Ana Sayfa Blog Sayfa 251

Honduras’ta peş peşe saldırılar: 24 kişi hayatını kaybetti

Honduras’ta iki ayrı silahlı saldırıda 24 kişinin öldürülmesi üzerine 15 gün sürecek sokağa çıkma yasağı ilan edildi

Honduras’ta düzenlenen iki ayrı silahlı saldırıda 20 kişi öldürüldü. Yaşanan olaylar sonrası 15 gün sürecek sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

İki ayrı saldırı düzenlendi

Euronews’in haberine göre, Honduras Polis Sözcüsü Edgardo Barahona, Choloma kentinde bir doğum günü kutlamasına düzenlenen saldırıda 13 kişinin öldürüldüğünü, 1 kişinin de yaralandığını duyurdu. Sözcü, Sula Valley bölgesinde düzenlenen başka bir saldırıda da 11 kişinin hayatını kaybettiğini söyledi.

Saldırıların ardından Devlet Başkanı Xiomara Castro, iki bölgede akşam 21:00 ile sabah 04:00 arasında 15 gün sürecek sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Ülkede geçen hafta bir kadın cezaevinde çıkan olaylarda en az 46 kadın hayatını kaybetmişti.

DIŞ HABERLER

#Hondurasta #peş #peşe #saldırılar #kişi #hayatını #kaybetti

Colemêrg’te 4.7 büyüklüğünde deprem

Colemêrg’in Çelê  ilçesinde 4.7 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Colemêrg’in (Hakkari) Çelê (Çukurca) ilçesinde deprem 4, 7 büyüklüğünde meydana geldi. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), depremin şiddetin 4.7 büyüklüğünde bir deprem olduğunu ve 12 km derinlikte meydana gelen deprem, saat 09.41’de gerçekleştiğini açıkladı.

Sarsıntı çevre illerde ve Irak’ta da hissedildi.

HABER MERKEZİ

#Colemêrgte #büyüklüğünde #deprem

Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuklulara halay cezası!

Yıllardır tutsak olan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen Gülistan Al ve arkadaşları halay ve zılgıt çektikleri gerekçesiyle disiplin cezası ile karşı karşıya kaldı

Kurdistan ve Türkiye cezaevlerine yönelik sistematik hak ihlalleri sürüyor. Hak ihlallerinin sürdüğü yerlerden biri Kayseri Bünyan Kadın Kapalı Cezaevi. 6 yıldır tutuklu olan ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen Gülistan Al, birçok cezaevine sürgün edildikten sonra son geldiği yer Bünyan”da hak ihlallerine ve disiplin cezalarına maruz kaldı. Gülistan’ın annesi Emine Al, kızına ve tutuklulara dönük baskı ve işkenceleri anlattı.

Görüş günü sürgün edildi

Anne Al, kızı Gülistan’ın sürekli sürgün edildiğini son olarak 8 Mart’ta Kayseri’ye sürgün edildiğini görüşe giderken öğrendiklerini söyledi. Ardından koronanın başladığını ve kızını bir yıla yakın süre görmediğini kaydeden Al, “Koronanın artık hafiflediği zamanlarda gitmek istedik fakat salgından dolayı ve yolda hastalanabiliriz endişesiyle Gülistan gitmememizi söyledi. Sadece telefon görüşmesi vardı, o da 15 günde bir arıyordu. Kızım gittiği tüm cezaevlerinde büyük zulümler görüyordu. Mesela 20 arkadaşıyla birlikte kalıyordu yatacak yer, yatak dahi yoktu ve bundan kaynaklı yerde yatıyorlardı. Sürgün edildiğinde zaten hiçbir eşyasını alamadan götürülüyordu” ifadelerini kullandı.

Kızıma hasret kaldım

Al, hastalığından kaynaklı kızının görüşüne gidemediğini ve yılda en fazla iki kere gidebildiğini kaydetti.  Görüşler nedeniyle yaşadıkları zorlukları paylaşan Al, Kayseri’ye görüşe gidene kadar gidene kadar üç araba değiştirdiklerini, defalarca dilekçe verdik ama kızının Diyarbakır yerine uzak yerlere sürgün edildiğini söyledi. Kızı Gülistan’ın, “Bayram geldi kızım bayramda onu görmeye gitmemi istedi ve ‘Diğer anneler de geliyor sen de gel’ dediğini aktaran anne al, hasta olduğu için görüşe gidemediğini, bu uzak mesafe yüzünden kızına hasret kaldığını söyledi.

Anneler Günü için gönderilen mektup hala gelmedi

“Kızımı her gördüğümde biraz daha zayıflıyor” diyen Al, bundaki en büyük nedenin Gülistan’ın tek kişilik hücrede tutulması olduğuna işaret etti. İletişim hakkının engellenmesine de değinen Al, “Geçen sene Anneler Günü’nde bana bir mektup yazmıştı fakat mektubu aylarca gelmedi. Bu yıl Anneler Günü’nde gönderdiği mektup hala gelmedi. Bunun nedeni de diğer tutsakların mektupta birkaç Kürtçe kelime yazmasıymış. Kürtçe yasak bir dil mi? AKP başta olmak üzere tüm partiler seçimlerde Kürtçe propaganda yapıyor, fakat Kürtlere gelince yasak oluyor. Mektupta iki kelime Kürtçe yazılmış diye belki aylar sonra gelir elime ulaşır, belki de gelmez. Benim gözüm hala yolda belki mektup gelir” sözlerine yer verdi.

Zılgıt ve halaya disiplin cezası

Al son olarak Gülistan ve arkadaşlarının bir araya gelmek için defalarca dilekçe yazdıklarını, kısa bir süreliğine bir araya geldiklerinde ise zılgıt ve halay çektikleri için disiplin cezası aldıklarını söyledi. Disiplin cezasına tepki gösteren Al, “Zaten 15 günde bir telefon görüşmesi var ona da yasak gelirse ne yaparız bilmiyorum. Biz bu cezayı kabul etmiyoruz. Biz aile olarak daima çocuklarımızın arkasındayız. Bütün tutsaklara buradan selam gönderiyorum, bayramlarını kutluyorum, gözlerinden öpüyorum, ailelerine selam gönderiyorum. Birbirimize destek olmamız lazım ve bu zulmü üstümüzden kaldırmamız lazım” diye konuştu.

Haber: Şehriban Aslan/JINEWS

 

 

 

#Bünyan #Kadın #Kapalı #Cezaevinde #tutuklulara #halay #cezası

İşkence ile katledilen Keleş’in faili ‘tanıdık’ çıktı

Aksaray’da sulama kanalında katledilmiş halde bulunan Şengül Keleş’in failinin üvey oğlu Özgür Keleş olduğu belirlendi

Aksaray’da dün Laleli Mahallesi’nde sulama kanalında bir kadın ölü bulunmuştu. Çevredekilerin haber vermesi üzerine olay yerine gelen sağlık ekipleri ve AFAD, kadının kanaldan çıkardı. Üzerinden kimlik çıkmayan kadının cenazesi otopsi için Aksaray Eğitim ve Araştırma Hastanesi morguna kaldırıldı.

Şiddet yüzünde ayrıldı

Polis yaptığı araştırma sonucunda, kadının Şengül Keleş olduğunu belirlerken, Keleş’in evli olduğu erkek tarafından maruz kaldığı şiddet nedeniyle ayrı yaşadığı öğrenildi.

Fail ‘tanıdık’ çıktı

Keleş’in boşanma aşamasında olduğu erkek ve üvey oğlu Özgür Keleş gözaltına alındı. Özgür Keleş, ifadesinde Şengül Keleş’i işkence ederek katlettiğini belirtti.

AKSARAY

#İşkence #ile #katledilen #Keleşin #faili #tanıdık #çıktı

Qamişlo’daki katliama tepki: Saldırılara karşı birleşik bir mücadelemiz olmalı

Türkiye’nin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırılarının Kürt kimliği ve özgür yaşama saldırı olduğunu ifade eden kadınlar, saldırılara karşı ortak ve birleşik bir mücadelenin Türkiye devrimcilerinin sorumluluğu olduğunu belirtti

Dünyaya tehdit eden DAİŞ’in yenilgiye uğratıldığı yer olan Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik Türkiye saldırıları artarak sürüyor. Son 4 yılda Silahlı İnsansız Hava Araçlarıyla (SİHA) 9 kadını katletti. En son 20 Haziran’da Qamişlo’ya yönelik SİHA saldırısında, Qamişlo Kantonu Eşbaşkanı Yusra Derwêş, yardımcısı Leyman Şiwêş (Rîhan Amûdê) ve aracın şoförü Firat Tûma’nin katledildi.

Türkiye’nin saldırılarına tepki gösteren siyasi parti temsilcisi kadınlar, Kürt ve kadın düşmanlığı olarak değerlendirdikleri saldırılara karşı birleşik mücadele çağrısı yaptı.

Kendi Kürtlerini yaratmaya çalışıyorlar

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) Mersin Milletvekili ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) Sözcüler Kurulu Üyesi Perihan Koca, Rojavalı kadınlara yönelik saldırıyı, demokrasi düşmanlığı olarak nitelendirerek, “İktidar, bir şekilde kendi Kürt’ünü, kendi kadın kimliğini, kendi insan tipolojisini yaratmaya çalışıyor. Kendi Kürt yapılanmasını Hür Dava Partisi üzerinden yapmaya çalıştıkları bir eylem planı içerisindedirler. Dolayısıyla Rojava’ya dönük saldırılarını da bütünlüklü faşizmin inşası yolundaki hamlelerden bir tanesi olarak okumak gerekiyor” dedi.

Devrimci birleşik bir mücadele önemli

Kürtlere yönelik saldırıların tesadüf olmadığını belirten Koca, “Rojava’daki demokratik yapı, faşizmin önünde bir dalga kırandır, statüko kazanması önünde bir engeldir. İktidar bu saldırıları yaratmak istediği faşizm için kendi önünde bir engel olarak görüyor. Bu saldırılara karşı devrimci birleşik mücadelenin önemi, özellikle kadınlar açısından yaşamsal bir ihtiyaç olduğu ortaya çıktı” dedi.

Özerkliği tanımayacaklarının işareti oldu

Devrimci Parti Genel Başkan Yardımcısı Gamze Taşçı, Türkiye’nin yıllardır süren Suriye iç savaşının bir parçası olduğuna işaret ederek, gelinen aşamada saldırının boyutunun çok kapsamlı geliştiğini ifade etti. Taşçı, “Qamişlo’da gerçekleşen saldırının Astana görüşmelerine denk gelmesiyle, görüşmelerde özellikle Rojava’ya yönelik bir mutabakat oluşturulduğunu gözlemliyoruz. Suriye’nin sınır bütünlüğü ve aynı zamanda hiçbir özerkliğin tanınmayacağına dair ibarelerin yer aldığı ortak açıklama yapıldı” diye belirtti.

Türkiye devrimcileri olarak sorumluluğumuz var

Suriye’de yaşananları egemenlerin bir paylaşım savaşı olduğunu dile getiren Taşçı, “Kürt halkının haklı mücadelesinin yanında yer alarak Türkiye’nin bu saldırılarını geriletebiliriz. Bu Türkiye devrimcileri, kadınlar ve tüm demokrasi güçleri açısından temel sorumluluğumuzdur. Çünkü Rojava halkının tekrar sömürü sınırlarına çekilmesi, yoksulluğun artması, kadınlar yönelik şiddetin daha fazla artması demektir” dedi.

Türkiye’nin saldırılarına sessiz kalıyorlar

Emekçi Hareket Partisi (EHP) Merkez Komite Üyesi Özge Akman, iktidarın yeni dönemde Rojava’ya yönelik saldırılarını arttıracağını belirterek, iktidarın saldırılarla “Sınır ötesinde hala varız” mesajı verdiğini kaydetti. Akman, “Uluslararası emperyal güçler, çoğu zaman kendi çıkarlarına uygun pozisyon alarak, Türkiye’nin saldırılarına karşı sessiz kalıyorlar. Ancak demokratik kamuoyu, elbette tepkisini ortaya koymalıdır. Savaşlar ve böylesi operasyonlar hiçbir zaman emekçi halklar lehine olmayacaktır” ifadelerinde bulundu.

Kadın düşmanı zihniyete karşı mücadele etmeliyiz

Partizan Temsilcisi Sinem Özkan ise, Federe Kurdistan Bölgesi’nin Süleymaniye kentinde Jineoloji Akademisi üyesi Nagihan Akarsel’in, Paris’te Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Yürütme Konseyi üyesi Evin Goyi ve Qamişlo Kantonu Eşbaşkanı Yusra Derwêş’in katledilmesiyle kadın özgürlükçü demokratik yapının hedef alındığını söyledi. Özkan, “Kadın ve Kürt düşmanı egemen zihniyete karşı güçlü bir mücadele pratiği sergilemeliyiz. Ezilenlerin mücadelesini büyütmek, birlikte mücadeleden geçiyor” diye belirtti.

Haber: Esra Solin Dal / MA

#Qamişlodaki #katliama #tepki #Saldırılara #karşı #birleşik #bir #mücadelemiz #olmalı

Emniyet Genel Müdürlüğü ve deprem kentlerine yeni atamalar

Resmi Gazete’de yayımlanan kararnameyle, Emniyet Genel Müdürlüğü’ne Erol Ayyıldız’ı atandı, deprem bölgesinde 3 kentin valisi de değiştirildi
Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, İçişleri Bakan Yardımcılığına atanan Emniyet Genel Müdürü Mehmet Aktaş’ın yerine, Eskişehir Valisi Erol Ayyıldız getirildi.

Kararnameyle, deprem bölgesi olan Dîlok (Antep), Semsûr (Adıyaman) ve Hatay valileri de değişti. Erdoğan, Hatay Valiliği’ne, Mustafa Masatlı, Antep Valiliği’ne Kemal Çeber’i, Adıyaman Valiliği’ne ise Osman Varol’u getirdi.

Bolu Müftüsünü görevden alan Erdoğan, Bolu, Kütahya, Idîr (Iğdır), Erdexan (Ardahan), Denizli, Tokat, Manisa, Çanakkale, Kastamonu, Sêrt, Mêrdîn ve Burdur müftülüklerine de yeni atamalar yaptı.

ANKARA

 

#Emniyet #Genel #Müdürlüğü #deprem #kentlerine #yeni #atamalar

Gazeteci Yanardağ: Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin hukukta hiçbir yeri yoktur

Gazeteci Merdan Yanardağ, PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin hukukta yerinin olmadığını belirterek, ‘Ailesiyle bile, avukatlarıyla görüşemiyor. Böyle bir infaz düzeni olabilir mi’ dedi

TELE1 Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ, kanalda katıldığı bir programda PKK Lideri Abdullah Öcalan’a dair açıklamalarda bulundu.

Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin hukukta hiçbir yerinin olmadığını vurgulayan Yanardağ, “İnfaz yasaları geçerli olsa serbest bırakılması gerekiyor. Abdullah Öcalan; çok kitap okuyan, siyaseti doğru okuyan, doğru çözümleyen son derece zeki bir kişidir” dedi.

‘Türkiye’de demokrasi falan yoktur’

Yanardağ, konuşmasında şunları belirtti: “Ensarioğlu diyor ki, ‘Kürt sorununun yüzde 95’i çözülmüştür. Haydi oradan ya sahtekarlığa bak yani var mı böyle bir şey. Nerede çözdünüz, neden hala kan akıyor? Niye hala sorun var. Böyle bir şey yok, bu tam bir palavra. Ağzına geleni söylediler ve bunlar haksız ve hukuksuz bir şekilde Selahattin Demirtaş’ı hapiste tutuyorlar ayıptır ya. ‘Ben iktidarda kaldığım sürece bunlar çıkamayacak’ dedi. Türkiye’de demokrasi falan yoktur. Burada antidemokratik totaliter bir rejim vardır. Bu rejim İslamcı faşizme doğru taşıyorlar. Böyle bir rejim olabilir mi?

Tecridin hukukta hiçbir yeri yoktur

İmralı’ya baktığımız zaman 70 yaşını geçmiş Abdullah Öcalan ve kabul etmek gerekir ki çok uzun süredir, 25 yıldır kesintisiz hapiste ve tecritte olan bir kişiden söz ediyoruz. Türkiye’de en uzun süre yatan siyasi mahkum. Normal infaz yasaları geçerli olsa serbest bırakılması gerekiyordu, ev hapsi vs. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin hukukta hiçbir yeri yoktur. Kaldırılması lazım. Bir görmüyoruz, duymuyoruz, tartışamıyoruz. O (Abdullah Öcalan) izliyor mu izlemiyor mu bilmiyoruz. Ama orada elinde rehin olarak tutmuşsun adamla pazarlık yapıyorsun onun üzerinden tehdit savuruyorsun. Ne pazarlık yapıldı, ne teklif edildi, bunun karşılığında ne alındı ne verildiğini bilen kimse yok. Ailesiyle bile, avukatlarıyla görüşemiyor. Böyle bir infaz düzeni olabilir mi ya.

Abdullah Öcalan için bunların hiçbirini uygulamıyorsunuz. Çünkü Abdullah Öcalan hafife alınacak birisi değil. Çok okuyan, neredeyse cezaevinde filozof oldu. Çünkü okumaktan başka bir şey yapmıyor. Siyaseti doğru okuyan, doğru gören, doğru çözümleyen son derece zeki birisidir.”

HABER MERKEZİ

#Gazeteci #Yanardağ #Abdullah #Öcalana #uygulanan #tecridin #hukukta #hiçbir #yeri #yoktur

Yunanistan’da seçimleri Miçotakis’in partisi kazandı

Yunanistan’da düzenlenen genel seçimlerin galibi Kyriakos Miçotakis’in lideri olduğu Yeni Demokrasi Partisi oldu. Oyların yüzde 40.5’ini alan Yeni Demokrasi Partisi, 300 sandalyeli parlamentonun 158’ini alarak tek başına iktidar oldu

Yunanistan’da son dört yıldır tek başına iktidarda olan Kiryakos Miçotakis’in liderliğindeki Yeni Demokrasi Partisi, yarışı önde tamamladı.

İçişleri Bakanlığının açıkladığı verilerde, sandıkların yüzde 97 oranında açıldığı resmi olmayan sonuçlara göre Yeni Demokrasi Partisinin oy oranı yüzde 40,55 oldu. Bu sonuçla 158 vekil almaya hak kazanan Yeni Demokrasi Partisi, tek başına iktidar oldu.

Radikal Sol İttifak (SYRIZA) yüzde 17,84 oyla ikinci sırayı alarak 48 vekil kazandı. SYRIZA, 21 Mayıs’ta yapılan seçimlere göre 2.5 puan kaybetti.

PASOK-KINAL ittifakı yüzde 11,87, Yunanistan Komünist Partisi (KKE) yüzde 7,67, Yunan Çözümü Partisi yüzde 4,45, Zafer Partisi yüzde 3,71, Özgürlük Seyri Partisi yüze 3,17 oranında oy aldı.

Seçime katılmasına Yunan yargısınca izin verilmeyen Eski Altın Şafak Milletvekili İlias Kasidiaris’in desteğini açıkladığı Spartalılar Partisi ise yüzde 4,69 oy oranıyla meclise girdi. Spartalılar Partisi parlamentoya 12 vekil soktu.

Ülkede, Batı Trakya bölgesinde bulunan bir kent hariç tüm seçim bölgelerinde Yeni Demokrasi Partisi birinci parti oldu.

‘Sorumluluğum arttı’
Başbakan Miçotakis, başkent Atina’daki Yeni Demokrasi Partisi karargahında toplanan seçmenlerine bir konuşma yaptı. Miçotakis, “Özgürce verilen bu destek, insanların umutlarına yanıt verme sorumluluğumu artırıyor. Şahsen, tüm imkanlarımla ülkeye hizmet etmek için daha da güçlü bir yükümlülük hissediyorum” dedi.

55 yaşındaki Miçotakis’in en öne çıkan vaatleri, turizm endüstrisinden elde edilen geliri artırma, istihdam yaratma ve ücretleri Avrupa Birliği ortalamasına yakın bir seviyeye yükseltme oldu.

21 Mayıs’taki seçimde hükümet kurulamamıştı
21 Mayıs’taki genel seçimlerde Yeni Demokrasi yüzde 40,79 oy oranı ile birinci parti olmuş ancak tek başına iktidara gelmesi için gerekli 151 sandalyeye ulaşamamıştı.

Yeni Demokrasi’yi, SYRIZA yüzde 20,07 ile takip ederken, PASOK-KINAL yüzde 11,46, KKE yüzde 7,23, Yunan Çözümü yüzde 4,45 oranında oy almıştı.

Katılım oranının yüzde 61,1 olduğu seçimlerde, yüzde 3’lük seçim barajını aşarak parlamentoya girmeye hak kazanan parti sayısı 5 olmuştu.

21 Mayıs’taki genel seçimde hiçbir parti tek başına iktidara gelecek oy oranına ulaşamayınca 25 Haziran’da tekrar sandığa gidileceği duyurulmuştu.

HABER MERKEZİ

#Yunanistanda #seçimleri #Miçotakisin #partisi #kazandı

Ağaç kıyımı suç değilmiş!

Farqîn, Pasûr, Hezro ve Licê ilçelerinin kesişim noktası olan Geliyê Godernê’de 100 hektarlık alanda ağaçlar kesilirken, vadi yakın zamanda baraj suları altında kalacak. Amed’deki STK’ler bu kıyımı yargıya taşısa da yargıya göre ‘ağaç kesmek suç değilmiş’

Selman Çiçek

AKP-MHP iktidarının savaş politikalarındaki ısrarı büyük felaketlere neden olurken, bu felaketlerden en çok nasibini alanlardan biri de doğa ve doğal yaşamdır. Güvenlik politikalarıyla inşa edilen barajlar, doğayı tahrip etmekle kalmayıp doğal yaşamı tahrip ederek halkların hafızasını da yok ediyor. Bu politikalarla inşa edilen barajlardan biri de Silvan Barajı.

7,3 milyar metreküp rezervuar hacmiyle Atatürk Barajı’ndan sonra bölgedeki ikinci büyük baraj olma özelliği taşıyan Silvan Barajı’nın elektrik üretimine vereceği katkı ise çok sınırlı. Dicle Nehri ve kolları üzerine yapılan baraj ve HES projeleriyle başta 12 bin yıllık tarihe sahip Hasankeyf olmak üzere birçok tarihi alan sular altında bırakıldı, binlerce kişi ise yerlerinden edildi. Su tutması beklenen Silvan Barajı ise binlerce yıllık tarihe sahip Geliyê Godernê ve Taşköprü’yü suları altında bırakacak.

Godernê su altında kalacak

Farqîn (Silvan), Pasûr (Kulp), Hezro (Hazro) ve Licê ilçelerinin kesişim noktası olan Geliyê Godernê, eşsiz doğa güzelliği ve yüzlerce endemik bitki ve hayvana evsahipliği yapan bir bölge. Bölgedeki barajın tamamlanmasına çok az bir süre kaldı, 4 ilçeyi birbirine bağlayan köyler sular altına kalacağı için inşa edilen köprünün bitmesi ile Godernê su altına kalacak. Doğal güzelliği ile önplana çıkan vadide mağaralar dinamitlerle patlatırken ağaçlar da kesiliyor.

Yüz hektarlık alanda kıyım

Bölgede 100 hektarlık bir alanda ağaçların kesileceği öngörülüyor. Yaklaşık iki aydır korucular üzerinden vadideki ağaçlar kesiliyor. Kesilen ağaçlar kamyonlara yüklendikten sonra vadi dışına çıkarılarak satışa sunuluyor. 100 hektarlık alan 140 futbol sahasında büyüklüğe eşdeğer. Böylesi büyük bir alanda ağaçların kesimi hem ekolojik dengenin bozulmasının önünü açacak hem de binlerce canlının yaşam alanını yok edecek.

STK’ler şikayette bulundu

Amed Ekoloji Derneği, Amed Baro Başkanlığı ile Tarım ve Ormancılık Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası, vadideki ağaç kıyımı başta olmak üzere vadinin su altında bırakılmasının ekolojik dengeyi bozacağı endişesi ile yürütmeyi durdurmak için mahkemeye başvurdu. Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan başvuruda; “Lice, Kulp ve Hazro ilçeleri arasında yer alan bölgede doğası ve ağaçlık alanları bilindiğinden ağaçların güvenlik gerekçesi ile kesildiğini, alana girişlerin yasaklandığını, 100 hektardan fazla alandan kesimin yapıldığı, verilmiş olan iznin şekli anlam taşıyacağı, hukuki anlamda geçerli olmayacağından, bölgenin ekolojik yapısının bozulduğundan kesim izni verenlerin ve bu izin doğrultusunda kesim yapanlar hakkında şikayetçi olunup yürütmenin durdurulması” istendi.

Savcılığa göre suç değil

Ancak savcılık, dilekçeyi işleme alıp idare mahkemesine sevk etmek yerine soruşturmaya yer olmadığına karar verdi. 5 Nisan’da 2023/1026 No’lu karar ile savcılık, ağaç kesiminin suç olmadığına, iddiaların araştırılmasına da gerek olmadığına karar verdi. Hiçbir ‘Çevresel Etki Değerlendirme’ raporu hazırlanmadan, bölge halkının fikri alınmadan yapılan bu kıyım, yargı yolu ile suç sayılmadı.

Doğa yok edilecek

Güvenlik kaygısı ile yapılan baraj, vadinin bütün güzelliklerini yok edecek. Godernê’nin su altında kalması, endemik hayvan türleri olan başta semenderler olmak üzere kaplumbağa, tilki, domuz gibi birçok canlıyı ve doğal yaşam alanlarını yok edecek. Yine ağaçların kesimi ile o doğadan beslenen binlerce kuş türünün yuvaları yok edilecek.

Eşsiz güzellikteki şelale

Yok olacak bir diğer güzellik ise Godernê Şelalesi. Şelale suyunun döküldüğü yerlerde oluşan minik havuzlar doğal travertenleri andırıyor. Suyun akışı ve güneşin suya yansıması ile oluşan küçük su gökkuşağı ise gelen misafirleri adeta büyülüyor. Bölgedeki çok sayıda mağara, su yolları, su depoları ve kaya kiliseleri, baraj ile birlikte su altında kalacak. Vadiye bağlı Hevika ile Kanika’da ve yine vadinin devamında Kelê’de tarihsel ve toplumsal hafıza için önemli olan kaya mezarlar ve anıt mezarlar ile Mervaniler döneminden kalma Taşköprü bulunmaktadır. Neolitik dönemden günümüze kalan mağaralar insanlık tarihine ışık tutarken, baraj, insanlığın hafıza ve tarihini sularla boğacak.

Proje kapsamında şu ana kadar 10 köy su altında kalırken yaklaşık elli köyün de su altında kalması bekleniyor. Su altında kalacak köylerde yaşayan binlerce insan bu nedenle bağ ve tarlalarını bırakarak göç etmek zorunda kalacak.

#Ağaç #kıyımı #suç #değilmiş

Uzun soluklu bir mücadele gerekiyor

Toplumsal hareketler, işçi sınıfı ve sendika üzerine çalışmalar yapan yazar Volkan Yaraşır ile konuştuk: Bugünkü atmosferin dağıtılması insanların yüreklerinin acıdığı yere dokunan, sahici olan, hayatı örgütleyen, işçi sınıfı ve yoksullarla organik ve stratejik bağ kuran bir toplumsal mücadelenin örgütlenmesiyle olanaklıdır

M. Ender Öndeş

Seçimlerin ardından AKP iktidarı, bir yandan savaş politikalarını tırmandırırken, diğer yandan ağır kriz yaşayan ekonomiyi toparlamak için yeni yüzleri öne sürüyor ve küresel sermayeye göz kırpıyor. Muhalefet ise henüz kendi hesaplaşmalarını bitirebilmiş değil. Seçime endeksli muhalefet politikaları, AKP’nin planları ve işçi sınıfının, yoksulların durumu üzerine toplumsal hareketler, işçi sınıfı ve sendika üzerine araştırmalar yapan yazar Volkan Yaraşır ile konuştuk.

  • Son soruda yine döneriz ama biz bu seçimlerde sanki ekonomik verileri, rakamları öne çıkarırken, sosyolojiyi, AKP’nin yoksullar ve işçi sınıfı içerisindeki etkinliğinin mekanizmalarını atladık. Nasıl yorumluyorsunuz olup bitenleri?

İçinden geçtiğimiz konjonktür hem ulusal, hem de küresel düzeyde yüksek bir konjonktür. Bir anlamda küresel düzeyde faşist bir dalganın içindeyiz. 1930’ların başı gibi yıkıcı bir atmosferi çağrıştırsa da faşizmin özgün biçimlenişleriyle karşı karşıyayız. Kapitalizmin sistemik, genelleşmiş krizi ve küresel düzeyde dalgasal olarak gelişen sınıf ve kitle hareketleri süreci belirliyor. Faşizmi sınıflar mücadelesinde bir moment ve bir süreç olarak değerlendirmek gerekiyor. Ve buna şöyle bir ek yapılabilir. Faşizm organik bir şey ve tahminimizden daha fazla kitleler üzerinde nüfuz etme ve mana dünyası oluşturma kabiliyetine haiz. Bu metropoller ve periferi için de geçerli. Neo-liberal kapitalizmin çok boyutlu yıkıcı etkileri ve yarattığı insan malzemesi ve yoğun ideolojik terörü faşizmi kitlesel bir güce ve harekete kolayca dönüştürebiliyor. Kültür kodları yanında, mana dünyası, reaksiyonerliği, lümpenliği ve yarattığı ruh hali kitlelerin arzularıyla kolayca bütünleşip, popülerleşebiliyor. Bir anlamda faşist olmak ayrıcalıklı bir hale dönüşüyor.

Başka bir ifadeyle finans kapitalin kâr açlığı ve manik karakteri, yeni devletin rolü ve sömürünün yanında rıza üreten güç ilişkileri ve mekanizmaları faşizmi yaşayan ve kitleler tarafından arzulanan şey haline getiriyor. Yeni popülizm ya da sağ popülizm diye steril kavramlarla tanımlanan şey aslında yukarıda vurguladığımız faşizmin özgün biçimlenişlerinden başka bir şey değil. Türkiye de benzer bir sürecin içinde. Siyasal iktidar neo-liberal yıkım programlarını “Hayırsever kapitalizm” uygulamalarıyla hayata geçirerek, siyasal İslamın yarattığı kollektif halüsinasyon ve sanal büyüme olanaklarıyla alt sınıflar üzerinde etkili ve organik bir bağ kurabildi. Foucault’un tanımıyla bir hakikat rejimi inşa etti ve biyopolitik uyguladı. İşçi sınıfının, yoksulların önemli kesiminin özlemlerine ve tutkularına cevaplar üretti. Bir anlamda mahalledeki ve fabrikadaki arayışlarına, kültür kodlarına, manevi dünyasına, ritüellerine yanıtlar verdi. Borçlandırarak refah sağladı. Özellikle sıradan insanın ideolojik dünyasını kurmayı ve dünyaya seslenmeyi becerdi. Bu bazen sert bir baba figürüyle, bazen pederşahi bir devlet görünümüyle, bazen de İslami simge, dil, söylem, referanslarla kendini dışa vurdu.

Özellikle bir ağ gibi örgütlenen tarikatlar bu alanları yani fabrika ve mahalleri fetih alanları olarak belirledi. Neo-liberal cangıl içinde kaybolan işçiler ve yoksullar kendilerini bu açılan mistik ve hayırsever dünyanın parçası olarak gördü. Yaşanan dünyanın “yalan” oluşu, ahirete kavuşma isteği ve paradoks gibi görünse de çıplak bir dünyevilikle kurulu kolektif atmosfer işçilerin ve yoksulların çaresizliğine ve yalnızlığına merhem oldu.

Bu noktada iki çalışmaya vurgu yapmak istiyorum; Sevinç Doğan ve Yasin Durak’ın Çalışmaları. “Mahalledeki AKP” geçmişteki devrimci çalışmaların en önemli yerlerinden biri olan Kâğıthane-Sanayi Mahallesi’nde AKP’in yoksullar ve işçi sınıfı içindeki etkisini, nüfuzunu inceleyen bir çalışma. AKP’yle yoksulun özdeşleşme haline ve AKP’nin politik olarak nasıl toplumsallaştığını mahalle örneğinden anlatıyor. “Emeğin Tevekkülü” ise sermaye ve sınıf arasındaki kültürel hegemonya ve rıza mekanizmaları üzerinde duruyor. Ayrıca sınıfın dipte biriken öfke ve direniş potansiyellerini Konya özelinde ortaya koyuyor. Bunlardan bahsetmemin nedeni siyasal İslamla kitlelerin ilişkilerinin derinliği ve boyutlarını ortaya koymak içindir. Yani “kriz şartları ve kaynamayan, boş tencere” tabii ki önemlidir ve AKP’in işçi sınıfı ve yoksullar üzerindeki hegemonyasını aşındırmıştır ama bu köklü bağ ve mana dünyası bir seçimle dağıtılacak bir şey değildir. (Oyların dağılımına baktığımızda sürdürebilir yoksulluğa alışmış kitlelerin, özellikle kırsal kesimin eğilimleri değişmedi. Ekonomik krizi algılama biçimi metropollerde ve kırsalda asimetrik şekillendi.). Böylesi konjonktürler başka tasavvurlar yaratamadığı ölçüde ters istikamette mobilizasyona neden olur. Yani kitlelerin ürkmesi de faşizmi besler, faşizmi isteyerek tercih etmelerine yol açar. Faşizmin sağladığı en önemli şeylerden biri otorite inşası ve stabilizasyon duygusudur. Kısaca bu köklü bağı koparmak kolay değildir. Bunu bugün örtük veya açık olarak yer yer ortaya çıkan sınıfsal öfkeden beslenen ya da onu açığa çıkaran, onun içinde şekillenen sahici, alternatif ve kuşatan ilişkiler yaratacak bir toplumsal örgütlenmeyle başarabiliriz. Bu da uzun soluklu, meşakkatli, biriktire biriktire şekillenen bir süreçtir.

  • Seçimden sonra kafalar karıştı. Herkes Erdoğan’ın, Maliye Bakanlığı ve Merkez Bankası’ındaki hamlelerle ne yapmak istediğini tartışmaya başladı. Ne oluyor gerçekte? Erdoğan’ın bu yoldan durumu kurtarma şansı var mı?

Önce kısa bazı belirlemeler yapmak lazım. Türkiye kapitalizmi benim ikinci kuşak kapitalizm diye tanımladığım orta gelişmişlik düzeyi olan bir kapitalizm. Özellikle yapısal olarak sermaye birikim sorunu yaşıyor. Dış kaynağa yapısal bağımlılığı narkotik bir içerik taşıyor. Dış kaynak geldiğinde büyüme kapasitesi gösteren, kaynakta her hangi kısıt yaşandığında ise hızla krize giren bir ekonomik karaktere sahip. Kapitalist iş bölümündeki yeri itibariyle ve emperyalist- kapitalist sisteme entegrasyon düzeyiyle hızla küresel gelişmelerden etkilenebiliyor ve ekonomide çoklu kırılganlık yaşıyor. Statik bir vurgu olarak anlaşılmamak kaydıyla dış kaynağa yapısal bağımlılık ekonomiyi potansiyel ya da reel olarak sürekli bir kriz haline sokuyor. Ekonomide çoklu kırılganlığın önünü açıyor.

Önümüzdeki süreci bu üst belirleme üzerinden incelemek gerekiyor. Karşımızdaki tablo son derece negatif. Dış borç Nisan ayı sonu itibariyle 459 milyar dolara ulaştı. Cari açık 2023’ün ilk çeyreğinde 23.6 milyar dolara yükseldi. Merkez Bankası’nın Mayıs ayı sonu itibariyle döviz rezervi -76 milyar dolar seviyesinde. Bu makro verilerin yanında özellikle kısa vadeli sermaye akımlarının seyri Türkiye’nin hızla temerrüde düşme olasılığını ya da devlet iflasını önünü açabilir. Tam bu konjonktürde Mehmet Şimşek’in Maliye Bakanlığı’na getirilmesi ve Merkez Bankası’nın başkanının değiştirilmesi saray tarafından bu riskin görülmesi, küresel finans kapitale ve küresel tefecilere bir mesaj olarak okunabilir. Finans kapitalin önemli siyasi figürlerinden biri olan Mehmet Şimşek, ilk açıklamasında rasyonaliteye vurgu yaptı. Tabii ki bu rasyon finans kapitalin rasyonu ve finans kapitalin yol haritasını ve kar iştahını ifade ediyor. Şimşek rasyonalite ve mali disiplini içeren bir programı devreye sokmayı hedefliyor. Bu yönde en başta Merkez Bankası’nın özerkliğinin sağlanmasını ve sermaye hareketlerinin serbestliğini amaçlıyor. Amaç hızla dış kaynağın Türkiye’ye gelmesinin koşulları sağlamak. Bu yönde bir yandan radikal kemer sıkma politikalarını devreye sokmayı, diğer yandan Türkiye’yi finans kapital için av sahasına dönüştürmeyi “arzuladığını” söyleyebiliriz.

Fakat önünde ikili bir engel var. Siyasal iktidar kendi organik sermayesi ve lümpen burjuvazi için angajmanlarını bırakmak istemiyor. Bu yönde finans kapitalle çelişkiye düşecek adımlar atabiliyor. Ve tek adam, aslında her şeye müdahale edebiliyor. Öte yandan yerel seçimler kritik önem taşıyor. Özellikle metropollerdeki belediyelerin yeniden ele geçirilmesi rejimin iç istikrarı ve ekonomik kaynak sağlanması ve faşizm normalleştirilmesi açısından ciddi önem arz ediyor. Ayrıca belediyelerin kaybedilmesi seçimlerdeki kritik “başarıyı” tartışılır hale getirebilir. Varolan siyasal istikrarsızlık derinleşebilir. Bu manada Şimsek’in programıyla, radikal adımları yerel seçimler sonrasına bırakılmak kaydıyla, krizi kontrol altına almak, küresel tefecilerin istediği “rasyonal” düzenlemeleri adım adım gerçekleştirmek, bir nevi zaman kazanmak hedefleniyor. Ama yaşanan sorunlar çok ciddi. Belki yaz ayları turizm gelirleriyle idare edilebilir ama kritik eşiğin eylülde sonuna doğru başlayacağını düşünüyorum. Bu koşullarda her an yeni bir döviz krizi gerçekleşebilir ve özellikle emlak sektöründe spekülatif balon patlayabilir. Ve devletin borç çevriminin kırılması, devletin temerrüde düşme olasılığı gündemde kalmaya devam edecektir.

  • Bu bağlamda 20 yıldır IMF’ye posta koyarak IMF direktiflerinin tümünü harfiyen uygulayan AKP iktidarı, yeni bir kemer sıkma rejimine mi geçecek?

Özellikle 2024 Mart ayına kadar bir zaman kazanma taktiğinin izleneceğini ama bu arada küresel finans kapitalin isteklerine uygun bir dizi adımın atılacağını ve düzenlemelerin yapılacağını düşünüyorum. Aslında dediğiniz gibi IMF’siz IMF programı izlenecek. Özellikle 2018 döviz krizi sonrası benzer uygulamalar devreye sokulmuştu. Bu süreci 2020 yılının ilk aylarında ve son aylarında olmak üzere iki döviz krizi daha izledi. Şimdi iş daha ciddi. Saray yönetimi durumun vahimliğinin farkında. Türkiye, Yunanistan’ın 2009 yaşadığı ve ekonomik çöküş anlamına gelen bir devlet iflası olasılığıyla karşı karşıya.

Hızla mı? Yoksa bir vadede mi hayata geçirilecek? Bilmiyorum ama radikal Neo-liberal yıkım programlarının ve kemer sıkma politikalarının devreye sokulması kaçınılmaz gözüküyor. Bu hızlı ve yıkıcı bir yoksullaşma demektir. Hala hazırda bu süreç bir mülksüzleştirme şeklinde gelişiyor. ‘Hayırsever kapitalizm’ uygulamalarının “rasyonalite” ve mali disiplin politikaları karşısında aşınacağı aşikâr. Alt sınıfların kimlik paniğine yanıt veren, yarattığı mana dünyası içinde tutabilen, rıza politikaları üreten ve verdiği sosyal yardımlarla yönlendirebilen AKP giderek bu yeteneğini kaybedebilir. Özellikle bugün kırsal alanda krizin yıkıcılığını farklı rezervlerden dolayı daha az hisseden kitleler (ev sahibi olması, aldığı ortalama ücret yani asgari ücret kadar sosyal yardım alan, temel gıda maddelerine metropole oranla kısmen daha ucuz ulaşan kırsal kesim) bu olanaklarını yitirebilir. Aynı alanlarda modern çitlemenin yaşanması ve Anadolu kentlerinde yaşanan hızlı proleterleşme dalgası ve hemen hemen her kentin bir proleter kente dönüşümü farklı çelişki ve arayışların önünü açabilir.

Bütün bunlar olasılıktır. Ama yukarıda belirtiğim gibi hegemonyanın kırılması, rıza üretme mekanizmaların parçalanması ve dinsel büyünün bozulması, faşizmin cazibesinin yok edilmesi o kadar kolay bir şey değildir. Kitleler sürdürebilir yoksulluğa o kadar alışmış durumdalar ki bunu normal karşılayıp, lidere biat ve özdeşleşme halini sürdürebilirler. Bu noktada gerilim politikaları, ötekileştirme, düşmanlık, radikal kötülük, ırkçı ve milliyetçi politikalar, hatta reaksiyonel tutumlar epey etkili sonuç verir. Bütün bu olgular faşist ruhu besler ve şekillendirir. Faşizm, ruh hali olarak kitleleri kavrar ve faşist bir geleceği inşa eder. Faşizmin doğası hükmünü sürdürür. Böyle bir momentin içine girdiğimizi herkes aklında tutmalıdır. Ancak bu atmosfer insanların yüreklerinin acıdığı yere dokunan, sahici olan, hayatı örgütleyen, işçi sınıfı ve yoksullarla organik ve stratejik bağ kuran, halkların komün rezervlerinden beslenen bir toplumsal mücadelenin örgütlenmesiyle olanaklıdır. Sorun devrimi yaşayan bir şey haline getirmek, insanların rüyalarına tutunmalarını sağlamaktır.

  • Ve tabii bu arada, savaş gerçekliği var. Savaş her zaman kapitalizmin işine yarar ama bir yandan da muazzam bir yükü var…

Savaş ve kapitalizm ilişkisi bir sermaye birikimi tarzını ifade eder. Yıkmanın üzerinden çok boyutlu yeniden inşayı, yeni pazar alanlarını, tahakkümün sürekliliğini içerir. Türkiye kapitalizmi aslında bir savaş ekonomisi üzerinden şekilleniyor. Son çeyrek asırda gelişen sektörler ağırlıkta savaş sanayi ve onunla entegre olan sektörler. Bu bir yanıyla militarizasyon ve agresyon sürecidir. Vurgunuz son derece önemli savaşın ve savaş psikolojisinin hayatın ve toplumun tüm gözeneklerine sinmesi, kitleleri yüksek derece de manipüle etme ve savaş ekonomisinin tüm yükünü toplumsallaştırma şansı veriyor. Ayrıca bu politikalar iktidar olma ve iktidarda kalma strateji olarak işliyor. Kapitalizm ve korku çok içkin şeylerdir.

Dieter Duhm, kitabında bu konu üzerine iyi bir arkeoloji yapar. Korku dinamosunun işlevi iktidarlara soluk alma, kitleleri manipüle etme, rıza üretme şansı verir ve kitlelerin güce tapınmasını koşullar. Bir kurtarıcı beklenir. Bu kendi küçük hayatlarını kıymetli hale getirememelerinin sonucudur. Faşizmin korkuyu örgütlenmesi boşuna değildir. Bugün Türkiye’de bir korku dinamosu işliyor. Savaş rejimi bu dinamoyu sürekli besliyor. Yeni kapitalist devlet üzerinde başka bir sohbette genişçe dururuz. Kısaca vurgularsak aslında yeni devlet ikili bir karakterde şekilleniyor. Bir yandan jelleşiyor, yani esniyor, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına göre biçim alıyor, kendini yetkinleştiriyor, diğer yandan predatör yani avcı gibi çalışıyor. Finans kapital devlet ilişkisine zarar verebilecek her şeyi etkisizleştiriyor veya enterne ediyor. Yani bir savaş makinasına dönüşme hali hem bir ekonomik tercih ve sermaye birikimi hamleleri, hem de toplumu mobilize etme, teyakkuzda tutma ve atomize etme için elzem politikalardır.

  • Öte yandan, bu koşullarda seçime fazla işlev yüklemek artık saflık değil mi? İşçi sınıfına, yoksullara gitmeden, sokağı örgütlemeden korunabilir bir seçim zaferi bile mümkün görünmüyor…

Seçim sürecinde 14 Mayıs’ta faşizmi yıkacağız tanımlaması yapan siyasal yapı temsilcileri oldu. En iyi ifadeyle bu tanımlanmaları yapanların ve siyasi kurumların faşizm üzerine çok fazla düşünmediğini söyleyebilirim. Vaka bence daha ağır. Karşımızda Pers, Selçuklu, Bizans, Osmanlı devlet geleneğine yaslanan, yüzyılların tecrübelerini biriktirmiş bir kapitalist devlet olduğunu bilmeliyiz. Ayrıca yeni devletin küresel karşı devrimci birikimlerle şekillendiğini ve aynı anda ikili rejim uygulayabilme kabiliyetine sahip olduğunu akılda tutmalıyız. Devlet jel karakteriyle sınıf mücadelesini ritmini kontrol altına alırken, sola hatta devrimci sola konfor alanları yaratabiliyor. Politika yapma olanakları tanıyor. Tek bir kıstas var devlet ve finans kapital ilişkisine zarar vermesin. Bunun dışına çıkıldığında devletin predatör/ avcı yönü devreye giriyor. Ve muhalefeti felç ederek, etkisizleştiriyor. Bence Türkiye solu yaşadığı bir dizi likidasyona bağlı olarak kendine sunulan konfor alanında politika yapmayı tercih ediyor. Parlamenter alanın bu kadar sükseli olması boşuna değil. Ama aslolan anti-kapitalist kopuşları gerçekleştirmek ve bu yönde stratejik konumlanmalar içine girmektir. Başta işçi sınıfı ve tüm ezilenlerle ontolojik bağlar kurmaktır. Böylesi bir duruş en başta ihtilalci bir ruh gerektirir. Meşakkatli, sebatkâr, kuluçkaya yatan ve biriktiren bir politik tarzın kurulmasıyla olanaklıdır. Devrimcilik zor zanaattır derler bu işin bir yönü asıl ihmal edilen bir şey, devrimcilik zerrede kâinatı görmek ve o kainatı yaratma arzusu ve cüretidir. Yani özünde praksistir. Ve bir iddia ve varoluş şeklidir. Bu ablukanın dağıtılması Weber’in tanımıyla hayatın her alanındaki demir kafesin (Weber bu kavramı bürokrasi için kullanır, biz genişleterek faşizmin demir kafeslerini olarak kullanırsak) parçalanması gerçekten zor iştir. Ancak kitlelerden öğrenen, kitlelerle organikleşen ve kitlelerin öfkesini örgütleyen bir toplumsal hareket bunu başarabilir. Şilililerin şarkısıyla “El pueblo unido jamas sera vencido -Örgütlü halk asla yenilmez”. Bunu kendimize sık sık hatırlatmalıyız. Seçimleri ve parlamentoyu en fazla Kıvılcımlı’nın ifadesiyle legalitenin istismar alanı olarak görmeliyiz. Gerçek bir toplumsal hareketin yaratılması zaten çok yönlü ve çok boyutlu politik hamleleri koşullar. Parlamento bunlardan sadece biridir. Peki, bugün hemen şimdi ne yapmak gerekir denirse, sınıfla bıkmadan, usanmadan, ısrarla bağ kurmaya çalışmak. Her eyleminin parçası olmak ve sınıf mücadelesi içinde şekillenmek ve sınıftan öğrenmek gerekir derim.

  • Kürtler, biliyorsunuz, seçimlerden sonra kendi rotaları üzerinden bir eleştirel sürece girdiler. Onlarda aşağıdan gelip herkesi ‘düzelten’ bir halk hareketi de var. Batıda ise durum bu bakımdan oldukça yoksul! Bu durum, sosyalistlere daha acımasız bir özeleştirel süreç görevi yüklemiyor mu?

Seçim süreci bence Kürt ulusal hareketinin yeni bir momente girdiğini gösteriyor. Özellikle HDP eksenli bir analiz yapmamız gerekirse seçimler hareketin yeterli bir performans gösteremediği ortaya koyuyor. Her ulusal hareket bir momentte iki temel sınıftan birinin hegemonyasına girer. Yani proletarya ya da burjuvazinin. Sınıf savaşımları ve ulusal mücadelelerin tarihi bunu gösteriyor. HDP bence bu momentumun sancılarını yaşıyor. Hareket bir yoksul hareketi olarak şekillendi ve bütün gücünü ve mobilizasyonunu bu zeminden aldı ve alıyor. Bu zamana kadar aşağıdan gelen basınç, hareketin savrulmalarını sınırlıyor ve disipline ediyordu. Fakat bürokratikleşme ve parlamenter alanın kirletici yönleri HDP içinde etkilerini göstermeye başladı. Kitle aktivite örgütlenmelerinin olmaması ve taban örgütlenmeleriyle kuşatılmaması HDP’nin kendi tabanı ve etki yarattığı alanlarla yabancılaşmasının önünü açtı. Yoksullarla arasında ciddi bir açı doğdu. Çünkü böylesi bir politik pozisyon yoksulları politikanın öznesi değil, nesnesi görür. Bir anlamda politika yapıcı bir kasttan bahsedebiliriz. Ve bu kastın ufku sol liberal bir çizgiyle sınırlanmış durumda. Ve “mücadeleyi” parlamenter alana sıkıştırarak kendi varlığını koruyor. Hareket sokaktaki varoluşunu kaybettikçe, bürokrasi hükmünü sürdürür ve tipik bir burjuva parlamenter çizgiye kayar. Kısaca bir toplumsal hareket olma özelliğini kaybeder. Bence bu seçimler hareketin önüne bir toplumsal harekete hızla dönüşmenin ve yoksullarla yeniden organikleşmenin zorunluluğunu ortaya koydu. Yoksa büyük aşınmaların yaşanması kaçınılmazdır.

Ayrıca bugün Türkiye kapitalizmin küresel tedarik merkezlerinden biri olmasına bağlı olarak Kürt illerinin her birinin bir proleter kente dönüştüğü gözardı edilmemelidir. Artık işçiler Kürtleşmekte, Kürtler işçileşmektedir. Yani ulusal çelişkinin yanında sınıfsal çelişkinin de barizleştiği bir konjonktürdeyiz. Yeni süreçte bir toplumsal hareket bu çelişkiye de yanıt üretebilirse gelişebilir. Bu noktada tarihimizde olağanüstü bir örnek var. İrlanda sorunu ve James Connolly. Connlly, İrlanda’da tam olarak bu soruna; İrlanda’daki ulusal kurtuluş hareketinin 20. Yüzyılın başlarında sınıfsal boyutlar kazanması üzerine kafa yorar ve pratik adımlar atar. ITGWU adlı sendikanın yeniden yapılanmasını sağlayarak İrlanda işçi sınıfının militan örgütlenmesini gerçekleştirir. Ulusal mücadeleyle, sınıf mücadelesini rezonansa sokar. Ulusal mücadeleyle sosyalizm mücadelesi arasındaki diyalektiği kurarak 1916 Paskalya Ayaklanması’nı gerçekleştirir. Bu süreç aynı zamanda hareketin işçi sınıfı hegemonyasında gelişmesini sağlar. Bu deneyim üzerinde durmanın yararlı olacağını düşünüyorum. Ben Uluslararası İşçi Hareketleri adlı çalışmamda kapsamlı bir şekilde bu deneyimi inceledim. İlgisini çeken arkadaşlar kitaba bakabilir.
Batı yakasında durum ise vahim. Devrimci özneler ya dar sekt ve mezhebi bir yapı olmayı tercih edecekler ya da sınıf ve kitle hareketinin inşası içinde kendilerini yeniden inşa edecekler. Devrimci özneler, hemen aklıma gelen 1989 Bahar Eylemleri’nde, 1990-91 Madenci Yürüyüşü’nde, Özelleştirmelere karşı fabrika işgal eylemlerinde, Tekel Direnişi’nde, Gezi Ayaklanması’nda, Metal Fırtınası’nda ve birçok direnişte işçi sınıfının ana rahmine çağrılara yanıt üretemediler ve likidasyona uğradılar. İşçi sınıfı ve tüm ezilenlerle hayatın her alanında ontolojik ilişki ve bağ kurmak artık yaşamsallaşmıştır.

  • Bu bağlamda, sendikalar ve kitle örgütlerinde durum nasıl görünüyor? Son birkaç yılda mesela, yüzümüzü güldüren işçi hareketlerinden çoğu, klasik sendikalardan değil, bağımsız sendikal hareketlerden geldi. Nereye varacak bu işin sonu?

Sendikal alanın giderek çürüdüğü bir dönemden geçiyoruz. Aslında bir tarihsel dönemdeki mücadele örgütü olan sendikaların, özellikle 2008 küresel kriziyle birlikte işlevlerini yitirdiği düşünüyorum. Kapitalist devlet ve finans kapital bu alanı bir nevi yeniden dizayn ediyor. Bırakın sınıfın devrimci enerjisini (hadi sınıfsal öfkesini diyelim) açığa çıkarmayı, bu enerjiyi absorbe etmekle mükellef yapılar olarak işlev görüyor. Bu sürece hiç ayrım yapmadan DİSK ve KESK’i de katıyorum. Çünkü iş niyetten öte konumlanma ve yürüttüğün politikalarla ilişkili bir durum. Artık şirketleşen ve lümpenleşen sendikal yapılarla karşı karşıyayız. Althusser’in açılımından daha ileri giderek ideolojik aygıtlar, sermayenin organik parçası olmasa bile organik parçası gibi hareket eden yapılarla karşı karşıyayız. Sendikalar bir anlamda sömürüyü sürekli kılan ve sınıfı disipline eden mekanizmalar olarak işlev görüyor. Bu süreçten barolar, bazı “sol” partiler, dernekler, farklı “demokratik kitle” örgütleri, üniversiteler azade değil. Yeni devlet bu ideolojik aygıtları yeniden dizayn ederek şekilleniyor, jel karakterini bu alanları kontrol ve manipüle ederek kazanıyor. Şirketleşen devlet, şirketleştirerek kadavralaştırıyor ve kitleleri yüksek düzeyde kontrol edecek mekanizmalar yaratıyor. İdeolojik terörünü ya da hegemonyasını bunun üzerinden inşa ediyor. Zamanın ruhunun bütün bu alanlarda kendini dışa vurması şaşırtıcı değil. Hemen hemen bütün sendikalar ve sivil toplum örgütleri diye tanımlanan her yapı tek adamla ve bürokratik kastla yönetiliyor ve hızla şirketleşme eğilimi içinde. Bu çürümüş yapının dışında doğrudan eylemin içinde şekillenen, doğrudan demokrasiyi hayata geçiren, profesyonelliği ahlaki olarak reddeden, taban örgütlenmelerine dayanan fabrikada, mahallede, sokakta, kentte yeni emek odakları yaratmak gerekiyor. Bir üzüm salkımı gibi şekillenen ve sınıfın öfkesine dayanan, bu öfkeden beslenen ve çıplak bir öfke hareketi olan emek odakları inşa etmek zorundayız. Sınıfsal öfkeyi bilinçli kullanıyorum çünkü bu öfke sınıfın öznel ve nesnel şekillenmesinin mayasıdır. Ancak böylesi örgütlenmeler finans kapitalin stratejik saldırılarına cevap verir, ekmeği ve onuru korur. Faşizme karşı direnişi örgütler. İspanya İç Savaşı’nda CNT-FAI pratiği anlattıklarıma muhteşem bir örnektir.

  • Böylece, son olarak başa dönebiliriz. Bu iktidarı (ya da genel olarak bu iktidarları) yıkmak, daha doğrusu yoksulları, emekçilerin onların etkinliğinden kurtarmak için, ‘boş tencere’ ve ‘enflasyon rakamları’ dışında neye güvenmeliyiz?

Hamit Bozaslan’ın ifadesiyle illegal bir siyasal rejimle karşı karşıyayız. Bu süreç bir yandan yeni komprodorlaşma ve lümpenleşmenin önünü açıyor, diğer yandan devlet ve toplum paramiliterleşiyor. Aslında karşımızda bir kartel rejimi var. Bu yönler yeni kapitalist devletin özellikleriyle bütünleşiyor. Kapitalist devlet formel ve enformel şiddet uygulayarak sermaye birikimi için steril alanlar yaratıyor. Aynı zamanda sürekli karşı devrim stratejisiyle hareket ederek her düzeydeki muhalefeti paralize ediyor, iradesini kırıyor. Hatta muazzam bir esneklikle muhalefetinden güç alıyor, yeniden şekilleniyor. Kutsallık ve egemenliği iç içe geçiriyor. Böylesi bir kapitalist makineyle ve kitleselleşmiş bir kartel rejimiyle ancak ezberi bozan ve reflekslerini kıran bir tarzda mücadele ederseniz başarılı olursunuz. En başta öngörülür olmamak lazım. Yani işçi sınıfı ve yoksulların içinde uzun, sabırlı, tek tek ev ev örgütlenerek, insanların yüreklerinin acıdığı yere dokunarak ve her insanın kendi masalını dinleyerek, uzun ayları ve yılları kapsayan bir çaba içine girmek gerekiyor. Somut sorunlardan hareket ederek, politikayı sokakta yaparak, hayatı bir oya gibi örerek, devrimin aktüelliğini ve imkânını somut ve günlük sorunların içinde arayarak yola çıkılmalı. Sınıfsal antagonizmanın tarafı olarak muazzam bir sabırla, militan bir ruhla çalışmak, uğraşmak gerekiyor. Yani derviş sabrı ve mütevazılığı ve şövalye ruhuyla işçi sınıfının ve yoksuların içinde olmalıyız. Öfkenin parçasına dönüşmeliyiz. Aslında devrimci hareketin tarihi anlattıklarımızın tarihidir. Ancak böylesi, sahici ve öfkenin içinde şekillenmiş toplumsal hareket bu karşı devrimci kuşatmayı püskürtebilir.

#Uzun #soluklu #bir #mücadele #gerekiyor