Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Tahtacı Alevi kadınlar: Örgütlü mücadele katliamları sona erdirir!

Tahtacı Kültür Eğitim Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği üyesi kadınlar, Suriye’de Alevilere yönelik süren katliamlara karşı sessiz kalmayacaklarını vurguladı. Yeliz Akar, Seher Coşkun, Duygu Ateş Keser ve Burçin Demir, savaşların en ağır bedelini kadınlar ve çocukların ödediğini belirterek, çözümün örgütlü mücadeleden geçtiğini ifade etti. Akar, “Savaşları başlatanlar kazanıyor gibi görünse de en ağır bedeli çocuklar ve kadınlar ödüyor. Daha fazla yan yana gelmeli ve güçlü bir biçimde örgütlenmeliyiz,” dedi.

Seher Coşkun, Alevi inancının merkezine insanı koyarak, asimilasyona karşı uzun yıllardır mücadele ettiklerini hatırlattı. “Kıblemiz insandır,” diyen Coşkun, Alevilere yönelik şiddeti ve katliamları kınayarak, bu zulmü duyurmakta kararlı olduklarını belirtti. Duygu Ateş Keser ise Tahtacı Alevilerin tarihsel olarak baskı ve asimilasyon politikalarının hedefi olduğunu vurguladı. Keser, “Suriye’de Alevilere yapılan soykırımı kabul edemeyiz, ancak Türkiye’de de ciddi bir tehdit altındayız,” dedi.

Bunun yanı sıra, Burçin Demir, Alevi inancının kadın-erkek eşitliğini ve doğadaki tüm canlıların eşitliğini esas aldığını belirtti. “Katliamları durdurmak için daha kapsayıcı ve örgütlü bir topluma ihtiyacımız var. Örgütlü olursak, yaşanan savaşlara gerçek bir güç olabiliriz,” şeklinde konuştu. Tahtacı Alevi kadınlar, Suriye’deki katliamlar karşısında duyarlılık göstererek, demokratik, eşit ve barışçıl bir yaşamın ancak örgütlü mücadeleyle mümkün olabileceğini ifade etti.

Adana Alevi Platformu’ndan Suriye’deki Katliamlara Tepki: Barışa Duyarlıyız!

Adana Alevi Platformu, Suriye’deki devam eden katliamlara karşı bir ses yükselterek, mazlum halkların yanında olduklarını belirtti. Platform, bu krizin insani boyutuna dikkat çekerek, barış çağrısında bulundu.

Yapılan açıklamada, “Mazlum halkların yanındayız, barışta ısrarcıyız” ifadesi kullanıldı. Savaşın ve çatışmaların yalnızca insanları değil, bütün bir toplumu etkilediği vurgulandı. Adana Alevi Platformu, tüm halkların eşit ve özgür bir şekilde yaşamasının önemine değindi.

Alevi toplumu, inanç ve kimliklerinden bağımsız olarak, barış ve adalet taleplerini her zaman dile getirmiştir. Platform, bu süreçte dayanışmanın önemine dikkat çekerek, tüm kesimlere birlik olma çağrısında bulundu.

Son olarak, Adana Alevi Platformu, uluslararası topluma da seslenerek, Suriye’deki insanlık dramının sona erdirilmesi için acil adımlar atılmasını talep etti. Barışın sağlanması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiği ifade edildi.

Alevi önderlerden ses yükseliyor: Suriye’de soykırıma dur denmeli!

Suriye’de devam eden Alevi soykırımına karşı seslerini yükselten inanç önderleri Ana Sevim Yalıncakoğlu ve Dede Eren Yıldırım, uluslararası topluma çağrıda bulundu. Dışişleri Bakanlığı’na Suriye’ye gözlemci olarak gitmek için yaptıkları başvurunun yanıtını beklediklerini belirten Yalıncakoğlu, HTŞ’ye destek verenlerin bu soykırımın ortağı olduğunu vurguladı. Yıldırım ise Alevilerin can güvenliğinin sağlanmaması durumunda, diğer toplulukların da güvende olamayacağına dikkat çekti.

Suriye’deki Alevilere yönelik saldırılar devam ederken, İstanbul Kadıköy’de bir araya gelen Arap Alevi Meclisi üyeleri, bu zulme karşı tepkilerini dile getirdi. Yalıncakoğlu, Alevi inanç önderlerinin bu süreçte daha aktif bir rol alması gerektiğini ifade ederek, Suriye’deki insanlık dramını durdurmak için uluslararası toplumun harekete geçmesi gerektiğini belirtti.

Dede Eren Yıldırım, “Zulme rıza, zulmün parçası olmaktır” diyerek, Alevilerin yanı sıra tüm insanlığın bu meseleye duyarsız kalmaması gerektiğini vurguladı. Yıldırım, Suriye’deki sivillerin yaşam hakkının korunması ve inanç temelli nefret dilinin durdurulması için ortak bir ses çıkarılması gerektiğini ifade etti. Bu süreçte, Alevi toplumu olarak üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmeleri gerektiğinin altını çizdi.

Alevi inanç önderleri, Suriye’de yaşanan soykırımın durdurulması için birlik ve dayanışma çağrısında bulunarak, bu dönemde iç tartışmalar yerine dışa yönelik ortak bir ses oluşturmanın önemini vurguladılar. “Bizim çağrımız intikam değil adalet, nefret değil barış” diyen Yıldırım, Alevilerin mazlumun yanında, zalimin karşısında durmayı sürdüreceklerini belirtti.

DAD, Halep katliamına karşı Gola Çetu’da çerağ yakarak ses yükseltti!

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Halep’in Şex Maqsûd ve Eşrefiye mahallelerinde Kürtlere yönelik süren saldırılara karşı Dersim’de Gola Çetu’da basın açıklaması gerçekleştirdi. “Katledilen canlarımızı anıyor, karanlığa karşı çerağ uyandırıyoruz” mesajıyla yapılan açıklamada, Suriye’deki olayların bir soykırım ve tehcir politikası olduğu vurgulandı.

DAD Genel Merkez yöneticisi Hülya Bozkurt tarafından okunan açıklamada, Kerbela’nın sadece tarihsel bir olay olmadığı, her dönemde mazlum ile zalimin karşı karşıya geldiği ifade edildi. Bugün bu mücadelenin Suriye’de yeniden yaşandığına dikkat çekildi. Açıklamada, Halep’teki saldırıların emperyalist çıkarlar ve tek tipçi faşist politikalar doğrultusunda gerçekleştirildiği belirtildi.

Bağlamda, BAAS rejiminin yıkılmasının ardından selefi ve siyasal İslamcı yapıların iktidara gelmesiyle Alevi, Dürzi ve Hristiyan halklara yönelik katliamların yapıldığı, günümüzde ise Kürt halkının soykırım tehdidiyle karşı karşıya kaldığı kaydedildi. Halep’te yüzlerce sivilin katledildiği, etnik ve inançsal gruplara yönelik saldırıların durdurulamadığı vurgulandı.

Eşrefiye ve Şex Maqsûd mahallelerine yönelik saldırıların, Suriye Geçici Hükümeti ile Rojava yönetimi arasında yapılan mutabakatın ardından yoğunlaştığına dikkat çekildi. Açıklamada, Rojava’nın inşa ettiği rızalaşma modelinin, yalnızca Suriye halkları için değil, tüm bölge halkları için bir umut olduğu belirtildi.

Basın açıklaması sonrasında, Fetiye Yıldırım Ana, Baba Mansur Ocağı’ndan Sakine Cevahir ve Ergün Haydaroğlu tarafından gulbanglar verildi ve lokmalar paylaşıldı. Xızır ayının, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyada halkların eşitliği temelinde barışa vesile olması temennisiyle sona eren açıklamada, dayanışmanın büyütülmesi çağrısı yapıldı.

Katliamlara sessizlik, zulme ortaklıktır! CELAL FIRAT

Yaşadığımız bu coğrafyada adalet kavramı sıkça dile getirilmektedir. Ancak söz konusu adalet arayışı Aleviler ve Kürtler olduğunda, kamuoyunda ve karar verici mekanizmalarda dikkat çekici bir sessizlik ortaya çıkmaktadır. Bu sessizlik yeni değildir.

Kerbela’dan başlayan, Dersim’de, Maraş’ta, Çorum’da, Roboski’de derinleşen; bugün ise farklı biçimler altında süren bir suskunluktur. Adaletsizlik ve katliamlar devam ederken, mağdurun kimliği Alevi ya da Kürt olduğunda adalet talepleri çoğu zaman görmezden gelinmekte, ertelenmekte ya da “zamansız” bulunarak geçiştirilmektedir.

Oysa adalet, koşullara ve kimliklere göre değişen bir kavram değildir. Adalet, bir toplumun vicdan ve sağduyu meselesidir. Bir toplumda adalet herkes için eşit biçimde işlemiyorsa, orada hukuktan da vicdandan da söz edilemez.
Aleviler ve Kürtler, bu coğrafyada adaletin en çok konuşulduğu ancak en az hayata geçirildiği topluluklar arasında yer almaktadır.

Hak arama girişimleri sıklıkla “toplumsal huzur”, “güvenlik” ya da “siyasi hassasiyet” gerekçeleriyle bastırılmakta; yaşanan acılar görünmez kılınmaktadır. Bu yaklaşım, adaletsizliği derinleştirmekte ve cezasızlığı kalıcı hale getirmektedir.

Bugün Halep’te yaşananlara yönelik tutumlar da bu tablonun bir devamıdır. Sivillerin açlık, korku ve güvensizlik koşulları altında yaşamaya çalıştığı bir ortamda, kimlik ve mezhep temelli değerlendirmeler devreye girdiğinde uluslararası ve bölgesel düzeyde benzer bir sessizlik gözlemlenmektedir.

Bu sessizlik tarafsızlık değildir; adaletsizliğin normalleşmesidir.

Açıkça ifade etmekten kaçınmamalıyız:

Alevilerin ve Kürtlerin adalet talebi, bu ülkenin demokrasi ve hukuk sınavıdır. Bu taleplerin görmezden gelinmesi yalnızca bu topluluklara değil, toplumun tamamına zarar vermektedir.

Adalet, kimlik ve inanç ayrımı gözetmeksizin derhal işletilmelidir. Alevilerin ve Kürtlerin yaşadığı hak ihlalleri görünür kılınmalı, cezasızlık politikalarına son verilmelidir.

Mezhepçi ve ayrıştırıcı söylemler terk edilmeli; insan hakları ve hukukun üstünlüğü evrensel ilkeler çerçevesinde uygulanmalıdır.

Adaletin seçici olmadığı, vicdanın kimliklere göre susturulmadığı bir toplum, herkes için ortak güvencedir.

Sevgili canlar,

Bugün Halep’te yaşananlar yalnızca bir şehrin ya da bir ülkenin sorunu değildir. Halep’te yaşanan insani kriz, bu coğrafyada birlikte yaşama iradesini, insanlık vicdanını ve temel hak ve özgürlükleri doğrudan ilgilendiren bir meseledir.

Sivillerin açlıkla, güvensizlikle ve korkuyla yaşamaya zorlandığı; çocukların korunamadığı, kadınların güvencesiz bırakıldığı; insanların inancı ya da kimliği nedeniyle hedef haline getirildiği hiçbir yerde adaletten ve barıştan söz edilemez.

Biz Aleviler ve Kürtler, tarihsel olarak zulmü uzaktan izleyen topluluklar olmadık. Kerbela’dan Dersim’e, Halepçe’den bugüne uzanan acılar, mezhepçi, ayrımcı ve yok sayıcı politikaların bu coğrafyada nasıl yıkımlar yarattığını açık biçimde göstermiştir. Bu nedenle Halep’te yaşananlar bizim için soyut bir gelişme değil; doğrudan bir vicdan ve insan hakları meselesidir.
Alevilik inancı, özü itibarıyla barışı, rızalığı ve birlikte yaşamı esas alır.

Alevi inanç öğretisinde savaşın, intikamın ve düşmanlığın kutsanmasına yer yoktur. İnsan hayatı kutsaldır; inançlar eşittir; halklar arasında hiyerarşi kurulamaz.

Bu nedenle Aleviler, inançları gereği her koşulda barıştan, diyalogdan ve insan onurundan yana tavır almak zorundadır.

Halep’te yaşananlara sessiz kalmak, yalnızca oradaki insanlara değil; bu coğrafyada birlikte yaşama umuduna da sırt çevirmek anlamına gelir. Mezhepçi ve ayrıştırıcı dil, geçmişte olduğu gibi bugün de yeni acıların zeminini hazırlamaktadır. Bu dilin hem içeride hem dışarıda terk edilmesi zorunludur.

Aleviler ve Kürtler, bu coğrafyada birlikte yaşamanın bedelini tarih boyunca ağır biçimde ödemiştir.
Buna rağmen barıştan, dayanışmadan ve ortak gelecek fikrinden vazgeçmemiştir. Bugün de intikam diliyle değil; insan hakları, adalet ve barış diliyle konuşmaya devam ediyoruz.

Çağrımız açıktır:

– Halep’te sivillerin korunması öncelik haline getirilmelidir.
– Mezhep ve kimlik temelli hedef göstermeler derhal son bulmalıdır.
– Uluslararası hukuk ve insan hakları ilkeleri esas alınmalıdır.
– Savaşın değil barışın, ayrımcılığın değil birlikte yaşamın dili güçlendirilmelidir.

Halep yalnız değildir.
Halep’te yaşananlar karşısında ses yükselten herkes, insanlığın ortak vicdanını savunmaktadır.

Celal Fırat

Kravatlı Cihatçılar Dönemi… ŞÜKRÜ YILDIZ

Tarih bu günleri affetmeyecek. Demokrasi uğruna can verenlerin kanı kurumadan, El Kaide’nin Suriye kolu iktidara taşınıyor. Üstelik onu taşıyanlar “medeniyet” nutku atan Batı başkentleri… Washington, Tel Aviv, Ankara ve suskun Avrupa. Bu bir “bölgesel kriz” değil; insanlık vicdanına karşı işlenen örgütlü bir suçtur. “Ayıptır,.. günahtır…”

HTŞ’nin adı değişebilir, Colani takım elbise giyebilir, Batı medyasına “ılımlı” pozlar verebilir. Ama hakikat değişmez. Bu yapı El Kaide geleneğinin Suriye’deki devamıdır. Takfiri zihniyetin, mezhepçi nefretin, teokratik totalitarizmin silahlı biçimidir. Geçmişi değil, bugünü ortadadır. Katillerin sicili aklanıyor, suçlular muhataplaştırılıyor, kurbanlar yalnız bırakılıyor.

Halep’te Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de yaşananlar bunun kanıtıdır. Aralık 2025 ile Ocak 2026 arasında Kürt mahalleleri “askeri hedef” ilan edildi; siviller dahil. Bombardıman, kuşatma, zorla göç… Kadınlar, çocuklar, yaşlılar hedef oldu. IŞİD’e karşı Kobani’yi savunan, Raqqa’yı kurtaran insanlar bugün otobüslere bindirilip şehirlerinden sürülüyor. Bu insanlığın utancıdır. Amerika’nın, İsrail’in Avrupa’nın utancıdır. Kirli geçmişin saflarına yapılmış yeni bir kayıttır.

Ve saldırı bitmiyor. Deyr ez-Zor’da, Menbic’te, Dayr Hafir’de bombardıman sürüyor. HTŞ “kapalı askeri bölge” diyerek sivilleri zorla tahliye ediyor. Katillerin mesajı nettir “Burada size yer yok.” Peki dünya ne yapıyor? Görüyor, biliyor ve ortak oluyor.

ABD’nin yaptığı tarihe geçecek bir ikiyüzlülüktür. On yıllarca “terörle savaş” adı altında ülkeler işgal etti, işkenceyi kurumsallaştırdı, milyonların hayatını yaktı. Şimdi aynı ABD, El Kaide’nin Suriye koluna yaptırımları kaldırıyor, “diyalog ortağı” diye masaya oturuyor. Neden? Çünkü HTŞ artık “kullanışlı aparat.” İran’a karşı, Rusya’ya karşı, bölgesel hesaplar için… IŞİD’e karşı on binlerce bedel ödeyen SDG’ye düşen ise “Dengede kalın.” , “Katillerin önünü kesmeyin.” .

İsrail’in tavrı daha da karanlık. Ocak 2026’da Paris’te HTŞ ile istihbarat paylaşımı ve askeri koordinasyon konuşuluyor. İran korkusuyla cihatçı katillerle ittifak kurmak… Kürtleri, Alevileri, Dürzileri, Süryanileri, Ermenileri, Ezidileri feda edilebilir görmek… Tarih boyunca soykırım acısı yaşamış bir devletin bugün başka bir soykırımın zeminini güçlendirmesi, insanlığın aklını ve vicdanını yaralıyor. Mazlumların yarasını kimse görmek istemiyor. Almanya’nın milyonlarca Yahudi’yi katlederken görülmeyen yaralar gibi… Kan akıyor… İnsanlar ölüyor… Yarına katillerin ve ona ses çıkarmayanların hikayesi yazılıyor.

Türkiye’nin durumu açık bir yok etme stratejisi. Erdoğan rejimi SDG’yi “terör” etiketiyle şeytanlaştırarak Ortadoğu’nun en demokratik, en çoğulcu, kadın özgürlüğünü en güçlü savunan deneyimine savaş açmış durumda. Türkiye’nin vekil güçleri üzerinden yürüyen saldırılar, Bayraktar’larla Kürt mahallelerinin bombalanması, cihatçı gruplara sağlanan koordinasyon… Bunların hepsi aynı hedefe çıkıyor: Kürt varlığını kırmak, dağıtmak, silmek. NATO üyesi bir ülkenin IŞİD, El Kaide türevleriyle fiili ittifaka girmesi, “Batı değerleri” masalını yerle bir ediyor. Yalanlarını yüzüne vuruyor.

Avrupa Birliği ise utanç verici bir suskunluk içinde. İnsan hakları, demokrasi, kadın özgürlüğü gibi kavramlar ağızlardan düşmüyor ama sahada hiçbir karşılığı yok. AB’nin derdi insanlık değil, mülteci korkusu. Mültecileri geri göndermek, gelmelerini engelelyecek karakolar kurmak ile meşgül. Katliamlara “endişeliyiz” demekle yetiniyor. Alevi katliamı karşısında “endişe.” Dürzi toplu mezarları karşısında “endişe.” Kürt mahallelerinin bombalanması karşısında “endişe.” Çok fazla endişeden dolayı oratalıktan kaybolmuş gibiler. Yani somut hiçbir şey… “Mülteci gelmesin” hesabıyla yeni bir soykırıma suç ortaklığı yapıyorlar. Fransa, Almanya, EU sıraya girmiş karakol komutanını alkışlıyor.

HTŞ’nin sicili ortada. Alevilere karşı Mart 2025’te kıyı bölgelerinde katliamlar, infazlar, yakılan köyler… Dürzilerin Suwayda’da maruz kaldığı zorla yerinden etmeler, yağma ve baskı… Hristiyanlara yönelik saldırılar, kiliselerin kapatılması, 2000 yıllık bir varlığın silinmeye zorlanması… Ezidilerin IŞİD sonrası yeniden aynı korkuya mahkum edilmesi…

HTŞ’nin “ılımlılık” oyunu önceden satın alınmış bir bahanedir. HTŞ bir yönetim değil, bir terör mekanizmasıdır…

Şimdi dolaşımda “Entegrasyon.” var. SDG’nin HTŞ ordusuna “entegrasyonu.” Rojava’nın boğazına geçirilen ilmik. Demokrasi kurumlarının dağıtılması, YPJ’nin tasfiyesi, kadınların eve kapatılması, azınlıkların savunmasız bırakılması, laik toplumun ezilmesi… Yani yeni soykırımların başlangıcı. Bunu söyleme utanmazlığı Türkiye’ye ait oalbilir. Katil sever Türyiye’ye yakışanda bu. Peki demokrasi, insan hakları söylemi ile yola çıkanlar.

Rojava, Ortadoğu’nun en demokratik deneyimidir. Kadın eşitliğinin kâğıt üstünde değil, örgütlü irade ve özsavunmayla yaşadığı yerdir. Çoğulculuğun, halk meclislerinin, ekolojik duyarlılığın inşa edildiği nadir bir umut alanıdır. Bölgedeki tek seküler merkezdir.

IŞİD’e karşı dünyayı koruyan güçler şimdi birileri tarafından “terörist” muamelesi görüyor. Bunu HTŞ söylüyor, sahibi Türkiye söylüyor. Komedi bu kadar diyip gececeğiz. Olmuyor, her yer ölüm kokuyor. Her yer acıların resmini çiziyor. İnsanlığın içine bir katil sürüsü salınmış durumda.

Dün alkışlanan kadın devrimciler bugün cihatçı bombaları altında. Dün kapak yapılan YPJ fotoğrafları bugün unutulmuş. Çıkar, vicdanın üstüne geçirilmiş. “Denge” denilen şey, katliamı dengelemekten başka bir şey değil.

2026 insanlık için tarihe not düşecek gibi, “insanlık” dünya cihatçı katilleri meşrulaştırdı. Demokrasi güçlerini terk etti. Kadın devrimini sattı. Azınlıkları pazarlık konusu yaptı.

Bugün HTŞ ABD için “kullanışlı”, İsrail için “stratejik”, Türkiye için “gerekli” görülebilir. Ayakları yere basan çihatçıların yarın dönüp ne yapacağını herkes biliyor. ABD herkesten iyi biliyor. Bizler AKP şahsında bir kez daha deneyimledik. HAMAS’ı besleyip büyütenler acı deneyimi bizzat yaşadı. Bilinenin önüne geiçilmemesi insanlığın düşürüldüğü yerdir.

SDG’nin önünde ise iki yol var. Direnmek ya da teslim olmak. Uzlaşma ve “entegrasyon” masalları, cihatçı diktatörlüğe yumuşak geçişten ibarettir. Teslim olurlarsa Rojava biter. Kadın devrimi biter. Demokrasi umudu biter. Sonrası sıra sıra gelir. Aleviler, Dürziler, Süryaniler, Ermeniler, Ezidiler… Kalanların da esamesi okunmaz.

“Kekik, reyhan ve kaçak tütün kokusu taşırdı rüzgar,
Alçak damlı evlerin yüksek küçük pencerelerinden soluk ışıklar yağıyordu geceye,
Köpek havlamaları korkulara karışır kaygıları beslerdi,
Sonra dağlardan kurşun sesleri gelirdi, belirli belirsiz
Namlunun ucunda çırpınırdı yürekler
Ağıtlar yankılanırdı dağlara doğru
Kapılar kırılır, talan edilirdi sevdalar
Umutlar ve insan olan ne varsa?
Ve kan akardı derelerimizden; Zilan, Munzur, 33 kurşun, Newala Qasaba
Ve ülkenin bütün derelerinde?
O iklimde kalırdı acılar
Duymazdı bir Allahın kulu çığlığımızı
Ve dağlara sevdalanırdık
Karabasan gecelerin sabahlarında
Direnmek kalırdı Kürde
Yaşamanın bir başka adı direnmektir?”

                                             Apê Musa Anter

İnsanlığa, söyleyeceğimiz tek şey HTŞ’ye meşruiyet verilmesini durdurun. IŞİD,  El Kaide türevi bir örgüt diplomatik muhatap olamaz. Katliamları belgel,, yargılayın, unutturmayın. SDG’ye somut destek verin. Türkiye’nin cihatçı ortaklığına yaptırım uygulayın. İsrail’in bu kirli işbirliğine karşı çıkın. AB, mülteci hesabıyla suç ortaklığını bırakıp insanlık tarafına geçsin.

Bu bir siyasi tartışma değil, bir vicdan sınavıdır. Demokrasi mi, totaliterizm mi? Kadın özgürlüğü mü, patriyarkal şiddet mi? Çoğulculuk mu, mezhepçi kıyım mı?.

Ben Rojava’nın yanındayım. Kadınların yanındayım. Azınlıkların yanındayım. İnsanlığın yanındayım. Cihatçı katillerin ve onların uluslararası ortaklarının karşısındayım. Nokta…

Siz neredesiniz?…

ALEVİ DEDESİ HÜSEYİN İNAN NECATİ ŞAHİN

“Müslümanlar Ölmesin” diye Filistin’de savaştı…

AKP’nin “Müslüman” Milletvekili
LEYLA ŞAHİN USTA Hanımefendi demiş ki:

“Müslümanlar katledilirken gıkını çıkartmayanlar, bugün ‘Aleviler öldürülüyor’ diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar. İnsanca olun, insanca…”

Doğru diyorsun Hanımfendi.
“İnanca olmak gerekir…”

Ama “zor zanaatır insan olmak”…
Senin çok gayret etmen gerek…

AKP’li “Müslüman” Milletvekili,
Cehalet zengini,
Bilgi fukarası
Hanımefendi!
Sana bir çift söz edeyim:

“Aleviler öldürülüyor” diye Bugün feryat edenler,
Dün “Müslümanlar öldürülüyor” diye Ortadoğu’da
Savaşan,
Direnen,
Can veren
Yiğitlerin izinden gidenlerdir…

O Yiğitleri Filistin’e götüren;”Müslümanlar öldürülmesin” diye direnişi koordine eden de
bir ALEVİ’ydi…
HÜSEYİN İNAN’dı.

Yoldaşları O Yiğide
“DEDE” derdi…

“İnsanca olmak”
İşte böyle zor zanattır Hanımfendi…

İkinci Sözüm:
ALEVİ Hüseyin İnan ve Devrimci Arkadaşları Müslümanlar öldürülmesin diye Filistinde savaşırken;
Senin izinden gittiğin abilerin, “Müslüman” fikir babaların ne yapıyordu, biliyor musun?

İstanbul’da Amerika askerlerini denize geri atan Devrimcilere çivili sopalar ile saldırıyordu;
ardından 6.Filo’yu kıble yapıp Namaz kılıyordular…

“Kanlı Pazar”ı bir araştır.
Gör bak ne çıkacak karşına…

Aynı “Müslüman” fikir babaların, Müslümanlar ölmesin diye Filistin’de savaşan Alevi Dedesi HÜSEYİN İNAN ve yoldaşları DENİZ GEZMİŞ, YUSUF ASLAN’ın idamına mecliste el kaldırıyor,
ardından
Üç Fidan’ın idamını alkışlıyordular…

İnsan olmak zor zanaat Hanımfendi…

İdam öncesi Deniz Gezmiş Hüseyin İnan’a:
“Korkuyor musun Hüseyin Yoldaş” diye sorar.
Hüseyin İnan:
“Biz Korkuyu Kerbela’da Bıraktık Deniz Yoldaş.” der.
Bu HÜSEYİNİ duruştur.

Senin bilgin
de yüreğin gibi fukara olduğu için Hanımfendi bu duruşu anlamasın.

Aleviler Kerbela Direnişine
“HÜSEYİNİ DURUŞ” derler.

“Özür İnsandır…”
Hanımfendi…

Yine bir Alevi Dedesi,
Nimri Dede’nin Sözleri, son sözüm, biraz da öğüdüm olsun Sana…

“İkilik kinini içimden atıp
Özde ben bir insan olmaya geldim
Taht kuralı Âriflerin gönlünde
Sözde ben bir insan olmaya geldim…”

Necati Şahin
13.01.2026

Karanlığa Teslimiyet: HTŞ Dayatması ve Türkiye HASAN AYDIN

Siyasal İslam, Arap milliyetçiliğidir; özünde sorunlu, kötü, barbar ve ilkeldir. Yüz yıllık, değişmeyen Kürt düşmanlığı ise AKP iktidarıyla birlikte ciddi bir kırılma noktasına ulaşmıştır.

Suriye’de yürütülen politikalar, Metin Metiner gibi kimliksiz bir saray yalakacısını bile çileden çıkarıyorsa, bu ülke bölünme sürecine girmiş demektir. AKP kurucularından Hüseyin Çelik dahi bu politikayı ahlaksız, ırkçı ve değişmeyen Kürt düşmanlığının bir yüzü olarak görmüştür.

Devletin Suriye politikası, her onurlu Kürt ve her aydın için bir kırılmadır. Kürtler üzerinde büyük bir baskı kurarak, kelle kesen, barbar, şeriatçı ve hastalıklı HTŞ’ye tabi olmayı dayatıyorlar. “Ya HTŞ’ye boyun eğeceksiniz, onların hâkimiyeti altına gireceksiniz ya da sizi ölüm bekler,” diyorlar.

Aylardır Suriye’de yürüttükleri politika budur. Akıllarınca oyun kuruyorlar; oysa gerçekte Kürt düşmanlığı nedeniyle oyun bozuyorlar.

Türkiye’nin geleceğiyle oynuyorlar. Türkiye halkına yanlış ve yalan bilgiler sunarak, milliyetçi duyguları kaşıyor; bu felaketin görülmesini engelliyorlar. Türkiye’yi kelle kesen şeriatçı barbarların hamisi, kardeşi hâline getiriyorlar.

Suriye’de yürütülen politika tam da budur. Bu ülkede 20 milyon Kürt yaşıyor. Metin Metiner gibi kimliksiz biri bile bu politikaya öfke duyuyorsa, 20 milyon Kürdün ne düşündüğünü, öfkesinin ne kadar büyük olduğunu artık siz düşünün!

Kürtleri bir yana bırakalım: Türk halkı, emekçi sınıflar, aydınlar ve demokrasi güçleri gerçekten bu kelle kesen şeriatçı grupları kardeş olarak bağrına basacak mı?

Türkiye’nin Suriye politikası, ülkenin geleceğini karartan; ülkeyi bölen ve karanlığı hâkim kılan bir siyasettir. Yıllardır söylüyorum: AKP ve MHP, Türkiye’nin başına gelmiş en büyük belalardan biridir. Geç olmadan herkes sesini yükseltmeli; ışıktan, haktan yana tutum almalıdır.

Cihatçı Ahmet El Şara’nın Berlin Ziyareti Alevi Toplumunu Tedirgin Ediyor

Suriye’de Beşar Esad rejiminin devrilmesinin ardından geçici cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturan Ahmed el-Şara’nın, 19 Ocak 2026 tarihinde Almanya’ya resmi bir ziyaret gerçekleştireceği açıklandı. Başkent Berlin’de yapılacak görüşmeler, hem mülteci politikaları hem de el-Şara’nın geçmişine yönelik eleştirilerle siyasetin gündeminde önemli bir yer edindi.

El-Şara’nın Başbakan Friedrich Merz ve İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt ile yapacağı görüşmelerin ana eksenini, Almanya’da yaşayan Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri gönderilmesi süreci oluşturacak. Berlin yönetimi, Şam ile bir “geri kabul anlaşması” zeminini ararken, müzakerelerin beklenenden hızlı ilerlediği bilgisi alındı.

Başbakan Merz, Suriye’deki iç savaşın sona erdiğini savunarak iltica gerekçelerinin ortadan kalktığını öne sürerken, bu yaklaşım hükümet içinde tam bir mutabakatla karşılanmamaktadır. Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, ülkedeki yıkımın boyutuna dikkat çekerek onurlu bir yaşamın hala imkansız olduğunu belirtmiştir.

El-Şara’nın Almanya’daki ziyareti, sadece göç politikası açısından değil, hukuk devleti ilkeleri ve uluslararası ceza hukuku açısından da bir sınav niteliği taşımaktadır. Siyasi çevreler, Berlin’in mülteci sorununu çözme adına savaş suçu iddialarını görmezden gelip gelemeyeceğini tartışmaktadır.

Tunceli Cemevi’nde Pirlerden İhlal Tepkisi: Genel Kurulu Terk Ettik!

Tunceli Cemevi’nde gerçekleştirilen genel kurul sonrası, Kureyşan Ocağı evlatlarından Ali Önal ve Baba Mansur Ocağı evlatlarından Mehmet Halis, yaşanan tartışmaların Alevi yol ve erkânıyla bağdaşmadığını belirterek toplantıyı terk ettiklerini açıkladı. Pirler, Cemevi yönetimini usulsüzlük, siyasallaşma ve rızalık ilkesinin yok sayılmasıyla eleştirdi. Uzun süredir tartışmaların odağı olan Tunceli Cemevi, sivil toplum örgütlerinin yaptığı ortak açıklamalarla, dernek yapısının katılımcı demokrasiye uygun hale getirilmesini ve inanç hizmetleriyle idari yapının ayrılmasını talep etti.

Mehmet Halis, Cemevi’nin kuruluş amacının inanca hizmet etmek olduğunu vurgulayarak, Cemevi’nin zamanla bu amacından saptığını ifade etti. Cemevi’nin, cenaze ve diğer inançsal görevlerin yerine getirildiği bir mekan olduğunu hatırlatan Halis, mevcut yönetimin uzun süredir görevde olduğunu ve bu süreçte cemevlerinde cemlerin yapılmadığını, gençlerin cemevlerinden uzaklaştığını dile getirdi. Halis, “Bu yola hak için çıktık. Kusurumuz varsa af ola. Yol insanı nefsini sorgular” dedi.

Ali Önal ise genel kurulda yaşananların Alevi inancına uygun olmadığını belirterek, usulsüzlük iddialarında bulundu. Genel kurulun mahkemece delil olarak kabul edilen karar ve üye defterleri olmasına rağmen yapıldığını ifade eden Önal, “Usule aykırı biçimde bir genel kurul tasarlandı. Bu, yeni bir hukuksuzluktur” dedi. Ayrıca, yeni başkan seçilen Ali Ekber Yurt’un, seçim öncesi usule uygun olmayan üye kayıtları yaptığını öne sürdü.

Cemevlerinin siyaset alanına dönüştüğünü savunan Önal, insanların artık bağış yapmak istemediğini, inanç ve maneviyatın zedelendiğini belirtti. Alevilerin tarih boyunca maruz kaldığı katliam ve inkâr politikalarına dikkat çeken Önal, mevcut yönetimin Alevi yoluna uygun bir şekilde yeniden belirlenmesi gerektiğini vurguladı. “Bu toplumun inancına, kültürüne, diline ve hassasiyetlerine saygılı bir yönetim gelmelidir” diyerek beklentilerini dile getirdi.