Ana Sayfa Blog Sayfa 25

Malbata Doku: Em hînî sirek pir mezin bûn Malbata Gulistan Doku, li ser hesabê xwe yê X’ê parvekirinek kir û got: “Piştî 6 salan faîl xwe digihîjînin me. Ji ber ku dizanin şeytan mezin dilîze. Di halê hazir de em tenê van bibêjin.”

 Xwendekara Zanîngeha Munzûrê Gulistan Doku, di 5’ê Çileya 2020’an de li Dêrsimê hat windakirin. Piştî xebatên lêgerînê yên bi rojan, telefona wê li Viyaduka Sari Saltuk a li ser Gola Bendavê ya Uzunçayirê hat dîtin. Ji wê rojê ve heta niha di lêpirsînê de tu pêşketinek çênebûye. Malbat û rêxistinên jinan, ji destpêkê ve heta niha dibêjin ku lêpirsîneke baş nehatiye kirin, delîl baş nehatine komkirin û ji destpêkê ve heta niha di pêvajoyê de xemsariyek heye.

‘Em hînî sirek pir mezin bûn’

Malbata Gulistan Doku, li ser hesabê xwe yê X’ê têkildarî dosyayê parvekirinek kir. Di parvekirinê de wiha hat gotin:

“Em hînî sirek pir mezin bûn. Piştî 6 salan faîl yek bi yek xwe digihîjînin me. Ji ber ku wan jî dît şeytan mezin dilîze û cînayet û ev tişt tev dê di stûyê wan de bimînin û dê bibin qurbanî. Di halê hazir de ez niha tenê van bibêjim.”

Bijîşka di dema binçavkirinê de winda bû hatiye girtin Dr. Gulnaz Naraqî, ku li Tehranê winda bû, li Girtîgeha Jinan a Karçakê hatiye dîtin.

Hat hînbûn ku bijîşka 37 salî Gulnaz Naraqî ku di 13’ê Çile de li Tehranê hatibû binçavkirin, piştî ku nêzîkî du hefteyan tu agahî jê nehatibû girtin, ji bo Girtîgeha Karçakê hatiye veguhestin.

Hat ragihandin ku tenduristiya Gulnaz Naraqî xirabtir dibe, şert û mercên ragirtina wê li girtîgehê di nav malbata wê de dibin sedema fikarên cidî. Lêbelê, hat gotin ku malbata wê hîn jî derbarê rewşa tenduristiya wê, pêvajoya qanûnî ya doza wê, an jî şert û mercên girtîgehê de tu agahîyên zelal û fermî wernegirtiye.

Hat bibîrxistin ku Gulnaz Naraqî berî girtina xwe li nexweşxaneyên Haşimî Nejad ve Şehiday-i Tecriş wekî bijîşk dixebitî û di 13’ê Çile de li mala xwe ya li Tehranê hatibû binçavkirin.

Türkiye’nin Kısır Döngüsü, Devlet Aklı ve Kürt Direnişinin Tarihsel Eşiği HASAN AYDIN

0

Türkiye, kendi içine kapanmış bir kısır döngüde, sürekli kendini tekrar eden bir ülke görünümündedir. Bu döngünün merkezinde yer alan devlet aklı, tarihsel olarak kötücül ve paranoyak bir karakter taşır. Toplumsal sorunlara yaklaşımda belirleyici olan da tam olarak bu akıldır. Sorunları çözmek yerine, tehdit olarak kodlayan, bastırmayı ve kontrolü esas alan bir zihniyet egemendir.

Siyasal gerçeklikler üzerine ahkâm kesen, hatta kendini toplum mühendisliğine soyunmuş sayan birçok “aydın” figür ise, aynı ideolojik havuzdan beslenmektedir. Nasıl ki balık susuz yaşayamazsa, bu çevreler de milliyetçilik denizinden kopamazlar. Milliyetçilik onlar için yalnızca bir fikir değil, varoluşsal bir ihtiyaç, bir oksijen kaynağıdır. Onsuz nefes alamazlar, onsuz düşünemezler.

Daha da kötüsü, bazıları Kürtlerin acısını sahipleniyor gibi görünerek, gerçekte direniş dinamiğine karşı özel savaşın bir aparatı hâline gelmiştir. Küresel güçlerin Ortadoğu’daki çıkarlarını, dayanaklarını ve uzun vadeli politikalarını bilinçli biçimde görmezden gelirken; Kürtlere dayatılan imha ve soykırım politikalarına kör, itibarsızlaştırma kampanyalarının gönüllü korosunda yer almışlardır. Bu tutum, cehalet değil; bilinçli bir saflaşmadır.

Oysa Suriye sahasında önceden kararlaştırılmış bir politika vardı. İslami terör örgütü HTŞ’ye bir devlet armağan edilecek, Kürtlere ise tasfiye ve imha dayatılacaktı. Plan buydu. Kürtler bu plana boyun eğmeyip direnişte karar kılınca, besledikleri vampirleri donatıp Kürtlerin üzerine saldılar. Halep’te yaşananlar, bu politikanın sahadaki çıplak pratiğinden başka bir şey değildir.

Ancak Kürtlerin sömürgeci sınırları aşan, parti duvarlarını tanımayan birlik iradesi, bu politikayı şimdilik askıya aldırmış, küresel aktörleri yeniden düşünmeye zorlamıştır. Ortadoğu’yu dizayn etme girişimleri elbette sürmektedir. Fakat tam da bu noktada şunu açıkça söylemek gerekir. Varlığı ve geleceği hedef alınmış bir halka, yani Kürtlere, bir hançerle ya da yumrukla “benden” demek yiğitlik değildir. Bu, en hafif ifadeyle ahlaki çöküştür.

Gerçek yüreklilik; HTŞ gibi terör örgütlerini devletle ödüllendiren, bölgeyi kan ve kaos üzerinden yeniden şekillendiren küresel güçlerin politikalarına karşı durabilmektir. Kürtler bugün tam da bu mücadelenin temel dinamiği konumundadır.

Kürtlerin durduğu yer, Dostoyevski’nin şu sözlerinde anlamını bulur “Duvarları yıkmaya gücüm yetmiyorsa kendimi parçalayacak değilim elbette; ama önümde duvar var diye boyun eğmeyi de kabul edemem.”

Kürtler tam olarak bu eşiğin üzerindedir. Bu bir son değil, tarihsel bir geçiş anıdır. Evi başına yıkılmış bir halka kabadayılık yapmak, çamur atmak; distopik güçlerle yan yana durmak, zulmün ve kötülüğün safında yer almaktır.

Kızılbaş Alevi Süreklerin Varlık Sorunu! İMAM CANPOLAT

Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi toplumu varlık sorunu ile karşı karşıyadır, hem de Cumhuriyet Türk Devleti’nin kuruluşundan beri!
“Tekke ve Zaviyeler Kanunu” yüz bir yıl önce çıkarıldı. Bu kanunla Alevilik yasaklandı. Bu kanun, M. Kemal’in tek seçici ve yetkili Cumhurbaşkanı olduğu ve İsmet İnönü’nün Başbakanlığı döneminde çıkarıldı.
Alevi toplumu içerisinde bir özel savaş propagandası olarak, bizim gibi sonraki kuşaklara hep; “Dersim katliamında M. Kemal ve İ. İnönü’nün haberi yoktu, Celal Bayar yaptı,,,vb” hikayeler anlatıldı.
Kanun numarası: 677
Kanun kabul tahiri: 30 Kasım 1925
Kanun yürürlük tahiri: 13 Aralık 1925
Bu kanun, 12 Eylül faşist askeri rejim tarafından anayasanın ilk dört maddesi gibi değiştirilemez kanunlar arasına alındı.
Dersim merkezli bütün Ra Haq Kızılbaş Alevi toplumu, varlığını ortadan kaldıran bu kanuna riayet etmedi, ona karşı hep direniş içerisinde oldu.
Çünkü, bu kanunla Alevi toplum inancı inkâr edildi, yasaklandı!
Cumhuriyet Türk devletinden önce de Kızılbaş Alevi toplulukları katliamlara uğradılar, topluca kuyulara gömüldüler ama boyun eğmediler, varlıklarını sürdürdüler. Anadolu Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini inceleyen her insan, bahsettiğimiz bu yüzyılların Kızılbaş Alevi direnişleriyle geçtiğini görür. Bu ayaklanma ve isyanlardan ikisini hatırlatmak yerinde olur. Biri Börklüce Mustafa, Torlak Kemal ve Şeyh Bedrettin önderliğinde, diğeri ise Baba İlyas, Baba İshak ve Menteş önderliğinde gelişen Babaii isyan ve ayaklanmalarıdır. Yıllara yayılan bu büyük ayaklanmaları ancak dışardan destek alarak bastırdılar. Gerek Selçuklu gerekse Osmanlı devleti Alevi direnişlerini bastıramayınca Doğu Roma, Fransa ve İngiltere’nin desteğini almışlardı.
Kızılbaş Alevi toplumu hiçbir dönem M. Kemal ve İ. İnönü öncülüğünde kurulan Cumhuriyet Türk devletinde olduğu gibi varlık sorunsalı yaşamadı.
“Laik” denilen Cumhuriyet Türk devleti Kızılbaş Alevi inancını bir kanunla inançsal ve kültürel soykırım kıskacına aldı.
Bu nedenle bütün süreklerden Alevi Kızılbaş toplumunun varlığı tehlike altındadır. Suriye merkezli cihadist çetelerin Alevi katliamları da dikkate alındığında tehlikenin boyutu sanıldığından da büyük olduğu açığa çıkmaktadır.
Bu tehlike karşısında Alevi kurumların bugünkü duruşu problemlidir! Bir sorunu çözmek, sorunu ortaya çıkaran etkenleri bilmek, doğru tanımlamaktan geçer.
Alevi toplumu, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği mücadelenin yarattığı siyasal zeminle birlikte örgütlenmeye başladı. Bu, “Defacto” bir durumdur. Devlet Alevi inancını tanımamış, üzerindeki yasaklar kaldırılmamış, yasaklar hala yürürlüktedir ve bu bir varlık sorunsalıdır. Alevi kurumları o kadar rahat davranıyorlar ki sanki inancı serbest olmuş gibi bir duruş içerisindedirler.
Bazı istisnalar dışında Alevi kurumların isimleri bile problemlidir. “Alevi Kültür Merkezleri” tabelaların asılması doğru değildir. Doğru olan inanç merkezleri olduğunu ifade eden isimler konulmalı. Mesela; “Alevi İnanç Evi,” “Alevi İbadet Mekânı,” vb. Alevi inanç önderleri, ozanları ve kurumları ortaklaşarak buna karar vermeliler. Bu konuda hiçbir konfederasyon ya da federasyon tek başına karar vermemeli, farklı süreklerden yetkin/etkin temsilci canların katılımı esas alınmalıdır.
Unutmayalım ki, daha şimdiden Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Cemevlerini “Kültürel Tesis” olarak tanımlamaktadır. Elbette bakanlığın bu tutumu devletin resmi görüşünü yansıtmaktadır. Devlet Alevi inancını tanımıyor, Türk İslamcılığı dayatıyor. Kurumlarımız da tabelalarıyla buna zemin sunmamalıdır.
Devletin Alevi inancını tarif etmesi, Kültür Bakanlığına bağlaması toplumumuz tarafından kabul görmemiştir. Ancak bazı kurumlar henüz ikircikli davranmaktadırlar. İkircikli duruşun biate yol açma tehlikesi her zaman mevcuttur.
Kültür Bakanlığın maddi yardımları (elektrik, su, çimento vb) Alevi inancını asimile eder, bir kültür seviyesine çeker, yok eder, verilen yardımlar reddedilmelidir. Daha da vahimi pir ve anaları maaşa bağlayarak devletin elemanı yapmak istiyorlar.
Senin inancın varlık sorunuyla karşı karşıyayken, varlığını ortadan kaldırmak isteyen inkârcı selefist devletin çimento yardımına ve derneklerin elektrik ve su paralarını ödemeyi kabul etmen, yola aykırıdır.
Örgütlenmeyen, farklılıklarıyla birlikte, ortak mücadeleyi geliştirmeyen Alevi toplumu Suriye örneğinde gördüğümüz gibi her zaman selefist çetelerin ve tekçi, inkârcı devletli sistemlerin gazabına uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar.
Bu tarihsel gerçeklikler ortadayken Alevi kurumları bu kadar rahat olmamalılar.
Ra Haq Önderi Seyit Rıza ve yol arkadaşlarının direnişi sahiplenilmelidir!
Seyit Rıza hem Kürtlüğün hem de Ra Haq inancının bir direniş önderidir. Bütün ömrü boyunca bu uğurda mücadele etmiştir. Son nefesine kadar zalim Kemalist rejime karşı direnmiştir.
Seyit Rıza, 1937 yılının Kasım ayında Elâzığ Buğday Meydanında yol arkadaşlarıyla birlikte idam edilmeden önce, M. Kemal’in istemi üzerine tren istasyonunda görüştürülür. Bu görüşmenin tek bir amacı vardır: Seyit Rıza’ya diz çöktürmektir. M. Kemal, Seyit Rıza’ya; “Bir daha Kürtlük adından söz etmeyeceksin. Dersim’in Türk yurdu olduğunu ve pişman olduğunu söyleyeceksin, seni idam etmem” demiştir.
Seyit Rıza kendisine dayatılanın teslimiyet ve ihanet olduğunun farkındadır. Ve M. Kemal’e; “Ben sizin hile ve yalanlarınızla bahsedemedim, bu bana ders olsun. Ben de sizin önünüzde diz çökmem bu da size dert olsun,” cevabını vererek onurlu duruşu göstermiştir.
Seyit Rıza ve yol arkadaşları dayatılan ihanet ve yapılan işkenceler altında hem Kürt kimliğini hem de kadim Ra Haq inancını son nefesine kadar savunmuşlardır. Seyit Rıza ve yol arkadaşlarını sadece inancı için direndiklerini, Kürdistan davası için direnmediklerini söylemek büyük bir yalan ve ahlaksızlık olur.
Seyit Rıza, Alişer, Hasan Hayri, Nuri Dersimi vd Dersimli direniş önderleri, bütün Kürtlerin birliği için çalışmışlardır; Koçgiri Halk Hareketine, Piran-Xani-Palu İsyanına ve Ağrı Direnişine bakarak Kürt halkının birliği için yürüttükleri çalışmaları görebiliriz. Kürt halkının birliğini önlemeye çalışan Türk özel savaş rejiminin geliştirdiği propagandaları elimizin tersiyle bir kenara itmeliyiz!
Kemalist rejim, “mezarları ziyarete dönüşmesin” düşüncesiyle mezar yerlerini gizlemeye devam etmektedir.
Pir Sultan Abdal, 16. Yüzyılda darağacına götürülürken müritlerine taşlattı “Xızır” denen Osmanlı paşası. O zor dönemde kimse Pir Sultan’ın arkasında durmadı, rivayete göre musayıbı taş yerine “gül attığı” söylenir. Yüzyıllar sonra Pir Sultan’ı asan zihniyet bile savunur oldu, tabii özünden kopararak. Yine, idamdan önce Pir Sultan’ın “Kalsın, benim davam divana kalsın,” dizelerini söylediği rivayet edilir.
Pir Sultan döneminde etnik/kavimsel kimliklerden ziyade inançsal aidiyet öndeydi. Topluluklar kendini inanç aidiyeti ile tanımlıyorlardı. 20. Yüzyıl ulus devletler dönemidir. Seyit Rıza ve yol arkadaşları için hem etnik hem de inanç kimliği öndedir, ikisi birbirinden koparılamazdır. Çünkü ikisi de soykırım kıskacına alınmışlar.
Bu küçük karşılaştırmaya beni zorlayan, yüzyıl sonra bile bazı Alevi kurumlarımızın, Dersim Ra Haq Kızılbaş Alevi Kürtlerin inkara ve yok etmeye karşı geliştirdikleri varlık mücadelesini ve bu mücadele önderlerine hala mesafeli durmaları, cesaretle onlara sahiplenmeme duruşlarıdır.
Varlık mücadelesi iki temel hedef üzerinden geliştirilebilir.
Birincisi; Kızılbaş Alevi inancı köklerinden koparılmaya çalışılıyor, buna karşı köklerimize daha çok bağlanmalıyız. Ocaklarımıza, ziyaretlerimize sımsıkı sarılmalı ve cesaretle savunmalıyız. Tarihsel inanç önderlerimize sahip çıkmalıyız.
İkincisi; varlığını korumak ve yasal güvenceye kavuşturmak için bütün Alevi kurumları ortaklaşmalı, on milyonlara varan Alevi toplumunu harekete geçirerek, yasakların kalkması için demokratik eylem ve etkinlikler yapabilirler. Yıllar önce demokratik taleplerle on binlerin Sıhhıye, yüzbinlerin Kadıköy meydanına aktığı gibi.
İmam Canpolat

Pir Mehmet Yüksel, nefeslerle ebediyete uğurlandı

26 Ocak 2026’da İngiltere’nin Sheffield kentinde hayatını kaybeden Sinemilli Ocağı pirlerinden Pir Mehmet Yüksel, doğduğu topraklar olan Elbistan’ın Kantarma köyünde toprağa verildi. Hakk’a yürüyen Pir Yüksel için Sheffield Alevi Kültür Merkezi’nde düzenlenen Hakk’a Uğurlama Erkanı’nın ardından, cenaze merasimi için köye getirildi.

Elbistan’da gerçekleştirilen erkanı, Pir Yüksel’in ailesinin yanı sıra Kantarma Sinemilli dedeleri, Alkaslı yurttaşlar ve birlikte çalıştığı arkadaşları da katıldı. Aralarında Veli Büyükşahin, Hüseyin Kelleci, İsmail Yıldırım ve Mehmet Demir’in bulunduğu katılımcılar, Pir Yüksel’e son saygılarını sundular.

Erkanda, konuşmayı Sinemilli Ocağı’ndan Tacım Bakır dede üstlendi. Merasim, İskenderun Cemevi Başkanı ve Sinemilli Ocağı’ndan Kemal Soysüren tarafından yürütüldü. Hakk’a Uğurlama Erkanı sırasında deyişler ve nefesler okunarak, Pir Mehmet Yüksel, annesi Hatice Yüksel Ana’nın yanında sonsuzluğa uğurlandı.

Alevi-Bektaşilik: Yaşayan Geleneği Yansıtan Fotoğraf Sergisi Açıldı

Belgesel yönetmeni Rıza Oylum’un 6 ülkede çektiği Alevilik-Bektaşilik temalı fotoğraflar, İstanbul’da İBB Kartal Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde sergilenmeye başladı. Sergide, İran, Türkiye, Yunanistan, Bulgaristan, Kuzey Makedonya ve Arnavutluk’ta çekilen fotoğraflar yer alıyor. 3 hafta boyunca açık kalacak sergide, cem ritüelleri, semahlar, lokma dağıtımları gibi Alevi-Bektaşi kültürüne ait zengin içerikler bulunuyor.

Rıza Oylum, sergiye dair yaptığı açıklamada, belgesel projesi için çıktığı yolculukta, Alevi inancının çeşitli yönlerini belgelemek amacıyla bu fotoğrafları çektiğini belirtti. Oylum, Alevi kurumlarının görsel sanatlarla zayıf bir ilişki içinde olduğunu vurgulayarak, nitelikli bir fotoğraf arşivine ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Bu sergi, kişisel bir çabanın ürünü olarak, Alevi-Bektaşi kültürünün görsel hafızasını oluşturma amacını taşıyor.

Alevi-Bektaşilik ritüellerine dair çok bilinmeyen detayları da paylaşan Oylum, özellikle Balkanlar’daki özgün kareleri sergileme ihtiyacı hissettiğini dile getirdi. Örneğin, Yunanistan’daki pehlivanlık törenleri ve Bulgaristan’daki et mezatları gibi ritüellerin, Alevi kültürünün çeşitliliğini yansıttığını belirtti. Oylum, bu anların ayrı bir bağlamda değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Oylum, ayrıca Kırklareli’ndeki açık hava ceminden etkileyici fotoğraflar çektiğini ve bu tür etkinliklerin önemli bir hafıza çalışması olduğunu düşündüğünü belirtti. Alevi-Bektaşi kültürünün daha fazla görünür kılınması için bu tür sergilerin önemine vurgu yaptı.

Xızır ceminde çerağlar, Suriye’deki mazlumların umudu oldu!

DAD İzmir Şubesi, Xızır ayı vesilesiyle Yamanlar Cemevi’nde düzenlediği Xızır Cemi’nde iç barışın önemine vurgu yaptı. Cem alanında, Suriye’de Alevilere, Kürtlere, Dürzilere ve diğer etnik gruplara yönelik soykırım saldırılarının durdurulması çağrısı yapıldı. Xızır kültürünün yaşatılmasının toplumsal dayanışma ile güçlendirileceği ifade edildi.

Kırmancki (Zazaca) bir konuşma yapan DAD İzmir Şube Eş Başkanı Fadime Dapaklı, Suriye’deki savaşın ve halklar üzerindeki baskının altını çizerek, “Xızır darda olanlara yetişsin. Bugün çerağlarımızı oradaki halklar için yakıyoruz” dedi. Eş Başkan Fırat Dikmen ise, “Rojava’da halklar katlediliyor. Yardımların gitmesi engelleniyor. Biz Aleviler bu süreçte kendimizi tekrardan örgütlemeli ve mücadeleyi büyütmeliyiz” diyerek yardımların sınır kapılarından geçmesi gerektiğini vurguladı.

Cem, gelen canlardan rızalık alınması ve gülbenk verilmesi ile başladı. Pir İsmail Alkan’ın gülbengi ile açılan cem meydanında, çerağlar uyandırıldı. Üryan Hızır Ocağından Ana Sevim Savunmaz, Hızır’ın Alevilikte barış ve birlik olduğunu belirterek, “Birbirimizin Hızır’ı olmak zorundayız” dedi. Yanyatır Ocağından Ana Fatma Kılıç ise, “Hızır ölümsüzlük suyunda yıkanır” diyerek bu inancın önemine değindi.

Pir İsmail Alkan, Hakk’a yürüyen canları anarak, “Birliğimizi bir eylersek Hızır’ı var ederiz” ifadesini kullandı. Cemde, semahların tutulmasının ardından lokmalar pay edildi. Toplumun bir araya gelerek dayanışma göstermesi, Xızır kültürünü yaşatmanın temel unsurlarından biri olarak vurgulandı.

Alevilerden tepki: Cemevleri ibadethane, kültürel tesis olamaz!

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yeni yönetmeliğiyle cemevleri, imar planlarında “kültürel tesis” olarak tanımlandı. Bu düzenleme, Alevi yurttaşlar tarafından cemevlerinin ibadethane statüsünde tanınmamasına yönelik bir tepki olarak değerlendirildi. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın görüşleri doğrultusunda yapılan bu tanımlama, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerini göz ardı eden bir adım olarak görüldü.

Alevi yurttaşlar, cemevlerinin kendileri için en önemli inanç ve ibadet yeri olduğunu belirterek, yeni düzenlemeye karşı çıktılar. Sultan Toprak, cemevlerinin Aleviler için ibadethane olduğunun altını çizerek, burada tüm dini ritüellerin yerine getirildiğini ifade etti. Toprak, Alevilerin devletin desteği olmadan kendi inançlarını yaşamak zorunda kaldığını vurguladı.

Fatma Kıllı ise inançlarına yönelik baskı ve asimilasyon politikalarına dikkat çekerek, cemevlerinin Alevi inancının merkezleri olduğuna işaret etti. Kıllı, özellikle Munzur Gözesi gibi önemli inanç mekanlarının kirletilmesine ve yanlarına mescit yapılmasına karşı çıktığını belirtti. Kıllı, “Bizim inancımıza dokunulmasın” diyerek, Alevilerin geri planda bırakılmasına karşı duracaklarını dile getirdi.

Hidayet Güneş, yapılan düzenlemenin ayrımcı bir politika olduğunu belirterek, cemevlerinin diğer inanç merkezleriyle aynı statüde tanınması gerektiğini savundu. Güneş, devletin din ve ibadet alanlarına müdahale etmemesi gerektiğini vurgulayarak, Alevilik gibi inançların da eşit haklara sahip olması gerektiğini ifade etti.

Elif Şimşek de, Alevilerin cemevlerini ibadet yeri olarak tanınmasını istediğini belirterek, eşit yurttaşlık taleplerinin önemine dikkat çekti. Alevi yurttaşların sesinin bir bütün olarak duyulması gerektiği vurgulandı.

Kobani’den Alevi sesleri: Zulme karşı birlik çağrısı!

Alevi kurumları, Kobani’deki kuşatma ve ambargoya karşı Suruç’ta bir araya geldi. Hızır felsefesinin rehberliğinde kadın düşmanlığına ve savaşa karşı durarak yaşam, eşitlik ve barış mesajı verdiler. Sınır kapılarının açılması ve insani yardımların hızlı bir şekilde ulaştırılması çağrısı yapıldı.

Alevi kurumları adına yapılan açıklamada, Hızır’ın zulme karşı duruş, paylaşma ve umut simgesi olduğu vurgulandı. Konuşmacılar, savaşın sadece silahlarla değil, karanlık ideolojilerle de yürütüldüğünü belirterek, Rojava’da ve Suriye genelinde yaşanan insani yıkıma dikkat çektiler. Kadınların ve çocukların yaşamlarının pazarlık konusu yapılmaması gerektiği ifade edildi.

AKD Genel Başkanı Seher Şengüllü Yılmaz, Suriye’de akan kanın durdurulması için uluslararası topluma seslenerek, zalimlerin karşısında mazlumların yanında olmanın önemini vurguladı. Ayrıca, Alevilere yönelik soykırım tehdidinin bulunduğunu belirten ABF Genel Başkanı Mustafa Aslan, sınır kapılarının açılmasını talep etti.

Konuşmaların ardından nefesler ve deyişler okundu. Alevi kurumları, barış çağrısında bulunarak, Hızır ayının dayanışma ve birlikte olma mevsimi olduğunu hatırlattılar. Savaş politikalarına son verilmesi ve toplumsal uzlaşının sağlanması gerektiğini vurguladılar.

‘Kritik bir süreçteyiz! Ocakzadeler, elini taşın altına koysun, cüzdanını değil, vicdanını düşünsün!’

Dede Nihat Saltuk, Suriye’de HTŞ tarafından halklar ve inançlara yönelik baskılara dair “zulüm neredeyse orası Kerbela’dır” dedi. Kritik bir süreçten geçildiğini belirten Saltuk, “Bütün dedeler, elini taşın altına koysun, cüzdanını değil, vicdanını düşünerek bir araya gelsin” diye konuştu.

Suriye’de yaklaşık on beş yıldır süren iç çatışmalar sebebiyle başta Aleviler olmak üzere birçok toplum, katliamlarla birlikte soykırıma da maruz kaldı. Cihadist topluluklar tarafından yaşam alanları talan edilirken, emperyalist güçlerin baskıları sonucu ciddi demografik değişimler de yaşandı.

Soykırıma maruz kalan inanç kesimlerinden birisi de Aleviler oldu. Dünya kamuoyunun sessiz kaldığı soykırım karşısında Alevi toplumunun eylemleri de bir muhatap bulamadı.

İNANÇ ÖNDERLERİ NEDEN SUSKUN?

Suriye’deki Alevilere dönük baskı politikaları sürerken, Türkiye’deki Alevi örgütlülüğünün sessizliğini Sarısaltuk Ocağı’ndan Nihat Saltuk ile konuştuk. Dede Nihat Saltuk, İstanbul’da, yakın zamana dek yürütülen ocakzadeler toplantılarının baş aktörü olarak da bilinmekte.

Uzun yıllar bir araya gelip güncele dair sorunları ele alan ana ve dedeler, Aleviler için en kritik süreçte bu birlikteliği sağlayamadılar. Dede Nihat Saltuk, Alevilerle birlikte şimdi de Kürtlere yönelen tehlikeye karşılık “Ne yapmalı?” sorumuza Muhlis Akarsu’nun şu dizeleriyle cevap verdi:

“Akarsuyum yaramız çok derinden/Bir olsaydık yer oynardı yerinden/Öldüğümü duyar isen birinden/Ben garibim sen garipsin güzel dost”

“DEDELERİN SESİ ÇIKMASIN İSTENİYOR”

Suriye’de olanlarla birlikte Alevilerin “sahipsiz” kaldığını söyleyen Nihat Saltuk, artık birlikte hareket etme zamanının geldiğini belirtti. Mevcut Alevi çatı kurumlarının tavrını eleştiren Saltuk, inanç önderlerinin neden bir araya gelemediğine dair şunları söyledi:

“Bizim federasyonlar, bir tane Alevi Dedeler Kurumu’nu dahi kuramadı. Bakın şimdi başımıza Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığını kurdular. Biz, kapıyı açık bıraktık ve hırsız girdi! O kapıyı açık bırakmayacaktık işte. Bir açık bıraktığımız zaman birileri orayı dolduruyor. Eğer Dedeler Kurumu’nu, o birliği kurmuş olsaydık daha güçlü olurduk ve sesimizle her tarafa yeterdik.

Aleviler her yerde katlediliyor. Yemen’den hiç kimse bahsetmiyor. Orada bir milyona yakın çocuk öldü. Bir yerde Alevi katlediliyorsa orada hiç kimsenin sesi çıkmıyor. Ama ezilen kesim olarak biz Gazze’ye de, Suriye’ye de, Yemen’e de, İran’a da üzülüyoruz. Bizim için zulüm neredeyse orası Kerbela’dır.

Dedeler birliği için çok uğraştım. Oluşturduğumuz birliktelikler de yürümedi. Çünkü destek yok. Dedelerin sesi çıkmasın isteniyor. Eğer dedeler birliği kurulsaydı ve o dedeler de çıkıp bir açıklama yapsaydı bir şeyler değişebilirdi. Bizim de bir birliğimiz önderimiz olmalıydı. Ancak her bir federasyonumuz bir partiden yana tavır alıyor. Her partinin bir cemevi veya derneği oluştu! Bizim buradaki dedeler de dik duruş sergileyemedi.

“ÇOĞU DEDE, SİYASETİN VEYA BAŞKANIN EMRİNDE”

Nihat Saltuk, Alevi inanç önderlerinin de iktidarların yanında olmasını sert sözlerle eleştirdi. “Hiçbir dede, sultan sofrası önünde eğilmemeli” diyen Saltuk, bireysel çıkarlara yer olmaması gerektiğini söyledi:

“Suriye’de bir zulüm, kan, gözyaşı var. Rojava’da da olsa, burada da olsa bizim için zulüm varsa orası Kerbela’dır. Şimdi yaşananlar karşısında ben bireysel konuşsam ne olacak? Güçlü bir şekilde olanlara tepki vermemiz lazımdı. Başkanlar bir iki şey gösterdiler ancak kim onları dinler? Dedeler bir seslenseydi bak ne oluyordu? Bu birliği kuramadığımız için o dedeler de şimdi kendilerini eleştirsin. Çoğu, siyasetin veya başkanın emrinde olduğu için sesi çıkmıyor. Dedeler özgür olmalı. Birinin eline bakmamalı, özgür iradesiyle karar vermeli. Hiçbir sultan sofrasına oturup, sultan önünde eğilmemeli. Kendi pirinin, mürşidinin eteğinden tutarsa ona yeter. Onun için korkmasınlar. Ali, Yol’una gideni kurda, kuşa yem etmez.”

“OCAKLAR BİRLİĞİ KURULMADAN BU İŞ YÜRÜMEYECEK”

Nihat Saltuk, İstanbul’da yeniden ocakzadeler birliği için girişimde bulunabileceğine de değindi. Nihat Saltuk, “Önceki dönemde dedeler verdiği ikrardan döndü. Belki hala toplanmak için bir ihtimalimiz vardır” diyerek şöyle devam etti:

“Bugün seninle oturan ertesi gün Cemevi Başkanlığı’nda! Hem o masada hem bu masada olmaz. Bizim içimize ikilik sığmaz. Birbirimizden habersiz kimse bir yere gitmeyecek diye ikrar verdik, kağıda imza attık. Ama bakıyorsun bugün benimle oturan yarın sabah orada oturuyor. Bu durumlar bizi yaraladı. Ama yine de umudumuz var. Ölene kadar bu mücadeleyi sürdüreceğim. Dedeler-Ocaklar Birliği kurulmadan bu iş yürümeyecek. Çünkü çok kritik bir süreçteyiz. Daha da kötüye gidebiliriz. Onun için bütün dedeler, elini taşın altına koysun, kendini, cüzdanını değil, vicdanını düşünerek bir araya gelsin. Yöreciliği, aşiretçiliği bıraksınlar. Dedeler birliğini kurmadan da bu Alevilik düzelmez.”

Eren GÜVEN/İSTANBUL

Kaynak: pirha.org