Ana Sayfa Blog Sayfa 36

Duisburg Cemevi’nde İsmail Şahin dönemi başladı

Duisburg’daki Cemevi’nin yeni başkanı İsmail Şahin olarak seçildi. Şahin, Alevi toplumu içinde uzun yıllar çeşitli görevlerde bulunmuş bir isim. Başkanlık görevini devralmasının ardından, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık ilkeleri çerçevesinde toplumsal dayanışmayı güçlendirmeyi hedefliyor.

İsmail Şahin, Cemevi’nin yönetiminde, Alevi kültürünü ve değerlerini yaşatmanın yanı sıra, tüm inanç gruplarıyla diyalog kurmayı öncelikli hedeflerinden biri olarak belirtti. Cemevi’nin kapılarının her zaman herkese açık olduğunu vurgulayan Şahin, toplumsal barışa katkıda bulunmak için çalışmalar yürüteceklerini ifade etti.

Yeni başkan, Duisburg Alevi topluluğunun ihtiyaçlarına cevap verecek projeler geliştirmeye de odaklanacaklarını açıkladı. Ayrıca, genç nesillerin Alevi inanç ve kültürünü tanımasını sağlamak amacıyla eğitim programları düzenleyeceklerini belirtti.

Şahin’in başkanlığı, Duisburg’daki Alevi toplumunun birliğini pekiştirmeyi ve inanç özgürlüğü mücadelesini daha da ileri taşımayı amaçlıyor. Cemevi, bu süreçte Alevi değerlerinin yanı sıra, toplumsal adalet ve eşitlik için de çalışmalarını sürdürecek.

Demokratik Siyasette Alevi Kadını DENİZ YILDIZ

Erkek, dişi sorulmaz muhabbetin dilinde,
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok,
Noksanlık eksiklik senin görüşlerinde.

Razı ve rıza şehrinin insanları olarak, demi devranda yaşam inşası kuranların ardıllarıyız biz kadınlar. Hayatı demokratik kılan, rızayı ve razılığı modern dünyaya taşıyan ana damar kadındır.

Demokrasi, etimolojik kökeniyle “demos” (halk) ve “kratos” (egemenlik) yani halkın kendi kendini yönetmesi demektir. Ancak demokrasi tarihi, ne yazık ki kadınların dışlandığı bir “erkek egemenliği” tarihi olarak yazılmıştır. Adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerler ancak kadının siyasal alanda özne olmasıyla gerçek bir demokrasiye dönüşebilir. Aksi takdirde, egemenlik halkın değil, sadece erkeklerin elinde kalacaktır.

İnancın Özünden Uzaklaşan Eril Siyaset

Alevilik, tarihsel olarak dişil bir inanç evreni üzerine kuruludur; ocak sisteminde Ana ve Pir ayrılmaz bir bütündür. Fakat asimilasyon süreçleri, Alevi toplumunu geleneksel dişil bilgeliğinden koparmış, yerine Sünni-muhafazakâr kodların etkisiyle şekillenmiş eril bir yapı bırakmıştır. Bugün cemevlerinden demokratik kitle örgütlerine kadar karar mekanizmalarının neredeyse tamamı erkekler tarafından domine edilmektedir. Söylemdeki “can” vurgusu, maalesef kadınların eşitsiz konumunu perdeleyen bir retoriğe dönüşmüştür.

Temsiliyetin Erkek Sözleşmesi

Modern demokratik siyasette temsil hakkı, bir devlet sınırları içerisinde yaşayan tüm bireylere aittir. Ancak parlamentoda ve Alevi kurumlarının yönetim kademelerinde Alevi kadınlarının yokluğu, demokratik bir tercihin değil, sistemli bir dışlanmanın sonucudur. Siyasal alan, “erkekliğin gizli sözleşmesi” ile parsellenmiş; kadınlar ise bu alanın çeperinde bırakılmıştır. Oysa Ana Fatma’nın toplumsal barış kuruculuğu, Zeynep’in hakikat arayışı ve Zarife’nin direniş mirası, bizlere kadının siyasetin öznesi olduğunu açıkça göstermektedir

Rıza Toplumsallığına Dönüş

Alevi toplumunun demokratikleşme sancısı, kadının siyasal alandaki varlığıyla doğrudan ilintilidir. Kadının temsil edilmediği, söz söylemediği hiçbir mekanizma gerçek anlamda “demokratik” olamaz. İnancımızın temeli olan “Yol kadınla başlar” düsturu, bugün demokratik siyasetin de temel taşı olmak zorundadır.

Ana Fatma, Zeynep, Zarife, Bese ve Sakine gibi mücadele etmekten vazgeçmeyeceğimizin ikrarıyla…

Gerçeğin demine HÜ.

Suriye Alevi Direnişi, Halkların Kardeşliği ve Direnişte Alevi Kadının Rolü HASAN SUBAŞI

Suriye’de Alevi toplumunun içine sürüklendiği varoluşsal tehdit, yalnızca bir mezhep grubunun güvenlik sorunu olarak ele alınamaz. Bugün ortaya çıkan Alevi direnişi, Ortadoğu’nun yüzyılı aşkın süredir içine hapsedildiği siyasal İslamcı tahakküm, merkeziyetçi ulus-devlet şiddeti ve emperyalist paylaşım rejimlerine karşı gelişen tarihsel bir karşı çıkışı temsil etmektedir. Bu yönüyle direniş, yalnızca güncel bir savunma değil, tarihsel bir hesaplaşmadır.

Bu direnişin ayırt edici yanı, mayasında “İslam kardeşliği” anlayışının değil, halkların kardeşliği anlayışının bulunmasıdır. Bu yönüyle Suriye Alevi direnişi, yalnızca savunmacı bir refleks değil; laiklik, demokratik temsil, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal-toplumsal düzen mücadelesinin ifadesidir. Direnişin bu özünden dolayı Suriye’deki Alevi toplumunun öncüleri ve örgütlü güçleri, mücadeleyi dar kimlikçi bir zemine sıkıştırmadan; Kürtlerin, Dürzilerin, Süryanilerin, Ermenilerin ve Sünni yoksul emekçi halkların ortak geleceğini gözeten bir hat üzerinden geliştirmektedir.

HTŞ merkezli siyasal İslamcı yapılanmaların Suriye’de kurmaya çalıştığı rejim, yalnızca Alevileri değil; farklı inançları, etnik kimlikleri, kadın özgürlüğünü ve en temelde halk iradesini hedef almaktadır. Bu yapıların beslendiği kaynak, siyasal İslam’ın Selefi-Sünni kollarının değerleridir. Cihatçı terör örgütü IŞİD’in bu değerler adına insanlığa karşı nasıl ağır suçlar işlediğini tüm dünya gördü.

Emperyalist güçlerin getirip Şam’da iktidar koltuğuna oturttuğu Ahmet el-Şara’nın başında olduğu bir Suriye’de, ne kadınların ne halkların ne de farklı inanç topluluklarının gerçek anlamda özgür olması mümkündür. Bugün Suriye’de eşitlikten ve özgürlükten söz edenlerin payına düşen, baskı, şiddet ve katliamlardır. Alevi direnişinin tarihsel ve güncel önemi tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bu direniş, siyasal İslamcılığın “ümmet” söylemiyle gizlediği sınıfsal ve iktidar ilişkilerini teşhir eden, seküler ve demokratik bir karşı hegemonya üretmektedir. Bu bağlamda Alevi direnişiOrtadoğu’da uzun süredir bastırılan laik ve halkçı damarların yeniden siyasal özne hâline gelme potansiyelini taşımaktadır. Direnişin silahsız, kitlesel ve örgütlü karakteri, onu salt askeri bir karşı koyuş değil; toplumsal bir dönüşüm dinamiği hâline getirmektedir.

Alevi toplumunun dile getirdiği federal ve otonom yönetim talebi, bir “bölünme” arzusu değil; merkeziyetçi, baskıcı ve tekçi devlet aklının iflasına verilmiş rasyonel bir yanıttır. Ortadoğu gerçekliği, farklı inanç ve halkların zorla tek bir merkezden yönetilmeye çalışılmasının sürekli savaş, katliam ve göç ürettiğini defalarca kanıtlamıştır. Federal ve demokratik bir Suriye perspektifi; tüm halklar için eşitlik, özgürlük ve barış içinde birlikte yaşamın en gerçekçi yoludur. Bu perspektif Aleviler için can güvenliği, Kürtler için siyasal statü, Dürziler ve Süryaniler için kültürel varoluş, emekçi halklar için ise sosyal adalet anlamına gelmektedir. Başarısı, yalnızca yeni bir yönetim biçimini değil, yeni bir birlikte yaşama kültürünü de inşa edebilir.

Suriye Alevi direnişinin kaderi, Kürtlerin, Dürzilerin ve baskı altındaki diğer halkların mücadeleleriyle kuracağı ilişkiye doğrudan bağlıdır. Bu mücadelelerin birleşik bir demokratik cephede buluşması, HTŞ ve benzeri siyasal İslamcı akımların etkisizleştirilmesi açısından tarihsel bir zorunluluktur. Ayrı ayrı direnişler bastırılabilir. Ancak birleşik bir halklar cephesi, yalnızca HTŞ iktidarını değil, bölgesel dengeleri de sarsacak bir güç yaratabilir. Bu noktada uluslararası dayanışmanın rolü hayati önemdedir. Dünyanın dört bir yanındaki Alevi topluluklarının, devrimci-demokrat güçlerin ve ilerici insanlığın bu direnişe politik, moral ve örgütsel destek sunması; Suriye’deki Alevi mücadelesini yalnızlıktan kurtaracak, meşruiyetini ve görünürlüğünü artıracaktır.

Suriye’de Alevi direnişinin başarıya ulaşması, yalnızca Suriye’nin gidişatını değiştirmekle sınırlı kalmayacak; aynı zamanda Türkiye’nin siyasal ve toplumsal dengelerini de derinden etkileyecektir. Bu nedenle Suriye Alevi direnişi, Türkiye’de demokratikleşme mücadelesinin de dolaylı ama önemli bir parçasıdır. Çünkü Suriye Alevi direnişinin, bir inanç grubunun hayatta kalma çabasının ötesinde; Ortadoğu’da halkların eşit, özgür ve laik bir gelecekte bir arada yaşayabilmesine zemin hazırlayan bir niteliği var. Bu yönüyle de bu mücadele, mezhepçi karanlığa karşı halkların ortak ışığını temsil etmektedir. Başarısı ise yalnızca sahadaki direnişe değil, bu direniş etrafında örülecek bölgesel ve uluslararası dayanışmanın gücüne bağlıdır.

Kadın Özgürlüğü Olmadan Halkların Özgürlüğü Mümkün Değildir

Suriye’de gelişen Alevi direnişinin taşıyıcı güçlerinden biri kadınlar olmalıdır. Rojava’da Kürt, Ermeni, Süryani, Êzidî ve Arap kadınlar nasıl direnişin öznesi ve taşıyıcı gücü haline geldiyse, Alevi kadınları da Alevi direnişinin hem öznesi hem de kurucu ve taşıyıcı gücü olmalıdır. Bunun başarılabilmesi için Alevi kadınların önüne konulan inançsal ve geleneksel tüm engellerin hızlı ve kalıcı biçimde kaldırılması gerekmektedir. Çünkü Suriye’deki Alevi direnişi, yalnızca inançsal ya da etnik bir mücadele değil; aynı zamanda ataerkil, militarist ve siyasal İslamcı tahakküme karşı bir toplumsal özgürleşme mücadelesidir.

Ortadoğu’da siyasal İslamcı yapılar, en başta kadınları hedef almaktadır. Kadın bedeni, kimliği ve emeği bu rejimlerin ideolojik ve pratik denetim alanıdır. Alevi direnişinin laik, demokratik ve halkların kardeşliğine dayalı karakteri esas alınarak, kadın özgürlüğünün ve kadınların direnişe katılımının önü sonuna kadar açılmalıdır. Suriye Alevi toplumunda kadınlar, yalnızca mağdur değil; direnişin örgütleyicisi, taşıyıcısı ve ahlaki-politik pusulası olmalıdır. Silahsız ama örgütlü direnişin toplumsal meşruiyet kazanmasında, kadınların kitlesel katılımı ve öncülüğü belirleyici bir öneme sahiptir. Bu durum, siyasal İslamcı güçlerin en çok korktuğu şeydir. Tıpkı Rojava’da olduğu gibi, Sahil bölgesinde de mezhepçi ve cihatçı yapılar, örgütlü Alevi kadınının direnişiyle karşı karşıya kalmalıdır.

Kadın özgürlüğü perspektifi, Alevi direnişini Kürt, Dürzi ve Süryani halkların mücadeleleriyle buluşturacak en güçlü ortak zeminlerden biridir. Bu nedenle Suriye’deki direnişin başarısı, kadınların yalnızca katılımıyla değil; direnişin yönünü ve içeriğini belirleyen özne konumuna gelmeleriyle mümkündür.

Kadınların özgür olmadığı bir federasyon da, demokratik bir Suriye de mümkün değildir. Bu nedenle Suriye Alevi direnişi, halkların kardeşliği kadar kadınların özgürlüğü temelinde yükselen bir direniş olmak zorundadır! Bu yönelim, direnişi dar bir kimlik savunmasından çıkarır; onu Suriye’nin geleceğini yeniden kurabilecek bir toplumsal projeye dönüştürür. Bu toplumsal projenin yaşamsallaşması için Suriye Alevi direnişinin taşıyıcı damarlarından biri Alevi kadınları olmalıdır!

Alevilik, devletin belirlediği sınırların ötesindedir!

Kasım 2022’de kurulan Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, Alevilerin taleplerine karşılık vermek amacıyla devlet tarafından oluşturulan bir mekanizma olarak tanıtıldı. Ancak, bu adımın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen Alevi toplumu, cemevlerinin hâlâ ibadethane olarak tanınmamasını ve Aleviliğin resmi olarak tanınmamasını eleştiriyor. Alevilerin temel talepleri; eşit yurttaşlık, inanç özgürlüğü ve cemevlerinin ibadethane statüsünün kabulüdür.

Devletin Alevilik üzerine uyguladığı “böl-parçala-yönet” politikası, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı üzerinden somutlaşıyor. Başkanlık, Türk-İslam vurgusu ile Alevi toplumunun etkinliklerine alternatif düzenlemeler getirmeye çalıştı. Ancak bu girişimler, toplumda karşılık bulmadı ve tepki topladı. Devlet, Aleviliği bağımsız bir inanç olarak değil, İslam içindeki bir mezhep olarak konumlandırıyor.

Başkanlığın son üç yılındaki faaliyetleri, cemevlerinin elektrik ve su giderlerine destek gibi hizmetlerle sınırlı kaldı. Alevi toplumu, bu tür düzenlemelerin, sorunların özüne inmeden yapılan idari düzenlemeler olduğunu savunuyor. Alevilik, hâlâ resmi bir inanç statüsüne kavuşmadığı gibi zorunlu din dersleri de devam ediyor. Bu durum, Alevilerin eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin göz ardı edildiğini gösteriyor.

Alevi inanç önderlerinin sosyal güvenceye ihtiyacı olduğu belirtilse de, bu yaklaşımın Aleviliğin tarihî ve toplumsal yapısıyla örtüşmediği ifade ediliyor. Alevi toplumunun bir kesimi, inançlarının devletten bağımsız olduğunu vurguluyor ve bu bağlamda “Devlete bağlı dede, yol süremez” ifadesi dikkat çekiyor. Üç yılın ardından, Alevilik neden hâlâ tanınmıyor, cemevleri neden ibadethane sayılmıyor gibi sorular yanıtsız kalmaya devam ediyor.

DAD’lı kadınlar, 10 Ocak Kadın Mitingi’nde buluşalım çağrısı yapıyor

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Eş Genel Başkanı Mercan Gül ve Genel Merkez Yöneticisi Nebat Çelik, 10 Ocak Cumartesi günü Ankara Tandoğan Meydanı’nda gerçekleştirilecek Kadın Mitingi’ne katılım çağrısında bulundu. Kadınlar, saat 11.00’de Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünde toplanarak, miting alanına geçecekler.

Mercan Gül, kadınların bir araya gelerek güçlerini birleştirmelerinin önemine dikkat çekti. Gül, “Biz DAD’lı kadınlar olarak, özgürlüğümüz ve eşitliğimiz için orada olacağız. İstanbul Sözleşmesi’nin yasaklanmasına ve kadın katliamlarına karşı sesimizi yükseltmek için 10 Ocak’ta mitingde buluşalım” dedi.

Nebat Çelik ise, kadınlar üzerindeki baskı ve zulme dikkat çekerek, “Yüzyıldır süregelen bu zulme son vermek için bir araya geliyoruz. Kadınlar nerede bir araya gelirse, orada güzellik yaratılır. Umudumuz kadınlardır. Bu yüzden, 10 Ocak’ta Tandoğan Meydanı’nda buluşarak sesimizi yükseltelim” ifadelerini kullandı.

Alevi Hukuku, Tarihsel Dışlanma ve Eşit Yurttaşlık ERDAL KILIÇKAYA

Alevilik, çoğu zaman yalnızca bir inanç ya da kültürel kimlik olarak ele alınsa da tarihsel olarak etik, toplumsal ve hukuksal boyutları olan bir varoluş biçimidir. Alevi toplulukları, yüzyıllar boyunca devletin dışında ama toplumun içinde işleyen, rızaya ve kolektif belleğe dayalı özgün bir hukuk sistemiyle yaşamlarını sürdürmüştür. Cem erkânı, ikrar, rıza ve düşkünlük gibi mekanizmalar bu sistemin temelini oluşturur. Alevi hukukunda ahlak, inanç ve hukuk birbirinden ayrılmaz. Yaptırımın amacı cezalandırmak değil, toplumsal dengeyi ve birliği yeniden kurmaktır. Bu yönüyle Alevi hukuku, merkezi otoriteye dayalı ceza anlayışından farklı, onarıcı bir adalet fikrine dayanır.

Bu özgün toplumsal yapı, aynı zamanda Alevilerin tarihsel dışlanma deneyimiyle şekillenmiştir. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Aleviler, resmi din anlayışı tarafından dışlanmış, baskı, kıyım ve inkâr politikalarına maruz kalmıştır. Bu dışlanma yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı kalmamış, hukuki düzenlemelere, tarih yazımına ve kurumsal yapılara da yansımıştır. Alevilik çoğu zaman ya yok sayılmış ya da “düzeltilmesi gereken” bir inanç olarak tanımlanmıştır. Modernleşme ve merkezileşme süreçleriyle birlikte homojen toplum hedefi, Alevileri daha da görünmez kılmış; Cumhuriyet döneminde laiklik ilkesi ise çoğu zaman inançlar arasında eşitlik üretmek yerine, devletin dini tanımladığı ve denetlediği bir mekanizmaya dönüşmüştür.

Bugün gelinen noktada yaşanan anayasal ve hukuksal kriz, Alevilerin eşit yurttaşlık talebini daha da yakıcı hale getirmektedir. Hukukun bağlayıcılığını yitirdiği, yasaların iktidarın iradesine tabi kılındığı bir ortamda bu talep, yalnızca bir kimlik meselesi olmaktan çıkmış; hukuk devleti ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Aleviliğin “bilinmeyen bir inanç” olarak tanımlanması ve devlet eliyle araştırılması gereken bir alan gibi sunulması ise, tanıma iddiası altında yeni bir kurumsal dışlama üretmektedir.

Buna karşılık Alevi deneyimi, yalnızca bir mağduriyet anlatısı değil, rızaya dayalı toplumsal sözleşme anlayışı, çoğulculuğu esas alan etik yaklaşımı ve merkezi otoriteye mesafeli yapısıyla demokratik bir gelecek için güçlü bir düşünsel zemin sunmaktadır. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesi, bu ülkede hukukun, demokrasinin ve adaletin herkes için geçerli olup olmayacağına dair temel bir sınav olmaya devam etmektedir.

2026’ya Dair Gönül Dileği

İnancı ve kimliği ne olursa olsun herkes için fırsat eşitliğinin sağlandığı, hukukun toplumun güvencesi olduğu, rızanın, adaletin ve vicdanın siyasetin merkezine yerleştiği bir demokratik geleceğin mümkün olduğuna inanıyoruz.

2026 yılına girerken barışın, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın ertelenen vaatler olmaktan çıkmasını diliyoruz.

Yeni yılda aşkınız cemaliniz, yolunuz rızanın ve adaletin ışığı olsun

Aşk ile.

Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.

Erdal Kılıçkaya: Alevi Hukuku, Tarihsel Dışlanma ve Eşit Yurttaşlık – Alevilerin Sesi

Tülay Hatimoğulları: Suriye’deki Alevi kardeşlerimizin yanındayız!

Tülay Hatimoğulları, DEM Parti Eş Genel Başkanı olarak partisinin Meclis Grup Toplantısı’nda Suriye’deki Alevi soykırımına dikkat çekti. Hatimoğulları, Alevi katliamına sessiz kalanların büyük bir suç işlediğini vurgulayarak, “Suriye’deki Alevi canlarımız yalnız değildir. Bizler burada ve dünyanın her yerinde sesiniz, soluğunuz olmaya devam edeceğiz” dedi.

Hatimoğulları, konuşmasında 1 Ocak’ta hayatını kaybeden gazeteci Hüseyin Aykol’u anarak, Aykol’un Türkiye’deki Kürt ve devrimci hareketlerin buluşma noktası olduğunu ifade etti. Ayrıca, 4 Ocak 2016’da Silopi’de katledilen üç Kürt kadın aktivisti de andı. Hatimoğulları, bu kadınların özgür yaşam mücadelesinin savunucuları olduğunu belirterek, kadın özgürlük mücadelesinin daha da güçleneceğini vurguladı.

Türkiye’de barış ve demokrasi mücadelesine de değinen Hatimoğulları, mevcut iktidarın barış sürecine yönelik belirsizlikler yarattığını ve bu durumun toplumsal beklentileri karşılamadığını dile getirdi. “Barış, bir hükümet politikası olmanın ötesinde, Türkiye’nin ortak geleceğini kurma meselesidir” diyen Hatimoğulları, iktidara ve muhalefete barışın önemini hatırlattı.

Hatimoğulları, Suriye’deki Alevi ve Kürt halklarının yaşadığı zorluklara değinerek, “Mevcut geçici yönetimin tekçi, mezhepçi yapısının farkında değil misiniz?” diyerek, bu koşullar altında teslimiyetçi bir anlayışla çözümler aramanın yanlış olduğunu ifade etti. Suriye’nin demokratikleşmesinin önemine vurgu yaparak, Türkiye’nin bu sürece destek vermesi gerektiğini belirtti.

Son olarak, Hatimoğulları, IŞİD tehdidinin ciddiyetine dikkat çekerek, bu tehdidin üstesinden gelmenin tek yolunun adil bir kardeşlik hukukunun tesis edilmesi olduğunu söyledi. “IŞİD karanlığını ancak demokrasi ışığıyla söndürebiliriz” diyerek, barış ve demokratik süreçlerin önemini bir kez daha vurguladı.

Suriye’de Alevi katliamı sürüyor: Masum siviller ve bebekler tehdit altında!

Suriye’de Alevi nüfusun yoğun olduğu bölgelere yönelik saldırılar artarak devam ediyor. Tarsus; Suriye Alevi Soykırımına Hayır İnisiyatifi Sözcüsü Emin Mustafa Doğru, bu saldırıların bir soykırım olduğunu vurgulayarak uluslararası dayanışmanın önemine dikkat çekti. Doğru, Alevi toplumu olarak daha örgütlü bir mücadele vermeleri gerektiğini belirtti. 2011 yılında yaşanan olaylara karşı duyarsız kalınmaması gerektiğini ifade eden Doğru, “Devlet sistemi çöktüğünde, sadece Aleviler değil, tüm azınlıklar benzer tehditlerle karşılaşabilir” dedi.

Tarsus Musalla Mahallesi Muhtarı Emrah Kara ise Suriye’de bebeklerin dahi hedef alındığını belirterek, bu durumun bir neslin yok edilmesine yönelik sistematik bir saldırı olduğunu söyledi. Kara, bu katliamların insanlık adına kabul edilemeyeceğini ifade ederek, vicdan sahibi herkesi bu zulme karşı durmaya davet etti. “Bir bebeğin katledilmesine seyirci kalıyorsanız, bu hepimizi ilgilendiriyor” diyen Kara, mücadeleye devam edeceklerini vurguladı.

Alevi toplumu ile diğer azınlıkların yaşadığı tehditlerin ciddiyetine dikkat çeken Doğru, dünyanın dört bir yanındaki Alevilerin bu duruma duyarsız kalmadığını, hak talep etmek için sokaklara çıktıklarını belirtti. Suriye’de yaşananların uluslararası alanda soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Doğru, “Suriye halkı ne kadar örgütlü ve güçlü olursa, biz de o kadar güçlü destek sunarız” dedi.

Aleviler, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısını kınadı!

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ören ve Dedeyazı şubeleri, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarına karşı ortak bir basın açıklaması yaparak, “Latin Amerika halklarına yönelik sürdürülen bu saldırganlık, insanlık tarihi açısından bir utançtır” ifadelerini kullandı. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılmasını kabul edilemez bulduklarını vurgulayan dernek, bu tür eylemlerin durdurulması gerektiğini belirtti.

Basın açıklamasında, “Katil ABD Venezuela’dan defol”, “Venezuela halkı yalnız değildir”, “Yaşasın enternasyonal dayanışma” gibi sloganlar atıldı. Açıklamaya, CHP, DEM Parti, EMEK PARTİSİ ve SOL Parti gibi çeşitli siyasi partilerin temsilcileri de destek verdi.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Merkez Denetleme Kurulu Başkanı Mazlum Köse, ABD’nin emperyalizminin Latin Amerika halklarının iradesini hiçe saydığını, bu durumu kabul etmenin mümkün olmadığını ifade etti. Köse, “Yıllardır ekonomik yaptırımlarla açlığa mahkûm ettiği Latin Amerika halklarına yönelik bu saldırganlık, insanlık tarihinde bir utançtır” dedi.

Köse, ABD’nin Venezuela’ya yönelik tutumunun, dünyadaki diğer coğrafyalarda sergilenen ikiyüzlü ve kanlı politikalarla benzerlik gösterdiğini belirtti. Ayrıca, Ortadoğu’daki cihatçı çetelere sağlanan desteğin Alevilere yönelik katliamların sorumlularından biri olduğunu da hatırlattı. “Emperyalizm nerede varsa, orada kan, yıkım ve katliam vardır” diyen Köse, Aleviler olarak tarih boyunca mazlumların yanında durduklarını vurguladı.

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırılarını kınayarak, halkların eşitliğini ve inanç özgürlüğünü savunma kararlılığını dile getirdi. Açıklamada, zulme karşı direnişin inançlarının temel düsturu olduğu ifade edildi.

Kadim Alevi Toplumu İç Asimilasyonu Durdurmalı! İMAM CANPOLAT

Elbette devletli sistemler, Alevi toplumunu asimilasyon kıskacına yeni almadı, hatta bugünkü uygulamaları dikkate aldığımızda asimilasyonu da geride bırakan, kültürel ve inançsal soykırımla izah etmek daha doğru olandır. Özelde Ra Haq, genel anlamda bütün Kızılbaş Alevi toplulukları böyle bir tehdit altındadır.

Bu makalenin esas konusu devletli sistemlerin Aleviliğe karşı uyguladığı asimilasyon politikalarından ziyade, Alevi kurumlarında iç asimilasyona yol açan sorunlar oluşturacak. Buna zülfü yâre dokunmak da diyebiliriz.

Ra Haq inanç toplulukları, toplumsal inşaların gelişmesiyle birlikte yaşam bulan, deyim yerindeyse ilk itikat/inanç içerikli felsefi bir yaşamı örgütleyen toplumsal birimin inancı olarak vücut bulur.

Faşist 12 Eylül darbesine karşı Alevi toplumu örgütleniyor!

12 Eylül 1980 darbeci generaller, Dersim’i merkeze alarak Alevi kasaba ve köylerine cami yaptırdı. Alevi toplumuna camiye gitmeyi dayattı, sayıları binlere varan ilkokul çağındaki erkek çocukları zorla alarak imam hatip okullarına götürdü. Sivas-Madımak ve İstanbul-Gazi’de olduğu gibi zaman zaman da katliamlar yaptı.

Alevi kurumlaşmaları ağırlıklı olarak 1990’lı yılların başında devletin bu politikalarına karşı gelişti. Alevi toplulukları, varlığını sürdürmek için farklı isimler altında dernekler, vakıflar, federasyonlar kurdular.

Bir bütün olarak Alevi kurumları, yazarları, sanatçıları, ozanları, akademisyenleri, anaları ve pirleri son 45-50 yıllık bir süreci değerlendirmesi gerekir. Yarım asırlık süre içerisinde Alevi toplumu ne kaybetti ne kazandı? Hangi sürekten olursa olsun bütün Alevi kurumları bu 50 yıllık süreci değerlendirmelidir. Alevi kavramıyla ifade etmek gerekirsek; “Dara Durma, Özünü Dara Çekme” sürecinden geçmelidir.

Konunun anlaşılması açısından ifade etmek gerekirse, Alevilik 50 yıl önce hem ahlaki hem itikat hem sosyal yaşam hem de siyasal anlamda bu kadar dejenere durumu yaşamıyordu. Alevi toplulukları 50 yıl önce kadim geleneğe daha bağlıydı, sosyal yaşamda daha fazla kadim geleneği yaşatıyordu, vb.

Bugün neden zayıfladı? O zaman bunun nedenlerini sorgulamak gerekir.
Devletin Alevi toplumuna yaklaşımı mı, yoksa Alevi kurumlarında izlenen siyaset mi, geliştirilen pratikler mi bu duruma yol açtı?

Devletli sistemlerin baskı ve fiziki katliamları geride bıraktığımız yüzyıllarda daha acımasız ve yoğundu. Ama Alevi toplumu yine de kadim inancını daha çok sözlü olarak günümüze taşıdı. Bunda en büyük pay ocaklar, ziyaretler, (Jar u Dar) ve aşiretsel yapılarındır.

Bugün fiziki katliamlar Dersim’de (1937-1938) olduğu gibi yoğun ve büyük değildir, ama dağılma, bozulma, başkalaşma daha fazla gelişmiştir. Bugün fiziki katliamlardan daha çok kültürel ve inançsal asimilasyon gelişiyor ya da gelişmiş, esas tehlikeyi bu oluşturuyor.
Bir toplum fiziki katliamlardan geçtikten bir süre sonra yaralarını sarabilir, yaşadığı acıları aşabilir ve tekrar kendi inancını, kültürünü yaşayabilir, ancak kültürel ve inançsal soykırımdan geçirildi mi bir daha eski inancına ve kültürüne kavuşamaz.

İlk önce, analar, pirler ve Alevi kurumları gelişen asimilasyon sonucu inancımızın nasıl bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu görmeli, bu tehlikenin uzun vadede nelere yol açacağının farkına varmalılar, sonra ise iç asimilasyonu durdurtmak, önüne geçmek için hangi adımların öncelikli olduğuna karar vermeliler.

İç asimilasyon nasıl gelişiyor? Birlikte hatırlayalım!

Kurumlarımızdaki işleyişler kurumsal değil, sistemsel değil, toplumsal örgütlülüğü geliştirmiyor.

Her şeyden önce inancımızı gelecek kuşaklara taşımada oldukça yetersiz, yarattığı boşluklar sonucu gençlerimiz başka inançlara/dinlere kayıyor.

Bugün hiçbir kurumumuz Rıza Toplumu yaratmayı hedeflemiyor, bu doğrultuda karar alanlar vardır, ancak pratikleşme yok denecek kadar azdır. Rıza toplumunda hiç olmaması gereken kayırmacılık, ayrımcılık, kadın erkek can olma yerine cinsiyetçilik yaygındır.

Musayıplık, kirvelik gibi temel kurallar yok denecek düzeye varmıştır.

Pir talip ilişkisinde yaşanan dejenerasyon, maddiyatçılığın öne çıkması, daha da vahimi, bazı kurumlarda rantçılık gelişmiştir.

Aleviler yaşadıkları sorunları kendi kuralları ile kurullarında çözme yerine devletli sistemlerin mahkemelerini tercih eder duruma gelmişlerdir.

Kadim Alevi kavramları yerine yabancı kavramların kullanması çok yaygınlaşmış, ibadetimiz giderek anadilinden uzaklaştırılıyor.

Cemlerimizde inancımızın kuralları uygulamada bir hayli aşınma yaşanıyor, “halka namazı” diye bir yabancı ritüel ibadetimize dahil edilmek isteniyor.

Devletli sistemlerin sofrasına oturanlardan “pirlik” yapanlar var. Bu kadar büyük asimilasyon karşısında analarımız, pirlerimiz ve kurumlarımız neden seyircidir? Buna, devletin görevlendirdiği gri pasaportluları da eklemek gerekiyor.

Bu kadarı yeterli, ama sizler bu saydıklarımızın üzerine daha çok sorun ekleyebilirsiniz.
Tabi, çözüme yönelik adımları atmak için bir yol ve yöntem geliştirilmelidir.

Örneğin; iç asimilasyonu önlemek için her kurumdan yetkin ve yetkili ana, pir, yönetici, akademisyen, ozan vb kişilerden bir heyet oluşturarak adım atılabilir.

Alevi kurumlarının ezici çoğunluğu adında “Kültür Merkezi” ibaresi geçiyor bu doğru bir adlandırma değil, kaldırılmalıdır. Alevi inanç kurumları kendini “kültür merkezi” diye tanımlarsa, devlette sizi kültür bakanlığına bağlar. Elbette devletin böyle bir hamle yapmasına Alevi kurumları yol açmadı, bunu biliyoruz, ama bir zaafı düzeltme zamanı çoktan gelmiştir.

Bu düşünceler karşısında sizler ne düşünüyorsunuz?

6 Ocak 2026