Ana Sayfa Blog Sayfa 43

Maraş Katliamı: Alevi ve Kürt kimliğine yönelik bir soykırım girişimi

Demokratik Alevi Dernekleri (DAD) Malatya Şubesi, Maraş Katliamı’nın 47. yıl dönümünde yaptığı basın açıklamasıyla katliamı kınadı ve hayatını kaybedenleri andı. Açıklamada, Alevilerin tarih boyunca iktidarların hedefi olduğu vurgulandı. DAD Malatya Şubesi binası önünde gerçekleştirilen basın toplantısında, katliamın Alevi halkına yönelik tarihsel saldırı zincirinin önemli bir halkası olduğu ifade edildi.

Açıklamada, 19–26 Aralık 1978 tarihleri arasında yaşanan Maraş Katliamı’nın münferit bir olay olmadığına dikkat çekildi. 1978 Malatya Katliamı ve 1980’lerdeki Çorum Katliamı ile birlikte, bu olayların yerli ve küresel güçlerin planlı, örgütlü ve vahşi kıyımları olarak gerçekleştirildiği belirtildi. Bu süreçte birçok devrimci ve demokratın katledildiği, halkların hak ve özgürlük mücadelesinin bastırılmaya çalışıldığı vurgulandı.

Maraş Katliamı’nın, Alevisizleştirme ve Kürtsüzleştirme politikalarının bir sonucu olduğuna dikkat çekilen açıklamada, katliamın yarattığı tahribat dile getirildi. Yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği, binlercesinin yaralandığı, evlerin ve işyerlerinin yakılıp yağmalandığı, insanların göç etmeye zorlandığı ifade edildi. Toplumsal bütünlüğün parçalandığı, kurumların işlevsiz hale geldiği ve asimilasyonun derinleştiği belirtildi.

Açıklamanın sonunda, adalet ve yüzleşme çağrısı yenilendi. Demokratik Cumhuriyet mücadelesinin önemine vurgu yapılarak, mazlumların birliğinin zalimden hesap sormanın ve yaşanabilir bir gelecek için gerekli olduğu belirtildi. DAD Malatya Şubesi, Alevi canlar olarak demokratik mücadelenin önemli bir bileşeni olma sorumluluğunun altını çizdi.

Aynı Sofradan Cellatlığa: Bir İhanetin Anatomisi DENİZ YILDIZ

0

19 Aralık’ta başlayıp 26 Aralık’a kadar süren o karanlık kıyım, sadece evleri değil; bu toprakların vicdanını ve bir arada yaşama iradesini de yok etti. Maraş, üzerinden 47 yıl geçse de adaletin hâlâ firari olduğu bir kanayan yaradır.

Lokmasını Paylaştığı Komşusunun Celladı Olmak

Yer ve gök şahitti; onlar utandı, insan utanmadı. Güneş, o sabah hakikat kapısında çarka dönenlerin hatırına bile doğmak istemedi. Bugün utanç, bu toprakların kalbinin üzerinde taşıdığı kara bir kolyedir. Türkiye; bir inancın, bir kimliğin, bir ideolojinin sistemli olarak kurban edildiği bir coğrafyanın adıdır. 19 Aralık, sadece bir başlangıç tarihi değil; faili meçhul bırakılan her acının, cezasızlık politikasıyla beslenen her yeni vahşetin ön sözüdür.

Öldürmek, hiçbir zaman anlık bir cinnetin sonucu değildir; katliam, ilmek ilmek işlenen bir nefretin finalidir. Din kisvesi altında “Yaradan’ın yarattığını” katletmek, basit bir provokasyonla açıklanamaz. Bu, bir insanın ruhuna sinsi sinsi zerk edilen bir yok etme programıdır. Kendinden olmayanı yok sayma güdüsü öyle bir raddeye ulaşır ki; ötekinin inancı, dili, kıyafeti, hatta bir gülüşü bile suç unsuru sayılır.

Hamile kadın, çocuk ya da yaşlı demeden komşusunun celladı olmayı istemek; işte o an toprak, hava, güneş ve su milyonlarca parçaya bölünür. Yaşamın tüm elementleri o vahşetle birlikte dağılır. Ve bir sabah, yıllardır selamlaştığınız, aynı sofrada lokmalarınızı paylaştığınız komşunuzun evi, iş yeri ve canı sizin için “ganimet” haline gelir. 26 Aralık’a kadar süren o kapkara günlerde gökyüzü kapanır, komşu komşunun celladı olur.

Cezasızlık: Siyasal Bir Tercih

Bu vahşetin en karanlık yüzü ise, katliamın kanlı ellerinin zamanla devletin en üst kademelerine ve siyaset koridorlarına taşınmasıdır. Kendi şehrinin insanlarını katledenlerin, sanık sandalyelerinden meclis koltuklarına “terfi” ettirildiği bir düzende adalet; sadece bir masal kitabının adıdır. Faillerin yargılanmak yerine ödüllendirildiği, milletvekili koltuklarıyla onurlandırıldığı bu coğrafyada; cezasızlık bir hukuk boşluğu değil, bilinçli bir siyasal tercihtir. Bu “ödül sistemi”, bir sonraki katliamın potansiyel faillerine verilmiş en açık davetiyedir.

Ötekileştirilenlerin Kök Arama Sancısı

Benim içimdeki yara, ben doğmadan çok önce bu topraklara ekilmişti. Bu topraklar bizi köksüz bırakmaya yeminliyken, bizler geleceği elinden alınmış halklar olarak köklerimizi arama sancısından hiç kurtulamadık. Türkiye’de Alevi olmak, hele ki Kürt-Alevi olmak, doğuştan gelen bir “günah” gibi sırtımıza yüklendi. Cumhuriyet “tek din, tek dil, tek bayrak” üzerine inşa edilirken; biz “ötekiler” için doğduğumuz toprak haram, kimliğimiz ise birer tehdit sayıldı. Ne bu devletin makbul vatandaşı olabildik, ne de kendi hakikatimizle yaşamamıza izin verildi.

Yüzleşmek Bir Lütuf Değil, Zorunluluktur

Gerçek adalet, bu topraklarda yaşayan her bir ferdin kendi vicdanıyla ve komşusunun kapısına atılan çarpıyla yüzleştiği gün başlayacaktır. Halkların yüzleşmesi, bir lütuf değil, bu coğrafyada onurlu bir gelecek inşa etmenin tek anahtarıdır. “Ben yapmadım” demek yetmez; ödüllendirilen katillere “katil” diyecek cesareti göstermek gerekir. Bizler, hafızası silinmiş bir yığın olmayı reddedenler olarak, bu yüzleşmeyi talep ediyoruz. Muteber vatandaşınız olmayacağız; çünkü biz, sizin yalanlarınızdan daha gerçek olan acımızla, kendi kendimizin hakikati olmaya devam edeceğiz.

Barış İçin Ses Ver SUNA DOĞAN

Evlatlarını kaybetmiş, her türlü zulme ve baskıya rağmen hâlâ “barış” diyen Kürt anneleri ve halkı var. Onlar, tüm ötekileştirmeye, dilinin yasaklanmasına ve çocuklarının kemiklerine duydukları hasrete rağmen barışta ısrar ediyor. O çığlıkta, o ısrarda senin çocuğun da var.

Diğer tarafta ise kin ve cehaletle gözü kararmış bir zihniyet duruyor; kendi çıkarı için düşman yaratıyor, savaş çıkarıyor, bedelini yoksulun sırtına yüklüyor; kendi cebini dolduruyor. Kendi çocuklarını askere göndermeyen yöneticilere kul köle olmuş geniş bir kitle ise barışa düşmanlık ediyor.

Aç, işsiz ve yoksul bırakılmış bir toplum hâlâ “bir evladım daha olsa vatana feda olsun” diyebiliyor. Bu aklı anlamak zor. İnsan düşünmeden edemiyor: Bunlar zombileşmiş ruhlar mı? Ne oldu sizin vicdanınıza, sağduyunuza ne oldu?

Oysa barış gelse, yönetenlerin savaş bahaneleri ortadan kalkacak. Savaşa ayrılan bütçe halka yansıyacak. Çocukların, torunların askere giderken duyduğu korku bitecek. Zararın neresinden dönersen kârdır; nerede biterse sonrası kazançtır, her açıdan.

Ve sen…

Bu barış çığlığına ses ver. Katıl. Yöneticilerini sıkıştır.

“Ben de barış istiyorum, ben de çocuklarım ölmesin istiyorum” de.

Anne, baba, kardeş olarak çocuklarının yaşam hakkını savun.

Sen de omuz ver; yerde kalmasın bu barış. Birlikte omuzlayın ki hedefe ulaşsın. Çünkü kaybeden de kazanan da tek taraflı olmuyor; sen de kaybediyorsun. Barışı savun ki barış çığlığı karşılık bulsun, büyüsün, güçlensin. O çok sevdiğin ülke de ancak böyle güçlenir.

Sormak gerekiyor: Hangi savaşan, demokrasiden uzaklaşan ülke gelişmiş, ilerlemiş? Etrafına bak, dünyaya bak. Şiddetle temizlenmiş bir tarih yoktur. Eskilerin dediği gibi, kan kanla değil, suyla yıkanır; o su da en saf hâliyle barıştır.

Etik olan, senden olmayanın da hakkını korumak ve savunmaktır. Çünkü dünyada yalnızca sen yoksun; seni sen yapan, senden olmayanlardır. Beyazın anlamı siyahla, sessizliğin anlamı sesle belirlenir. Başkasının hakkını savunmak, aslında kendi vicdanını savunmaktır.

İsviçre’den Bir Örnek: Farklılıkların Tehdit Değil Zenginlik Olduğunu Gösteren Bir Model

Farklılıkların bir tehdit olarak sunulduğu, dillerin ve kimliklerin korku nesnesi hâline getirildiği bir coğrafyada, İsviçre örneği tam tersini gösteriyor: Farklılıklar bölünmenin değil, birlikte yaşamanın ve demokrasinin temelini oluşturabiliyor.

İsviçre’de dört resmi ana dil konuşuluyor; farklı kültürler bir arada yaşıyor ve dünyanın örnek aldığı bir demokrasi işliyor. Ülkenin yürütme organı, yedi üyeden oluşan Federal Konsey’dir. Her yıl bir üye, ülkeyi yurtdışında temsil etmek üzere yalnızca bir yıllığına başkan seçilir. Konsey üyelerinin tümü eşit statüdedir ve kararlar mutabakatla alınır.

Her kantonun kendi meclisi vardır ve kendi bölgesi için bağımsız kararlar alabilir. Ülkeyi ilgilendiren konularda ise merkezi federal meclis devreye girer. Bunun yanında doğrudan demokrasi mekanizmalarıyla halk, referandum ve yurttaş inisiyatifleri yoluyla karar süreçlerine doğrudan katılır.

Sekiz milyonluk, dört ana dilin konuşulduğu bu ülkede, yaklaşık iki yüz yıldır savaşa girmeden işleyen bir sistem vardır. İsviçre bugün hem dünyanın en güvenli hem de en zengin ülkelerinden biri olarak kabul ediliyorsa, bunun nedeni farklılıkları bastırması değil; onları tanıması ve birlikte yaşamın parçası hâline getirmesidir.

Elbette her ülke İsviçre olmak zorunda değil. Keşke olsa. Ama en azından bugünkünden daha barışçıl, daha demokratik, daha özgür ve farklılıklarla barış içinde bir yaşam inşa edilebilir. İsviçre örneği, bunun bir hayal olmadığını gösteriyor.

Siz de, sevdiklerinizin hayatta ve yanınızda olduğu; ülkenizin daha yaşanılır, daha demokratik ve daha refah içinde olmasını istemez misiniz?

Son olarak sormak gerekiyor:
Üzerinde bulunduğunuz toprakları, o çocukları kim daha çok düşünüyor?
Savaş çığırtkanlığı yapanlar mı, yoksa barış için bedel ödeyenler mi?

İsviçre / Tokat Sesimiz Gazetesi

Gola Çetu’da geleneksel ‘Gağan Bayramı’ kutlandı!

Editörün notu: Dersim Alevi inancında normalde Salı günü Gağan niyeti tutulur ve perşembe günü niyetler açılır lokmalar dağıtılır, pay edilir.. Yeni yeni şeyler icat ediliyor pazartesi ziyarete gidip lokma dağıtmak gibi biz de gözlemliyoruz.

 Her yıl olduğu gibi bu yılda Dersimliler, Gola Çetu’da ‘Gağan Bayramı’nı kutladı. Yaşlısıyla genciyle birlikte Gola Çetu’da buluşan halk yeni yılın barış, huzur, bereket ve sağlık getirmesini dilediler.

Haber: Yeni yılın gelişini müjdeleyen gağan kutlamaları başladı. Her yıl Aralık ayının son haftasında başlayan Gağan zamanı, kış günlerinde her evin kapısı çalınır, ev halkının yeni yılı kutlanarak, dut, ceviz, yağ, un gibi ürünler ortak pişirilmek için toplanır. Bu, aynı zamanda yeni yıla katılma daveti de içerir. Ev sahipleri de bu temennilere karşılık, misafirleri ya eve davet edip ikramlarda bulunur ya da gıda olarak gönlünden ne koparsa kapıda bekleyen ziyaretçi topluluğuna vererek gönderir. Gağan zamanı, evler temizlenir, evin bacasından su dökülerek gelecek yılın, bereket getirmesi temenni edilir.

Gağan etkinliklerinin başında gelenlerden biri de, Gola Çetu’da yapılan kutlamalardır. Dersimliler, Gola Çetu’da buluşarak, yeni yılın gelişini simgeleyen ‘Gağan Bayramı’nı kutladılar. Yaşlısından çocuğuna kadar lokmalarını alarak Gola Çetu’ya gelen halk, burada çerağlarını uyandırdılar. Yapılan konuşmalarının ardından getirilen lokmalar tüm canlara pay edilerek ikrarlarını yerine getirdiler

PİRHA/DERSİM

 

Gağan oruç, cem törenleri, arınma/yeniden canlanma/bereket sembolizmleri AHMET KERİM GÜLTEKİN

0

Editörün notu; 

Gağan Aleviliğin bereket inancı, doğayla kolektif yaşama ritüelidir. Eğlence turizmine hizmet eden sadece halayla ve kadınları tacizi meşrulaştırıllarak kutlanamaz! Gağan da yeni yılın daha bereketli geçmesi için niyetler tutulur, lokmalar pay edilir. Kışın yiyecek bir şeyi kalıp kalmayan komşunun evi kontrol edilir elde olanlar paylaşılır! khal oyununda yanlış sergilenenin aksine, özünde bir inançtır;

özde evden ayrılmış, evlenmiş olan hanenin kadın evlatları ziyaret edilir, evlendi diye bağları kopmaz, başkasının “malı” yapılmasına izin verilmez mutlu mu diye kontrol edilir. Eskiler böyle yaşar böyle anlatırdı. Böyle kutsal bir inancı bu hale getiren, özünden kopartan nedenler sanırım Dersim, Tunceli insanının eğlenmeye olan düşkünlüğü, palavra meydanı goygoyculugu ya da her şart altında gülen soykırım travması yatıyor!

Dersim Alevileri sadece kutsal olan alanlarda bımbarek bo.. kelimesini kullanır

Gağanê sıma bımbarek bo!

Cümlesinde kullanıldığı gibi

ve ne yazık ki asimilasyona hizmet ediliyor!

Biri bu çarpıtmaya son versin!

Bu yazı aleviansiklopedisi.com adresinden alınmıştır.
Özet
Gağan (Khal / Kalo Gaxan, Gaxand, Gaxan) , Dersimli Kürt Alevi topluluklarına özgü, yılın bitişi ve yeni yılın gelişiyle bağlantılı dinsel-büyüsel bir geçiş ritüelidir. Aralık sonundan Ocak başına uzanan bu dönemde oruçlar tutulur, cemler yapılır, jiareler (kutsal mekânlar) ziyaret edilir ve Khal u Fatık adlı seyirlik oyunla eski yılın ölümü ve yeni yılın doğumu sembolize edilir. Bereket, arınma, komünyon ve dayanışma temaları etrafında şekillenen Gağan, geleneksel pratiklerini büyük ölçüde yitirmiş olsa da günümüzde özellikle Avrupa diasporasında ve Dersim’de, Dersimlilik kimliğinin önemli sembolik bir göstergesi olarak yeniden yorumlanmakta ve anlamlandırılmaktadır.

Genel Bakış

Gağan, mevsim dönüşümlerinin belirgin yaşandığı coğrafi alanlara uyarlanmış hayvancı ve tarımcı kültürlerde sıklıkla karşılaşılan; Türkiye’de ise Dersim’de yaşayan Kürt Alevi topluluklara özgü; ölüm ve yeniden doğum, bereket, temizlik, komünyon, dayanışma gibi sembolizmler barındıran ve seyirlik oyunları, sosyal hareketlilikleri, dinsel-büyüsel ibadetleri içeren çeşitli ritüellerden müteşekkil yerel bir dini-takvimsel süreçtir. Bu topluluklara özgü Gağan ritüellerine, milenyum başlarına kadar, Kürt Alevilerin yayılmış olduğu çevre bölgelerde (Dersim Kültürel Coğrafyasında; Sivas, Kayseri, Erzincan, Erzurum, Kars, Gümüşhane, Muş, Bingöl, Elâzığ, Malatya, Maraş, Adıyaman, Hatay) ve 20. yüzyılda zorunlu iskân politikalarıyla yerleştirildikleri (Çorum, Yozgat, Tokat, Amasya) gibi farklı bölgelerdeki kırsal yerleşmelerde rastlanmaktaydı (Gültekin 2019b, 195-221).

Günümüzde Gağan, geleneksel öğelerini önemli ölçüde yitirmiş olup, son yarım asırda Türkiye’de Alevilik ve Kürtlük etnik kimliklerinin hızla politikleşmesine bağlı olarak, “Alevi” ve “Kürt” etno-politik aidiyetlerin özgün birleşiminde ifadesini bulan, görece yeni, Dersimlilik mikro etno-kültürel kimliğinin önemli sembolik göstergelerinden biri olarak yeniden yorumlanmaktadır. Ritüellerin dinsel ve sosyal bağlamları, yeni kültürel kimliğin inşasında özellikle vurgulanmaktadır. Batı Avrupa’da kayda değer diasporaya sahip Kürt Alevi topluluklarda ve Türkiye’de Dersim’de (Tunceli), bilhassa ritüellerin seyirlik oyun bölümü, kamusal alanlarda politik içerimleri kuvvetli kamusal performanslar olarak yeniden canlandırılmaktadır (Gültekin 2019b, 195-221).

Dersimli Kürt Alevi topluluklar günümüz Türkiyesi’nde yaygınlıkla Zazaca olarak da bilinen Kırmancki ve Kürtçe diye de tanımlanan Kurmanci dillerini konuşurlar (Gültekin 2019a). Gağan, bu diller bağlamında Khal / Kalo Gaxan, Gaxand ya da Gaxan olarak isimlendirilir. Gağan’ın Dersim’deki adlandırılışı, Kürt Alevi topluluklar arasında yöresel farklar görülse de genellikle Khal Gağandır. Khal sıfatı, “yaşlı-bilge” ya da “kâmil (insan)” anlamında Türkçe’ye çevrilebilir. Gağan ritüelleri miladi takvime göre 8 Ocak’ta yerel halk takvimine göre ise (miladi) 25 Aralık’ta gerçekleştirilir ve yıl dönümünü sembolize eder. Öte yandan Gağan, yerel kültürel takvime göre, (miladi) Aralık ayının son haftasından Ocak ayının ilk haftasına uzanan süreyi kapsayan bir zaman kavramı olarak da düşünülebilir. Bu haliyle Gağan, Dersimli Kürt Alevilerin konuştuğu Kırmancki’de, hem “zaman” hem “eski” anlamlarını içeren ve belirli dinsel-büyüsel içerimlere sahip bir kavram olarak karşımıza çıkar. Khal Gağan’ın, bu itibarla, “eski zaman” ya da “eskiyen zaman” anlamlarına geldiği de düşünülebilir. Fakat Gağan’ın dinsel bağlamı daha belirgindir. Bu sürede tutulan oruçları, kutsal / kültik mekân (ziyaret, jiar / jara / jiare) pratiklerini, cem törenlerini ve büyüsel-dinsel birtakım uygulamaları doğrudan işaret eder (Gültekin 2019b, 195-221).

Khal Gağan, miladi takvimde Aralık ayının son iki haftasından Ocak ayının ilk iki haftasına uzanan dönemdeki dini-sosyal ritüeller toplamını kapsar. Kürt Alevi topluluklar arasında sürenin başlangıcı ve bitişi konusunda bir uzlaşı yoktur. Gağan, çevrimsel/döngüsel zaman kurgusuna sahip Dersimli Kürt Alevilerin kozmolojisinde (özgün adıyla Raa Haqi [Hakikat Yolu] inanç sisteminde) biten ve yeniden başlayan yılın kutsanmış tekrarıdır/dönüşümüdür. Eskiyen yılın uğurlanması ve yeni yılın birtakım bereket ve kolektif aidiyet temsilleri içeren kültlerle karşılanmasıdır (Gültekin 2019b, 195-221).

Khal Gağan ritüelleri bazı önemli dinsel-sosyal uygulamalar içerir. Bunlar oruç, cem törenleri, arınma / yeniden canlanma / bereket sembolizmleri, Khal u Fatık / Kalkek seyirlik oyunu, yiyecek toplama ve kolektif paylaşım (komünyon) ya da hediyeleşme (özellikle haneden ayrılan kadınları) ziyaret olarak sınıflanabilir.

Ritüeller

Khal Gağan, üç günlük oruçla başlar. Salı günü başlayan oruç Dersimli Kürt Alevilerde kutsal gün kabul edilen Perşembe akşamı (bu güne “Cuma” da denir) sonlandırılır. Bu günde yerleşim yerlerinin yakınlarında, kutsiyet derecesi nispeten yüksek jiarelere (kutsal mekanlara) gidilir, niyaz dağıtılır, çerağ uyandırılır, ateş yakılır, kanlı ya da kansız kurban sunularında bulunulabilir. Aynı günün gecesinde cem tutulur ve gelen yeni yıl için iyi dileklerde, temennilerde bulunulur (Kul 2015).

Dersim’de jiarelerin bazıları da yerli Sünni ve Hristiyan (Ermeni) topluluklar tarafından aynı takvimsel dönemde dinsel-büyüsel pratiklerle kutsanır. Tunceli ili genelinde azınlıkta olan Sünni nüfusun yaşadığı (ilin güney sınırını batı – doğu istikametinde kat eden) Çemişgezek, Pertek ve Mazgirt hattı boyunca ortak pratikler dikkati çeker. Dersim’deki yerli Ermenilerin oluşturduğu Hristiyan nüfus ise yok denecek kadar azdır. Fakat 2010’lu yıllarda Dersimli Ermenilerin çeşitli sivil toplum kuruluşlarında örgütlenmeleri, yeniden Hristiyan cemaatlere katılmaları ve kamusal alanlarda görünürlük kazanmaya çalışmaları dikkati çekmektedir. Özellikle Gağan(t) olarak adlandırdıkları ve Kürt Alevi çoğunluğun kültürel öğeleriyle kimi benzerlikler taşıyan kimliklendirici ritüeller konusunda özcü önermelerde bulunmaları, Dersim Aleviliği ve yerel Doğu Hristiyanlığı arasındaki tarihsel, sosyolojik ilişkilere dair yeni ve hararetli tartışmalara neden olmaktadır (Gültekin 2020).

Arınma ve temizlik, Khal Gağan’ın önemli sembollerindendir. Buğday ve suyla ilgili birçok büyüsel işlem dikkati çeker. Yılın son gününün haşlanmış buğdayı eve, ahıra ve civar çeşmelere (su kaynaklarına) serpilir. İpe dizilip duvarlara asılır. Hane halkına yemesi için verilir. Ayrıca çeşmeden alınan su, yeni yılın ilk günü, evin iç ve dış mekânlarına, ahıra serpiştirilir (Kul 2015).

Gağan ritüellerinin en ilgi çekici bölümünün Khal u Fatık / Khalkek seyirlik oyunu olduğu söylenebilir. Geleneksel olarak Khalkek, üç erkek oyuncu ve bir (erkek) çalgıcı tarafından, gün batımından sonra icra edilir. Oyunculardan ilki, Gağan’a Khal sıfatını kazandıran yaşlı karaktere bürünür. Bu, beyaz uzun sakallı ve elinde asası olan bir yaşlıdır. Dersim’de bazı yörelerde aynı karaktere Xızır (Hızır) da denir. Xızır, teolojik olarak Raa Haqi inanç sisteminde Tanrının yeryüzündeki izdüşümü kabul edilir. Raa Haqi’de yaratıcı, bir sebep olarak varoluşu sağladıktan sonraki süreçlerde sürekli olarak “aracılar” kullanmıştır. Raa Haqi yaratılış mitolojisinde Tanrıdan ziyade bu aracılar öne çıkar. Bu sebeple Khal karakterinin Xızır olarak kabul edilişi, ritüellerin sahip olduğu dinsel bağlamın ciddiyetini ve kuvvetini işaret etmesi bakımından önemlidir. Hanelere, diğer kutsal gün ve haftalarda da yaşlı (erkek) kişi görünümüyle uğrayan Tanrının dünyevi hayattaki mistik karşılığıdır. Khal, sırtında bohça taşımaktadır ve uğradığı evlerden verilen yiyecek vb. sunuları toplamaktadır. Khalık, yaşlı adam kostümü içerisindedir. Koyun ya da keçi kılından yapılmış uzun aksakalı ve eski elbiseleri vardır. Omuzunda heybesi, elinde asası ve tesbihi bulunur (Kul 2015).

İkinci oyuncu Fatıktır (Fatma). Yine bir erkeğin canlandırdığı, Khal’ın yeni, genç ve güzel gelini Fatma olarak bilinir. Gençliği ve güzelliğinden ötürü Fatma karakterinin ancak gözleri görülebilir. Geri kalan kısımları sıkıca örtülmüştür. Bazı oyunlarda Fatık’ın elinde yün ve kirmen olduğu da görülür (Kul 2015). Üçüncü ve son oyuncu ise Arab (Arap) ya da Koçeg diye tabir edilir. Bu oyuncunun da elinde bir sopa vardır. Birçok yerde bu oyuncunun elleri ve yüzü siyaha boyandığından Arap yakıştırması yapıldığı akla gelmektedir. Ancak Koçeg, yerel kültürde daha tanıdık bir statüdür. Dersim’de kutsal soylara (seyit ailelerine) tabi olan pirlerin (dedelerin), taliplerini yıllık gezilerinde yanlarına aldıkları genç ve yardıma muhtaç kişidir (Kul 2015).

Oyun, söz konusu üçlünün (kimi örneklerde müzisyenler eşliğinde) köydeki haneleri dolaşmaları, her hanede Khal’ın eve davet edilmesi, ağırlanması ve kendisine verilen yiyecekleri toplaması esnasında tekrarlanıp duran bir kurguya dayanır. Kimi zaman hanelerin içinde kimi zaman dış mekânlarda doğaçlama olarak oynanır. Oyun gereği, köydeki tüm seyirciler de oyuna müdahildir.

Khalkek oynanarak köyün tüm evleri gezilir ve çeşitli yiyecekler toplanır. Çalınan her evin kapısında “Gağanê Sıma Bımbarek Bo” (Gağanınız Kutlu Olsun) denir. Khal’ın her eve davet edilmesi ve ağırlanması özel bir önem taşır. Çünkü Khal’ın Xızır’la özdeş tutulmaktadır ve bu yolla hanelerin kutsanması sağlanmaktadır. Bu ziyaretlerde genellikle badem, ceviz, kuru üzüm, kuru kayısı, dut, un, şeker vb. yiyecekler Khalık’ın heybesinde toplanır. Nihayetinde, kimi yörelerde köyün en yoksul evinde kimi yörelerde belirli kutsal mekânlarda (ziyaret / jara / jiare) hepsi aynı kapta pişirilerek tüm köye (özellikle yoksul hanelere) dağıtılır. Bu durum köyün topluca katıldığı bir tür komünyon ritüeli olarak da değerlendirilebilir.

Dersim halk mutfağının en bilinen yemeği zerefet’in (zırafet / zelfet / şir) (hamur, tereyağı ve sarmısaklı ayrandan oluşan yerel yemek) yanı sıra pesare (bir tür çörek) ve dane / dani (buğday) pişirilir ve dağıtılır. Yapılan yemeklere kimi yerlerde kısmet, baht ve bereketi sembolize eden üç dal parçası konur ve hane üyelerinden bulmaları beklenir. Bulanlar o yılın kısmetini, bahtını, bereketini de temsil edeceklerdir. Pişirilen ve dağıtılan yiyeceklerin bazıları ise ağıllara asılır. Dani, haneye ait hayvanlara yedirilir ve kalanı içme suyunun yanına bırakılır. Bir müddet sonra bu su alınarak eve, hayvanlara serpilir. Bu ritüellerde kötülüklerin, hastalıkların, kıtlıkların uzaklaştırılması ve bereketin, bolluğun, sağlığın hâkim kılınması sembolize edilmektedir (Kul 2015).

Bazı yörelerde Gağan hediyesi olarak tanımlanan bir uygulama da vardır. Gağan süresince komşular arasında ve hane halkı içinde (özellikle çocuklara) çeşitli yiyecekler ve giyecekler hediye edilir. Ayrıca, Gağan döneminde özellikle evlenerek haneden ayrılan kadınlar (kız kardeş, hala, teyze) ziyaret edilir. Bara Zeyiu, evlilik yoluyla haneden ayrılan kadınlar için ayrılan çeşitli hediyelerin kendilerine verilmesi anlamında kullanılır. Söz konusu ziyaretlerde hediyeler, o kadının hakkı olarak verilir (Kul 2015).

Gağan’ın, Aralık ayı sonunda kuzey yarı kürede yaşanan en uzun gece ve en kısa gündüz doğa olayına (21 Aralık ekinoksu) denk gelmesi tesadüf değildir. Khal Gağan kış şartlarının en zor anlarında (ölüm, kıtlık riskinin en yüksek olduğu anda) dayanışmanın, paylaşımın, eskiyi uğurlamanın ve yeniyi çeşitli bereket kültleriyle karşılamanın, seyirlik anlatımlarla ve dinsel-büyüsel ritüellerle gerçekleştirildiği dini-sosyal bir ritüeldir (Gültekin 2019b, 195-221).

Antropolojik Değerlendirme

Antropoloji bilimlerinin kuruluş, kurumsallaşma döneminin en önemli bilim insanlarından Fransız etnograf ve folklor bilimcisi Arnold van Gennep’in (1873 – 1957) “Les rites de passage” (Geçiş Ritleri 1909) başlıklı ünlü çalışmasından itibaren, bilhassa küçük ölçekli topluluklar üzerinde çalışan antropologlar, inisiasyon ve çeşitli geçiş ritüelleri üzerinde özel bir ilgiyle durmuşlardır. Gennep, geçiş ritüellerinin üç temel evreden oluştuğunu öne sürer: ayrılma, geçiş ya da eşiksellik ve bütünleşme.

Ayrılma (seperation) evresinde birey ya da topluluk/toplum kültür içerisinde kazandığı statülerden sıyrılmaya başlar. Bunu çeşitli pratikler sembolize edebilir. Geçiş ya da eşiksellik (liminal) evresinde ise birey yahut topluluk önceki statü ve rollerinden sıyrılmış ve fakat yeni statüsünü ve rolünü de henüz kazanmamıştır. Bulunduğu aşama bir nevi hiçliktir. Bu evre, değişik kültürlerde, zengin çeşitlilikler gösteren tabular, sınırlandırmalar, gereklilikler içerir. Bu evre birçok kültürde sembolik ölümle temsil edilir. Örneğin,

Kürt Alevi topluluklarda uygulanan Musahiplik Cemleri yeniden doğum sembolizmi içeren en parlak örneklerden birisidir. Başlıbaşına ve tüm evreleriyle birlikte bir inisiasyon ritüeli olan bu cem ritüeli, bekâr erkeklerin kendilerini Raa Haqi kozmolojisindeki başat öğeler olan hak dina (Batın dünya) kardeşliğiyle bağladıkları musahiplik ikrarlarıyla başlar. Birbirlerine eşlik (sadıçlık) ettikleri evlilikleri ardından, eşleriyle birlikte çift olarak katıldıkları bazı Dersim yöresi cem ritüellerinde ise kefeni simgeleyen tek beyaz örtü içerisinde beraberce (yere uzanarak ya da ayakta) geçirdikleri çeşitli aşamalar vardır. Burada bir tür kutsal emanet ya da kutsal asa olarak tanımlayabileceğimiz ve cemi yöneten dini liderin kullandığı tarıq eşliğinde sembolik olarak ölme ve yeniden dirilme temsilleri sergilenir. Bu süreçten sonra musahipler Neq dina (Zahir dünya) ve Hak dina (Batın Dünya) kardeşliği kazanırlar. Kendi çocuklarını, kardeşlerini ve kuzenlerini kapsayan bir evlilik yasağı başta olmak üzere bir dizi yeni kültürel kod, statü ve rol edinmiş biçimde yaşamaya başlarlar (Gültekin 2019b, 195-221).

Öte yandan, sembolik antropoloji akımının önde gelen isimlerinden ve çağdaş antropolojinin önemli kuramcılarından Victor Turner (1920 – 1983) da Gennep’in eşiksellik evresi üzerine önemli perspektifler üretmiştir. Turner, “The Ritual Process” (Ritüel Süreci – 1969) isimli eserinde Gennep’in teorisini, kültürel yapılar arasında bir geçiş süreci olarak yorumladığı geçiş/eşiksellik evresi üzerinde kurgular. Turner için kültürel yapılarda durağanlık fikri hâkimdir. Geçişsellik ise bir süreci ifade eder. Turner, bu süreçlerin, bir bakıma toplumun/topluluğun somutlaştırdığı semboller düzleminde bir tür comunitas (yoldaşlık) durumu yaşatma işlevine dikkat çeker. Bu yolla toplum/topluluk, kolektif aidiyetlerini ve kolektif bilincini yenilemekte, dayanışmayı vurgulamakta, statü ve roller ortadan kalkarak ideal bütünlük kutsanmakta ve yeniden geri gelerek toplumsal bilinç tazelenmektedir. Ritüelin öne çıkardığı eşitlik, iktidar ve güç ilişkilerinin önemsizleşmesi ve hatta alay konusu olması, hiyerarşinin ortadan kalkması, dış görünüşün önemsizleşmesi gibi daha birçok dolayımla görünür olan temsiller, toplum/topluluk kültürel dünyasının yeniden inşasını ve bütünleşmeye dönük duygu yoğunluğunu tekrar üreten uygulamalardır (Gültekin 2019b, 195-221).

Üçüncü ve son aşama olan bütünleşmede (reaggregation veya incorporation) ise birey ya da topluluk geçiş sürecinden sonra edindiği yeni toplumsal konum, statü ve rollere uyum sağlamakta, yeni davranış ve ilişkisellik biçimlerine bürünmektedir. Bu aşamada bir bütün olarak yeni bir toplumsal konum kazanılmıştır (Gültekin 2019b, 195-221).

Gağan ritüelleri, yalnızca Dersimli Kürt Alevilerin dinsel takvimine özgü yerel bir yılbaşı kutlaması değil, aynı zamanda geçmişle bugünü, insanla doğayı, eskiyle yeniyi, ölümle yeniden doğumu birbirine bağlayan zengin ve katmanlı bir kültürel belleğin taşıyıcısıdır. Bu ritüellerde açığa çıkan arınma, dayanışma, paylaşım, sembolik ölüm ve diriliş temaları; Gağan’ı sıradan bir halk geleneğinin ötesine taşıyarak, topluluğun kolektif kimliğini ve belleğini canlı tutan bir geçiş ritüeline dönüştürmektedir. Antropolojik perspektifle değerlendirildiğinde Gağan, hem evrensel geçiş ritüeli kuramlarının (Gennep’in ayrılma–eşiksellik–bütünleşme yapısı ve Turner’ın communitas kavramı) yerel karşılıklarını somutlaştırmakta, hem de günümüz Kürt Aleviliğinin ve özellikle Avrupa’daki diasporik kuşağın kendini yeniden tanımlama sürecinde merkezi bir sembolik rol oynamaktadır. Bu yönüyle Gağan, yalnızca eski yılın uğurlanması değil, aynı zamanda etno-dinsel kimliğin her yıl yeniden üretilerek kutsandığı, geçmişin geleceğe taşındığı bir inanç-zaman mekânıdır.

Kaynakça & Ek Okuma Listesi

Gezik, Erdal ve Hüseyin Çakmak. Raa Haqi – Riya Haqi: Dersim Aleviliği İnanç Terimleri Sözlüğü. Ankara: Kalan Yayınları, 2010.

Gültekin, Ahmet Kerim. Kutsal Mekânın Yeniden Üretimi: Kemeré Duzgı’dan Düzgün Baba’ya Dersim Aleviliğinde Müzakereler ve Kültür Örüntüleri. İstanbul: Bilim ve Gelecek Kitaplığı, 2020.

Gültekin, Ahmet Kerim. Kurdish Alevism: Creating New Ways of Practicing the Religion. Working Paper Series of the HCAS “Multiple Secularities – Beyond the West, Beyond Modernities” 18. Leipzig: Leipzig University, 2019a.

Gültekin, Ahmet Kerim. “Dersimli Alevilerde Khal Gağan Ritüelleri.” İçinde Dersim – Üç Dağ İçinde, 195–221. Ankara: NotaBene Yayınları, 2019b.

Gültekin, Ahmet Kerim. “Gağanê Sıma Bımbarek Bo! – Gağanınız (ya da Noeliniz) Kutlu Olsun!” Bilim ve Gelecek, sayı 144 (2016): 69–71.

Kılıç, Ali. “Festivale Gağane Ma Sero I.” Munzur Etnografya Dergisi, sayı 31 (2009): 43–61.

Kılıç, Ali. “Festivale Gağane Ma Sero II.” Munzur Etnografya Dergisi, sayı 32 (2009): 35–54.

Kul, Ali Ekber. Dersim Bölgesinde Gerçekleştirilen Gağan ve Khalkêk Oyunu Bağlamında Seyreden-Seyredilen İlişkisi. Yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Kadir Has Üniversitesi, 2015.

Muxindi, Seyfi. “Kalo Gağandi.” Munzur Etnografya Dergisi, sayı 9 (2001): 61–66.

Taş, Cemal. “Hard u Asmen.” Munzur Etnografya Dergisi, sayı 8 (2001): 65–70.

Uyuşturucu soruşturmaları sadece bir aldatmaca ESER KARAKAŞ

Bir, iki aydır neler oluyor, neler; izleyen, okuyan Türkiye’de yürütme ve yargı erklerinin ortaklaşa uyuşturucu belasına karşı büyük bir cenge girdiklerini zanneder.

Evet, işler muhafazakârlara kadar bile uzandı, Mehmet Akif Ersoy tutuklandı, Fenerbahçe Başkanı Saadettin Saran adliyede ifade verdi, yurtdışı çıkış yasağı ile serbest bırakıldı, isimlerini olmasa bile çoğunun yüzlerine aşina olduğumuz ekran isimleri, beyazperde isimleri gözaltına alınıyorlar, bir bölümü tutuklanıyorlar, bayatlamış AKP isimleri her gün sosyal medya paylaşımları yapıyorlar, “sırada çok önemli feşmekan var” mesajı atıyorlar, birileri de bunları sabah akşam tartışıyorlar.

Tamamen mi önemsiz bu yaşananlar, hayır, böyle bir şey söylenemez ama ekran yüzlerinin akşam arkadaş, ev toplantılarında kullandıkları uyuşturucudan çok daha önemli uyuşturucu konuları var bu ülkede, bu konulara girmeden, unutarak, hatta unutturarak güzel kadınlar üzerinden yapılan haberler de bir tür toplum uyuşturma işlemleri belki de.

Ela Rümeysa Cebeci isimli bir kadın var mesela, ismini de ilk kez duyuyorum, kendisini ekranlardan da tanımıyorum, birileri bu kadınla uğraşıyorlar, uğraşsınlar bir bildikleri varsa ama bendeniz de size aynı kişilerin kimlerle uğraşmadığını, muhtemelen uğraşamadığını da hatırlatayım isterseniz.

Kolombiya’nın Buonavenutra Limanı’nda (İyi maceralar limanı yani) Kolombiya narkotik polisi Türkiye’de birilerine gönderilen, bu birilerinin kim olduğunu bir türlü öğrenemedik biz sade vatandaşlar, kauçuk maddelerin içine yerleştirilmiş 4.9 ton kokain ele geçirdi.

4.9 ton kokain deyip geçmeyin, Avrupa piyasalarında bugün bir gram kokain yaklaşık yüz avro ediyor, bu fiyat da Avrupa’ya son senelerde mebzul miktarda giren kokain nedeniyle çok düşmüş bir fiyat, giriş yerleri de muamma değil, bizim Mersin limanının da adı çok geçiyor, klasik bir arz etkisi yani, 2020 senesinde kokainin gram fiyatı bazı ülkelerde, mesela Birleşik Krallık, 200 avroya yakın idi.

2020 senesinde Kolombiya Buenoaventura limanında Kolombiya narkotik polisinin ele geçirdiği ve destinasyonu Türkiye olan kokainin piyasa fiyatı milyar avro dolayında.

Bu kokain Türkiye’ye M.K. isimli bir kişinin kimyevi madde şirketi üzerinden gönderiliyor, 2022’de dava açılıyor, işin içinde Sarallar örgütü bile var, başka çok isim var, Türkiyeli ve yabancı kimyagerler var; ancak, ne oluyor ise bir sene sonra davada tutuklu isim kalmıyor ve bugün davanın ne aşamada olduğunu bile bilen pek yok, muhtemelen de asla öğrenemeyeceğiz işin başındaki büyük patron ya da patronları.

Türkiye Devleti Kolombiya’dan ülkemize gönderilen 4.9 ton kokainin gerçek alıcısını bulamıyor öyle mi, böyle mi, bu devletle mi 21. yüzyıl Türkiye Yüzyılı olacak?

Şimdi soralım kendimize, Ela Rümeysa Cebeci mi, Kolombiya’dan ülkemize 4.9 ton kokain/zehir getiren bilinemeyen, öğrenilemeyen (!!!) kişi mi daha büyük kamusal tehlike?

Daha çok olmadı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel CHP’nin Salı grup toplantılarının birinde Türkiye’nin KKTC Büyükelçisinin isminin Karayiplerde Fransa donanmasının ele geçirdiği İzmit Limanı çıkışlı bir gemide ele geçen dokuz ton kokain ile beraber anıldığından bahsediyor, mezkur Büyükelçi Kıbrıs’ta bir cinayette yaşamını yitiren Halil Falyalı ile şirketler kurmuş bir diplomat (!), babası ise bir ara Erdoğan’ın en mutemet ismi zira örtülü ödeneğin başında imiş.

Bu tuhaf ilişkiler bana bile inanılmaz geliyor ama ben Özgür Özel’in yalancısıyım.

Bir karmaşık adamın Özgür Özel’i Taksim’in göbeğinde yumruklamasının Saraçhane konusu ile değil de bu Kıbrıs-Karayipler hattı ile ilişkisi olmasın sakın diye de düşünenler var, ben yine onların yalancısıyım.

Kolombiya’da ele geçirilen 4.9 ton kokainin, Karayipler konusunun arkasında kimler var öğrenemiyoruz ama ekranlarda Ela Rümeysa Cebeci’nin hapiste olduğunu herkes görüyor.

Bu Ela Rumeysa Cebeci nasıl bir kadınmış ya, Türkiye’yi, KKTC’yi uyuşturucu merkezleri, geçiş yolları yapmış, Halil Faryalı ile şirketler kurmuş vesselam.

Ha, bir de Aleyna Tilki var Türkiye’yi uyuşturucu uçurumuna atan, bu kızı da unutmayalım, belki Halil Falyalı ile şirketler bile kurmuştur geçmişte, aman dikkat.

Kolombiya’dan ülkemize gelen 4.9 ton kokain/zehirin gerçek alıcısı kimdir açıklanmadan, Özgür Özel’in değindiği Lefkoşa eski Büyükelçisi ile Karayiplerde Fransa’nın ele geçirdiği 9 ton kokain ilişkisi sorgulanmadan ekran yüzlerine ev partileri nedeniyle davalar açmak en hafif deyimiyle komiktir, tuhaftır, devlet ayıbıdır.

yeniarayis.com

MARAŞ, YÜZLEŞMEK NECDET SARAÇ

0

Gerçeklerle yüzleşmek istemeyenler hep “kardeşlik edebiyatı” yaparlar. Yüzleşmekten kaçmak için inanmasalar da döne dolaşa “Biz de ayrımcılık yoktur, biz etle tırnak gibiyiz” masalı anlatırlar, sonra da uzun uzun “yaraları kaşımayalım” vurgusu yaparlar. Konuşmanın finalinde ise ya kapı komşusunun ya askerlik veya okul arkadaşının “Alevi” olduğunu ballandırarak anlatırlar…

Kurgu böyle olunca da siyasi cinayetlerde ve katliamlarda sorumluluğu ya “dış güçlere” ya da “bir kaç meczuba” yıkarlar ve sorumluluktan kurtulurlar!

Katliamlara “katliam” yerine “olay” denmesinin arka planında hep bu gerçeklerden kaçma hali vardır. Fatura hep bir başkasına kesilir ve rahatlanır!

Bu yüzden neredeyse bir devlet geleneğine dönüşecek şekilde hiçbir siyasi cinayetin ya da katliamın siyasi sorumlusu yargı önüne çıkmaz, çıkarılamaz!

Çünkü yüzleşmek, yıllarca aynı şehirde, aynı mahallede, aynı sokakta belki de aynı binada altlı üstlü oturduktan, zaman zaman da selamlaşıp sohbet ettikten,  aynı bakkaldan alış veriş yaptıktan, çocuklarının birlikte oynamasına izin verdikten sonra, bir gece ansızın o komşunun kapsını “x” ile işaretleyip “işte bunlar da Alevi” diye hedef göstermeyle, güpegündüz öldürülmelerine seyirci kalmakla, dolaylı dolaysız destek vermekle, bu vicdansızlıkla, kinle, nefretle yüzleşmek anlamına gelir!

Çünkü katliamla yüzleşmek demek, dosyaların yeniden açılması, dönemin siyasi sorumlularının yargı önüne çıkması ve o katilleri savunanları da yeniden deşifre edilmesi anlamına gelir!

Yüzleşmekten kaçışın asıl nedeni budur!

#MaraşKatliamı

LEYLA ZANA – BURSASPOR NECATİ ŞAHİN

Bursaspor yenik.
Bursaspor’a golleri
Bir grup sapık seyircisi attı…
Kendi kalelerine…
*
Sene 1964.
Bursa’ya göçümüz…
Bende futbol hastalığının başlangıcı…
Bursaspor aşkı…
Atıcılar Mahallesi’nin sokak çocuklarıydık sanki.
Çayırda karanlık basana kadar top oynardık.
Her birimiz kendimizi Bursasporlu bir futbolcuya benzetmeye çalışırdık.
Ben kaleci olduğum zaman Bursaspor kalecisi Yıldız,
oyuncu olduğum zaman sağ açık Mesut…
*
Bütün maçlara giderdik.
Tabii kaçak girerdik.
Bazen duvara tırmanarak.
Bazen de giriş kapılarında durur, bir büyüğün bizi yanına alarak çocuğu gibi stadyuma almasıyla.
Bazen de erkenden gider, stadyuma girer, tuvaletlerde saklanır; seyirci alınınca saklandığımız yerden çıkardık.
*
Ortaokulu bitirip Öğretmen Okulu’na gidene kadar, bırakın her maçını, Merinos Sahası’ndaki antrenmanlarına da giderdim…
Bir gün antrenmanda top kale arkasındaki camlı simitçi arabasına geldi.
Camlar tarumar, simitler cam kırıklarıyla doldu.
Simitçi ağlamaklı…
Futbolcular, Antrenör hemen simitçinin yanına geldi.
Teskin ettiler.
Hemen para topladılar, bir tomar parayı simitçinin cebine koydular.
O fotoğraf karesini hiç unutmadım.
*
Bursa Stadyumu’nda ilk kez Galatasaraylı efsane futbolcu Metin Oktay’ı izlemiştim.
İdolümdü…
Yıllar sonra öğrendim ki
Deniz Gezmiş’lerin idamına karşı imza toplayan tek futbolcuydu Metin Oktay…
İnsan…
*
Bursaspor – Eskişehirspor maçları derbiydi.
Çekişmeliydi.
Eskişehir’in amigosu Orhan, orkestra şefi gibiydi.
“Es Es Eski Eski Es” inliyordu stadyum.
Bursaspor amigosu Yaşar:
“Ya ya ya, şa şa şa, Bursa Bursa çok yaşa…”
klişeydi.
*
Bursaspor yenildiği gün çok üzülürdüm.
Uyuyamazdım.
“Keşke rüya olsa. Bursa galip olsa” derdim Tanrı’ya…
Dinlemezdi…
*
Bir ara Terzioğlu Bursaspor Başkanı oldu.
Hatırladım ki Bursa Ovası’nın yarısı Terzioğulları’nın şeftali bahçeleri, çiftlikleriyle doluydu.
Biz çocukları, inek otlatırken şeftali bahçesinde yakalamıştı Hayri Terzioğlu.
Birer tokat atmıştı bizlere…
Unutmadım o tokadı.
Şeftali bahçelerine girmeye devam ama…
Ne kendimizi ne de ineklerimizi şeftalisiz koymadık inadına…
*
Bursa Erkek Lisesi Ortaokul birinci sınıf öğrencisiydim.
Yakınımızda Kolej vardı.
Bursaspor efsanesi Vedat Okyar Kolej’de okurdu.
Antrenmanda en çok onu ve Mesut’u izlerdim.
Sonra ikisi de Beşiktaş’a gitti.
Vedat Okyar solcuydu. Yiğitti.
Bursaspor iyi futbolcularını Beşiktaş’a kaptırınca, seyircisi de kafayı Beşiktaş’a taktı.
Beşiktaş düşmanlığı…
*
Bursaspor göçümüzden bir yıl önce, 1963’te kurulmuştu.
1965–1968 arası kadrosunu ezbere biliyordum.
Birçoğu hâlâ aklımda:
Mesut, Ersel, Ahmet, Turgut, Yıldız, Hüseyin, Tamer, Haluk, Vedat.
Antrenörleri Sabri Kiraz, Muhtar…
Güzel yıllardı…
*
Yıllar yılları kovaladı.
Bursaspor şampiyon oldu.
Çok sevinmiştim…
Yıllar yılları kovaladı.
Bursaspor ve taraftarı AHMEDSPOR’a kafayı taktı.
Irkçılık hastalığına yakalandı.
Irkçı taraftarlar
Kürt gençlerini, çocuklarını linç ettiler Bursa sokaklarında.
Tribünde ırkçı, iğrenç böğürmeler…
Sapık sapık küfürler…
Bursaspor’a, seyircisine sempatimin sonu,
öfkemin başlangıcı…
*
Bursaspor ve seyircisi AHMEDSPOR’a taktı ya…
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste…”
Bursaspor birinci ligden ikinci lige düştü.
İkinci ligden üçüncü lige düştü…
Sonra ne oldu bilmem…
Ta ki sapık bir grup taraftarı Leyla Zana’ya, bir kadına toplu küfür edince adını duydum tekrar…
*
LEYLA ZANA’ya
toplu küfür eden sapıklar…
Reziller…
Öyle sapıklar ki kimin aklına gelir:
Futbol ile alakası olmayan bir kadına,
kendilerinden 2500 km ötedeki Diyarbakırlı bir ana’ya tribünde topluca küfür etmek…
Üstelik maç Bursaspor – Somaspor maçı.
Hani 301 madencinin enkazdan kaldığı Soma…
Böyle bir maçta toplu küfür bir Ana’ya…
Kürtlerin sembolü olmuş bir siyasetçi kadına…
Ulan reziller!
O kadar korkak, o kadar ödleksiniz ki bir kadına bile tek tek küfür etmeye yüreğiniz tutmuyor.
Kıçlarınızı birbirinize dayayarak topluca küfür ediyorsunuz.
Tek başınıza silik, ezik, hiçsiniz…
Bilirim ki;
Hiçbiriniz Türk de değilsiniz.
Döneksiniz.
Dönekler silik, ezik, kompleksi olur.
Kraldan çok kralcı…
Gerçek Türk, Türkmen o iğrençliği yapmaz Bursa’da.
*
Okumuyorsunuz tabii ki…
Okusanız mesela Kemal Tahir’in “DEVLET ANA”sını…
Göreceksiniz ki Türkmen, Uludağ’ın ardında, yamacında, Geyikli Baba izinde kadına, anaya, bacıya nasıl ulu davranmıs, nasıl baş tacı etmiş…
Göreceksiniz ki, o devleti
Dervişler, Abdallar, Erenlerin kurduğunu;
Onların da Kadını nasıl baştaci ettiğini Göreceksiniz…
Şimdi okuyun.
Irkçı hastalığınıza iyi gelecektir.
*
Bu sapıkları araştırın.
Çoğu aile babası, kız çocuğu babası,
normal memur, esnaf, iş insanıdır.
Çünkü sapıklık statü tanımaz.
Sapığın statüsü sapıklıktır..
*
BURSASPOR!
en çok sen kendini bu sapıklardan korumalısın.
Sana en çok golleri bu sapıklar atıyor.
Bu sapıkları stadından kovmalısın.
Arındır kendini..
*
FIFA, UEFA gerekeni yapacaktır.
Dünyanın ırkçılığa karşı mücadele veren onurlu futbolcuları gerekeni yapacaktır.
CHP, MHP, DEM, AKP, TİP ve tüm partiler gereğini yapmalı.
Gereği, kuru demeç değildir.
Bu sapıkları tek tek teşhir etmek;
memursa memurluktan atmak,
ekmeği tuzu zıkkım etmektir.
Bedel ödetmektir.
Mesele Leyla Zana değildir.
Toplumsal çürümenin ötesidir.
Çürümenin ekşimesidir.
*
MARAŞ KATLİAMI
Bu yazıyı Maraş Katliamı yıldönümünde yazıyorum.
Bu sapıkların eline fırsat geçse,
aynı 1978’deki Maraş katilleri gibi katliam yaparlar.
Onların da yürekleri tek tek yitirmişti.
Kıçlarını birbirine, karanlık başka bir güce dayayarak kalabalık bir güruh olmuşlardı;
çoluk çocuk, kadın yaşlı kesmişlerdi.
İğrençlik yapmışlardı.
Sapıklar, iğrençler biribirine benzer.
Bunlara dikkat…
Hani bazı evlerin bahçe girişinde yazar ya:
“Dikkat Köpek Var”
Köpeğe kurban olsun bunlar.
“DİKKAT SAPIK VAR”
yazmalı alınlarına.
Çıkmayan dövme ile…
*
ZAKHO SPOR
Bursaspor taraftarı
Kürt Anası Leyla Zana’ya
Toplu küfür ettiği bu günlerde;
Uluslararası futbol organizasyonu FİFA,
resmen KÜRT futbol takımı ZAKHO SPOR’un Taraftarını Dünya’nın en iyi taraftar grubu ilan etti….
İyi mi.. ?
İyiler iyidir…
*
LEYLA ZANA…
Sapıklar,
Bu kadının hayatını okuyun.
Toplu küfür ettiğiniz bu kadının, bu ananın…
Ne işkencede pes etmiştir,
ne zindanda baş eğmiştir..
Ne TBMM’de sözünü esirgemiştir,
ne kendi partisinde “kul” olmuştur.
Yıllarını barış, özgürlük, demokrasi mücadelesine vermiştir.
Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir.
Leyla Hanım, ülkemizde haykıran milyonlarca kadın demektir.
O kadınların sesidir, sembolüdür.
Ortadoğu’nun üç cesur Leyla’sından biridir:
LEYLA KASIM
LEYLA HALİD
LEYLA ZANA
“JÎN JİYAN AZADİ”dir.
Necati Şahin
20.12.2025

AKP Dedelere maaş vererek Alevilere darbe vurmak istiyor! İSMAİL PEHLİVAN

Türkiye’de Alevilik, uzun yıllardır süregelen kimlik mücadelesinin ve devlet-toplum ilişkilerinin en kritik düğüm noktalarından birini oluşturmaktadır. Özellikle AKP-MHP iktidarının son dönemde Alevilere yönelik attığı adımlar, samimiyetten uzak, hem iç kamuoyunu hem de uluslararası otoriteleri oyalamaya yönelik kurnazca düşünülmüş entrikalardır.

Başta Avrupa Birliği (AB) İlerleme Raporları olmak üzere uluslararası raporlarda defalarca dile getirilen, Alevi yurttaşlara inançlarından dolayı yapılan sistematik ayrımcılık gerçeğinin bizatihi devlet eliyle yapılmasını tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir. AB, zorunlu din derslerinden Cemevlerinin statüsüzlüğüne kadar pek çok alanda Türkiye’yi eleştirirken, devlet, en temel eşitlik taleplerini karşılama yönünde somut ve hukuki bir adım atmaktan imtina etmektedir. Hatta adım yerine, çok daha sinsi ve derin bir hamle geliştirdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapısna baktığımızda açıkça toplumun arasına nifak sokmaktan başka bir işleve sahip olmadığı görülüyor.

Bu Başkanlık, görünüşte Alevi inancına hizmet etme amacı taşısa da, Alevi toplumu ve kanaat önderleri tarafından açıkça bir asimilasyon merkezi ve nifak sokma aracı olarak görmektedir. AKP-MHP İktidarı, bu yapıyı kullanarak Cemevlerini devlet kontrolü altına almayı ve en önemlisi, inanç önderleri olan Dedelere maaş bağlama konusunu gündeme getirerek, Alevi Yolu’nun kadim kurumu olan batıni felsefi Anadolu Alevi Ocak Sistemi’ni içeriden dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bu, Alevi kimliğini kültürel bir ögeye indirgeme ve inançsal özerkliğini ortadan kaldırma yönelik bir girişimidir.

AB ve AİHM kararları, Türkiye’deki Alevi sorununun uluslararası alanda tescillendiğinin en somut kanıtlarıdır. AİHM, Cemevlerinin ibadethane olduğunu defalarca hükme bağlamış, zorunlu din derslerinin hak ihlali yarattığını tespit etmiştir.

AKP-MHP iktidarı, bu hukuki ve siyasi baskıyı ortadan kaldırmak yerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde kurduğu Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı aracılığıyla bir tür “siyasi manikür” yapmaktadır. Bu manikür, eldeki kirli görünümü gizlemeye yöneliktir. Eğer niyet gerçekten eşitlik yurttaşlık olsaydı, atılacak ilk adım Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın (DİB) bütçesini tüm inançlara eşit dağıtmak veya DİB’i tümden kaldırarak laik bir devlet yapısına geçmek olurdu.

AKP-MHP iktidarının politikası, DİB’in devasa bütçesini korurken, Aleviliği merkeze, yani Kültür ve Turizm alanına çekerek, Cemevine Cami, Sinagog, Kilise ile aynı statüyü vererek değil, müzenin veya kültür merkezinin yanına konumlandırmaktır. Bu, Alevi kimliğinin inançsal bir hak olmaktan çıkarılıp, folklorik bir düzeye indirgenmesidir. Bu durum, AB’ye “bakın, Alevilerle ilgileniyoruz” mesajı vermek için tasarlanmış bir oyalama ve aldatma taktiğidir, gerçek bir çözüm iradesini yansıtmamaktadır.

AB’nin Türkiye raporları, Alevi yurttaşlara yönelik ayrımcılığın uluslararası düzeyde tescil edilen açık bir kayıttır. Raporlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik ilkesini çarpıtarak yalnızca Sünni-Hanefi inancına hizmet eden DİB’in desteklemesini ve Cemevlerini ibadethane statüsünde görmemesini sürekli eleştirerek siyasi iktidara hatırlatmaktadır.

AKP-MHP iktidarı, bu uluslararası baskıyı ve iç talepleri bertaraf etmek için samimi bir çözüm üretmek yerine, ABKCB’nı kurarak AB’ye “Bakın, bir adım attık” mesajı vermeyi amaçlamıştır. Bu, ayrımcılığı sonlandırmak değil, uluslararası eleştirileri savuşturmak için tasarlanmış bir siyasi manevradır.

***

İktidarın mevcut Cemevi Başkanlığı aracılığıyla Dedelere maaş verme girişimi, Alevi toplumu içindeki en kritik tartışma konularından biridir. Bu sinsi hamle, Alevi kurumlarının özerkliğini yok etmeyi ve toplumu bölmeyi amaçlamaktadır. İktidar bu girişimiyle Alevilerin belini kırmak istiyor.

Kadim Alevi inancında, Dedelik Kurumu yüzyıllardır devletten bağımsız, Talipler’in gönüllü desteği ve inanç önderlerinin kendi öz gayretleriyle ayakta kalmayı başarmıştır. Bu yapı, hem inancın özgürlüğünü hem de Dedeler ile Talipler arasındaki ‘El ele el Hakk’a’ düsturuyla manevi eşitliği sağlamıştır.

***

Hacı Bektaş Veli evlatlarından Veliyettin H. Ulusoy Dede‘nin kaleme aldığı eleştiri, sorunun inançsal boyutunu ve devletin tutumunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. Onun görüşleri, devletin bu hamlesinin Alevi inancının özüne aykırı olduğunu gösteren bir manifesto niteliğindedir:

Alevilikte ve Aleviler’de Yol hizmetini yürütenler Talipleri gibi işinde, gücünde, tarlasında, bağında, bahçesinde, özel sektörde, devlet dairesinde (son dönemlerde bu daire Aleviler için hayli daraldı) çalışır ve üretirler.

Devlet eli ile Dedelik Kurumuna müdahale edilmesi halinde ise Alevi toplumu içindeki bu eşitlik olgusunu zedeler ve aynı zamanda Aleviler içerisinde bir “fetva takımının” oluşmasına neden olur.

Alevilikte ve Alevilerde hiç kimse veya hiçbir organ “fetva makamı” değildir. Devlet eli ile yapılmak istenen ise Alevileri “terbiye etme” adına bir “fetva” makamı oluşturmaktır Oysa Alevi öğretisinin düsturları net ve açıktır. Örneğin, ‘eline, beline, diline sahip olmak.’ Bunun için herhangi bir “fetva” makamına gerek var mı? Kesinlikle hayır. 

Uzunca bir süredir Alevi toplumu tarafından dile getirilen taleplerin hiçbir yerinde ‘Dedelerimizi maaşa bağlayın’, ‘Dedelerimize kadro tahsis edilsin’, ‘Dedelerimizi yetiştirin’ vb. ifadeler yer almamıştır.

Devlet, Dedelerin Cem ibadeti yaptığı yeri ibadethane olarak tanımıyorsa, Dede’nin yürütmüş olduğu cemi ibadet olarak kabul etmiyorsa, mantıksal olarak Dede’nin kendisini de bizzat inkar ettiği sonucuna varılmaz mı?

Maaş, bağımlılık demektir. Maaşa bağlanan Dedeler, inançsal ve vicdani sorumluluklarını yerine getirirken, aynı zamanda maaşlarını ödeyen siyasi iktidarın iradesine de tabi olmak zorunda kalacaklardır. Bu, Alevi Yol’unda bir “biat” kültürünün oluşmasına zemin hazırlayarak, Alevi toplumunun siyasallaşmış ve bölünmüş bir yapıya dönüşmesine yol açacaktır. Maaş kabul eden ve etmeyen Dedeler arasında açılacak ayrılık, iktidarın Aleviler arasına nifak sokma amacına hizmet edecektir.”

Ulusoy Dede, Hakk Muhammet Ali Yolu’nun çarpıtarak devlet eliyle dönüştürülmeye çalışılmasını da şu sözlerle eleştirmektedir:

Alevi inancının temelini oluşturan Hakk-Muhammed-Ali Yolu, ne Diyanet’in, ne ilahiyat fakültelerinin ne de devletin asimilasyon amaçlı yetiştirdiği kadroların müdahalesine açıktır. Bu Yol, gönüllülük ve hizmet esasına dayalıdır.

Devletin mevcut Anayasası, kanun ve kaidelerinde dahi böyle bir uygulama yer almamaktadır.

***

AKP-MHP iktidarının entrika ve oyalama üzerine kurulu mevcut politikası, Alevi inancını Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bir halk bilimi ögesi olarak görme çabasından başka bir şey değildir. Bu, Aleviliğin tarihsel, inançsal ve hukuki kimliğine yapılan en büyük saygısızlıktır.

Gerçek çözüm, AİHM kararlarının uygulanması, Cemevlerinin yasal ibadethane statüsü kazanması, zorunlu din derslerinin kaldırılması, Alevi ulularının işgal altındaki topraklarının iade edilmesi ve Diyanet’in tekelci fetva kurumu olma yapısının sonlandırılmasıdır. Alevi kurumlarının ve inanç önderlerinin bu maaş tuzağına karşı sergilediği kararlılık, kadim Alevi ruhunun özerkliğini ve Hakk Muhammed Ali Yolu’nun saflığını koruma mücadelesinin en güçlü göstergesidir.

Asıl sorun Alevilerden kaynaklanmıyor. Devletin Alevi varlığını eşit, özerk ve saygın bir inanç olarak kabul etme iradesini göstermemesinden kaynaklanıyor. Devletin artık bu iradeyi gösterme zamanı gelmiştir. Aksi takdirde, devletin ve AKP-MHP iktidarının attığı her adım, entrika ve asimilasyon çabasından öteye geçmeyecektir.

ilk halktv.com.tr adresinde yayınlanmıştır

Maraş Katliamı Bühl Cemevi’nde Anıldı: “Unutmadık, Unutmayacağız!”

Alevitische Gemeinde Bühl Cemevi, Maraş Katliamı’nın 47. yılında, katledilen canları anmak üzere bir etkinlik düzenledi. Duygusal anların yaşandığı bu buluşmada, geçmişte yaşanan acıların toplumsal hafızadaki yeri bir kez daha hatırlatıldı.

Etkinlikte araştırmacı-yazar Erdal Yıldırım, Maraş Katliamı’nın tarihsel arka planı, devletin sorumluluğu ve Alevi toplumunun adalet mücadelesi hakkında değerlendirmelerde bulundu. Yıldırım, katliamın yalnızca geçmişte kalmadığını, günümüzde de cezasızlık politikaları nedeniyle etkilerinin sürdüğünü vurguladı.

Konuşmalarda, katliamda yitirilen canların saygı ve özlemle anıldığı ifade edildi. Alevitische Gemeinde Bühl Cemevi, anma programının gerçekleşmesinde emeği geçenlere teşekkür ederek, “Unutmadık… Unutmayacağız” mesajını yineledi. Açıklamada, katliamlarla yüzleşmenin ve adalet mücadelesinin Alevi toplumunun tarihsel sorumluluğu olduğu belirtildi.