Ana Sayfa Blog Sayfa 34

İstanbul Arap Alevi Meclisi: Savaşın karanlığına karşı yaşamı savunacağız

İstanbul Arap Alevi Meclisi, Suriye’de devam eden soykırıma dikkat çekerek, barış ve yaşamı savunma kararlılığını ifade etti. Kadıköy Boğa Heykeli önünde yapılan basın açıklamasında, “Savaşın karşısında barışı, ölümün karşısında yaşamı, asimilasyonun karşısında kimliği savunmaya devam edeceğiz” denildi.

Ras-el Seni, Arap Alevi geleneği olarak kutlanan yeni yılın başlangıcını simgeliyor. Ancak bu yıl, Suriye’deki zorlu koşullar altında karşılanıyor. Açıklamada, Arap Alevi halkının kültürel kimliğini yaşatma mücadelesi vurgulanarak, “Dilimize ve kültürümüze yönelik asimilasyon politikalarına karşı direneceğiz” ifadesi yer aldı.

Hasret Bahçecioğlu, basın açıklamasında, Arap Alevi halkının maruz kaldığı mezhepçi baskılar ve asimilasyon koşullarını eleştirdi. Bahçecioğlu, “Alevilerin yaşadığı katliamlar, cihatçı çeteler tarafından gerçekleştiriliyor ve bu durum medya aracılığıyla savunuluyor” dedi. Ayrıca, Suriye’deki savaşın mezhepçi nefretin artmasına neden olduğu belirtilerek, bu baskılara karşı dayanışmanın önemine değinildi.

Bahçecioğlu, 6-7 Şubat depremlerinin ardından Antakya halkının hala temel ihtiyaçlardan yoksun olduğunu belirterek, “Halkımız, diline ve inancına yönelik saldırılara karşı direnişini sürdürüyor. Savaşın ve asimilasyonun karşısında bir arada yaşamayı savunacağız” dedi. Açıklama, Arap Alevi halkının tarih boyunca süregelen dayanışma iradesini yaşatma kararlılığını da ön plana çıkardı.

Hüseyin Mat’tan Leyla Şahin’e: Hüseyin Gazi Dergâhı aklanma yeri değil!

AABK Başkanı Hüseyin Mat, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta’nın Hüseyin Gazi Dergâhı’nı ziyaretini sert bir dille eleştirdi. Mat, “Hüseyin Gazi Dergâhı bir aklanma merkezi değildir. İnancımız, kimliğimiz ve kutsal mekânlarımız üzerinden siyasal meşruiyet devşirilmesine izin vermiyoruz” ifadelerini kullandı.

Usta’nın 12 Ocak tarihinde Dergâh’ı ziyaret etmesinin ardından yapılan açıklamalarda, Alevi toplumunun kutsal mekânlarının siyasal hesaplar için kullanılmasına karşı çıkıldı. Mat, geçmişte de benzer ziyaretlerde bulunarak Alevilere hakaret edenlerin bu mekânları kullanmasını eleştirdi.

AABK Başkanı, “Alevilerin dergâhları ve cemevleri, Alevilere hakaret edenlerin aklanma mekânları değildir” diyerek, bu tür ziyaretlerin Alevi toplumu için onur kırıcı olduğunu vurguladı. Ayrıca, bu ziyaretlerin, siyasal söylemlerin yarattığı meşruiyet krizlerini örtmek için birer vitrin siyaseti olarak kullanılamayacağını belirtti.

Hüseyin Mat, Alevilerin taleplerinin net olduğunu ifade ederek, eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve temel anayasal hakların tanınması gerektiğini belirtti. Suriye’deki Alevilere yönelik soykırım politikalarının durdurulması ve tüm azınlıkların yaşam haklarının güvence altına alınması gibi taleplerin aciliyetine dikkat çekti.

Son olarak, bu tür girişimlerin parçası olmamak için herkesi duyarlı olmaya çağıran Mat, Alevilerin kutsal mekânlarının ve inanç değerlerinin siyasal hesaplara alet edilmesine karşı durulması gerektiğini vurguladı.

Celal Fırat: Halep’teki ateş, Alevi ve Kürt tarihini yakıyor!

Demokratik Parti (DEM Parti) İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda Halep’te yaşanan olaylara dikkat çekti. Fırat, Aleviler ve Kürtlerin bu zulmü uzaktan izleyen halklar olmadığını vurgulayarak, Halep’teki durumun yalnızca bir dış politika meselesi değil, aynı zamanda bir vicdan sorunu olduğunu ifade etti.

Fırat, Halep’te yanan ateşin sadece bir şehri değil, Alevilerin ve Kürtlerin tarihsel belleğini de yaktığını belirtti. “Zulmu kapımıza gelmeden tanırız. Bunu Kerbela’da öğrendik, Dersim’de bedenimizde yaşadık, Halepçe’de nefesimizde boğulduk, şimdi de Halep’te yüzleşiyoruz” dedi. Bu sözler, tarih boyunca yaşanan acıların ve zulmün unutulmaması gerektiğine işaret ediyor.

Halep’te çocukların açlık, annelerin yalnızlık ve insanların korku içinde yaşam mücadelesi verdiğini dile getiren Fırat, bu tablonun “coğrafyanın sorunu” denilerek geçiştirilemeyeceğini vurguladı. Fırat, bir yerde çocuklar açken başka bir yerde adaletin sağlanamayacağını belirterek, kadınların sahipsiz bırakıldığı, inancı, kimliği ve mezhebi nedeniyle hedef alındığı bir dünyada hiçbir toplumun kendini güvende hissedemeyeceğini ifade etti.

Tarihsel hafızanın önemine dikkat çeken Fırat, zulmün bölünmez olduğunu ve sessizliğin masum sayılamayacağını belirterek, Halep’te yaşananlara karşı siyasi ve toplumsal sorumluluk alınması çağrısında bulundu. Bu durum, toplumsal barış ve adaletin sağlanması için herkesin üzerine düşeni yapması gerektiğini hatırlatıyor.

“Acılar Yarıştırılamaz, Kimlikler Üzerinden Hüküm Verilemez! ÖZGÜR DEMİR

Bizleri bir kalıba koymaktan vazgeçin.
Evet, biz Müslüman değiliz; Aleviyiz!

Siyasetin en tehlikeli dili, acıları karşı karşıya getiren dildir. Çünkü bu dil, zulmü görünmez kılar, adaleti boğar. AKP’li Leyla Şahin Usta’nın son açıklaması da tam olarak bunu yapmaktadır: Bir halkın yaşadığı zulmü, başka bir halkın maruz kaldığı şiddete karşı bir sopa gibi kullanmaktadır.

Oysa burada durup çok temel bir gerçeği hatırlamak gerekir.
Aleviler “Müslümanlığın bir yorumu” değildir. Alevilik başlı başına bir inançtır. Ve bu inanç, bu topraklarda yüzyıllardır yok sayılmanın, sürgünün, katliamların hedefi olmuştur.

Bugün “Suriye’de Müslümanlar ölürken sessiz kaldınız” diyenlere şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Ortadoğu’nun son yüz yılına damga vuran onca savaşta, milyonlarca insanı kim öldürdü?

İran ile Irak yıllarca birbirini bombalarken ölenler kimdi?
Yemen’de, Libya’da, Sudan’da, Afganistan’da süren iç savaşlarda hayatını kaybedenler hangi dine mensuptu?
Aynı inancın mensupları, birbirlerine karşı silaha sarılmadı mı?

O halde mesele din değil; iktidar, güç ve tahakküm meselesidir.

“Hangi Müslümanlık?” sorusu tam da burada anlam kazanır.

IŞİD’in mi? El Kaide’nin mi? Boko Haram’ın mı?
Yoksa tarikatların, cemaatlerin, mezheplerin birbirini dışlayan dar yorumlarının mı?

Her biri kendi anlayışını “tek doğru” ilan edip Tanrı adına konuşma yetkisini kendinde görmedi mi?
Aynı sloganlarla, aynı tekbirlerle birbirini yok etmeye çalışmadı mı?

Bu tabloyu görmezden gelip, Aleviler söz konusu olduğunda suçlayıcı bir dil kurmak iyi niyetle açıklanamaz. Bu, açık bir ikiyüzlülüktür.

Elbette emperyalist politikaların Ortadoğu’yu nasıl bir kan deryasına çevirdiği ortadadır. Ancak bu gerçeğin arkasına sığınıp mezhepçi zihniyetle yüzleşmekten kaçmak, şiddeti meşrulaştırmaktır.

Eğer gerçekten samimiyet varsa, önce iç hesaplaşma gerekir. Önce şiddeti kutsayan dil terk edilmelidir.
Önce farklı olana tahammülsüzlük sorgulanmalıdır.

“Aleviler öldürüldüğünde neden ses çıkarılıyor?” sorusu, aslında şu düşüncenin itirafıdır:

Alevilerin yaşamı, diğerlerinden daha az değerlidir.

Bu bakış açısı, bireysel bir dil sürçmesi değil; siyasal iktidarın yıllardır Alevilere yönelik yaklaşımının açık bir yansımasıdır.

Ezidilere yönelik kıyımı görmezden gelen, Alevilere dönük tehditleri küçümseyen anlayış; bugün de savaş politikalarını diri tutarak toplumları birbirine düşürmektedir. Barış ihtimali her gündeme geldiğinde, korku ve düşmanlık yeniden üretilmektedir.

Bunun sonu bellidir:
Yıkım, yerinden edilme ve toplumsal çürüme.

Bu nedenle bir kez daha açıkça söylüyoruz:
Kimlikler üzerinden siyaset yapılmasına itiraz ediyoruz.
Acıların yarıştırılmasına itiraz ediyoruz.
Ve halkları karşı karşıya getiren bu dile teslim olmayacağız.

Bu toprakların ihtiyacı savaş değil;
adalet, eşitlik ve barıştır.

 

Katliamın Mezhebi Olmaz CELAL FIRAT

AKP’li Leyla Şahin Usta’nın TBMM’de sarf ettiği sözler, yalnızca bir dil sürçmesi değil; Alevi toplumunu hedef alan, inanç temelli ayrımcılığı derinleştiren nefret dolu ve son derece tehlikeli bir siyasi tutumdur.

Bu dil, Suriye’de Alevilere yönelik katliamları meşrulaştırmaya hizmet etmektedir.
Biz Aleviler için insan hayatı mezheple ölçülmez. Alevilikte zulme uğrayanın kimliği değil, uğradığı zulüm esastır. Bu nedenle Aleviler, Suriye’de hangi topluma yönelik olursa olsun sivil katliamlara dün de bugün de karşıdır.

Ancak kamuoyunu yanıltan önemli bir gerçek görmezden gelinmektedir: Esad yönetiminin devlet aygıtı ve bürokrasisinin ezici çoğunluğu (%90’a yakını) Sünni Araplardan oluşmaktaydı ve şu an birçoğu görev yapıyor.

Tüm yaşananları mezhepsel bir “Alevi iktidarı” anlatısına indirgemek, tarihsel bir çarpıtmadır.

Bu çarpıtmayı şu soruyla netleştirelim: IŞİD on binlerce insanı katletti, kadınları köleleştirdi, çocukları infaz etti. Peki bunları yaptı diye Sünnileri suçlayıp “Sünniler yaptı” demek mi gerekiyor ? Demek ahlaksızlık olurdu.

Çünkü hiçbir inanç topluluğu, bir suç örgütünün ya da iktidarın işlediği suçlarla özdeşleştirilemez.

O halde bugün de açıkça söylüyoruz: Alevilere yönelik katliamları meşrulaştırmak için kurulan mezhepçi dil, IŞİD vahşetini tüm Sünnilere maal etmek kadar yanlıştır.

Bir halkın acısını başka bir halkın acısıyla yarıştırmak vicdansızlıktır. Bir inanç grubunu kolektif suçlu ilan eden her söylem, savaş kışkırtıcılığıdır.

Aleviler savaşın tarafı olmadı. Bizim yolumuz rıza yolu, canı kutsal sayan, barışı savunan yoldur.

Bu nedenle diyoruz ki: Alevi ölümlerini önemsizleştiren her söz, yeni ölümlerin yolunu açar.
Mezhep diliyle kurulan her cümle, savaşı büyütür.

TBMM çatısı altında konuşan herkes bilmelidir: Aleviler bu topraklarda susarak değil, bedel ödeyerek var oldu. Hiçbir halkın acısı üzerinden başka bir halkı hedef göstermeye izin vermeyeceğiz.

Katliamın mezhebi olmaz. Zulmün bahanesi olmaz. Savaş diliyle barış kurulmaz.
Bu coğrafyanın ihtiyacı mezhepçi kışkırtmalar değil; Barış dili olmalıdır.

Kimliksiz Levent Gültekin, İhanetin Örgütlenmesi ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de artık kimse “Kürt yoktur” demiyor. Ama sakın bunu bir ilerleme sanmayın. Bu bir geri çekilme değil, bir taktik değişimidir. Bu, inkarın kirlenmesi, incelmesi, sivrilmesi, daha profesyonel hale gelmesidir. Dün bağıran inkar vardı, bugün fısıldayan inkar var. Dün küfreden inkar vardı, bugün kravatlı inkar var. Dün jandarma vardı, bugün ekran var. Dün cop vardı, bugün yorumcu var. Dün devletin kaba dili vardı, bugün entelektüel ambalaj var. Yani inkar bitmedi, maskelendi. Ve maske, çıplak zorbalıktan daha tehlikelidir. Çünkü çıplak zorbalık teşhir edilir, maske olan inkar ise “makullük” diye dolaşıma sokulur.

90’ların inkarı çirkindi ama en azından dürüstçe çirkindi, “Dağ Türkleri”, “Kürt diye bir şey yok”, “bölücü”, “terörist.” Bu dilin hangi sınıfa hizmet ettiği belliydi. Kimin boğazına çöktüğü belliydi. Kimliğe hangi bıçağı sapladığı belliydi. Şimdi o bıçak kaldırıldı sanılıyor. Oysa kaldırılmadı. Sadece biçimi değişti, artık bıçak görünmüyor, saplanıyor. Artık kan görünmüyor, akıyor. Artık inkar, Kürtçe söylemiyor kendini, Kürt ağızlarından konuşuyor.

Sistem yıllar içinde şunu öğrendi, Kürtlüğü inkar eden bir Türk kolay teşhir edilir. Çünkü her cümlesi faşizm kokar, her refleksi zorbalık kokar. Ama Kürtlüğü önemsizleştiren bir Kürt… İşte o, inkarın en verimli formudur. Çünkü tartışmayı başlamadan bitirir. Çünkü devletin söyleyemeyeceğini “Kürtçe” söyler. Çünkü devletin haklı çıkamayacağı yerde sistemi haklı çıkarır. Çünkü Kürt halkının itirazını, bir Kürt’ün ağzıyla “abartı” haline getirir. Bu yüzden inkar artık dışarıdan değil içeriden yapılır. Bu yüzden inkar artık yasakla değil “ikna”yla yürütülür. Bu yüzden inkar artık polisle değil köşe yazısıyla sürdürülür.

Bugün vitrine konulmuş figürler dolaştırılıyor, “Bakın Cevdet Yılmaz var.” “Bakın Mehmet Şimşek var.” “Bakın Levent Gültekin var.” Kürtler devletin tepesinde, Kürtler ekranlarda, Kürtler masalarda. E demek ki mesele yok! Değil mi? Değil. Bu sahtekarlık tam olarak budur. Kürt var ama Kürtlük yok. Kürt var ama hak yok. Kürt var ama dil yok. Kürt var ama tarih yok. Kürt var ama talep yok. Kürt var ama adalet yok. Çünkü bu vitrinde sergilenen şey Kürtlerin varlığı değil, Kürtlüğün yokluğudur. Kürtler görünür kılınıyor ama Kürtlük görünmezleştiriliyor. Bu, inkarın en ileri halidir, Kürtleri kullanarak Kürtlüğü yok etmek.

Cevdet Yılmaz, bu düzenin en pratik aparatı. Kürt kökenli olması devlet için ganimet. Çünkü artık şu cümle kurulur, “En üstte Kürt var.” Peki o Kürt ne konuşur? Kalkınma. Büyüme. Rakam. Grafik. Program. Peki ne konuşmaz? Kürtçe konuşmaz. Anadil demez. İnkar demez. Eşitsizlik demez. Yerinden edilme demez. Hafıza demez. Yaradan söz etmez. Çünkü onun görevi temsil etmek değildir, temsil ediyormuş gibi yapmaktır. Kürtlerin acısını taşıması değil, Kürtlerin acısını yok sayan sisteme dekor olmaktır.

Mehmet Şimşek aynı mekanizmanın piyasa versiyonudur. Kürt kökenli ama kimliği tamamen “sermaye uygunluğu” denilen bir operasyondan geçirilmiş. Kürtlüğü, bir biyografik dipnota düşürülmüş. Onun üzerinden uluslararası sermayeye “istikrar” mesajı verilir, içeride ise “Kürtler sistemle barışık” yalanı pazarlanır. Burada barışık olan Kürt halkı değildir. Barışık olan, kimliğini askıya almış bireylerdir. Ve bu askıya alma, özgür bir karar değil, bir ödül-ceza rejiminin sonucudur. Sistem şunu öğretir, Kürtlüğünü unutursan yükselirsin. Kürtlüğünü hatırlatırsan ezilirsin. Kürtlüğü susturursan vitrine çıkarsın. Kürtlüğü savunursan karanlığa gömülürsün.

Ama bu vitrin politikasının en sinsi, en iğrenç, en yıkıcı ayağı Levent Gültekin tipidir. Çünkü burada artık devlet dili yoktur, devletin inkarını “makul” gösteren entelektüel dil vardır. Burada artık kaba faşizm yoktur, rafine faşizm vardır. Burada artık emir yoktur, “yorum” vardır. Burada artık yasak yoktur, “akıl verme” vardır. Bu yüzden Levent Gültekin, inkarın yeni maskesinin yüzüdür. Çünkü o “Kürt yoktur” demez. Zaten sistem artık bunu dedirtmiyor. O bunun yerine çok daha işlevsel bir şey yapar, Kürtlüğü siyasetsizleştirir. Kürtlüğü bir duygu alanına hapseder. Kürt kimliğini kültürel bir dekor haline indirir. Kürt meselesini de “abartmayın” noktasına çeker. Onun bütün cümleleri aynı yere çıkar, “Ben de Kürdüm ama…”

İşte o “ama” var ya… O “ama” inkarın modern bıçağıdır. O “ama” Kürt halkının boğazına sarılan ipe dönüşür. Çünkü o “ama” sayesinde Kürt talepleri marjinalleşir. Anadil talebi aşırılık olur. Eşit yurttaşlık gereksiz hassasiyet olur. Siyasal mücadele romantizm olur. Tarihsel eşitsizlik “geçmişe takılmak” olur. Yani mesele devletin inkarı olmaktan çıkar, Kürtlerin “fazla istemesi”ne dönüşür. Bu basit bir yorum değildir. Bu, politik bir operasyondur.

Ve bu operasyonun adı nettir, ihanetin örgütlenmesi. Çünkü burada sadece susmak yoktur. Burada sadece geri durmak yoktur. Burada aktif bir iş görülür. Kürt halkının talebi itibarsızlaştırılır. Mücadelesi küçültülür. Hafızası değersizleştirilir. Direnişi kriminalize edilir. Bunu yapan bir Türk olsaydı sıradan bir ırkçı olurdu, ama bunu yapan bir Kürt olunca “objektif” olur, “makul” olur, “akıllı” olur. İşte sistemin en kirli oyunu burada başlar. İnkarı Kürt eliyle kurmak. Kürtleri Kürtlüğe karşı konumlandırmak. Kimliği, kimliğin içinde boğmak.

Bu yüzden Levent Gültekin tipi sıradan bir medya figürü değildir. Bir “yorumcu” hiç değildir. Bu, sistemin Kürt meselesinde kurduğu en stratejik aparatlardan biridir. Çünkü devletin söyleyemediğini söyler. Devletin savunamadığını savunur. Devletin görünmesini istemediği kirli yüzünü görünmez kılar. Üstelik bunu “ben de Kürdüm” zırhının arkasından yapar. Bu zırh sayesinde her eleştiriden sıyrılır, her itirazı “duygusallık” diye ezebilir. Kürt halkının hak arayışıyla alay edebilir. Ve bunu yaparken bir de akıl satar. Bu nedenle tehlikelidir. Bu nedenle sinsi bir inkar biçimidir. Çünkü inkar artık “yok sayma” değildir, inkar artık “yumuşak cinayet”tir. Kimliği öldürür ama cenazeyi kaldırmaz. Hakları gasp eder ama kendini masum gösterir.

Bu figürlerin dolaşıma sokulması tesadüf değildir. Devlet bu isimlerle, medyayla, merkezle birlikte şunu kurar, “Sorun sistemde değil, Kürtlerin taleplerinde.” Bu cümle bir propagandadır. Ama işe yarar. Çünkü Kürt halkının hak talebini “huzur bozmak” diye kodlar. Çünkü eşitliği “fazla istemek” diye sunar. Çünkü inkarı devletin suçu olmaktan çıkarıp Kürtlerin “inatçılığı”na yıkar. Bu sayede devlet temize çıkar. Sistem temize çıkar. Merkez temize çıkar. Kir Kürtlerin üzerine boca edilir.

Ve sonunda topluma şu yalan yedirilir, “Kürtler devletin her yerinde, demek ki sorun yok.” Oysa sorun tam da budur. Kürtler vardır ama Kürtlük yoktur. Kürtler vardır ama Kürtçe yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin söz hakkı yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin tarihi yoktur. Kürtler vardır ama Kürtlerin talepleri yoktur. Bu vitrin, çözümün kanıtı değil, inkarın yeni teknolojisidir. Vitrin, hakikati göstermez, örter. Kürtleri gösterir, Kürtlüğü yok eder.

Bugünün inkarı artık “Kürt yoktur” diye bağırmak değil. Bugünün inkarı “Kürt var ama sussun” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama talep etmesin” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürtlüğünü hatırlamasın” demektir. Bugünün inkarı “Kürt var ama Kürt kalmasın” demektir.

İşte inkarın yeni maskesi budur, Kürtlüğü kabul ediyormuş gibi yapmak ama onu konuşulamaz, talep edilemez, siyasallaştırılamaz kılmak. Ve Levent Gültekin bu maskenin en cilalı yüzüdür. Devlet dili konuşmaz, ama devletin işini görür. Devletin kurduğu inkar düzenine “mantık” giydirir. Kürtlüğü bir fazlalık gibi kodlar. Kimlik siyasetini ilkellik diye damgalar. Talepleri abartı diye sunar. Sonuçta Kürtlük bir hak olmaktan çıkar, bir utanç gibi dolaşıma sokulur. Kürtlük talep değil, “aşırılık” olur. Kürtlük bir mücadele değil, “rahatsızlık” olur.

Ve sistem bunu sever. Çünkü en iyi inkar, Kürtlerin ağzından kurulan inkardır. En etkili bastırma, içeriden yapılan bastırmadır. En sinsi operasyon, ihanetin örgütlü hale getirilmesidir.

Bu yüzden mesele sadece bir kişinin fikri değildir. Bu bir çizgidir. Bu bir mekanizmadır. Bu bir rejimdir. Ve bu rejim, Kürtlüğü öldürürken Kürtleri vitrine koyar. Çünkü artık biliyorlar, Kürtleri yok etmek pahalıdır. Ama Kürtlüğü yok etmek, “makullük” ambalajıyla çok daha ucuzdur.

Bütün mesele budur.

Halep’te Kirli Savaş, DAEŞ Kimin Gücü? HASAN AYDIN

Halep’teki saldırılar göstermiştir ki, Türkiye paramiliter güç olarak IŞİD atıklarını kullanmaktadır. Sadece IŞİD’i kullanan bir devlet değil, sürekli hazır ve örgütlü olarak elinde tutmaktadır. Gezi olayları döneminde de gözdağı olarak etrafta kıl çuvalları gibi silahlı zebanilerin dolaştıkları gözlemlenmişti.

Başta Kürtler olmak üzere, olası bir taşkınlık için AKP’nin en güvendiği özel bir ordusu vardır ve o da DAEŞ’tir. Erdoğan’ın radikal İslam ve terör örgütleriyle dostluğu belediye başkanlığı dönemine dayanmaktadır.

Erdoğan’ın belediye başkanı olduğu dönemde El Kaide, Kasımpaşa’da yayın çıkarıyordu. Daha dün Taliban inancı ile bir sorunu olmadığını açık bir biçimde kamuoyu önünde açıklamıştı. Gerek soğuk soğuk artıkları olsun, gerekse bugünkü radikal faşist terör örgütleri olsun, hepsiyle bir ideolojik kardeşliği vardır.

Örtülü ödeneklerin nerelere gittiği şimdi daha iyi anlaşılmaktadır. Son dönemde sözde DAEŞ operasyonuyla ortaya çıkan bir gerçeklik var. Bunlar kamuoyunda tartışılıyor. Kızılay’ın yaklaşık iki milyon insana yardım ettiği ortaya çıktı. Bunların önemli bir kesimi DAEŞ militanları ve radikal İslamcılardır.

Depremde vatandaşlarına çadır satan Kızılay, nasıl olur da bu kadar bonkör olabiliyor? Demek ki söz konusu ideolojik kardeş ve akrabaları ya da gizli militer ordusu olunca tasarruf edilmez, devletin itibarı söz konusudur.

Halep saldırısı teknik ve görüntülerden de anlaşıldığı gibi, Şam saldırısı değildi. Şam, maskeli Hakan Fidan’ın komuta ettiği bir DAEŞ saldırısıydı.

Halep’teki saldırı bir savaş suçudur. İnsan onurunu ayaklar altına alan, kirli ve bir o kadar da ahlaksızdır. Eğer DAEŞ bir terör örgütüyse, onu besleyip yeniden Kürt’e, Alevi’ye ve Dürzi’ye karşı piyasaya süren kimdir? Onun da bir ismi vardır. Hakan Fidan, bir savaş suçlusu olduğu gibi terör örgütlerinin de başıdır. HTŞ lideriyle kol kola paylaştıkları aşk resimleri sadece görünen yanıdır.

İngiltere Alevi Kültür Merkezi yeni yönetimini seçti

İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, yeni yönetimini belirledi. Yapılan seçimler sonucunda, topluluğun ihtiyaçlarına duyarlı bir yönetim ekibi oluşturuldu. Bu yeni yönetim, Alevi inancının değerlerini yaşatmayı ve toplumsal hakları savunmayı hedefliyor.

Seçim süreci, Alevi toplumunun katılımıyla gerçekleşti. Üyelerin aktif rol aldığı bu süreç, demokratik bir yaklaşım sergileyerek inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkelerine vurgu yaptı. Yeni yönetim, toplumun farklı kesimlerini kucaklamayı ve dayanışma ruhunu güçlendirmeyi amaçlıyor.

Yönetim kurulu, kültürel etkinliklerin artırılması, gençlerin katılımının teşvik edilmesi ve Alevi değerlerinin daha geniş kitlelere ulaştırılması konularında çeşitli projeler geliştirecek. Bu çabalar, Alevi toplumunun sosyal ve kültürel varlığını güçlendirme hedefini taşımaktadır.

Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi, yeni yönetimiyle birlikte, toplumsal adalet ve eşitlik mücadelesine devam edecek. Yeni yönetim, tüm bireylerin inançlarına saygı gösterilmesi gerektiği bilinciyle hareket ederek, Alevi kimliğini gururla temsil etmeye kararlıdır.

Antep’te Alevi derneğine karanlık müdahale: Güvenlik kameraları devre dışı bırakıldı

Gaziantep’te Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Antep Şubesi’nin güvenlik kamerasının kablosu kimliği belirsiz kişilerce kesildi. Olayı fark eden dernek başkanı Mehmet Erkek, güvenlik ihlalinin ardından durumu hem Gaziantep Emniyet Müdürlüğü’ne hem de Cumhuriyet Savcılığı’na bildirdiklerini söyledi.

Erkek, DAİŞ’in Türkiye’de artan saldırılarının kendilerini endişelendirdiğine dikkat çekerek, “Gündemdeki gelişmelere baktığımızda, gerek Suriye’deki olaylar gerekse de DAİŞ’in Türkiye’de gerçekleştirdiği silahlı eylemler bizim için ciddi bir kaygı kaynağı” dedi.

Bu tür saldırılara karşı kamuoyuna birlik olma çağrısında bulunan Erkek, “Herkesin dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. Tehlikeli durumlar söz konusu. Tüm devrimci, demokrat, Alevi ve aydın kesimlerin bir arada olmalarını bekliyorum” ifadelerini kullandı.

Halep’te Kan Hattı, Paramiliter Çeteler ve Ankara ŞÜKRÜ YILDIZ

Suriye’nin Halep kentinde 6 Ocak 2025’te başlayan saldırılar, barış arayışlarının ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye destekli Suriye Geçici Hükümeti’ne bağlı paramiliter çete gruplar, Halep’in Şêxmeqsûd, Eşrefiyê ve Benî Zêd mahallelerine ağır silahlarla saldırmaya başladı. Bu saldırılarda Sultan Süleyman Şah Tugayı, Hamza Tümeni, Sultan Murad Tümeni, Hemzat, Emşat ve Nureddin Zengi gibi gruplar aktif rol aldı.

Bu grupların ortak özelliği açıktır, hepsi Türkiye tarafından eğitilmiş, donatılmış ve desteklenmektedir. Türkiye’nin bilgisi ve desteği olmadan hareket etmeleri mümkün değildir. Nitekim İngiltere Dışişleri Bakanlığı, bu grupların Suriye kıyı bölgelerinde Alevilere yönelik katliamlardaki rolleri nedeniyle doğrudan yaptırım listesine almıştır. Aynı gruplar daha önce Efrîn’de, Süveyda’da ve Suriye’nin kıyı kesimlerinde Kürtlere, Alevilere ve Dürzilere karşı katliamlara ve insanlık dışı ihlallere imza atmışlardı. Şimdi sıra Halep’teki Kürt ve Süryani mahallelerine geldi.

Ortadoğu’da savaş büyüdükçe sadece insanlar ölmez, yaşamın bütün damarları kesilir. Kentler yıkılır, doğa talan edilir, yerinden edilen halklar sefaletin içine itilir. Bu yıkımın ortasında “kazanan” sayısı azdır ama kazançları büyüktür, silah tüccarları, savaş finansörleri ve savaşın siyasal müteahhitleri. SIPRI’nin raporlarında da görüldüğü gibi, küresel silah pazarında büyüme savaşla doğru orantılıdır. Çatışma derinleştikçe şirketlerin karı artar, satış grafikleri yükselir.

Türkiye’de “savunma sanayii” adı altında kurulan düzen de tam olarak buna dayanır, savaşın sürekliliğini ekonomik düzene çevirme. Yüzlerce şirket yalnızca üretim yapmaz, aynı zamanda devlet bütçesine, ihalelere, teşviklere ve güvenlik harcamalarına bağlanmış bir rant zinciri oluşturur. Savaş uzadıkça yeni sipariş doğar, yeni sipariş demek yeni bütçe kalemleri demektir. “Terörle mücadele”, “sınır güvenliği”, “milli beka” gibi kavramlar, bir noktadan sonra güvenliğin değil sermayenin dili haline getirilir. İHA–SİHA gibi teknolojiler sadece askeri araç değil, aynı zamanda iktidara yakın çevreler için servet transferinin vitrini yapılır. Savunma Sanayii Başkanlığı’nın açıkladığı milyarlarca dolarlık ihracat, bu çarkın sıradan bir üretim hattı değil, içeride ve dışarıda çatışmayı besleyen bir savaş ekonomisi rejimi olduğunu göstermektedir.

Savaş düzeni yalnızca para kazandırmaz, siyaseti de yeniden kurar. Çatışma ortamı, iktidara üç büyük imkan sağlar, Birincisi, toplumu korkuyla hizaya sokar, sorgulayanı “tehdit” diye işaretler, muhalefeti “iç düşman” ilan ederek sıkıştırır. İkincisi, ekonomik krizi görünmez kılar, işsizliği, yoksulluğu, adaletsizliği perdelemek için gündeme sürekli güvenlik sokar. Üçüncüsü, hukuk dışılığın önünü açar, olağanüstü hal mantığıyla yönetmeyi kalıcılaştırır. Böylece savaş, sadece cephede değil, ülkenin siyasal ikliminde de bir yönetim tekniği olarak işletilir.

Bu yüzden barış ihtimali belirdiğinde, savaş düzeninin sahipleri telaşa kapılır. Türkiye’nin yakın tarihinde bunun en sert örneğini 7 Haziran–1 Kasım 2015 aralığında gördük, toplumun üzerine şiddet ve korku çöktü, ülke adım adım bir çatışma atmosferine sürüklendi, siyaset “olağanüstü koşullar” gerekçesiyle yeniden dizayn edildi. Bu bir tesadüf değil, kriz anlarında savaşı devreye sokarak varlığını sürdüren çizginin bilinçli yöntemidir.

Bu ortamdan beslenen ırkçı ve mezhepçi siyaset ise yıllardır hem oy devşirmenin hem de toplumu parçalayarak yönetmenin en kullanışlı aracına çevrildi. Bir tarafta nefretin ve düşmanlaştırmanın etrafında örülen blok, diğer tarafta barışı, eşitliği ve birlikte yaşamı savunan demokrasi güçleri… Bu ülkede barış talebi her güçlendiğinde savaş lobisinin daha saldırgan, daha hoyrat, daha pervasız hale gelmesi bundandır.

Siyasal anlaşmazlıkların silah yoluyla çözülmeye çalışılması Türkiye’ye 50 yıllık kayıp faturası çıkardı. Kürt, Arap, Türk, Fars, Çerkes fark etmeksizin vatandaşlar kaybederken, zenginleşen yapılar mafya, devlet, asker, polis ortaklıklarıyla servetlerine servet kattılar.

Barış güçlerinin, demokrasi güçlerinin, Kürt özgürlük hareketinin attığı adımlar farklı bir atmosfer yaratmaya çalışıyor. Ancak bu adımlar karşısında savaş lobisinin harekete geçtiği açıkça görülmektedir. Türkiye içinde bazı gelişmeleri engelleyemeyenler, dışarıda Suriye gibi savaşla yıkılmış, halkının büyük bedeller ödediği bir ülkede çıkmaz siyasetlerle sürece dahil oluyor.

Suriye’deki gelişmeler, bölgedeki güç dengeleri üzerinden değil, insani değerler ve yaşam hakkı üzerinden değerlendirilmelidir. İsrail’in güneyde, Türkiye’nin kuzeyde kontrol sağlama niyetleri paralel bir seyir izlemektedir. İsrail, Esad rejiminin devrilmesinin ardından 1974 Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’nı fiilen askıya alarak güney Suriye’de 10 askeri üs kurmuştur. Kuneytra ve Dera bölgelerinde kontrol noktaları oluşturmuş, evlere baskınlar düzenleyerek binlerce kişiyi yerinden etmiştir.

Aynı şekilde Türkiye de şimdilik Fırat’ın batısında, Suriye’nin kuzeyinde kontrol sağlama niyetindedir. Halep’teki saldırılar, bu niyetin sahada hayata geçirilmesidir. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Paris’te Suriye Geçiş Hükümeti Dışişleri Bakanı El Şeybani ile görüşmesi ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin QSD’ye yönelik açıklamaları, saldırıların zamanlama olarak tesadüf olmadığını göstermektedir. Bu saldırılar, İsrail ile Şam arasında Paris’te gerçekleşen görüşmelerin açıklanmasıyla eş zamanlı başlamıştır.

Suriye’nin geleceği konuşulurken HTŞ türü yapılanmalarla herhangi bir demokratik-seküler hattı aynı cümlede kurmak bile ahlaki bir çöküştür. Çünkü burada mesele yalnızca örgütlerin adı, sahadaki askeri dengeler ya da harita paylaşımı değildir. Mesele, insanlığın yüz yıllar boyunca ağır bedeller ödeyerek biriktirdiği ortak değerlerin korunup korunamayacağıdır.

HTŞ’nin temsil ettiği şey bir “aktör” değil, katliamı yöntem, korkuyu yönetim biçimi sayan karanlık bir zihniyettir. Bu zihniyetin dünyasında kadın düşmandır, farklı inançlar düşmandır, farklı kimlikler düşmandır, özgür düşünceye düşmandır. Alevi’ye yaşam hakkı tanımaz, Süryani’yi yok sayar, Ermeni’yi hedef görür, Dürzi’yi tehdit sayar, Kürt’ü, Arap’ı, Türkmen’i bile kendine benzemiyorsa düşman ilan eder. Bu nedenle HTŞ yalnızca Suriye’nin değil, insanlığın geleceğine dönük bir tehdittir. BM raporlarında geçen savaş suçu ve insanlığa karşı suç değerlendirmeleri, bu gerçeğin uluslararası düzeyde de görüldüğünü göstermektedir.

HTŞ ile koordineli hareket eden Türkiye destekli paramiliter grupların geçmişi de bu zihniyetin sahadaki uzantısıdır, kaçırma, işkence, yağma, cinsel saldırı, zorla yerinden etme… Bunlar münferit olaylar değil, sistemli bir şiddet rejiminin dili. İngiltere’nin yaptırım listesine aldığı isimler, bu çetelerin artık “yerel grup” değil, suç şebekeleri olarak kayda geçtiğini anlatmaktadır.

Burada karşıt hat ise yalnızca bir örgütün adıyla sınırlı değildir, esasen demokratik, çoğulcu, kadın özgürlükçü ve seküler yaşam fikridir. Birlikte yaşama iradesi, halkların eşitliği, inanç özgürlüğü, kadının toplumsal varlığı… İşte insanlığın ortak değerleri budur. Bu değerler savunulmadığında geriye kalan şey, mezhepçilik ve ırkçılık üzerinden kurulan yeni katliam döngüsüdür.

Bu yüzden mesele bir tarafın kimliği meselesi değildir. Mesele şudur, ya yaşamı savunanlar kazanacak ya da ölümü kutsayanlar. Ya insanlık değerleri ayakta kalacak ya da cihatçı-katliamcı zihniyet bölgeyi bir mezarlığa çevirecek. Ve bu, yalnız Suriye’de değil, tüm bölge halklarının geleceğinde belirleyici olacaktır.

İnsanların kendi varlığını koruyabilmesi, ancak demokratik-seküler örgütlenmelerle mümkündür. Aksi halde farklı halkları ve inançları birbirine kırdıran, kimlikleri hedefe koyan bir felaket sürekli büyür. Cihatçı yapıların desteklenmesi demek, yarının daha büyük savaşlarını bugünden örgütlemek demektir.

Türkiye’de çatışma iklimi yalnızca dışarıya dönük bir politika değildir, içeride de iktidarın elindeki en işlevsel aparatlardan biridir. Gerilim yükseldiğinde toplum susturulur, itiraz bastırılır, hukuk askıya alınır. Güvenlik bahanesiyle özgürlükler daraltılır, muhalefete, medyaya, sendikalara, seçilmişlere yönelik hamleler meşrulaştırılmak istenir. DEM Parti’ye dönük saldırılar da, CHP’ye yönelik kuşatma da, farklı toplumsal kesimleri hedef alan operasyonlar da çoğu zaman bu atmosferin gölgesinde yürütülür. Çünkü barış ihtimali güçlendiği anda, çatışmadan beslenen yapıların zemini daralır.

Dış politikada da benzer bir çizgi hakimdir, sorun çözmek yerine, sorunları kalıcı hale getirerek siyaset üretmek. Kıbrıs’tan Ege’ye, İran’dan Suriye’ye kadar birçok başlıkta tercih edilen yöntem budur. Suriye’de desteklenen çizgi ise demokratik geçişe değil, yeni bir baskıcı merkezî yapının kurulmasına, sahadaki cihatçı ağların güçlenmesine ve toplumun yeniden korku rejimine mahkûm edilmesine hizmet etmektedir.

Geçmiş tecrübe ortadadır, 2015’te barış ihtimali görünür hale geldiğinde, provokasyonlar ve karanlık süreçler devreye sokuldu, ülke yeniden şiddetin içine çekildi. Bugün de benzer bir eşik yaşanmaktadır.

Oysa barış yalnızca bir siyasi seçenek değil, bu ülkede yaşayan halklar için ekmek, özgürlük ve gelecek meselesidir. Ekonomik çöküşün durdurulması, birlikte yaşam kültürünün korunması, toplumsal çürümenin engellenmesi barıştan ayrı düşünülemez. Demokrasi artık bir temenni değil, ülkenin ayakta kalmasının koşulu haline gelmiştir.

Halep’te akan kanın sorumlusu bellidir, Türkiye destekli paramiliter gruplar, onları koruyup kollayan Suriye Geçici Hükümeti ve bu yapıları yıllardır büyüten Ankara yönetimi. İsrail’in güney Suriye’deki işgali nasıl uluslararası hukukun açık ihlaliyse, Türkiye’nin kuzey Suriye’deki fiili kontrol ve saldırı siyaseti de aynı kategoridedir. Adına ne denirse densin, ortaya çıkan sonuç işgal, zorla yerinden etme ve sivillerin hedef alınmasıdır.

Uluslararası toplum, ikiyüzlülüğü bırakmalı ve “denge” adı altında katliam ortaklıklarını meşrulaştırmamalıdır. İngiltere’nin yaptırım kararları örnektir ama yetersizdir. Türkiye destekli paramiliter gruplar ve komutanları yalnızca kınanmakla geçiştirilemez, doğrudan yaptırım listelerine alınmalı, finansal ve siyasi ağları kesilmelidir. HTŞ ile işbirliği yapan yapıların “geçiş hükümeti” ambalajıyla parlatılması son bulmalı, cihatçı rejim modelleri izole edilmelidir.

Türkiye’deki muhalefet ve demokrasi güçleri, Halep’te yaşananları görmezden gelemez. AKP–MHP iktidarının Suriye’de kurduğu katliamcı ortaklık, içeride barış ihtimalini sabote eden siyasetle aynı çizginin devamıdır. Halep’e susmak, Türkiye’de barışa da susmaktır. Barış isteyen, halkların birlikte yaşamını savunan herkesin görevi açıktır, Hem içeride hem dışarıda savaşa karşı durmak.

Toplum ise savaş lobisinin ürettiği nefret ve korku atmosferine teslim olmamalıdır. Çünkü savaşın motoru yalnızca silah değildir, milliyetçilik, mezhepçilik ve düşmanlaştırma diliyle toplumun zehirlenmesidir. Bu zehri dağıtmanın yolu, barışı ve eşitliği ısrarla savunmaktan geçer. Birlikte yaşam, demokrasi ve özgürlük talepleri büyütülmelidir.

Türkiye’nin geleceği savaşla değil barışla, faşizmle değil demokrasiyle kurulacaktır. Ortada üçüncü bir yol yoktur, Ya insanlık kazanacak ya barbarlık. Bu yüzden barış mücadelesi bir tercih değil, bir zorunluluktur. Ve bu sorumluluk, hepimizin omuzlarındadır.