Ana Sayfa Blog Sayfa 42

‘Kara Maraş’la yüzleşmek ENGİN DOĞRU

0

Maraş katliamının diğer olumsuz yansımalarını bir yana bıraksak bile, demografik ve toplumsal zararlar bile bu katliamı ‘jenosit’ (soykırım) kapsamında değerlendirme tartışmasını haklı kılmaktadır

Engin Doğru

Maraş katliamı üzerine çok yazıldı, çok şey söylendi. Türkiye’de “Kara Maraş” olarak anılan bu katliam hakkında ne kadar söz edilirse edilsin acı hep var oldu ve hep yarım kalındı, bunun içinde Maraş’ın yarası hâlâ kanıyor. Çünkü Maraş katliamıyla doğru temelde yüzleşilmedi; hesaplaşma olmadı.

Açık söyleyelim: Koçgiri, Dersim, Maraş’ta yüzleşme ve hesaplaşma sağlanamadığı için bu topraklarda Çorum, Madımak, Gazi ve benzeri katliamlar yaşandı; hâlâ yeni tehlike ihtimalleri varlığını sürdürüyor. Daha üzücü olanı ise; doğru bir yüzleşme ve hesaplaşma sağlanamazsa, zihniyet değişimi ve demokratik bir toplum yaratılamazsa, yarın da benzer olaylar olacak, acılar yaşanacaktır.

Maraş katliamı yıldönümlerinde gazetelerde haber olur; devrimci ve özgür basında yazı dizileri hazırlanır, röportajlar yapılır, kurumlar basın açıklaması yapar; mümkünse Maraş’ta yürüyüş düzenlenmeye çalışılır. Peki, tüm bu çabalar “Kara Maraş’ı” anlamak, yeni Maraş tehlikelerini önlemek ve Maraş’ın sorunlarıyla hesaplaşmak için yeterli midir? Kesinlikle hayır.

Çünkü Maraş’ta her anlamda çok ağır bedeller ödenmiştir; bugün bile Maraş katliamının yıkıcı sonuçlarını yaşıyoruz, ağır bedellerini hâlen ödüyoruz. En basitinden, 12 Eylül faşist darbesinin yarattığı etki ve sonuçları yaşamın her alanında hissediyoruz. En önemlisi de Maraş’ın demografisi değiştirildi; siyasi kimliği ve insanıyla oynandı.

Bugün Maraş’ta Alevi varlığı en alt noktalara düşürülmüştür. Aleviler kendi köylerine, memleketlerine ancak yazlıkçı olarak gelebiliyor; metropollere ve yurt dışına çıkmak zorunda kalan Maraşlılar çocukları açısından kimlik ve inanç bakımından gerilemiş; aidiyet duygusu çok zayıflamıştır.

Maraş katliamının diğer olumsuz yansımalarını bir yana bıraksak bile, demografik ve toplumsal zararlar bile bu katliamı “jenosit” (soykırım) kapsamında değerlendirme tartışmasını haklı kılmaktadır.

Beş gün beş gece süren kıyıma ilişkin olarak Orhan Gazi, Ertekin Hüseyin Turan, Aziz Tunç, Ali Rıza Aksın, Garbis Altınoğlu, Hasan Temizsoy gibi birçok ismin kitapları, yazıları; Hamit Kapan, Şeyho Demir gibi katliamı yaşayanların anlatımları, yüzlerce röportaj var.

Tüm bu kitaplar ve çabalar üzerinden Maraş katliamını anlamaya çalışırken, başta demokratik, devrimci, sol güçler olmak üzere bu ülkede yaşayan herkesin vermesi gereken öz eleştiri gerçeğini de açıkça yapma zorunluluğu vardır. İşte böyle bir öz eleştiri zorunludur. İktidarla hesaplaşmak da zorunludur.

Egemenlerin kendisiyle yüzleşmesi ve öz eleştirel yaklaşarak bir hesaplaşma sağlaması kısa vadede hayal görünebilir; bu yüzden hesaplaşma devrimci ve demokratik güçlerin görevi olarak önümüzde duruyor. Elbette hesaplaşmaktan kastımız intikam almak ya da şiddet değildir. Hesaplaşma, işletilmeyen, uygulanmayan hukukun gereğinin yapılmasıdır: Bu katliamda emredici konumda olan egemenlerin rollerinin açıklanması; demokratik hukuk devleti temelinde en alttan en üste kadar sorumluluğu olan herkesin hukuken yargılanmasıdır.

47 yıl sonra ceza verilse ne olur diye düşünmemek gerekir — yaşanan bir insanlık suçudur ve tarihin kara sayfasına işlenmiştir. Öte yandan yüzleşme ve demokratik toplum gerçeğine ancak buradan ulaşılır. Bunu yapmak zorundayız; Maraş’ın hesabı “mahşere, divana” bırakılamaz.

Bugün hâlâ kayıp mezarlar olduğu iddiası ortadayken; katliamın dolaylı veya doğrudan suçluları aramızda dolaşırken; yeni Maraş’ı yaşıyor ve yarının tehlikesi varken, Maraş katliamının hesabı ertelenemez. Maraş bugün, yitik yaşamlar, özüne karşıtlaştırılmış ve susturulmuş seslerle toprağa gömülmüş bir kent haline getirilmişse, hesaplaşma kaçınılmazdır.

Bu hem katliamı işleyen devlet güçlerine, hem tetikçi MHP’ye, hem de katliamın üstünü örten ve kıyımı meşrulaştıran tüm düzen güçlerine karşı yapılması gereken bir mücadeledir. Yukarıda belirttiğimiz hesaplaşma kadar, Maraş’la yüzleşmek ve öz eleştirel yaklaşmak zorunluluğu da başta Aleviler, devrimci-demokratik güçler, aydınlar ve tüm barışseverlerin önündedir.

Korkmadan yüzleşeceğiz ve öz eleştirimizi pratikte vereceğiz ki; yeni Maraş’ların mağduru olmayalım. Hâlen Maraş merkezine girip, yitirdiğimiz canları anamayanların öz eleştirel yaklaşımda olmaları gerekmiyor mu? Uzun yıllar sonra Maraş’ın kenarında sadece anma yapmak bir avuntu olur.

Maraş’ın katilleri bellidir. Bir sinemanın bombalanması sonrası yayılan söylentilerle başlayan ve öğretmenlerin faşistlerle katledilmesiyle tırmandırılan olaylar beş gün beş gece sürdü. MHP’liler ve İslamcılar, çevre iller ve ilçelerden aldıkları takviyeyle kent genelinde Alevi mahallelerine saldırdılar; Alevilerin dükkanlarını, evlerini yaktılar. Beş gün boyunca yaşanan barbarca saldırılar sonucu onlarca Alevi katledildi, yüzlercesi yaralandı.

Bu katliam sonrasında ve hâlâ kimi çevrelerin ısrarla “katliamda devrimciler sorumludur” gibi söylemleri savunması, olayların siyasi yönü yoktur demesi büyük bir yalan ve çarpıtmadır. Maraş katliamının zamanlaması, sonrasında gelen gelişmeler ve ayak sesleri düşünüldüğünde, katliamın her yönüyle planlı olduğu anlaşılacaktır.

Maraş’ın tercih edilmesi bile bilinçli bir tercihtir: Nüfusu Kürt, Türk, Alevi, Sünni, devrimci, faşist kutuplaşması içindeydi. Bu karşıtlıklar ve kutuplaşmalar, Maraş’ı devlet ve emperyalizmin planları için uygun bir hedef haline getiriyordu. Peki devlet neden böyle bir katliama ihtiyaç duydu? Bunun cevabı için o dönemki siyasal konjonktüre ve emperyalizmin Türkiye üzerindeki planlarına bakmak gerekir.

1970’lerde yükselen devrimci kabarışı, egemenlerin çıkarlarına ve emperyalist bağımlılığına karşı bir engel olarak görüldü. Halkın devrimci yükselişi Ecevit maskesiyle düzen içselleştirmeyle durdurulamıyordu; devrimci hareketler halkla buluşuyordu. Amerikancı sermaye ve milliyetçi cephe, halkın yükselişini durdurmakta yetersiz kalınca, Amerikancı-militarist bir yaklaşım ve darbe olasılığı gündeme geldi.

Egemenleri asıl korkutan, devrimci kabarışla birlikte yükselen devrimci Kürt hareketiydi. Başlangıçta küçümsenen ancak gelişme ivmesi artan bu hareket, halkla buluştuğu Maraş–Antep hattında ciddi bir tehditti; Kürtlük, Alevilik, devrimcilik burada birlikte mayalanıyordu ve devletin genetik kodlarına göre açık bir tehlike oluşturuyordu. Bu nedenle, özellikle o bölgede çıkışı bastırmak gerekiyordu.

Bütün faktörler toplandığında, Türkiye’de yükselen Kürt hareketiyle devrimci kabarışı faşist tetikçilerle önlemenin mümkün olmadığı; yeniden bir darbeye ihtiyaç olduğu düşünüldü. Mevcut faşist saldırılar tek başına yetmiyordu; geçmişte toplumsal mühendislik ve kitle operasyonlarında deneyimli olan Türk gladyosu ve Özel Harp Dairesi harekete geçirildi.

CIA ve MİT ilişkileri, kontra-gerilla planlamaları ile Maraş için uygun zemin oluşturuldu. Katliam için özel seçilen Maraş’a kontra-gerilla güçleri gönderildi ve süreç örüldü. Can Dündar’ın yazdıklarında ve Ecevit’le yaptığı görüşmede katliama ilişkin bazı belgeleri Ecevit’in çekmecesinde gördüğünü yazmıştı. Dündar’ın iddialarında, Maraş katliamının kontra-gerilla planlaması ve MİT ilişkisine dair belgeler gördüğünü iddia etmişti.

1986’da Nokta dergisine itiraflarda bulunan polis Sedat Caner gibi isimler, katliamı devlet–MHP ilişkisi çerçevesinde ortaya koyup detayları anlatmıştır. Mahkeme tutanakları ve Maraş’la ilgili kitaplar, kıyımın sorumlusu güçlerin kimler olduğunu göstermektedir. Maraş katliamına ilişkin belgeler ortadayken ve sorumlular belli iken, yargılamayan ve olaylara 5 gün müdahale etmeyen Ecevit hükümeti ile İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı bu katliamın sorumlularındandır.

Devlet adına katliamı önlemediği gibi, katillerin yargılanmasını da engellemişlerdir. Maraş’ta görülen yargılamalar, adi suç kapsamında değerlendirilmiş; göstermelik cezalar verilmiş, sonradan çıkan aflarla çoğu serbest kalmıştır. Davanın baş sanıklarından Ökkeş Şendiller daha sonra vekil yapılmış, ödüllendirilmiştir.

Maraş katliamı davası; siyasi kıyım, kitlesel katliam, kitlesel linç ve insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilmelidir. Ancak egemenlerin organize ettiği bir katliamda katillerin ve tetikçilerin cezalandırılmasını beklemek saflık olur. Bunu sağlayacak olan devrimci-demokratik güçlerdir; ama onlar da bu yönüyle başarılı olamamıştır.

Bu açıdan Maraş katliamının hukuki boyutu bugün hâlâ kapatılmamış bir süreçtir; bu hesabı kapatmak bugünün görevlerindendir. 47 yıl sonra hukuki yollardan mahkûmiyetlerin nasıl bir kazanım olduğu tartışmaya açıktır. Ancak bir de şöyle düşünmeli: Maraş katliamının hukuki anlamda mahkûmiyetinin sağlanması, başta devleti yöneten Ecevit ve yine azmettirici ve karar verici Türkeş, Yazıcıoğlu gibi isimlerin maskelerinin düşürülmesi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması bakımından bile bir kazanımdır.

Devlet siciline işlenmesi, yüzleşme ve hesaplaşma vesilesiyle demokratik dönüşüme hizmet edebilir. Bu bakımdan da önemlidir. Kıyımdaki Ecevit ve CHP gerçeği Katliamın sorumluları açığa çıkarılacaksa gerçekler tüm çıplaklığıyla konuşmayı gerektirir. eğip bükmeye ama ile başlayan cümleler kurmakla durumu izaha yönelmek sadece gerçeği örtmek olur.

Türkiye siyasi tarihinde kahramanlaştırılan ve lider olarak sunulanların gerçekliği gösterildiğinden her zaman farklı olmuştur. buna örnek verilecekse Türkiye de en başta Ecevit’i konuşmak gerekir. .Ecevit Türkiye sol-sosyalist hareketine sokulan bir hançer ve devrimci kabarışı önlemek için kullanılan truva atıdır. Gerçekte devletin adamı olması rağmen demokrat gösterilmesi tamamen aldatmacadır.

Yayılmacı “Kıbrıs fatihi” “Dağlara kazılan umudumuz Karaoğlan” ve onunla özdeşleştirilen barış güvercinleri bir aldatmanın sembollerinden başka bir şey değildir. O çok demokrat olan Ecevit, devletin ihtiyacı olunca gerici Erbakan MSB’siyle koalisyon yapmaktan sakınca görmez. Umudumuz Karaoğlan Ecevit faşist MHP ile bile koalisyondan çekinmez.

Maraş Katliamında başta olan “ Barış Güvercin Ecevit” kıyımdan 20 yıl sonra 19 Aralık’ta “ hayatı söndürme katliamı” ile bu sefer zindanda ki tutsakların katliamında rol oynamıştır. Yine çok demokrat olan Ecevit yaşarken bir gazeteye verdiği röportajda “ben olmasaydım Türkiye’ye kominizim gelirdi” derken kendi gerçeğini ve sistem içindeki yerini gösterir.

Ecevit gerçeğiyle beraber CHP gerçeği de ortaya konulmayı yüzleşmeyi gerektiren bir zarurettir. ne acıdır ki Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan tüm acılar ve katliamlarda iktidar veya iktidar ortağı olan CHP halen Aleviler, sol sosyalist, demokratlar bu katliamcı zihniyetle yüzleşmeyi başaramamışlardır. CHP’nin o dönemdeki rolü, katliamlarda payı olan aktörlerin kimi kahramanlaştırmalarına kadar varan uygulamaları da sorgulanmalıdır.

CHP ile yüzleşme ve hesaplaşma, bu sürecin başlangıcı olmalıdır. Eğer CHP gerçekten değiştiyse, bunu pratikte göstermelidir. Sadece “Maraş’ı lanetliyoruz” demek yetmez; başta Koçgiri, Dersim olmak üzere Kürt ve Alevi katliamlarını lanetleyip özeleştiri vermek ve bunu pratiğe dökmek gereklidir.

Ne yazık ki Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan acılarda iktidar ve iktidar ortağı olarak konumlanan bazı siyasi aktörlerin yüzleşme ve hesaplaşma iradesi gösterememesi, bu sürecin önünde büyük bir engeldir. CHP’nin geçmişteki uygulamalarını mazur göstermeye çalışanlar; “o dönemin koşulları”, “CHP’nin gücü yoktu” gibi gerekçelerle yüzleşmeyi ertelemeye çalışıyor. Oysa bu tür gerekçeler, katilleri aklayacak argümanlar üretmeye yarar. Bu yüzden gerçek yüzleşme ve hesaplaşma CHP ile başlamalıdır. Eğer CHP gerçekten değiştiyse, bunun somut adımlarını atmalı; aksi hâlde, geçmişle yüzleşmeden toplumun sağlıklı bir şekilde demokratikleşmesi mümkün değildir.

Katliamlarda Ecevit ve CHP yaklaşımı gibi vicdanları yaralayan bir başka nokta ise binlerce insanın katlinde, kıyımlarında payı olan Türkeş, Yazıcıoğlu vb canilerin kahramanlaştırılması devlet adamı muamelesi görmesidir. Bu canilerin ölüm yıldönümlerinde kim Alevi siyasetçilerin CHP’nin bazı Alevi kalemlerin “büyük devlet adamlarıydı, saygıyla anıyoruz vb” caf caflı sözlerle eli kanlı katillere,sahte kahramanlara yapılan güzellemeler kabul edilemezdir.

Çok muteber görülen, gösterilen bu kişilere yapılan güzellemeler aslında siyasilerin aydınların ruh halini gösterir. Tarihiyle gerçeklerle yüzleşmeyen hesaplaşmayan bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzeyiz. Yüzleşmekten hesaplaşmaktan korkuluyor. Türlü bahanelerle gerçekliğin üstü örtülüyor katillere katil denmiyor.

Maraş’ın Acısını Yaşayanlar Özelleştirel Yaklaşmalı

Maraş katliamının çarpıtılmaya çalışılan bir yönü de, sorumluluğun devrimcilere yıkılmasıdır. Katliamın sorumluları ortaya çıkmışken, devrimcileri de suçlu göstermeye çalışmak; gerçeği karartma politikasının parçasıdır.

Devletin ve egemenlerin bu politikası dikkate alınmalı; fakat devrimciler de kendi eksik ve hatalarını görmeli, öz eleştiri yapmalıdır. Maraş katliamında gerekli dersler çıkarılmadığı için sonrasında başka katliamlar yaşandı. Bugün de, yarın da benzer tehditlere karşı olgulara ve koşullara zamanın gerektirdiği şekilde yaklaşmak gerekir.

Maraş katliamının yaşandığı zaman ve koşullara bakıldığında, devrimci hareketlerin en büyük eksikliğinin öngörüsüz ve hazırlıksız olması olduğu açıktır. Teorik olarak eksiklik olmayabilir; ama pratikte ortaya çıkan durum bu biçimdedir. Devrimciler adım adım gelen kıyımı görememiş veya görememiş gibi davranmışlardır.

Maraş’ta olumsuzluklar üst üste gelince kapsamlı ve güçlü bir direniş yapılamamış; sınırlı imkânlarla, aile ve halk bazında öz savunma çabalarıyla yetinilmiştir. Bir diğer eksiklik, Maraş’ta var olan direnişin dahi hakkıyla işlenememiş olmasıdır: Ders çıkarılamamıştır. Buradan açığa çıkan gerçek, halkın örgütsüz ve önderlikten yoksun oluşudur.

Öz savunma hazırlığı bilinci olmadığı için halk, faşistlerin barbarlıkları karşısında savunmasız kalmıştır. Bu da halkın yeterince örgütlü olmadığını gösterir. Dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda, devrimciler yakın çevre illerden —Antep, Malatya, Adıyaman, Pazarcık, Elbistan ve benzeri yerlerden— destek sağlayabilirdi; ama bu yapılmamıştır.

Bu nedenle halk büyük oranda kendi gücüyle direnmek zorunda kalmış ve yoğun karşı saldırılara karşı koyamamıştır. Devrimci demokratların ders çıkarması ve özeleştiri yapması gereken en önemli konu budur. Ayrıca göç eden Maraşlılar gittikleri yerlerde zaman içinde büyük oranda asimilasyona uğramıştır; devrimci demokratlar bu olumsuzluğu engelleyememiştir.

Günümüzde Maraş sorumluluğumuz devam etmektedir. Aradan geçen yarım asra yaklaşan sürede Maraş katliamının sonuçları tamamen ortadan kaldırılmamıştır. Dolayısıyla Maraş katliamının sorumlularının açığa çıkarılarak yargılanması ve Maraş’a her anlamda hesaplaşma getirilmesi bugün de süren bir sorumluluktur.

Maraş bugün büyük oranda sesini yitirmiş ve tek renge bürünmüş haldeyse, sorumluluklarımızdan kaçamayız. Eğer Maraş merkezde yitirilen canları geri getiremiyorsak; Maraş katliamının sorumluları halk nezdinde mahkûm olsa bile hukuki anlamda tüm sorumlular mahkûm edilmemişse, bizim sorumluluğumuz devam eder.

Metropollere ve yurt dışına dağılmış Maraşlıların tümden topraklarına dönmeleri zor olsa da, bulundukları yerde kimliklerini korumaları zayıflamışsa, sorumluluğumuz yine vardır ve bu görev sürmektedir.

Maraş katliamı üzerine çok yazıldı çizildi; ama biraz da kendimize dokunarak, eksiklerimizi görerek, dersler çıkararak yazmak gerekiyor. Tarih, olumsuzluklar ve acılar bizimdir; yaklaşımımızı salt ağıt yakmak, acılar üzerinden konuşmak yerine, acıları tüm sonuçlarıyla ortadan kaldırmak için mücadeleye çevirmeliyiz.

Bu görevde sorumluluk, başta devrimci demokratların olmak üzere, Maraş’ta yitirilen sesleri tekrar yükseltmek; “Kara Maraş’ı “yeniden Kızıl Maraş yapmak için önce yüzleşme ve hesaplaşma, sonra da mücadeledir.

 

Suriye’de HTŞ iktidarında 2 binden fazla Alevi katledildi! Sadat, öso, i̇şid, kırmızı bültenli " meşru" htş, her yol Bağdat'a çıkıyor!

HTŞ’nin 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirmesinin ardından Suriye’de Alevilere yönelik sistematik saldırılar ve katliamlar yaşandı.

Cihatçı HTŞ’nin 8 Aralık 2024’te Şam’ı ele geçirmesinin ardından geçen sürede Alevilere yönelik saldırılarda iki binden fazla kişi katledildi.

Suriye’de cihatçı örgüt Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) 8 Aralık 2024’te yönetimi ele geçirmesinin ardından ülkede Alevilere ve Dürzilere dönük katliamlar yaşandı. HTŞ ve ona bağlı hareket eden silahlı güçlerin saldırılarının hedefi yoğunlukla Aleviler oldu.

Son olarak Humus kentindeki Alevi mahallesinde bulunan İmam Ali Bin Ebu Talip camisinde 26 Aralık’ta cuma namazı sırasında düzenlenen bombalı saldırı tepkilere neden oldu. Olayın ardından Alevilerin federasyon talebiyle düzenledikleri protestolara yönelik saldırılar, önceki katliamları akıllara getirdi. Bu saldırılarda en az 10 Alevi öldürülürken, onlarca kişi de yaralandı.

HTŞ yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki 10 Mart Mutabakatı’nın maddelerinden biri, Alevilere ve diğer halklara yönelik saldırıların sonlandırılmasıydı. Ancak HTŞ buna uymadı.

Lazkiye ile başladı, birçok kentte devam etti

ANF’de yer alan habere göre; HTŞ güçleri, Şam’ı ele geçirdikten kısa süre sonra mart ayında Lazkiye’ye saldırılar düzenledi.

Suriyeli hak savunucularının kurduğu İnsan Hakları ve İnsani Takip Komitesi tarafından 23 Mart 2025 tarihinde yayımlanan raporda ise, 6–9 Mart tarihleri arasında Alevilere yönelik 25 katliam saldırısının gerçekleştiği ve 2 bin 246 kişinin yaşamını yitirdiği açıklandı.

İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR) ise 25 Mart’ta yayımladığı raporda, Lazkiye, Tartus, Hama ve Humus bölgelerinde Alevilere yönelik 62 katliam saldırısının gerçekleştiğini, bu saldırılarda 1659 kişinin katledildiği bildirdi.

10 Mart Mutabakatı ile saldırılar kısa süreliğine dursa da HTŞ güçleri daha sonra infazlarını sürdürdü. Temmuz ayında Alevilerin yaşadığı bölgelerin girişlerine HTŞ güçlerinin kontrol noktaları kuruldu. Buralarda Alevilere yönelik kaçırma ve infazlar yaşandı.

Humus’ta kasım ayında HTŞ güçleri, Alevilere yönelik yeni bir saldırı düzenlendi, evleri yaktı. Protesto için sokağa çıkan Alevilere de HTŞ güçleri saldırıldı, onlarca kişi hayatını kaybetti.

Ayrıca Mart 2025’ten itibaren çok sayıda Alevi türbesi yakıldı veya yok edildi.

Çocuklar ve kadınlar kaçırıldı

Lazkiye ve Tartus bölgelerinde de çok sayıda Alevinin kaçırıldığı Birleşmiş Milletler (BM) tarafından raporlandı.

BM raporunda kaçırılan kadın ve çocuklara cinsel saldırılar gerçekleştirildiği ve zorla evlendirildikleri belirtilerek, Alevi kadınlara yönelik bu saldırıların sistematik olduğu vurgulandı.

Uluslararası Af Örgütü temmuz ayında yayımladığı raporda, Şubat–Haziran 2025 tarihleri arasında en az 36 Alevi kadın ve çocuğun kaçırıldığını açıkladı.

Bu haber evrensel.net adresinden alınmıştır.

(Dış Haberler)

 

Düren’de Maraş, 19 Aralık ve Roboski’de Katledilenler Anıldı

Almanya’nın Düren kentinde düzenlenen anma etkinliğinde, Maraş Katliamı, 19 Aralık ve Roboski’de yaşamını yitirenler saygıyla anıldı.

Anma programı, katledilenler için yapılan saygı duruşu ve deyişlerle başladı. Etkinlikte konuşan yazar Aziz Tunç, Kahramanmaraş’ta 1978 yılında yaşanan Maraş Katliamı’nın tarihsel arka planını anlattı. Tunç, 1977 1 Mayıs’ında İstanbul’da yaklaşık 500 bin emekçinin demokratik taleplerle gerçekleştirdiği kitlesel kutlamanın ardından, devlet eliyle katliamcı planlamaların devreye sokulduğunu ifade etti. Bu süreçte çok sayıda aydın ve devrimcinin hedef alındığını vurguladı.

Tunç’un aktardığına göre, bu politikaların devamı olarak 17 Nisan 1978’de Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu’na gönderilen bombalı paketin patlaması sonucu, Fendoğlu’nun gelini Hanife Fendoğlu ile iki torunu hayatını kaybetti. Ardından yaşanan olaylarda Malatya’da onlarca kişi katledildi. Aynı dönemde Maraş’ta da katliam hazırlıklarının hız kazandığı belirtildi.

Aralık ayında, çeşitli provokasyonların devreye sokulduğunu belirten Tunç, Çiçek Sineması’nda gösterilen ırkçı bir filmin ardından yaşanan olaylar ve TÖB-DER’li öğretmenlerin katledilmesiyle Yörükselim’de halkın ve devrimcilerin direnişinin başladığını dile getirdi. Tunç, “Bu devletin niteliği dün de böyleydi, bugün de; Roboski ve Suruç bunun göstergesidir” dedi.

Anma programında ayrıca Roboski’de 2011 yılında yaşamını yitiren siviller de anıldı. Etkinlik, soru-cevap bölümü, lokmaların paylaşılması, Aziz Tunç’un kitaplarını imzalaması ve deyişler eşliğinde yapılan sohbetlerle sona erdi.

Bu habert  alevihaberagi.com adresinden alınmıştır.

HTŞ Suriyesi’nde Aleviler sistematik baskı ve yerinden edilme endişesinde MEHMET TANLI

0

2026 Aleviler ve tüm muhalifler için özgürlükler yılı olsun artık…

2025 yılının bitimine günler kaldı. Zaman su gibi akıp giderken özellikle geldiğimiz coğrafyada, ortadoğuda sorunlar, baskılar, zulümler devam ediyor.

2025 yılı Aleviler, azınlıklar ve farklı düşünen, inanan insanlar için hiçte iyi bir yıl değildi.

Bu nedenle , tüm sağ yönetimlerin Devrimcilere olduğu gibi, Alevilere ve Aydınlarımıza da baskı ve Asimilasyon dışında farklı bir Politikası olmamıştır ve olamazda.

2025 te Dünyanın bir çok coğrafyasında savaşlar, felaketler, göçler, terör eylemleri devam etti, suçsuz insanlar hayatını kaybetti. Filistinde 80 bin insan katledildi. Suriyede ise Lazkiye, Tartus, Humus, Hama ve başkent Şam’daki Alevi vatandaşların yaşadığı bölgelerde toplu katliamlar yapıldı. İnsanlrarın mallarına, mülklerine el konuldu, Karıları, kızları kaçırıldı, onlara tecavüz edildi sonra ise bu suçsuz insanları infaz ettiler. Alevilere yönelik etnik temizlik, cinayet ve kaçırma eylemlerinin mutlaka acilen son bulması gerekiyor.

Tüm bu nedenlerden dolayı Avrupadaki Aleviler ve dostları sesiz kalmyarak Köln’de Neumarkta Alevi Örgütlerinin öncülüğünde düzenlenen mitingte binlerce kişi Suriye’deki Alevi katliamını protesto etti

Suriye’de Alevilere yönelik soykırım uluslararası toplumun sessizliği, baskı ve soykırımcı eğilimleri nedeniyle devam etmiştir. HTŞ li teröristleri cesaretlendirmiştir. Türkiyedeki, MHP destekli AKP hükümeti ise bu katliamı sadece seyretmiş ne bir yardım koridoru açmış ne de bu insanlara kapılarını açıp sığınma hakkı vermiştir. Tam tersi 25 kişilk bir aile Muğlada yakalanmış Suriye‘ ye geri yollanılması için zemin hazırlanmıştır.

Oysaki aynı AKP hükümeti Suriyeden kaçan 5 milyona yakın Suriyeliye kapısını açmış onları Türkiye‘ de farklı şehirlere dağıtmıştır. Bu bir çifte standarttır, büyük haksızlıktır.

Türkiye’nin Suriye politikası değişmelidir. Alevilere dönük baskı ve şiddeti, Rojava gerçeğini görmezden gelemezler. Türkiye‘ de en az 20-25 milyon Alevi yaşıyor. Bu insanlar vergi veriyor, askere gidiyor ama yinede dışlanıyor, inançları ve ibadet merkezleri olan Cemevleri hala tanınmıyor.

Bu hem büyük bir haksızlık hem de saygısızlıktır. Suriye’de Aleviler, yeniden saldırıların hedefinde…

Bu saldırılara karşın Suriyedeki Aleviler 3 günlük bir greve gittiler, kepenk kapattılar. Haklı olarak Suriye’de Aleviler ayaklandı: Haklı olarak Federalizm talep ettiler.

Suriye’de sahil kentlerinde Aleviler, Jolaniye bağlı güçlerin saldırılarına karşı sokağa çıktı. Suriye Alevilerinin dini lideri Gazal Gazal’ın çağrısının ardından düzenlenen protestolarda Aleviler, “federalizm” taleplerini de dile getirdiler. Protestoculara yine gerçek mermiyle ateş açıldı.

Türkiye‘ de 2025 yılında İmralı-barış görüşmelerine paralel olarak, muhalif gazetecilere, medyaya, kanallara, yazarlara, çizerlere, sanatçılara, siyasetçilere baskı arttı, siyasi tutuklamaların ardı arkası kesilmedi.

Almanya’da ise ırkçılk hortladı. Irkçı, göçmen düşmanı Almanya için Alternatif Partisi yani AfD kamuoyu yoklamalarında 1. Parti oldu, girdiği tüm seçimlerde başarılı oldu.

Geriye bakmadan ilerleyen kişi, arkasında kalan engellere kolayca takılıp düşer. Aleviler ve tüm insanlar, bizler 2025 te yaşadıklarımızdan, yanılgılarımızdan, yanlışlarımızdan mutlaka dersler çıkarmalıyız.

Dileğimiz 2026 yılı “İnsanlık için yeni yıl özgürlük yılı olur” barış, eşitlik, adalet ve temel hakların evrensel olarak benimsendiği, baskıların sona erdiği ve herkesin özgürce yaşayabildiği sadece geleceğin umudunu taşıyan güçlü bir mesaj olarak kalmaz. Bunun için kararlı ve birlikte mücadele gerekiyor.

Daha iyi bir dünya mümkün şayet ‘‘Kaderleri ortak olan insanlar birlikte mücadele eder, direnirlerse‘‘.

Dileğim, 2026 da Almanya‘ da ırkçılk , ayrımcılık azalır. Türkiye‘ de ise ülkeye adalet, demokrasi, toplumsal-sosyal barış ve özgürlük gelir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Tele1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve tüm siyasi tutuklular, halkın seçtiği belediye başkanları özgürlüklerine kavuşurlar.

CHP nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve tüm siyasi tutsaklar prangalarından kurtulana kadar meydanlarda barışçıl, hak arama davası, direniş devam eder. Keza Suriyede Alevi katliamı sona erer, barış sağlanır, farklı inançtan insanlara kıyım son bulur.

Yaşadığımız Almanya‘ da da 2026 zor ve bir mücadele yılı olacak buna hazır olalım. Haksızlıklara karşı ses çıkaranlara lütfen destek verelim, tribünde kalmayalım. Çünkü hak verilmez alınır. Refah ülkesinde yoksul, yoksun ve onursuz biçimde ikinci sınıf bir vatandaş olarak yaşamak istemiyorsak.

Tam Demokrasi, artık sadece kitaplarda ve resmi açıklamalarda, kağıt üzerinde var. Bu Avrupa içinde geçerlidir;gerçek hayat, sürekli değişen yasaklar, yoksulluk ve baskılarla şekilleniyor. Onada dur diyecek olan cesur, kararlı insanlar, halklardır, sizlersiniz !

Herkese, bu yılı aratmayacak güzel, ümit vadeden, mutluluk ve özgürlük dolu bir yeni yıl , 2026 diliyorum.

Aşk ile…

Alevilere Yönelik Suriye İhlalleri İçin Avrupa Arap Alevileri’nden Acil Çağrı

Avrupa Arap Alevileri Federasyonu, Suriye’de Alevilere yönelik artan insan hakları ihlalleri hakkında kapsamlı bir açıklama yaptı. Federasyon, özellikle Suriye’nin kıyı bölgeleri ve Humus’ta barışçıl gösterilere yönelik silahlı müdahalelerin, Alevi toplumunun can güvenliğini tehdit ettiğini belirtti. Açıklamada, bu durumun yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, aynı zamanda uluslararası hukuka aykırı bir suç olduğu vurgulandı.

Alevi yurttaşların barışçıl talepleriyle sokağa çıkmalarının ardından yaşanan orantısız güç kullanımı sonucunda ölümler ve yaralanmalar meydana geldiği aktarıldı. Federasyon, bu tür müdahalelerin ağır bir insan hakları ihlali olduğunun altını çizerek, bu uygulamaların doğrudan cezai sorumluluk doğurduğunu ifade etti.

Açıklamada, inanç kimlikleri nedeniyle sivillerin hedef haline getirilmesinin kabul edilemez olduğu belirtildi. Alevi toplumunun bir çatışmanın tarafı olmadığı ve dolayısıyla cezalandırılamayacağı vurgulandı. Ayrıca, gösteriler sonrası Alevi sivillerin evlerine yönelik baskın, tehdit ve fişleme iddialarının ciddi bir endişe kaynağı oluşturduğu kaydedildi.

Federasyon, Alevi sivillerin derhal korunmasını, bağımsız ve uluslararası denetime açık soruşturmaların yapılmasını ve mezhepsel kimliği hedef alan nefret söylemi ile şiddetin sona erdirilmesini talep etti. Ayrıca, uluslararası insan hakları mekanizmalarının bu konudaki sorumluluklarını yerine getirmesi gerektiği ifade edildi.

Açıklamanın sonunda, Arap Alevi toplumunun adalet, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü taleplerinin evrensel bir hak olduğu vurgulanarak, uluslararası kamuoyunun bu ihlallere karşı sessiz kalmaması gerektiği belirtildi.

Suriye’de Federalizm Talebi: Protestolar Şiddetle Yanıt Buldu

Suriye’nin Lazkiye kentinde, “Suriye ve Diasporadaki Yüksek Alevi İslam Konseyi” Başkanı Şeyh Ghazal Ghazal’ın yaptığı çağrıyla düzenlenen federalizm talebiyle gerçekleştirilen protestolar, silahlı çatışmalara dönüştü. Protestolar sırasında en az üç kişi hayatını kaybederken, 40’tan fazla kişi de yaralandı. Eski Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geçen yıl iktidardan devrilmesi sonrası, ülkede yaşanan mezhepsel gerilimler yine şiddet olaylarıyla kendini gösterdi.

Binlerce Alevi protestocu, Lazkiye’de Azhari Meydanı’nda ademi merkeziyetçi bir siyasi sistem talep ederek toplandı. Gösterinin başlangıcından kısa bir süre sonra, kimliği belirsiz bir noktadan açılan ateşle birlikte olaylar kontrolden çıktı. Yaralılar, panik içinde kucaklarda ve yürüyerek alandan uzaklaştırıldı. Sağlık Müdürlüğü yetkilileri, hastanelere götürülen yaralılar arasında kesici alet ve ateşli silahlarla yaralananların bulunduğunu açıkladı.

Protestolar sırasında, güvenlik güçlerinin de silah kullandığı ve iki ambulansın saldırıya uğrayarak kullanılamaz hale geldiği belirtildi. İç Güvenlik Komutanı Tuğgeneral Abdülaziz el-Ahmed, protestoların barışçıl bir şekilde başlamasına rağmen, eski rejime bağlı silahlı unsurların saldırılar düzenlediğini ifade etti. Bu durum, güvenlik güçlerine yönelik saldırılara yol açarak, şiddetin artmasına neden oldu.

Suriye Savunma Bakanlığı, olayların ardından askerleri Lazkiye ve Tartus kentlerine sevk etti. Açıklamada, bu adımın, “kanun dışı grupların sivillere ve güvenlik güçlerine yönelik saldırılarının artması” üzerine alındığı ifade edildi. Protestocular, “Federalizm istiyoruz” sloganları atarak, hakları ve onurları için mücadele edeceklerini vurguladılar.

Protestolar yalnızca Lazkiye ile sınırlı kalmayıp, Ceble ve çevresindeki birçok bölgede de benzer taleplerle gerçekleştirildi. Alevi tutukluların serbest bırakılması ve yerinden yönetim talebiyle düzenlenen gösterilerde, eski rejim döneminden kalan tutukluların serbest bırakılması da önemli bir gündem maddesi oldu. Suriye’deki bu gelişmeler, mezhepsel gerilimlerin ve toplumsal huzursuzluğun ne denli derinleştiğini bir kez daha gözler önüne serdi.

Celal Fırat: Alevi Halkı Suriye İçin Barışçıl Eylemde Bulundu

DEM Parti İstanbul Milletvekili Celal Fırat, Suriye’de Alevi halkına yönelik artan saldırılar ve baskılar üzerine yazılı bir açıklama yaptı. Fırat, Alevi halkının katliamlara ve sistematik baskılara karşı barışçıl bir şekilde sokağa çıktığını vurguladı. Humus’tan Baniyas’a kadar uzanan protestolarda, özellikle Alevi kadınların taleplerinin ön planda olduğunu belirtti. Bu taleplerin yaşam hakkı, eşit yurttaşlık ve demokratik bir Suriye isteği olduğunu ifade etti.

Fırat, sivillere yönelik saldırıların ve gözaltıların mevcut Suriye yönetiminin halk iradesini tanımadığını gösterdiğini belirterek, bu uygulamaların uluslararası hukukun açık ihlali olduğunu kaydetti. İfade özgürlüğüne, barışçıl toplanma hakkına ve insan onuruna yönelik ağır suçlar işlendiğini dile getirdi.

Uluslararası topluma çağrıda bulunan Fırat, katliamlar karşısındaki sessizliğin son bulması gerektiğini ifade etti. Türkiye’deki iktidara da seslenen Fırat, Suriye’deki Alevi halkının güvenliği konusunda sorumluluk alınması ve saldırılara karşı net bir tutum sergilenmesi gerektiğini vurguladı.

Ayrıca, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir heyetin acilen Suriye’ye gitmesi gerektiğini belirten Fırat, çözümün çatışma ve baskılardan değil; Suriye’de yaşayan tüm halkları kapsayan, eşit, özgür ve demokratik bir anayasa ile mümkün olacağını ifade etti.

Ali Kenanoğlu: Aleviler için 2025’te beklenen kritik gelişmeler!

HDK Eş Sözcüsü Ali Kenanoğlu, 2025 yılında Alevilerin karşılaşacağı önemli gelişmeleri değerlendirdi. Alevi kurumlarının barış sürecinde daha etkin olmaları gerektiğini vurgulayan Kenanoğlu, bu yılın en dikkat çekici gelişmesinin Alevi Temsilciler Meclisi’nin kurulma kararı olduğunu belirtti. 2025, hukukun sıkça tartışıldığı, adalet talebinin gündemde olduğu bir yıl olurken, Alevi toplumu açısından da önemli sorunlar devam etti.

Kenanoğlu, AKP iktidarıyla birlikte Alevilere yönelik devlet yaklaşımındaki değişimlere dikkat çekti. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın kurulması, Aleviliğin artık devlet gündeminde yer aldığını gösteriyor. Ancak Kenanoğlu, bu gelişmenin, Alevi toplumu için bir denetim mekanizması olarak değerlendirildiğini ifade etti. Alevi örgütlerinin bu duruma itirazları, hükümet nezdinde rahatsızlık oluşturuyor.

Alevi toplumunun inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık mücadelesinin devam ettiğini vurgulayan Kenanoğlu, cemevlerinin güvenlik politikaları nedeniyle hala yeterince tanınmadığını belirtti. Devletin, Aleviliği İslam’ın bir parçası olarak görme çabası, Alevi kimliğinin yok sayılmasına yol açıyor. Kenanoğlu, Alevi kurumlarının bu süreçte daha aktif rol alması gerektiğini savundu.

Son olarak, Kenanoğlu, Alevi Temsilciler Meclisi’nin kuruluşunu 2025’in en önemli adımı olarak nitelendirerek, bu yapının Alevi toplumunun sorunlarını çözme kapasitesine sahip olması gerektiğini ifade etti. Alevilerin, tarihsel olarak maruz kaldıkları ayrımcılıklara karşı birlik içinde hareket etmeleri önem arz ediyor.

Suriyede Alevilere Bombalı Saldırı, 8 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi yaralandı. Allahın evine ayakkabı ile girdiler!

Suriye’nin Humus kentinde Alevilerin yoğun yaşadığı Wadî El Deheb bölgesindeki bir camiye cuma namazı sırasında düzenlenen bombalı saldırıda en az 8 kişi hayatını kaybetti, 18 kişi yaralandı.

Suriye’de mezhep temelli saldırılar yeniden gündemde. Humus kentinde bulunan Alevilere ait İmam Ali Bin Abi Talib Camisi’ne yönelik bombalı saldırı büyük tepki toplarken, saldırıda çok sayıda sivil yaşamını yitirdi ve yaralandı.

Suriye resmi haber ajansı SANA’nın aktardığına göre saldırı, Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Wadî El Deheb (Vadi el-Dhahab) mahallesinde bulunan İmam Ali Bin Abi Talib Camisi’nde cuma namazı sırasında meydana geldi. Bombalı saldırıda en az 8 kişi hayatını kaybederken, 18 kişinin de yaralandığı bildirildi.

SANA’ya konuşan bir güvenlik yetkilisi, patlamanın caminin içine yerleştirilen “patlayıcı düzenekler” nedeniyle gerçekleştiğini belirtti. Saldırıyı, aşırılıkçı Sünni bir grup olan Saraya Ensar el-Sünne, Telegram kanalı üzerinden üstlendi. Ancak Suriye resmi makamları bu iddiayı henüz teyit etmedi. Aynı grubun, haziran ayında başkent Şam’da 20 kişinin hayatını kaybettiği kilise saldırısını da üstlendiği hatırlatıldı.

DEM Parti’den kınama

Öte yandan saldırıya yönelik tepkiler sürüyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Humus’taki cami saldırısını kınayan yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, “İnanç mekânlarını ve sivilleri hedef alan bu tür saldırılar kabul edilemez. Bu saldırı bir kez daha göstermiştir ki, IŞİD ve benzeri yapılar Ortadoğu halkları için hâlâ ciddi bir tehdit oluşturmaktadır” denildi.

DEM Parti, söz konusu tehdidin yalnızca güvenlikçi yöntemlerle değil; halkların eşitliği, inanç özgürlüğü, demokratik katılım ve barış temelinde ortak bir mücadeleyle aşılabileceğini vurguladı. Açıklamada ayrıca, etnik kimliği, inancı ya da mezhebi ne olursa olsun tüm halkların eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabildiği, çoğulcu ve demokratik bir Suriye’nin savunulmaya devam edileceği belirtildi.

Parti açıklamasında, “Şiddeti ve mezhepçi saldırıları reddediyor; halklar arası dayanışmayı, diyalogu ve ortak yaşam iradesini büyütmenin tarihsel bir sorumluluk olduğuna inanıyoruz. Saldırıda yaşamını yitirenlerin yakınlarına başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Bu saldırılara karşı bölge halklarının ortak mücadelesi ve uluslararası dayanışma hayati önemdedir” ifadelerine yer verildi.

Bu haber siyasihaber10.org adresinden alnmıştır.

Demokratisierung Durch Selbstermächtigung! ZEYNEP ARSLAN

Abstract

Das Manuskript handelt vom demokratie- und friedenpolitischen Potenzial, der über Jahrhunderte verfolgten, diskriminierten, politisierten und daher ethnisierten Glaubensgemeinschaft der Alevit*innen, in den Gesellschaften (Türkei und Europa) in denen sie leben!

Die alevitische Lehre propagiert den Grundsatz der Gleichheit der Geschlechter, und die alevitischen Frauen* sind sichtbar, allerdings haben sie in der Praxis keine gesellschaftspolitische Entscheidungs- und Gestaltungsmacht. Diese Arbeit plädiert für die Entwicklung eines differenzfeministischen Ansatzes, um zunächst mit der Illusion über die Existenz der Gleichberechtigung der Geschlechter in den alevitischen Gesellschaftsgruppen zu brechen. Sechs Expert*inneninterviews zeigen, dass ein relevantes Bewusstsein für die organisierte Forderung von Gleichberechtigung nicht besteht.

Mittels inhaltlich-diskursanalytischem Vorgehen, teilnehmender Beobachtung, gesellschafts- und geo-politischer Analyse aktueller politischer Ereignisse in der Türkei, im Naher Osten und in Europa, wird der strategische Essentialismus, welcher auf die differenzfeministische Notwendigkeit aufbaut, argumentativ in drei Dimensionen gegliedert und ausgeführt. Diskutiert wird die Entwicklung einer klaren politischen Positionierung, die die Alevit*innen dazu befähigen soll, Demokratieentwicklungs- und Stabilisierungsprozesse in den Gesellschaften, in denen sie leben, (mit) zu initiieren und zu unterstützen.

Besonders in politisch bewegten Zeiten, in denen Menschen* unterschiedlichster Herkunft, sozialer, ökonomischer und politischer Situationen, gemeinsame Lebensräume zu teilen bestimmt sind, gilt es, das demokratiepolitische Potenzial des auf Humanismus, Pluralismus und Frieden aufbauende Alevit*innentümer, im Sinne der Entwicklung einer gesellschaftlichen Dialogkultur, nicht zu unterschätzen.

Die Arbeit kommt zum Schluss, dass für Mitglieder pluralistischer Gesellschaften das friedliche Zusammenleben ihrer und der nächsten Generationen, eine gemeinsame Motivation dafür sein kann, Demokratiepolitik miteinander zu gestalten.