kabul edildiğinde aslında ölüme göndermenin de meşruluğu oluşmuştur. İşte tecridin de hukukiliği tartışıldığında aslında meşruluk alanı oluşmuş demektir. Tecride, toplumsal ve bireysel benlik’i yoketmenin aracı olarak karşı çıkmak gerek. Tecride, tahakkümün tamamlanmasına giden yolda bir önceki adım olduğu için karşı çıkmak gerek.

#Benliki #yok #etme #biçimi #olarak #tecrit

Ormanlara girişler yasaklandı

İçişleri Bakanlığı, orman yangınlarına karşı risk taşıyan bölgelerde, 31 Ekim’e kadar ormanlık alanlara girişler yasakladı

İçişleri Bakanlığı, orman yangınlarına karşı tedbir alınması için genelge yayımladı. Genelge ile orman yangını için risk taşıyan bölgelerde, 31 Ekim’e kadar ormanlık alanlara girişler yasaklandı.

İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, sanal medya hesabından yaptığı açıklamada, “Orman yangınlarıyla mücadele etmek için… Orman yangınlarının içimizi yakmaması için… Orman yangını riski taşıyan bölgelerde 31 Ekim 2023 tarihine kadar alınan tedbirleri içeren İçişleri Bakanlığı Genelgemizi yayınladık. Yarınlarımıza miras olarak bırakacağımız yeşil vatanımızı, ormanlarımızı korumak için lütfen kurallara uyalım. Bir kıvılcım yüreklerimizi dağlamasın” dedi.

Kamp ve cadır kurmak yasak

Konuyla ilgili bakanlıktan yapılan yazılı açıklamada “Orman yangını için risk taşıyan bölgelerde, ormanların çevresinde ve içinde 31 Ekim 2023 tarihine kadar ateş yakılmasının ve hava hallerinin orman yangınları açısından kritik olduğu dönemlerle sınırlı olmak üzere yangının büyüme riski olabileceği orman alanlarına girişlerin yasaklanması, kamping işletmeleri haricinde ormanlık alanlarda kamp yapılmasına ve çadır kurulmasına izin verilmemesi, ormanlık alanlara yakın olan yerlerde düğün ve benzeri organizasyonlarda orman yangınına neden olabilecek havai fişek, dilek balonu gibi yanıcı madde kullanımına izin verilmemesi, orman görevlileri ile birlikte jandarma ve polis devriyelerinin sürekli hale getirilmesi, devriye zamanlarının sıklaştırılması, orman alanlarında drone, KGYS vb. vasıtalarla yapılan izleme ve gözlem faaliyetlerinin arttırılması, büyüme eğiliminde olan ve insanların can güvenliğini tehdit eden orman yangınlarının olduğu yangın mahalline, görevliler ve eğitimli gönüllüler dışında sivil vatandaşların sokulmaması için kolluk kuvvetlerince gerekli tedbirlerin alınması sağlanacaktır” denildi.

HABER MERKEZİ

#Ormanlara #girişler #yasaklandı