Ana Sayfa Blog Sayfa 418

Hastanede tecavüze uğrayan kanser hastası hayatını kaybetti

Ege Üniversitesi Hastanesi’nde yoğun bakım ünitesinde tedavi gören kanser hastası N.C.’nin aynı hastanede çalışan E.K. isimli hemşir tarafından tecavüze uğradığı ortaya çıktı. N.C dün hayatını kaybetti

İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Yoğun Bakım Ünitesi’nde tedavi gören kanser hastası N.C’nin., hastanede çalışan E.K. isimli hemşir tarafından tecavüze uğradığı ortaya çıktı.

Fail tutuklandı

17 Mayıs günü yaşanan ve hastanenin güvenlik kameralarına yansıyan görüntüler sonucunda açığa çıkan tecavüzün faili E.K., gözaltına alındı. Polis merkezindeki ifade işlemlerinin ardından Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği’ne götürülen fail E.K., adliyeye sevk edildi.

E.K., çıkarıldığı hakimlikçe tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Disiplin soruşturması başlatıldı

Öte yandan olayın ardından Ege Üniversitesi Hastanesi yönetimi tarafından yoğun bakım hastasına yönelik tecavüz suçuna ilişkin fail E.K. hakkında disiplin soruşturması başlatıldığı kaydedildi.

Hayatını kaybetti

Kanser hastası N.C., ise dün hayatını kaybetti. Otopsi işlemlerinin ardından N.C.’nin cenazesi ailesi tarafından alınarak, Buca ilçesindeki mezarlığa götürülerek defnedildi.

Kaynak: JinNews

#Hastanede #tecavüze #uğrayan #kanser #hastası #hayatını #kaybetti

Sancar: Mevcut rejimi bir seçenek olarak görmüyoruz

HDP Genel Başkanı Mithat Sancar, katıldığı TV programında ‘Biz mevcut rejimi bir seçenek olarak görmüyoruz dolayısıyla diğer seçeneği tercih ediyoruz’ dedi ve halkı sandığa gitmeye çağırdı

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, katıldığı bir TV programında Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın Millet İttifakı Cumhurbaşkanı Adayı ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na desteğini açıklamasının ardından gündeme gelen konuları ve ikinci tur seçimini değerlendirdi.

Sancar, dün geceden itibaren başlayan toplantıların ardından açıklama metnini değerlendirerek basın toplantısı yaptıklarını söyledi. Özdağ ve Kılıçdaroğlu arasında imzalanan protokolün 4. maddesi ve genel havası hakkında bir değerlendirme yaptıklarını belirten Sancar, “En çok gündeme gelen konu kayyım meselesi. Biz kayyım meselesini bir demokrasi meselesi olarak görüyoruz. Burada herhangi bir yumuşamayı elbette çok ciddi biçimde reddederiz. Kayyıma karşı çıkmayan bir anlayışın demokrasiyle bağdaşmadığı ortada” ifadelerini kullandı.

Tuzaklar da var

Sancar, “Kayyım uygulamasına itirazımızı yıllardır sürdürüyoruz” diyerek şunları belirtti: “Meseleyi seçime nasıl bağlayacağımızı da tartışmamız gerekiyor. Bu sistemin ikinci seçimi ikinci tura kalınca nasıl acayipliklerle karşılaştığımız ortada. Tabii ki tuzaklar da var. Türkiye felaketlerin eşiğine gelmiş durumda. Demokrasinin çöktüğünü kimse inkar edemiyor. Hukuk dediğimiz şey artık yok, yargı bağımsız değil, ekonomide de büyük çöküş var ayrıca. Kriz yumuşak bir ifade olarak kalıyor. Bu bir çöküş ve halkı eziyor. Biz bu rejime karşıyız bu çok açık. Bu durumda nasıl bir karar alacağımızı da bu verileri ortaya koyarak tartıştık.

Pervin başkanın okuduğu metin bizim ortak metnimiz. Bu hepimizin görüşünü yansıtıyor.”

Devlet görevlisinin atanması kabul edilemez

Sadece terörle değil herhangi bir suçla ilişkisine dair mahkeme kararı olan bir görevlinin görevden el çektirilmesi anlaşılır bir durumdur. Esas mesele şudur, bir de belediye meclisi diye bir organ var. Halk belirliyor. Şimdiki sistemde yargı kararı beklenmiyor. Bu zaten felaket bir sitem ve halk iradesinin gaspıdır. Protokol metninde olan şeyi de ikiye ayırabiliriz. Yargı kararı varsa, başına şöyle eklense çok daha doğru olur: ‘Bağımsız ve tarafsız hale getirilmiş yargı tarafından.’ İkincisi, devlet görevlisinin atanması asla kabul edilemez. Belediye meclisi de parlamento gibi temsili bir organdır ve yeni birini seçer. Bu protokolde yok. Ancak buna bakarak seçim tercihimizi değiştirmemize gerek yok. Kayyım sistemini getiren bu iktidardır. Tek adam rejimi dediğimiz şey bir kayyım rejimidir. Bu seçim referandum niteliğindedir. İki seçenek var önümüzde. Toplumda ciddi bir değişim arzusu ve iradesi var.

Mevcut rejim bir seçenek değil

Toplumda değişim arzusunun ortaya çıkması bütün kesimlerin aynı noktada buluşması anlamına gelmiyor. Biz de diyoruz ki, ilk tur seçimlerine baktığımızda, seçime katılan yurttaşların yarısından fazlası, bütün hile hurdaya rağmen bir değişim iradesini ortaya koymuştur. Her bir gerekçeyi biri ideolojik kalıba sıkıştırmak siyaseti doğru okumayı zorlaştırır. Bizim görevimiz bu değişim arzusunun demokratik bir odağa yönelmesidir. Yani ortak paydanın demokrasi olması. HDP ve Yeşil Sol Parti, toplumsal itirazları demokrasi ve özgürlük potasında ne kadar mümkünse o kadar buluşturmak ister. Bizim iki seçeneğimiz var. Türkiye’yi felaketlere sürükleyen, çöküş yaratan iktidar ve seçim. Diğeri ise toplumsal değişim isteği. Şu anda yarışa giren bir mevcut rejim, iki toplumsal değişim isteği. Biz mevcut rejimi bir seçenek olarak görmüyoruz dolayısıyla diğer seçeneği tercih ediyoruz. Tercihimiz toplumsal değişim istediğinin demokrasi ve özgürlük yönünde ele alınmasıdır.

Çok yönlü bir propaganda altındayız

Kafa karışıklığı bizim seçmenimizin kendi kendine içine düştüğü bir durum değil. Çok yönlü bir propaganda altındayız. İktidarın pompaladığı bir propaganda var zaten kafa karıştırmak için. Sürekli çalışıyorlar. Onların troll ordusunun zeka seviyesi düşük olsa da çok güçlüler. Rakibiniz zeki olsa memnun olursunuz öyle değil. Kötücüllükle ve zekayı devre dışı bırakan bir yaklaşımla hareket ediyorlar.

Bu sistem değişmeli

İstediğimiz orana ulaşamasak da en azından bir hedefimize ulaştık: Erdoğan’ı seçtirmemek. Herkes teslim eder ki bu bizim mücadelemizle olmuştur. Şimdi biz istiyoruz ki bu hedefimizi sonuca ulaştıralım. Mücadelemiz tartışmasız sürüyor ancak stratejik hedefimize seçim için kilitlenmek zorundayız. Meclis aritmetiğinde istediğimiz hedefe ulaşamadık. Eğer şu andaki Meclis çoğunluğu ortadayken Erdoğan kazanırsa bu ucube sistem tamamen yerleşir. Yozlaşmış, rantçı sömürü sistemi iyice yerleşir. Kadınlara karşı ayrımcı, şiddet ortamını bizatihi yaratan bu sistem yerleşecek. Yaşadığımız bu pahalılıkta çocuğuna yiyecek bir şey alamayan, besleyemeyen milyonların daha da artacağı sistem yerleşecek. Bir avuç yandaşın, rantçının sermayedarın zenginliğine zenginlik kattığı bu sistem yerleşecek. Bu sistem değişmeli. O nedenle biz tercihimizi rejim değişikliğinden, bu rejimi durdurmaktan yana kullanıyoruz. Sandıklara mutlaka gitmek gerekiyor.

Kara propagandaya rağmen buradayız

Türkiye toplumunda Kürt sorunun çözümsüz bırakılmasının yarattığı derin travmalar var. Mesela Selahattin arkadaşımız hakkında neler söylediler. Provokasyonları da eklememiz gerekiyor. Kara propaganda somut bir kaygıya dönüştürülüyor. Bu hem iktidar seçmenini konsolide etmek hem de muhalefetin özgüvenini yerle bir etmek gibi bir amaç taşıyor. O kadar kara propagandaya rağmen işte buradayız biz. Türkiye’nin değişim umudu olmayı sürdürüyoruz. Türkiye bugün geleceğe dönük umutlu dönüşüm için bir atmosfer yaşıyorsa ilkeli, demokratik ve şeffaf siyaset sayesindedir. Böyle hareket ettiğimizi söyleyeyim. Böyle hareket edince iktidarın kara propaganda yöntemini de etkisiz hale getirebilirsiniz.

İrademizi kullanalım

Bu rejim değişecek, açık. Lütfen herkes sandığa gitsin. Bu domokratik sorumluluktur. Demokratik sorumluluktan da öte, bu ülkede yaşayan ve gelecekte yaşayacak kuşaklara karşı bir insani sorumluluktur. İrademizi kullanalım ve koruyalım. Umut asla tükenmez, asla bırakılacak bir şey değildir. Umutsuzluk ve çaresizlik duygusu en büyük tuzaktır. Çare bizatihi sizlersiniz. Onun için sandığa gidiyoruz ve bu rejimi değiştiriyoruz..”

HABER MERKEZİ

#Sancar #Mevcut #rejimi #bir #seçenek #olarak #görmüyoruz

Cehennemin kapılarını Kürtler kapatacak!

Kemal Can ile seçimlere iki gün kala siyasetin dilini, yürütülen kampanyayı ve milliyetçilik yarışını konuştuk: Kapılarının kapatılması gereken cehenneme ilişkin deneyim Kürt seçmende, HDP seçmeninde çok daha canlı. Çünkü Kürt seçmenin o cehennemin neye mal olduğu, kendisi için ne anlama geldiği konusundaki fikri daha somut

Nezahat Doğan

Türkiye ikinci kez sandık başına gidiyor. 28 Mayıs cumhurbaşkanlığı seçimleri artık bir referanduma dönüştü. AKP-MHP iktidarının dindar, muhafazakâr, milliyetçilik üzerine kurduğu bloku ile keskin bir milliyetçilik ve seküler milliyetçilik siyasetinin yarışına döndü. Bu süreçte “Erdoğan’ın Kürtleri Yeşil Sol Parti üzerinden kriminalize etmeye yönelik milliyetçi algı politikası, seçimi kazanmaya yönelik makyavelist bir politika mı, yoksa daha derin bir amacın aracı mı?” sorusu önem kazanıyor.

İktidar Kürtleri anahtar olmaktan çıkarmayı hedefleyen ve milliyetçiliği esas alan bir politika yürütürken, Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçim öncesi söylemini milliyetçilik üzerine yoğunlaştırması da dikkat çekiyor. Milliyetçilik siyasetini en etkili biçimde değerlendiren ve yorumlayan gazetecilerden Kemal Can’a göre, Kılıçdaroğlu’nun bu politikası, kendini mecbur hissettiği hamlenin hızlı sonuç alma ihtiyacına dayanıyor. Kemal Can, Kılıçdaroğlu’nun bu stratejisinin “eksiğini kolay etki yaratabileceği taraftan tamamlama, diğer kısmın da bu kararlılıkta devam edeceği ya da oradaki firenin daha az olacağı konusunda varsayım üzerine yürüdüğünü” dile getiriyor. Bu seçim öncesi belki de cennetin kapılarını açmadan önce, cehennemin kapılarını kapatmak gerekiyor. Kemal Can ile seçimlere iki gün kala siyasetin dilini, yürütülen kampanyayı ve milliyetçiliği konuştuk.

  • 14 Mayıs geride bıraktık. Seçmen partilere ne mesaj verdi? Toplumun sorunları esas alınıp buna göre bir politika mı yürütüldü? Nasıl bir okuma yapmak lazım ve gerektiğince yapıldı mı?

14 Mayıs seçimlerinin bu iktidarın kaderini belirleyecek bir referandum ve en kritik seçim olarak kodlandığını biliyoruz. Bu seçimde ne muhalefet cephesinin politik aktörleri ne de seçmen asıl soru olarak bunu gündemine alamadı. Ya da iktidar denklemin burada kurulmasına izin vermeyecek bir kampanya yürüttü diyebiliriz. Muhalefet cephesinin neredeyse bütün aktörleri Erdoğan iktidarının devamıyla ilgili bir referandum durumunu, yani bugün ikinci tur için slogan haline gelen “karar ver” sorusunu seçmene taşımakta zorlandı.

  • Neden ve nasıl zorlandı?

İki nedenle zorlandı. Birincisi, bütün aktörler gelecekteki pozisyonlarını ve güç paylaşımını merkeze alan bir siyaset yürüttüler. Muhalefet altılı masanın içinde, muhalefet ittifakları arasındaki ilişkide, bu seçimin anahtarı kim olacak tartışmalarında ve kazanacak aday mücadelesinde tüm aktörler bu seçimden sonrasını hesaplayarak pozisyon almaya çalıştılar. Seçmen de büyük ölçüde bundan etkilendi. İktidar ise daha homojen kampanya yürüttü. Bir taraftan muhalefetin bu zaafına doğru hamle yaptı ve kara propaganda kurdu. İkincisi de “benle tamam ya da devam kararını verin” sorusunu kendi tarafında hâkim kılabildi. Bence seçimin resmini oluşturan ana mesele buydu. Muhalefet cephesinde de özellikle “belirleyici aktör kim olacak” tartışmasındaki mücadele iktidar açısından onları kolay hedef haline getirdi. Gerek Muharrem İnce etrafında toplanan daha sonra da Sinan Oğan etrafında toplanan, bir kısım oyun katılım zafiyetiyle sandığa gitmemesi şeklinde de oluşan milliyetçi seçmen tepkisinin asıl meselesi “Kürtler mi belirleyici olacak, milliyetçiler mi belirli olacak, ya da HDP mi belirleyici olacak?” tartışmasına sıkıştı.

  • Bu şuna mı dönüştü. Kürtleri anahtar alandan çıkarıp orayı milliyetçiliği oturtmaya mı dönüştü?

Böyle bir reaksiyon oyunun biriktirilebildiğini birinci olarak sonuçlardan anlıyoruz. İktidarın tam da buraya yüklenerek gerekirse montaj kasetlerle bu soruyu muhalefet seçmeninin kafasında oluşturmaya çalışması da bunun göstergesi. Ama daha çarpıcı bir gösterge Sinan Oğan bu seçimin sonrasında aldıkları sonucu tarifinde ortaya çıkıyor: Birincisi “HDP’yi anahtar rolden indirdik, milliyetçileri anahtar role çıkardık” ifadesi, ikincisi “milliyetçi seçmeni görünür hale getirdik” sözü, üçüncüsü “bizim söylemlerimizi herkes herkesin kabul etmesini sağladık” cümlesi. Bu temel motivasyon… Diğer taraftan bu Ümit Özdağ’ın söyleminde, şu anda yapılan bağımsız değerlendirmelerde, milliyetçilik yükseliyor iddiasını desteklemek için benzer biçimde kullanılıyor.

  • Milliyetçilik öne çıkarıldı şimdi de olabildiğince pompalanıyor mu?

Milliyetçiliğin şöyle bir özelliği var. Milliyetçilik zorda kalanın, kısa ve eksik kalanın hemen müracaat edip takviye almasına çok uygun bir siyasi alan. Hem sembolleri itibariyle, hem de taban dinamikleri nedeniyle. Bunun en çarpıcı örneğini Erdoğan 2015’de iktidarını kaybettiğinde hemen milliyetçi desteğe sarılmasında ve iktidarını kurtarmasında görüyoruz. Milliyetçilikte hem oradaki aktörlerin, hem de oradaki seçmenin özellikleri açısından kendini gösterme, cazip ortak olma ve belirleyici ortak haline gelme motivasyonu çok belirleyici. Oradaki aktörler genellikle böyle hareket ediyor. İkincisi taban rasyonel gerekçelerden çok duygusal semboller ya da kışkırtmalara daha açık. Çok kolay etki yaratıp o etkinin dönüşünü almak mümkün oluyor milliyetçi seçmende. Sonuçta iktidar tarafında da muhalefet tarafında da zora düşen, sıkışan, eksik ve kısa kalanın ilk sarıldığı yer milliyetçilik oluyor.

  • Cumhur İttifakı’nda dindarlık, muhafazakârlık ve milliyetçilik tabanı var. Millet İttifakı’nın bloğunda da CHP dışında milliyetçilik ağırlığı var görünüyor. Her iki tarafta milliyetçiliğin yükseltildiği yerde İslamcılık dışına çıkıp milliyetçilik temeline mi oturuyor?

Milliyetçi yükselişten bahsediliyor ama sayısal olarak baktığımızda böyle bir tablo yok. Sadece geçtiğimiz seçimle bile kıyaslansa, kendisine milliyetçi diyen partilerin oyu üç aşağı beş yukarı aynı seviyelerde. Birinde yüzde 21, şimdi üç parti halinde yüzde 21,5 gibi.. MHP bir önceki seçimde yüzde 11 oy almıştı. O zaman da sürpriz bir sonuç olarak görülmüştü. Sayısal bir büyümeden bahsetmiyoruz. Ama buna karşılık yine yalnızca son seçimde ortaya çıkmayan ve bir süredir yürürlükte olan etkinlik, görünürlük ve belirleyicilik üstünlüğü var.

Hem iktidar hem muhalefet tarafında görünürlüğü artan, iddiası artan, belirleyiciliği olan ya da belirleyicilik talebi artan milliyetçiliğin olması tabii ki toplam olarak milliyetçiliği daha etkili ve görünür hale getirdi

  • Peki, bu neden kaynaklanıyor?

Burada iki neden var. Birincisi 2015’de Erdoğan’ın iktidarını kurtarmak için milliyetçiler ve Bahçeli ile kurduğu yeni ittifak. Bu yeni ittifakta senelerdir konuştuğumuz gibi milliyetçilik oransal olarak çok daha büyük etki sahibi. Yani oy yüzdesinin çok üzerinde politik etkinlik ve belirleyicilik kazanmış durumda. Neredeyse iktidarın siyasi rotasını ve ideolojik çizgilerini tamamen milliyetçilik belirliyorlar. Bu seçimlerde de Erdoğan, kendi kampanyasını yapmaktan çok neredeyse MHP’ye çalışan milliyetçi bir kampanya yürüttü. Oradaki refleksi, kendisinden kaçan oyun MHP tarafından tutulması arzusuydu. Belki de MHP’nin kendi adıyla seçime girmesinde çok da büyük reaksiyon göstermemesinin nedeni buydu. O zaman “Erdoğan neden bunu kabul ediyor?” sorusu tartışılıyordu. İşte bu sorunun yanıtında tam da bu refleksin ve öngörünün payı olabilir. Bu yüzden milliyetçiliğin senelerdir iktidar tarafında kendi oy oranın üstünde bir belirleyicilik kazandığını ve bunun devam ettiğini görüyoruz. 2017’den sonra benzer tablo muhalefet kanadında da ortaya çıktı. İyi Parti MHP’den ayrılıp muhalefet bloğunun önemli bir aktörü haline geldiğinde, 2019’da bu sayede bir yerel seçim galibiyeti alındıktan sonra da muhalefette de milliyetçiliğin ağırlıklı ve belirleyici olma isteği temel sütün haline geldi. Hem iktidar hem muhalefet tarafında görünürlüğü artan, iddiası artan, belirleyiciliği olan ya da belirleyicilik talebi artan bir milliyetçiliğin olması, tabii ki toplam olarak da milliyetçiliği daha etkili ve görünür hale getirdi. Ama bu halen homojen bir yapı oluşturmuyor. Bu yüzde yirmiyi tek blok olarak göremiyoruz. Bu parçalı yapısı yüzünden yeni belirleyici aktörün milliyetçilik olduğunu söylemek de çok doğru değil. Ama yakın dönemin siyasi pozisyonlarında sonuç almaya niyet eden herkesin de milliyetçi bir ortak almak ihtiyacının olduğunu görüyoruz. Milliyetçilik kendi başına bir alternatiften çok birilerini belirleyen, birileri üzerinde etkili olan siyasi rol edinmiş durumda.

  • Milliyetçiliğin bu rolünün, bölünmüşlüğünün ve kendi içindeki rekabet halinin seçmene yansıması ve okuması ne oluyor?

Milliyetçilik homojen iddia ve politik rota göstermediği, ortak bir program halinde buluşmadığı, tek bir siyasi aktörde toplaşan eğilim haline gelmediği için o parçalı yapı her yerde kendini gösteriyor. Bunu milliyetçilik yorumunda gösteriyor, kiminle birlikte davranacağı kararlarında gösteriyor. O milliyetçi toplam oyun parçalılığını bir tarafa bırakalım, sadece 14 Mayıs’ta tepki olarak Sinan Oğan’ın etrafında toplanan oyun bile tek bir gövde olmadığını hemen gördük. Mesela Sinan Oğan çıktı iktidarı destekledi. Ümit Özdağ ise Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceğini açıkladı. Burada bile değil yüzde 20’nin tek blok halinde davranmasını, yüzde 5’in bile tek blok halinde davranamadığını gördük.

  • Peki, milliyetçilikteki bu parçalanmışlığın nedeni nedir?

Bunun iki nedeni var. Birincisi milliyetçiliğin yükseliyor ya da belirleyiciliğin artıyor görüntüsünden her bir aktör başka ortaklarla politik sonuçlar almaya çalışıyor. Çıkar ve hesap dağınıklığı var. İkincisi, bu milliyetçiliğin görünürlüğün ya da etkinliğinin bir takım problemler konusunda çok etkili çözüm önerileri geliştirmesinden, çok kuvvetli program veya kadro iddiaları ortaya koymasından değil; tam tersine çeşitli reaksiyon ve tepki öbeklerini kolay toparlayabilmesinden kaynaklanması. O denenle büyük ölçüde negatif pozisyonlarla etkinlik kazanıyor. Mesela MHP iktidarın kırmızı çizgileriyle, yapamayacaklarının çerçevesini çizerek bir etkinlik kuruyor. İyi Parti pozitif merkeze açılma iddiasıyla başlayıp bunun altını dolduramadığı için mecburen milliyetçi partiler arasında kalmak gibi bir kadere mahkûm oldu. Çünkü muhalefet cephesi enerjisini milliyetçi tabanı başka türlü düşünmeye ikna etmek yerine milliyetçi hassasiyetlerin muhalefet tarafında da hâkim kılmaya harcadı. Bu diğer aktörler için de geçerli; muhalefet içindeki muhafazakâr partiler de benzer biçimde davrandılar. Onlar da kendi temsil ettiklerini iddia ettikleri çevrelerin hassasiyetlerini muhalefet ortalamasında hâkim kılmaya çalıştılar. Kendi çevrelerini muhalefetin başka türlü bir gelecek tasavvuruna ikna etmeye enerji harcamadılar. Bütün bunlar yüzünden milliyetçiliğin etkinlik arttırmasına rağmen bir alternatif pozisyon edinemediğini, hep kuvvetli ana aktörlerin üzerinde etkili olan ortak pozisyonuna oynadığını görüyoruz.

  • 14 Mayıs sonrasında milliyetçiliği tartışıyoruz. Bu seçmene ne mesaj veriyor? Kemal Kılıçdaroğlu’nun dilini milliyetçilik eksenine kaydırması Kürtlere nasıl etki eder?

Kemal Kılıçdaroğlu’nun kendini mecbur hissettiği hamlenin hızlı sonuç alma ihtiyacıyla ilgisi var. Eksiğini kolay etki yaratabileceği taraftan tamamlama, diğer kısmın da bu kararlılıkta devam edeceği ya da oradaki firenin daha az olacağı konusunda varsayım üzerine yürüdüğünü düşünebiliriz. Şimdi yaptığı şeyin gerekçesi var: Birincisi milliyetçi seçmenin, özellikle ilk kez oy kullanan genç ve daha tepkisel olan, çok örgütlü olmayan, dağınık ve bağımsız olan seçmenin bu kendini gösterme, kendini hesaba katma ihtiyacına cevap vermek… “Tamam, sizi gördük, anladık, sizi dikkate alıyoruz” diyerek oradaki rezervi almayı hesaplıyor. İkincisi, bu seçmene bu mesajı vererek, bazı sembol noktalarda onların dikkate alındığını düşünebilecekleri bazı hamleler yaparak onlardan bir kısım rezervi kaldırmayı hesaplıyor. Buna ek olarak bir şey daha söylüyor; o da “karar ver” sloganı. Ayrıca onlara da sorumluluklarını hatırlatan çıkış ekliyor, “Tamam, ama siz de bu mevcut durumla ilgili temel kararlarınızı bu görünürlük meselesinden başka zeminde bir daha gözden geçirin” mesajı gönderiyor. Birinci seçimin kampanyası daha çok geleceğe dönük pozitif bir kampanyaydı. Kapısı açılabilecek cennete dair bir takım tasvirleri içeren ve o fikrin pozitif etkisiyle motive olacak seçmeni hareketlendirme amacındaydı. Şimdi ikinci turun karakteri ise tam tersi kapılarının kapatılması gereken cehennemi anlatan bir kampanya. Bu da negatif bir kampanya.

  • Cenneti vaat ederken cehennemin kapıları kapatmaya dönen bir kampanyada cenneti umut eden seçmenin tavrı ne olur? Bir hayal kırıklığı olmaz mı? Özellikle Kürt seçmen açısından…

Bu dışarıdan bakıldığında haklı olarak bir rota değişikliği, tavır değişikliği anlamına geliyor, fakat taktik bir hamle olarak, aslında “karar verin” sorusu, daha önce kararını vermiş olanların büyük ölçüde sadık kalacakları varsayımına dayanıyor. Çünkü o kapılarının kapatılması gereken cehenneme ilişkin deneyim mesela Kürt seçmende, HDP seçmeninde çok daha canlı. Çünkü Kürt seçmenin o cehennemin neye mal olduğunu, ne yarattığını, kendisi için ne anlama geldiği konusundaki fikri daha somut. Bu taraftakiler ise aslında oranın neye mal olduğuyla ilgili fazla bir deneyime sahip değil. Bu nedenle kendisine birinci turda destek verenlerin bu manevraya rağmen asıl karar noktasından sapmayacakları varsayımıyla ilerliyor. Bence bu rota değişikliği ilk turda Kılıçdaroğu’na destek veren çevreleri yeni bir tepki dalgasına sürüklemez ama bazıları açısından heves düşmesine neden olabilir. Cennet fikrine verilmiş oylar açısından, başka bir Türkiye’nin mümkün olduğu fikrindeki hevesi biraz düşürebilir. Burada her alanda kazanç mümkün olmadığı için bir risk analizi yapılıp, mevcudu mümkün olduğunca koruyup onun üzerine eksiği tamamlama hesabı yapılıyor.

  • Burada yine Kürtler anahtar rolde olmuyor mu? Bu göz önünde bulunduruluyor mu? Ve ona göre bir siyaset dili oluşturuyor mu?

Tabi ki Kürt seçmen kilit noktada oluyor. Orada belki şöyle bir sınırda davranılıyor; birkaç sembolik hamleyi, mesela işi göçmenler meselesine sıkıştırarak yürütmek istiyor. Göçmenler konusunda sol seçmenin ya da HDP seçmeninin bir rezervi var… Ama birinci öncelikli reaksiyonun orada oluşmayacağını, milliyetçileri oradan razı etmenin o kadar zarar vermeyeceğini var sayıyor. İlk turun beklendiği gibi sonuç vermemesi, meclis çoğunluğunun Cumhur İttifakında kalması aslında bu kritik kader seçimi tablosunu daha da belirginleştirdi. Bunun için mutlaka değişim gerekli. “Önce değişerek başlama” fikrinin güçlenmesine güveniyor. Ya da ona güvenmek isteyerek yürütülen bir kampanya olduğunu düşünüyorum.

  • 28 Mayıs seçimlerine giderken Cumhur İttifakı kara propagandayı sürdürüyor. Montajı, kurguyu itiraf ediyor ama aynı şekilde devam ediyor. Sandığa gitmeyen on milyon seçmen var. Seçim sonrasını nasıl görüyorsun, ne olabilir, nasıl bir resim var?

Matematik olarak birinci tur için yapılan öngörülerde beklentileri yükselten bir takım araştırmalar, saha gözlemleri, siyasetçilerin iddiaları gibi teste muhtaç bir takım noktalar vardı. Şimdi gene sandık güvenliğiyle ilgili şaibeler nedeniyle rezerv bakılması gereken bir seçim var. İlk seçim sonucunun veri kabul edildiği matematikte birinci belirleyici faktör, her iki taraf için de birinci turda oy aldığı seçmenini firesiz taşımanın bir avantaj sağlayacağı meselesi. Bunun için de elbette HDP seçmeninin Kılıçdaroğlu’na verdiği desteğin devam etmesi hatta biraz daha arttırılarak sağlanması. Oradaki bir takım sandık başı problemlerinin de çözülerek sandıktan sonrasında da o oyun korunması. Diğer tarafta oy vermeyen üçüncü adaya oy vererek reaksiyonunu göstermiş, ya da rehavetten, tepkiden ya da başka nedenlerle oy verme reaksiyonunu kaybetmiş seçmeni “karar ver” kampanyasıyla ekstra bir motivasyonla sandığa taşımak. Bunu yaparken, teşkilat bazında da seçmen taşımak, şehirlerarası transfer sağlamak, sandık organizasyonlarını yapmak. Öte taraftan iktidarın bazı parçalarının, mesela MHP ve Yeniden Refah Partisi gibi birinci turda kendi partileri için gösterdikleri performansı Erdoğan için tekrarlamayacakları, tekrarlamayabilecekleri konusundaki beklentiye güvenmek. Bütün bunlarla matematiksel olarak tablonun değişme ihtimali var. Muhalefetin ilk turda yaptığı hataları azaltarak ve kendi seçmeninin “bu son şans ve kararınızı yansıtmalıyız” motivasyonunu arttırarak firesiz sandığa gitmesi. Diğer tarafta milliyetçilik ataklarıyla reaksiyon oyu olabilecek, iktidara da bazı açılardan mesafeli olduğu bilinen bir grup oyu ikna etmek. Bunlar eğer matematiksel sonuçlar doğurursa zor ama imkânsız olmayan bir matematik tablo var. Bunun siyasi sonuçlar açısından değerlendirildiğinde ise bu sonuç alındıktan sonra hem birinci turun, hem ikinci turun hem bundan sonrasının kapsamlı bir hesaplaşma dönemi açacağını da öngörmemiz lazım. Çünkü bir sürü açıdan kazanılsa da kaybedilse de bu seçimin tartışması kendisinden daha uzun sürecek.

Erdoğan kazanırsa, kendisini kaybetme sınırına taşıyan, kazanmasını sağlayan dinamikleri durdurabilen, hatta bu anlamda kaybetmesine neden olanlara ilişkin bir rövanşist hevesinin de olacağını unutmamak gerekir

  • Erdoğan kazanırsa ne olur?

Erdoğan kazanırsa şimdiye kadar ne oluyorsa aynısı olur ve daha fazlası olur. Meclis ağırlığının siyasi yelpazedeki yerleşimi açısından çok belirleyici olan; milliyetçilikte ve muhafazakârlıkta giderek kendi sağına, kendi ucuna doğru yaslanan, kadın haklarının gündemden kaldırılmasını talep eden, Yeniden Refah Partisi, HÜDA-PAR gibi yeni ortaklarla iyice dinsel taassubun uca doğru yöneleceği bir tablo var. Bu iktidarın ana gövdesi haline geliyor ve Meclis’te önemli bir yer tutuyor. Yasalardan belki gündeme gelecek Anayasa değişikliğine kadar pek çok şeyde belirleyici oluyor. Diğer tarafta milliyetçi ağırlık ve belirleyicilik önemli bir gövde haline geliyor. O da kendi sağına doğru savruluyor, çünkü bu seçimde İyi Parti’nin merkeze açılma iddiaları da önemli ölçüde zaafa uğradı, gücünü kaybetmiş gibi görünüyor. Sağ siyaset cephesinden baktığımızda, ittifak yapılabilir ve demokrasi yönünde müttefik sayılabilecek bir merkez oluşmadığını görüyoruz. Sağa yatan, ağırlık merkezini iyice sağa kaydıran ve oradaki sağ iddiaların son derece katılaştığı, koyulaştığı bir tablo var. Siyasi ağırlık bu anlamda birinci turda negatif oluştu. Bunun üzerine, bütün bu aktörlerin isteğiyle iktidarını devam ettirmiş ve onlara karşı oldukça zayıf olan bir Erdoğan ile devam edileceğini de unutmamak lazım. Bunların yanı sıra, Erdoğan’ın kendisini kaybetme sınırına taşıyan, ilk turda hep alışık olduğu gibi kazanmasını sağlayan dinamikleri durdurabilen, hatta bu anlamda kaybetmesine neden olanlara ilişkin bir rövanşist hevesinin de olacağı; bunun en başında da Kürtlerin yer alacağını unutmamak gerekir. Bütün bunları beraber düşündüğümüzde, medyayı, yürütülen kara propagandanın seviyesini gördüğümüzde, Erdoğan’ın daha iyimser bir yola gireceği, daha kucaklayıcı, merkeze yakın tutumlar alacağını beklemek için hiçbir nedenimiz yok!

  • Kılıçdaroğlu kazanırsa ne olur?

Kılıçdaroğlu’nun kazandığı seçenekte en azından meclis tablosunu dengeleyecek bir kuvvetli yürütme söz konusu. Orada da kolay olmayan bir süreç var: Birincisi bu meclis tablosu önemli bir engelleyici faktör olacak. İkincisi bu iktidarın 20 yılda, özellikle son 10 yılda devlet içinde kadrolaşması ve etkinliği önemli ölçüde engelleyici bir diğer faktörü oluşturacak. Üçüncüsü zorluk ise çok kuvvetli ihtimalle sert bir ekonomik kriz tablosu… Bunlar negatif alanlar ama bu tabloyu dengeleyici ve en azından buna karşı direnmeyi güçlendirici kuvvetli bir seçenek de oluşacak. Büyük ihtimalle merkezi temsil edecek ama solu yedeklemiş, yüzde 30’lar seviyesinde bir alana yayılma iddiasını devam ettiren bir CHP; nereden bakarsan yüzde 10-15 aralığında HDP; diğer sol ittifaklarla birlikte, koyu sağ bloğun karşısında direnme odağı olabilecek, yüzde 45’lik bir karşı merkez oluşacak. Üstelik bu yürütme erkinin de elde tutulacağı bir denge oluşacak. Bu zor ama önemlidir.

  • Burada bir sandık operasyonu yapılır mı? Sandıklarla ilgili endişe var mıdır?

2017 referandumundan sonra neredeyse her seçimde sayılarla ortaya konmuş problem noktaları var. Burada hiçbir şey olmasa da olduğunu biliyoruz. Bunu yapacakları durdurmak üzerine değil, bunu yapacakları engellemek üzerine organize olunması gerekiyor. Açıkçası bu konuda birinci turda bütün iddiasına rağmen muhalefetin yeterli performansı sağlayamadığı yolunda hem göstergeler, hem de iddialar var.

  • Muhalefet de farkında mı bunun?

Kısmen evet. Çok güçlü özeleştiriler yapılmamakla birlikte bazı konularda eksik kalındığı kabul ediliyor. İkinci turda sandık güvenliği için hem gönüllü sayısında hem de avukat desteği konusunda birinci tura göre iki katı talep ve katılım olması iyi bir gösterge…

#Cehennemin #kapılarını #Kürtler #kapatacak

Amedspor- 24 Erzincanspor maçında 7 gözaltı

Amedspor- 24 Erzincanspor arasında oynanan Play Of 1’inci eleme maçında 7 kişi gözaltına alındı

Türkiye 2’nci Lig Beyaz Grubu’nda yer alan Amedspor 1’nci Lige çıkmak için Play Of 1’inci eleme maçında kendi sahasında 24 Erzincanspor’la karşılaştı. Amed Tahir Elçi Standı’nda oynanan maçta 7 kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanların isimleri şöyle: “Murat Çoban, Elif Turan, Aydın Temiz, Kader Korkmaz, Mehmet Şahban Dilsiz, Hüseyin Yıldız ve Sevgi Çelik.”

Gözaltına alınanların gözaltı gerekçesi ise öğrenilemedi.

Gözaltına alınanların Peyas (Kayapınar) ilçesinde bulunan Şehit Alişan Polis Karakolu’nda tutulduğu öğrenildi.

HABER MERKEZİ

#Amedspor #Erzincanspor #maçında #gözaltı

Mêrdîn’de 11 kişi serbest bırakıldı

Mêrdîn merkez ve ilçelerinde yapılan baskınlarda gözaltına alınan 11 kişi serbest bırakıldı

Mêrdîn merkez ve ilçelerinde dün ve önceki gün yapılan ev baskınlarında çok sayıda kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlardan Osman Ermiş, onanmış cezası olduğu gerekçesiyle cezaevine gönderilirken, farklı soruşturmalar gerekçesi ile gözaltına alınan, aralarında Ramazan, Agit ve Heja Kalkan isimli üç kardeşin de bulunduğu 11 kişi ise ifadeleri tamamlandıktan sonra serbest bırakıldı.

HABER MERKEZİ

#Mêrdînde #kişi #serbest #bırakıldı

Yeşil Sol Parti’den sandık çağrısı: Kişi değil, rejim seçeceğiz

Yeşil Sol Parti, sanal medya hesabı üzerinden sandığa çağrı yaptı: ‘Türkiye’nin kader seçiminde kişi değil, rejim seçeceğiz’

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti), sanal medya hesabı üzerinden Cumhurbaşkanı seçimlerinin ikinci turu için sandık çağrısında bulundu. Yapılan açıklamada, “Türkiye’nin kader seçiminde kişi değil, rejim seçeceğiz” ifadelerine yer verildi.

Açıklamada şunlar yer aldı: “Türkiye’nin kader seçiminde kişi değil, rejim seçeceğiz. 28 Mayıs’ta sandığa eksiksiz gideceğiz ve hep birlikte tek adam rejimini değiştireceğiz. #SandığaGitTekAdamıGönder”

HABER MERKEZİ

#Yeşil #Sol #Partiden #sandık #çağrısı #Kişi #değil #rejim #seçeceğiz

Tahliye olan 4 avukat cezaevinden çıktı

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 25 Nisan’da yürüttüğü soruşturma kapsamında tutuklanan ve tahliye edilen 4 avukat, cezaevinden çıktı

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açık tanık Ümit Akbıyık adlı kişinin ifadeleri doğrultusunda 25 Nisan’da aralarında gazeteci ve hukukçuların da olduğu 216 kişi hakkında yakalama kararı çıkarılmış ve gözaltına alınanlardan 52’si tutuklanmıştı. Tutuklanan avukatlardan Burhan Arta, Özüm Vurgun, Serhat Hezer ve Şerzan Yelboğa hakkında, adli kontrol şartıyla tahliye kararı verildi.

Tutuklu avukat Vurgun bulunduğu Kadın Kapalı Cezaevi’nden, Hezer, Yelboğa ve Arta ise Diyarbakır 1 ve 2 No’lu Yüksek Güvenlik Cezaevi’nden çıktı.Tutuklu avukatları cezaevi önünde karşılaşmak için aileleri, Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) üyeleri Amed Barosu’na bağlı çok sayıda avukat ve Tutuklu Hükümlü Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TUHAY-DER) yöneticileri karşıladı. Avukatlar cezaevinden çıkarken, meslektaşları tarafından alkış, zılgıt ve çiçeklerle karşılandı.

Avukat Burhan Artan ve Özüm Vurgun cezaevi çıkışında kısa bir konuşma yaptı.

‘Sadece görevimiz yaptık’

Artan, gözaltı sürecinden bu yana yanımızda olan başta ÖHD olmak üzere Amed Barosu ve meslektaşlarımız ve halkımıza teşekkür ediyoruz. Onların verdiği destek ve moralle nasıl bir ayı içerde geçirdiğimi bilmiyoruz. Özellikle iktidar kürtleri muhalifleri kısacası kendine muhalif olan herkesi kriminilize ettiğini ifade eden Arta, “Biz hukukçu olarak sadece görevimizi yaptık ve yine de görevimiz yapmaya devam edeceğiz” diye konuştu.

‘Geri adım atmayacağız’

Vurgun ise “Bu gözaltı ve tutuklama aslında siyasi güruhun bir seçim piyonu olarak görüyorum. 191 kişi gözaltına alınması ve aralarında 4 avukatında olduğu 50 kişiden fazla tutuklama olması bizlere ne kadar korktuklarını gösteriyor. Bizlere nasıl avukatlık mesleğini yapacaklarının kendilerinde bir kez daha gösterdiler. Biz özgür avukatlar olarak halkın avukatlığını yapmaya devam edeceğiz. İçerde kaldığımız sürece gayet moralli geçirdik. Bir avukat ve insan hakları savunucusu olarak cezaevinde geçirmem ve ihlalleri yerinde gözlemledik. Tecridi daha iyi gördük. Savunma alanlarını daha da genişletecek ve avukatlık pratiğini daha iyi şekilde yapacağız. Onlar istediği kadar baskı yapsınlar, bizler özgürlükçü avukatlar olarak geri adım atmayacağız ve halkın avukatlığını yapmaya devam edeceğiz” şeklinde konuştu.

HABER MERKEZİ

#Tahliye #olan #avukat #cezaevinden #çıktı

Amed Şiddetle Mücadele Ağı’ndan sandığa gitme çağrısı

Amed Şiddetle Mücadele Ağı, Cumhur ittifakı çatısı altında birleşen gerici partilerin kadın kazanımlarını hedef aldığını belirterek, 28 Mayıs’ta sandıklara gidilmesi çağrısında bulundu

Diyarbakır Şiddetle Mücadele Ağı, 28 Mayıs cumhurbaşkanlığı 2’inci tur seçimlerine dair “Örgütlü mücadelemiz kadın düşmanlığını yenecektir” başlığı ile yazılı açıklama yayınladı.

Cumhuriyetin ikinci yüzyılının “tekçi, retçi, cinsiyetçi bir zihniyet” üzerinden inşa edildiğine dikkat çekilen açıklamada, “14 Mayıs seçimlerinde; kadın, Kürt ve LGBTİ+ düşmanı, doğa talancı, erkek egemen AKP ve MHP iktidarının tek adam rejimini durdurduğumuza inancımız tamdır. Aynı inanç ve kararlılıkla tek adam rejimini 28 Mayıs’ta da gerileteceğiz ve yeneceğiz” denildi.

Kadın düşmanı ittifak

Türkiye’de son 20 yıllık AKP ve MHP iktidarında, farklılıklara karşı şiddet politikasının sürdürüldüğünün ifade edildiği açıklamada, “Erkek iktidar, ideolojisini kadın düşmanlığından alan HÜDA-PAR ve Yeniden Refah Partisi’ni de yanına alarak şiddet sarmalını daha da derinleştirmeyi hedeflemektedir. Cumhur ittifakı çatısı altında birleşen gerici ve faşist partilerle birlikte ‘tek adam’ rejiminin devam etmesi halinde bütün kazanımlarımız, hayatlarımız, haklarımız gasp edilecektir. Şiddetin her türlüsüne ve erkek egemen bu zihniyete karşı, bulunduğumuz her alanda, her koşulda mücadele edeceğimize olan inancımızla, özgürlüğümüzden, kazanımlarımızdan, hayatlarımızdan ve hayatlarımıza dair kararlarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Hayatlarımızı, kazanımlarımızı, umutlarımızı bizden alanlara, almaya çalışanlara karşı dimdik ayaktayız ve buradayız. Cinsiyetçi tek adam rejiminin, özgürlüğümüz ve geleceğimizi bizden çalmasına izin vermeyeceğiz” diye belirtildi.

Sandık çağrısı

Açıklamanın sonunda ise şu çağrıda bulunuldu: “Kuşkusuz, eşit, özgür, adil bir yaşam ve şiddetten arındırılmış bir toplumun yegane yolu, tek adam rejimine karşı hep birlikte mücadeleyi yükseltmektir. Bu vesile ile de bileşen kurumlarımız başta olmak üzere, bütün kadınları, kadın örgütlerini, gençleri, demokratik kamuoyunu ve toplumsal muhalefetin bütün bileşenlerini 28 Mayıs’ta tek adam rejimini geriletmeye ve mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.”

HABER MERKEZİ

#Amed #Şiddetle #Mücadele #Ağından #sandığa #gitme #çağrısı

Meletî’de 4.1 büyüklüğünde deprem

Meletî’nin Pütürge ilçesinde 4.1 büyüklüğünde deprem meydana geldi

Afet ve Acil Durum Yönetimi (AFAD) Başkanlığının sitesinde yer alan bilgiye göre, merkez üssü Meletî’nin Pütürge ilçesi olan 4.1 büyüklüğünde deprem kaydedildi. Depremin 6,96 kilometre derinlikte olduğu tespit edildi.

 

HABER MERKEZİ

#Meletîde #büyüklüğünde #deprem

Ağır hasta tutulu Özkan’a refakat eden oğlu tahliye oldu

Ağır hasta tutuklu Mehmet Emin Özkan’ın tutuklu olan ve 5 yıldır kendisine refakat eden oğlu Ahmet Özkan tahliye edildi. Özkan, ‘Cezaevi babamı tahliye etmek istiyor. Ancak ATK bırakmıyor’ dedi

Diyarbakır 1 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan ağır hasta tutuklu Mehmet Emin Özkan’ın (83) tutuklu olan ve 5 yıldır kendisine refakat eden oğlu Ahmet Özkan, 12 yıl 8 ayın ardından tahliye edildi. 2011 yılında Amed’te gözaltına alınan Özkan, “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla 13 yıl 8 ay hapis cezası verilerek tutuklandı. İskenderun F Tipi Kapalı Cezaevi’nde tutuklu bulunduğu dönemde koğuş içerisinde bulunan kamerayı kırma gerekçesiyle 3 yıl 2 ay cezası arttırılan Özkan, toplam 16 yıl 10 aylık cezasının bitmesi ile bugün cezaevinden çıktı.

Sabah saatlerinden itibaren Özkan ailesi, Özgürlük için Hukukçular Derneği (ÖHD) Amed Şubesi avukatları, Tutuklu Hükümlü Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TUHAY-DER) üyeleri, Özkan’ın tahliyesi için cezaevi kapısı önünde toplandı. Akşam saatlerinde cezaevinden tahliye edilen Özkan, kendisini bekleyenler tarafından alkış ve çiçeklerle karşılandı.

‘Cezaevi tahliye etmek istiyor, ATK bırakmıyor’

Özkan, ağır hastalıklarına rağmen cezaevinde tutulmaya devam edilen ve refakatçisi olduğu babası Mehmet Emin Özkan’ın durumuna ilişkin “Babamın ağır hasta durumu ortadadır. Cezaevi tahliye etmek istiyor. Ancak ATK bırakmıyor. Tekrardan ATK’ye göndermek istiyorlar. Babam tek başına gidecek durumda değildir. ATK’den ise bir umudum yok. Çünkü defalarca götürdüler. Her defasında rapor verilmedi. ATK’nin düşmanca bir yaklaşımı söz konusudur. Sadece hasta tutuklu babam tek değildir. Tüm hasta tutuklulara sahip çıkmamız gerekir” dedi.

HABER MERKEZİ

#Ağır #hasta #tutulu #Özkana #refakat #eden #oğlu #tahliye #oldu