Ana Sayfa Blog Sayfa 47

Aleviler, Devletler ve Suriye! Prof. Dr. Şükrü Aslan

0

Suriye’de yeni rejimin Alevilere karşı pervasızca gerçekleştirdiği katliam, şimdiye kadar ki kitlesel kıyım deneyimleriyle genellikle benzerdir ve devletlerin, ‘hesap sorulamaz’ algı ve rahatlığının izlerini taşımaktadır. Ama hayatlarına kıyılan Aleviler bakımından genellikle görmezden gelinen bambaşka bir sosyolojik boyutu bulunmaktadır.

Aleviler, inanç sistemleri bakımından şiddete mesafeli topluluklardır. Sadece insana değil, bir can’a kıymayı en büyük azap olarak kabul eden bir gelenekten gelmektedirler. Dolayısıyla silahlı orduları ve eylemleri yoktur. Alevilerin, yok etmek için strateji geliştirdiği ‘düşman’ grupları da yoktur. Esasen bir toplumsal grubu baskı altına almak gibi deneyimlere ve ‘devlet’ olgusuna da mesafelidirler. Ama Alevileri sürekli ve sistemli olarak ‘düşman’ kategorisinde tanımlayan ve siyasal deneyimleri içinde buna özel bir alan açan devletler hep oldu

Osmanlı devleti onlardan biriydi ve arşivlerin de gösterdiği gibi ‘Alevilerin tasfiyesi için özel bir mesai harcamıştı. Her şeyden önce Alevileri tanımlama biçimi, düşmanlık halinin bir tür işareti gibiydi. Aleviler, “medeniyet, maişet, muaşeret ve insaniyetin ne demek olduğunu bilmezler. Adeta Afrika’nın vahşi ilkel kavimleri andırır çırılçıplak ot kökü ve meşe palamudu ile geçinir, görünüşte insan mizacen hayvan ıtlakına şayandırlar. Dinin farzından şeriatın emirlerinden haberi olmayan gusül ve taharet ve ibadet ve örtünme gibi İslamın esas şartlarından tamamen nasipsiz, batıl itikadlere sapmış kesimler” diye tanımlanmışlardı.

Devletin bu tutumu Osmanlı bürokratlarına da sirayet etmişti. Mesela Tuğgeneral Ziya Yergök’e göre: “İmam Ali soyundan olduklarını iddia eden bu kişiler ne Şiidirler, ne de tam Bektaşi. Her ikisinden alınmış bazı esasları varsa da çok gülünç inançları da vardır. Her yüksek dağı bir ziyaret yeri, bir tapınak hükmünde görürler. Allah’a bizim gibi inanır, Peygamberi şöyle böyle tanırlar ama oruç tutmaz, namaz kılmazlar. Kuran’ın hükümlerinden habersizdirler”. Arşivlerde bu doğrultuda daha pek çok belge vardı.

Cumhuriyet arşivlerinde de aynı yaklaşıma işaret eden çok sayıda belge yer almıştı. Dönemin gazetelerinde Aleviler, sistematik olarak “ana bacı tanımaz” algısına uygun haberlere konu edilmişlerdi. Mesela 12 Aralık 1932 tarihli Vakit Gazetesi “Mum Söndü: Kadınlı erkekli 25 Alevi Mahkemeye Verildi” diye yazmıştı. Jandarma Genel Komutanlığı bile 1939’da çıkardığı bir broşürde, “Aşıkların Manileri” üzerinden Alevi inancını aşağılayan şu manilere yer vermişti: “Seyit Dede tanımam/Benziyorlar şeytana,  Sözlerine inanmam/Çıktı foya meydana. Süpürgeden bir sakal/ Karmakarışık yüzleri, Seslerinde var çakal/Korkunç bakar gözleri. Hamdolsun ki hükümet/ Verdi tamam dersini, Ne seyit var ne gubat/Sepetledi hepsini.”

Bütün bu düşmanca politika ve dil Alevilere yönelik kitlesel yıkıcı askeri saldırı ve tahayyül edilemez katliamlara yol açmıştı. Hepsinde Aleviler silahsız, korumasız ve savunmasızdı. Bu da onbinlerce Alevinin katledilmesine yol açmıştı.

Alevilerin bir şekilde katliamlardan kurtulabilen kesimleri ise yüzyıllarca periferide tutulmuş, görünür olmaları engellenmişti. O kadar ki Cumhuriyetin bürokratı ve siyasetçisi Necmeddin Sahir Sılan’ın 1952’de yazdığı bir rapora göre partinin Erzincan Merkez İlçe kongresinde Alevilerin yönetimde çoğunluğu sağlaması bile ciddi bir sorun olmuştu. O kadar ki CHP’den ayrılıp DP’ye katılmak isteyen Alevilere partinin kapıları kapalı tutulmuştu. Devletin yönetim sistemi Alevileri daima dışarıda tutmuştu ki bunun son örneği sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde de net şekilde gözlendi.

∗∗∗

Bugün Suriye’de olanlar bu düşmanca geleneğin bir devamıdır. Osmanlı özlemini savunanlar, o geleneğin gereğini yapıyorlar. Silaha ve şiddete inançları gereği uzak olan Alevilerin ise, uluslararası toplumu harekete geçirmek ve sistemin diğer ‘ötekileri’ ile dayanışma araçları kurmak dışında bir seçenekleri yok. Başka bir deyişle Aleviler, geleneksel inanç sistemiyle, bulundukları coğrafyaya barışçıl bir siyasal-toplumsal hayat için ciddi bir referans sunuyorlar ama ağır bedellere de daima açık olmak üzere.

Bu yazı http://birgun.net adresinden alınmıştır.

PROF. DR. ŞÜKRÜ ASLAN

ŞÜKRÜ ASLAN, lisans programını, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde bölüm birincisi olarak tamamlamıştır. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünde Kentsel Enformel Sektörler konulu çalışmasıyla yüksek lisans, Toplumsal Mücadeleler ve Kent konulu çalışmasıyla doktora yapmıştır. Kent, göç/iskan ve etnisite sosyolojisi üzerine çalışan Aslan’ın yazarı ve/veya derleyicisi olduğu ya da derleyicileri arasında yer aldığı 22 kitabı yayınlanmıştır. Ayrıca ulusal ve uluslararası yazında yer almış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. 2018/2019 öğretim yılında Avusturya’da Innsbruck Üniversitesi Göç ve Eğitim Enstitüsünde misafir öğretim üyesi olarak çalışmış, ayrıca 2015-2020 yılları arasında MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi editörlüğü yapmıştır. Aynı zamanda BirGün Gazetesinde köşe yazarı olan Şükrü Aslan, MSGSÜ, Sosyoloji Bölümünde öğretim üyesidir ve Nüfus, Etnisite İskan Sosyolojisi, Modernleşme ve Kent Sosyolojisi başlıklı dersler vermekte ve Toplumsal Tarihe ilişkin çeşitli araştırma projelerini yürütmektedir. Alevilik, Soykırım yüzleşme hafıza merkezi alanları ile ilgili hala bir gün gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır.

 

Bir Kadının Kocasına Beni Sen Öldür, Onların Eline Bırakma! dediği yerdir Maraş!

0

Maraş Katliamı’nı mağdur kadınların gözüyle anlatan “Üçüncü Gubet” belgesel yönetmeni Mediha Güzelgün  röportajı; 

Maraş Katliamı’ndan 46 yıl sonra sadece kadınların travmaları üzerine Altın Koza Film Festivali gibi birçok festivalde kendine yer bulan bir belgesel film yaptınız. Bildiğim kadarıyla asıl mesleğiniz bu değil. Kendinizi tanıtır mısınız? Ne amaçla yaptınız bu belgeseli? Böyle bir ağır yükün altına sizi sokan neydi?

Merhabalar, ben Mediha Güzelgün, 1991 Maraş doğumluyum. 98 yılına kadar Yörükselim mahallesinde yaşadık. Daha sonrasında Mersin’e göç ettik. 2015 yılından beri Mardin’de öğretmenlik yapıyorum aynı zamanda sinema ile ilgileniyorum. Çocukluğumda bu katliamın anlatılarıyla büyüdüm. Annemler, arkadaşlarıyla, komşularıyla sohbet ederken konu bir şekilde hep bu katliama gelirdi ve” bir kamera olsa da bizi çekse” derlerdi bunu o zamandan görev bildim sanırım. Diyarbakır Sanat Merkezi’nin Şehre dair anlatılarının olduğu bir projeye katıldım o zamanda Maraş Katliamı’nın belgeseli yapmak istemiştim ama bu çalışma o projeyi aşacak bir çalışma ve araştırma gerektiriyordu orda ilk kısa filmimi yaptım. Ardından bu belgesel için çalışmaya başladım. Çoğu aile çevremden ve komşularımız olan kadınlardan başladım görüşmelere sonrasında sizlerin ve Erenler Cemevi başkanı Müslüm İbili sayesinde diğer kadınlara da ulaştım. Gerçekten ağır bir yük ve bu yükü anlatma ve unutturmama isteğimin yanında diğer motivasyonum kendi tedirginliklerim, kaygılarım, rüyalarımdı. Anlatırsak yükümüz hafifler belki diye, bilemiyorum.

Bir konuşmanızda “en çok acı çekenler daha uzağa gidenler olmuş” demişsiniz. Bu görüşmeleri yapmadan önce böyle bir gerçekliğin farkında mıydınız? Bunun nedeni ne olabilir? Nasıl olurda Maraş’ta katliamı yaşamış ve katliam, mekânında kalmış, failler ya da ardıllarıyla bir arada yaşamış birileri, benzer şeyleri yaşamış ama uzağa gitmiş birisinden daha iyi görünebilir? Bu çok ilginç değil mi? Bunun nedenleri ile ilgili bir şeylere ulaşabildiniz mi? Katliam mekanını terketmemek orada kalanları daha güçlü kılmış olabilir mi? Ya da tam tersi, temeli korku olan müthiş bir bilinç baskılaması olabilir mi? Yine bununla bağlantılı olabilir mi mi bilemiyorum ama filmden gözlemlediğim bir gerçeklik te şuydu: Maraş’ta yaptığınız görüşmelerde, tanıklar “Kahramanmaraş, olay” gibi sözcükleri kullanıyordu. Oysa uzaktakiler “Kahraman “demiyordu Maraş’a. Yine siz de “Kahramanmaraşlıyım”sözcüğünü tercih ediyorsunuz. Bu bağlamda neler söylemek istersiniz? 

Görüşmeleri yapmadan önce farkında değildim elbette aynı şey demans hastalıklarının Katliam tanıklarında fazla olduğu gerçeğini de fark ettiğim gibi. Bu durumu da ilk fark edişim şöyle oldu; kadınlarla ön görüşmelerde, telefon konuşmalarında veya yüz yüze görüştüğümde belgeselin içeriğine dair bilgi verip röportaj için izin istediğimde yurtiçinde kalanlar daha cesur ve istekliydiler ama yurtdışındaki kadınlara ulaşmak fiziki olarak zorluğun yanında konuşma konusunda isteksiz ve tedirginlerdi. “Biz Türkiye’ye gelip gidiyoruz bir sıkıntı olmasın, havaalanında durdurmasınlar, çocuklarımız, torunlarımız var onların geleceği vb.” endişeler taşıyorlardı. Belki de haklı olarak yurtdışındaki çoğu kadınlarımızı ikna edemedim. Diğer bir söylemleri de “Bizim ciğerimiz yandı zaten ne konuşacağız ki? Gerek yok. Gel misafirimiz ol, kal ama ben hiç anlatmadım, konuşmadım.” Oldu. Post travmatik stres bozukluğunun üçüncü aşaması da buydu yani kişinin travma hakkında düşünmekten ya da travmayı hatırlatan herhangi bir şeyden kaçınması olan ‘hissizlik’ aşaması. Yurtdışında yaşayanlara dair psikolojik olarak bu durum söz konusu olabilir, unutmak için baskılama ve Türkiye’ ye dair büyük korkuları var haklı olarak. Maraş’ta kalanlarsa artık azınlık durumundalar bence asimilasyon, görünmez tehdit ile durumu kabulleniş ve ona uygun davranış biçimi geliştirmişlerdir. Asimilasyon politikalarından birisi de dille ilgili olandır o yüzden çok haklısınız. Dil, hiçbir şeyin yapamayacağı kadar bir şeyi haricileştirir.

Filmdeki hemşire kadın “kadınların çoğunun belden aşağısı açıktı, bağırayım mı haykırayım mı bilemedim.” Diyor.  Şahsen 15 yıldır Katliam üzerine çalışıyorum. Böyle bir şey duymamıştım. Sizce katliamın anlatısı bitti mi? Yoksa anlatılmamış nice şeyler var mı? 

Kesinlikle var. Bu konuda belgeseli yaparken çok zorlandım mesela her söylenen önemli, her konuşulanı almak istiyordum, hiçbir şeyi atlamak istemiyordum ama bir sürede sınırlandırmam gerekti. Anlatılmamış diğer şeyleri Sünni kesimden de dinlemeliyiz, Katliamsanıklarını dinlemeliyiz, yaptıkları onların gözünde sıradan bir şey miydi mesela?

Bir kadın ev de 10 günlük kardeşini unuttuklarını, bir başka kadın 7 yaşında kardeşini unuttuklarından söz ediyor. Ve devamla “nasıl olur da bir anne yavrusunu unutabilir” diyor. Bundan dolayı bir suçluluk duygusu olduğu görülüyor. Bu çok derin ve belkide sıradan insan bakışıyla anlayamayacağımız hisler. Bu zamana kadar bu yönüyle mağdurlara yapılmış profosyonel bir yardım var mı? Yoksa yapılanlar sadece katliamı hatırlamaktan öteye gitmiyor mu? 

Bir anda baskına uğruyorlar ve şok halinde o an hissiz oluyorlar uygun duygusal tepki ve davranış gösteremedikleri için daha sonrasında kendilerini suçluyorlar doğay olarak.  Bu bahsettiğiniz hissin yanında yıkıma ve şiddete tanık olma, yerinden edilme, göç süreci, yeni yere alışma, damgalanma, dışlanma, aileyi, cemi, maddi olanakları kaybetme, güçsüzleştirme, yoksulluk vb. olumsuzlukları yaşıyorlar. Bu görünenden de ağır. Bu konuda herhangi bir devlet kurumunun, STK’ların veya yerel yönetimlerin böyle bir destek verdikleri çalışma yaptıklarını duymadım. Sadece kanalların, gazetecilerin araştırma ve haberleri için mahalleye geldiklerini biliyoruz. Görüştüğüm yirmi kadından sadece bir tanesi profesyonel destek almış kendi imkanlarıyla. Bu yönde bir destek olarak sadece Alevilerin kendi içlerinde ki toplumsal destekten bahsedebiliriz çünkü bu bağ hem aidiyet hissini hem de güvenlik hissini arttırıyor dolayısıyla iyileşme, güçlenme sürecine katkıda bulnuyor. Ayrıca dini bağlarda etkili olmuştur onun dışında profesyonel destek almamışlardır.

Bazı kadınlar “siz ölmediniz mi?” diye soran komşularından öfkeyle söz ederken kendilerini kurtaran komşularından da söz ediyor. Bende yapmış olduğum görüşmelerde ve çalışmalarda bu duruma çok şahit oldum. Üstelik bunu anlatanların bu anı anlatırken mutlu olduklarını hissettim. Siz nasıl gözlemlediniz? Komşularının yardımlarını anlatırken o an için iyi görünüyorlar mıydı? 

Evet iyi hissediyorlardı hatta onlar için dua edende oldu hala onlarla görüştüklerini de söyleyende oldu. Asya ablanın da dediği gibi her şekilde her yerde iyi insanda doludur.

Elbette katliamlar herkeste aynı duyguyu bırakmıyor. İngiltere’de yaşayan benim de yakından tanıdığım Elif Abla (Elif Tabak)   öldükten sonra nereye gömüleceği ile ilgili “cenazelerimizin o topraklara gitmemesi tam da onların istediği şey” derken Maraş’ta yaşayan bir başka  kadın “imkanım olsa kalmam Maraş’ta” diyor.  Bir başka kadın ise “yaşatmadıkları bir ülke nasıl senin ülken olabilir” diyor. Bu kadar farklı hislerle ilgili söyleyeceğiniz birşeyler var mı? 

Elif abla tarihsel ve ideolojik olarak çok doğru yere temas ediyor. “Bu Katliam anlatılmalıydı ve tarihte ki yerini almalı” diyor yaşananlar ve yaşayanlar yok olmaması için yapılması gerekenler aslında bu ama aynı zamanda kendisi de 30 yıl sonra ancak katliamın anmalarına ve mahalleye gidebiliyor. Epeyi bir süre köyüne giderken yol ayrımında tabelalardan dönüpte Maraş’a bile bakamıyor.  Aslında benzer hisler sevemiyoruz Maraş’ı bir türlü ama bağımız var ve insan eninde sonunda köküne dönmek istiyor.

Son olarak naçizane bir eleştiri ile şu soruyu sormuş olayım, mağdurlara “affedebilir misiniz” diye soruyorsunuz? Ve tamamının cevabı keskin birer hayır oluyor.  “Özür ve bağışlama süreci bir dönüşüm beklentisini içerir bağışlanma bir katliamın unutulması onun faillerinin suçluluktan kurtulması değil özür dileyenin dönüşmesi beklentisi ile bağlantılıdır.” Der Feryal Saygılıgil Affetmenin Politikası isimli kitabında.  Yine aynı kitapdan alıntıyla Derrida “bağışlamaya bir anlam ve varlık sebebi verecek tek şey suçlunun ıstırabı ve terk edilmişliğidir suçlu ekonomik mucize ile Yağ bağlamış semirmiş zenginleşmiş olduğunda bağışlama meşum bir Şakadır.” Der. Sivas’ın Maraş’ın faillerinin ödüllendirildiği, en önde gelenlerinin aynı sözcüklerdeki gibi semirerek zenginleştiği ve siyaseten iyi yerlere geldiği ülkede  “affetme” sorusunu sormak biraz erken ve mağdurlara karşı haksız bir soru olmamış mı? 

Affetme sorusunu sorarken aslında yukarda bahsettiğim profesyonel destek, maddi manevi tanzim veya suçluları adalete teslim, toplumsal kabul gibi yapılması gerekenlerin yapılmadığını göstermeyi amaçladım. Birini veya bir şeyi affetmek için en başta özür dilenmesi gerek bunlar olmadı o yüzden de affedilmiyor. “Niye affedelim?” diyor Sevgili abla hem gerçekten de affetmek için bir sebebimiz yok. Saygılıgil’in dediği gibi bir dönüşüm bile göremedik bunca zamandır. Affetmekle ilgili çok fazla karşıt görüş var ama affetmek sadece kabalığa, kötülüğe, göz yummak değildir. Zarar vereni hayatımıza almak, yaptıklarına bahane bulmak, yaptıklarını meşrulaştırmak veya unutmak değildir. Ona tekrar güvenmek hatta onunla uzlaşmak hiç değildir. Affetmediğimiz de ise mağdur, edilgen, kurban durumunda kalıyoruz. Bu tamamen bireysel ve psikolojik bir şey, affettiğimizde iyileşme süreci hızlanıyor ama bir katliamı affetmek ihanet gibi olur. Tam da böyle düşünerek belgeselimde Paul Boese’nin bir sözünü kullandım. “Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğimizi genişletir.” Toplumsa ilişkilere, kodlara, yeniden yapılanmaya dair bilgi ve acı bir deneyim sahibiyiz

Bu röportaj Alevilerin Sesi dergisinin 290. sayısında yayınlanmıştır…

 

Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi, Emek Eksenli Bir Harekettir HASAN SUBAŞI

Alevilikte emek en yüce değerdir. Alevi inancı ve yolu, tarih sahnesine çıktığı andan itibaren emeği merkeze alan bir toplumsal düzenin savunucusu olmuştur. Emek, yalnızca bir geçim aracı değil; insanın kendini ve toplumu var etme biçimidir. Bu nedenle Aleviler, bütün sınıflı toplumlarda egemenlerin, ezenlerin ve sömürücülerin karşısında; ağaya, beye, paşaya karşı emeğin, emekçinin ve mazlumun yanında saf tutmuştur. Bu duruş, Alevileri yalnızca inançsal bir topluluk olmaktan çıkararak toplumsal rızalık düzeni için mücadele eden tarihsel bir harekete dönüştürmüştür. Bu hareket, emeğin en yüce değer olarak kabul edildiği; insanın kâmil insan, toplumun kâmil toplum aşamasına ulaştığı; kadınla erkeğin eşit olduğu; özel mülkiyetin ve sınıfların bulunmadığı bir toplumsal rızalık düzeni kurmayı hedeflemiş, bu hedef uğruna bedeli ağır olan bir mücadele yürütmüştür. Ancak o tarihsel koşullarda bu mücadele tek bir merkezden yürütülemediği ve mücadele eden güçler arasındaki kopukluk aşılamadığı için halk ayaklanmaları egemen sömürücü güçler tarafından bastırılmıştır.

Pir – Talip Örgütlenmesi ve Tarihsel Alevi Hareketi

Bu mücadele, tarihsel Alevi hareketi olarak tanımlayabileceğimiz Pir–Talip örgütlenmesi öncülüğünde sürdürülmüştür. Ocaklar, dergâhlar ve tekkeler; yolun, ikrarın ve rızalığın kurumsallaştığı temel mekânlar olmuştur. Egemen güçler, bu örgütlü yapıyı dağıtmak için katliamlar gerçekleştirmiş, kan dökmüş, zulüm uygulamıştır. Katliamla sonuç alamadıklarında ise Hızır Paşa örneğinde olduğu gibi, tarihsel Alevi hareketinin içinde ihaneti örgütlemeye yönelmişlerdir. Makamla, malla ve mülkle; Baba İshak’ları, Şeyh Bedrettin’leri, Kalender Çelebi’leri, Hubyar Sultan’ları, Pir Sultan Abdal’ları satın almaya çalışmışlar; ancak zalime baş eğmeyen Alevi yol önderlerini duruşlarından dolayı bunda da başarılı olamamışlardır. Alevi toplumu, Hızır Paşacılığı yol düşkünlüğü olarak tanımlamış; ikrarından dönenleri, yolunu satanları, zalimin safına geçenleri düşkün ilan etmiş ve lanetlemiştir. Aleviler, Hızır Paşalara biat etmeyenlerin, boyun eğmeyenlerin, zalimin önünde diz çökmeyenlerin yolunu seçmiş; Pir Sultan Abdal’ın çizgisinde yürümüştür.

Alevi tarihinde Pir Sultan Abdal ile Hızır Paşa arasındaki gerilim, yalnızca iki kişi arasındaki bir çatışma değildir. Bu gerilim; yol ile iktidarın, ikrar ile makamın, emek ile zulmün karşı karşıya gelişidir. Hızır Paşa, Pir Sultan Abdal’ın dergâhında yedi yıl taliplik yapmış; yolun, hizmetin ve ikrarın içinde yetişmiştir. Ancak makam ve iktidar arzusu, onu sarayın kapısına götürmüş; paşalıkla birlikte yolundan koparmıştır. Pir Sultan Abdal’ın, Hızır Paşa’nın sofrasındaki haram lokmayı reddetmesi; yalnızca bireysel bir ahlak tutumu değil, Alevi yolunun siyasal ve etik duruşunun ifadesidir. Yetim hakkıyla, zorbalıkla kurulmuş bir sofradan yememek; ikrara, rızalığa ve emek ahlakına bağlılığın açık göstergesidir. O sofradaki yemekleri Pir Sultan Abdal’ın köpeklerinin dahi yememesi, zulümle kurulan düzenin meşruiyetsizliğini simgeler.

Hızır Paşa, dayatmalarını kabul etmeyen Pir Sultan Abdal’ı zindana atar. Zindanda Pir Sultan’dan, içinde “şah” geçmeyen üç deyiş söylemesi istenir. Bu talep, yolun özüne yönelmiş açık bir saldırıdır. Pir Sultan’ın üç deyişinde de “şah” demesi bilinçli bir tercihtir. Çünkü şah, Pir Sultan Abdal için padişah değildir. Şah; yoldur, ikrardır, cemdir, semahtır, dardır, zalimin önünde diz çökmemektir ve yol uğruna can vermektir. Şah; Kerbela’daki Hüseyin’dir, darağacındaki Hallâc-ı Mansur’dur, Nesimi’dir, Baba İshak’tır, Baba İlyas’tır, Bedrettin’dir, Torlak Kemal’dir, Dede Sultan’dır. Yani zalim karşısında eğilmeyen Alevi yol önderlerinin kurduğu tarihsel direniş hattıdır!

Aleviler, dün Pir–Talip örgütlenmesi öncülüğünde yürüttükleri toplumsal rızalık düzeni mücadelesini, bugün günümüz Alevi hareketi öncülüğünde sürdürmekle yükümlüdür. Alevileri yok olmanın eşiğinden varoluşun eşiğine getiren; kimliğini haykırmayı, eşit yurttaşlık talebini ve özgürlük mücadelesini mümkün kılan temel güç, bu örgütlü yol bilinci olmuştur. İkrarından dönmeyen, zalimin safına geçmeyen, aracılaşmayı reddeden Aleviler; dün olduğu gibi bugün de emek eksenli tarihsel Alevi hareketinin değerlerine bağlı kalarak yol yürümek zorundadır. Aleviler ancak bu değerler temelinde, sonuç alıcı bir hak ve özgürlük mücadelesi yürütebilir.

Bugün Alevileri ayakta tutan, kimliğini görünür kılan, eşit yurttaşlık ve inanç özgürlüğü mücadelesini süreklileştiren en temel dayanak örgütlü yapıdır. Ocaklardan dergâhlara, cemevlerinden federasyonlara uzanan bu örgütlü hat; yolun, ikrarın ve rızalığın güncel karşılığıdır. Günümüz koşullarında Aleviliğe dönük asimilasyon, parçalama ve etkisizleştirme politikaları ancak güçlü bir örgütlülükle boşa çıkarılabilir. Örgütsüz Alevilik savunmasızdır; özünden koparılmaya ve müdahaleye açıktır. Bu bağlamda dün Pir–Talip örgütlenmesiyle yürütülen toplumsal rızalık düzeni mücadelesi, bugün Alevi örgütleri eliyle sürdürülmek zorundadır!

Pir Sultan Abdal, emek eksenli tarihsel Alevi hareketinin öncülerinden olduğu için katledilmiştir. Eğer çarkı bozuk düzenin bir dişlisi olmayı kabul etseydi idam edilmezdi. Onu darağacına götüren, zalime boyun eğmemesi ve ikrarından vazgeçmemesidir. Pir Sultan Abdal’ın duruşu da, çizgisi de, yolu da bellidir. Belli olanın bulanıklaştırılmasına izin vermemek; yolumuzu, değerlerimizi ve örgütlü güçlerimizi kararlılıkla savunmak, Toplumsal Demokratik Alevi Hareketi’nin yöneticileri ve kadroları açısından tarihsel bir görevdir. Bu yol, burjuvaziye peşkeş çekilerek, düzenle uzlaşarak, koltuk değnekleri üreterek yürünecek bir yol değildir!

Aleviliği tarih boyunca ayakta tutan temel güç örgütlülük olmuştur. Dün Pir–Talip örgütlenmesiyle kurulan direnç hattı, bugün Alevi örgütleri aracılığıyla sürdürülmektedir. Bu nedenle örgütlü güçlerimizi göz bebeğimiz gibi korumak ve Alevi hareketinin emek eksenli hattını sürdürmesini sağlamak, yalnızca güncel değil, tarihsel bir sorumluluktur!

Maraş’ı Unutmadık: Hakikat, Adalet ve Barış İçin Bir Aradayız

Maraş Katliamı’nda yaşamını yitiren canlar, Kehl Cemevi’nde düzenlenen anma programıyla saygı ve mücadele bilinciyle anıldı. “Maraş’ı Unutmadık: Hakikat, Adalet ve Barış İçin Birlikteyiz” temasıyla gerçekleştirilen etkinlikte, geçmişten günümüze süren adalet arayışı ve yüzleşme çağrısı öne çıktı.

Program, Kalubeladan bugüne Maraş’ta, Suriye’de ve farklı coğrafyalarda yaşanan katliamlar sonucu hayatını kaybedenler için yapılan saygı duruşuyla başladı. Sonrasında, Kehl Cemevi Dedesi Hüseyin Kazımoğlu’nun çerağ uyandırmasıyla etkinlik devam etti. Maraş Katliamı’nın tarihsel, siyasal ve toplumsal boyutlarının ele alındığı kapsamlı bir anlatım yapıldı ve katılımcıların soruları yanıtlandı.

Anma programında, Britanya Alevi Federasyonu Kurucu Genel Başkanı İsrafil Erbil’in katkıları önem taşıdı. Erbil, Maraş gerçeğinin görünür kılınması ve adalet mücadelesinin sürdürülmesi konularında uzun yıllardır verdiği mücadeleyi paylaştı. Bu bağlamda, katliamlarla yüzleşmenin tarihsel ve politik önemine dikkat çekti.

Kehl Cemevi Yönetim Kurulu, dayanışma gösteren ve adalet mücadelesine destek veren tüm canlara teşekkür etti. Programda, İsviçre Alevi Federasyonu Genel Başkanı Esmender Çöçeli, AABK Diplomasi Komisyonu Üyesi Marc Aslan ve diğer katılımcılar anıldı. Yapılan açıklamada, “Birlikte hatırlamaya, birlikte mücadele etmeye ve insan onurunu savunmaya devam edeceğiz. Unutmadık, unutturmayacağız” ifadeleriyle Maraş Katliamı’yla yüzleşme ve adalet talebinin sürdürüleceği vurgulandı.

Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanlar Semineri Yapıldı

AABF Nordrhein-Westfalen (NRW) Bölge İnanç Kurulu, 14 Aralık 2025 tarihinde Troisdorf Alevi Kültür Merkezi’nde “Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanların Öğretisi” konulu eğitim semineri düzenledi. Seminerde, NRW bölgesindeki 17 cemevinden Ana, Dede ve Babalar bir araya gelirken, Alevi inancının dili, sözlü kültürü ve yol erkânı üzerine derinlemesine bir tartışma gerçekleştirildi.

Seminerin açılışında AABF NRW İnanç Kurulu 2. Başkanı Haydar Güzel Dede, Alevilerin inanç ve toplumsal değerlerine sahip çıkmasının önemini vurguladı. Aleviliğin geleceği için örgütlenmenin gerekliliğine dikkat çeken Güzel Dede, bu tür eğitimlerin yol erkânının sürekliliği açısından taşıdığı önemi de dile getirdi.

AABF NRW İnanç Kurulu Başkanı Nejla Aslan Ana, seminerin amacının Alevi yol erkânında kullanılan dil ve kavramların yanı sıra Ulu Ozanların öğretisinin toplumsal yaşamdaki yerini ele almak olduğunu belirtti. Ayrıca, inanç önderleri arasında bilgi paylaşımının güçlendirilmesi ve ortak bir anlayışın geliştirilmesi gerektiğini ifade etti.

Hüseyin Erdem, “Alevi Yol Erkânında Dil ve Ulu Ozanların Öğretisi” konulu sunumunda Alevi yol erkânında dilin rolünü detaylı bir şekilde ele aldı. Yedi Ulu Ozan’ın felsefi ve sanatsal yönlerini aktaran Erdem, Alevilikte ozanların inanç ve kültür üzerindeki etkisini vurguladı. Seminerin ikinci bölümünde katılımcıların sorularını yanıtlayarak semahın anlamı ve işlevi üzerinde değerlendirmelerde bulundu.

Seminer, Duisburg Hamborn Cemevi Başkanı Şirin Emre’nin de katılımıyla gerçekleştirildi. Soru-cevap bölümünün ardından Nejla Aslan Ana kapanış konuşmasını yaparak katılımcılara teşekkür etti. Program, Hüseyin Erdem’e çiçek takdimiyle sona erdi.

Maraş Maraş !

0

 

Üzerinden 47 koca yıl geçti. Acılar hala taze, hafızalar hala diri, canlar hala yanıyor.

19-26 Aralıkta Maraş’ta sistematik şekilde gelişen katliamda resmi kayıtlara göre 111 can katledildi, Kürt kızılbaş Alevilere ait 559 ev ve 290 yakın iş yeri tahrip edilerek kullanılmaz hale getirildi. 23 yıl süren davalar sonunda 22 kişi idam, 7 kişi ise müebbet hapis cezası aldı, 321 kişi de 1 ila 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı. Katliamda önemli rol oynayan 68 kişiye ise hala ulaşılamadı.

Her yıl düzenli bir şekilde dışarıdan taşıma kitle ile anmalar gerçekleştirilmeye çalışılıyor. Bu anmalara katılmak isteyen yurt içi ve yurt dışından gelen Alevi kurumları ve yurttaşların çeşitli engellemelerle kente girmeleri engelleniyor. Yer yer basın ve medya kuruluşlarında çeşitli engellemeler olsa da bir biçimi ile katledilen canlar anılmaya devam ediyor. Fakat Maraş yerelinde yaşayan ve çevre ilçelerde yaşayan azımsanmayacak Kürt kızılbaş ve Türkmen Alevi nüfusun neredeyse yok denecek kadar az bir kesimi duyarlılık gösteriyor. Bunun aslında şöyle bir arka perdesi de var; burada yaşayan aleviler hala tedirgin çünkü Maraş hala faşizmin gölgesinde bir şehir. Dolayısıyla yaşamını Maraş ve çevresinde sürdüren Alevilerin ciddi anlamda kaygıları mevcut çünkü hafızaları hala taptaze. Eşini, dostunu, bir yakınını kaybettiler ve kalanlar Maraş’ta yaşamanın ne olduğunu biliyorlar.

Bu yıl da anmaların muhtemelen geçen yıllarda olduğu gibi belli bir kitleyle gerçekleşecek olması içten bile değil. Bu anmalara bir şekilde katılarak ciddi bir kamuoyu yaratmak gerekiyor. Bu da Türkiye’de bulunan Alevi kurumlarının ortak mücadelesiyle olacaktır. Sivas’ta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin öncülüğünde olduğu gibi Maraş’ta da bir çatı örgütün öncülük etmesine ihtiyaç vardır. Bundan kaçmak temsili genel başkan ve yönetici düzeyinde katılım ile Maraş’ta bir hak elde edilemeyecektir. Sadece ‘gidip andık geldik’ şeklindeki yaklaşım Maraş’ta yaşayan Alevileri yalnızlaştırarak ‘kendi kendinize çözün bu meseleleri’ yaklaşımı doğru bir politika değildir.

Anmaya çok az bir süre kala buna ilişkin net bir çalışma henüz gözlemlediğimiz kadarıyla yok. Umuyoruz ki kurumlar bunun için yeterince çaba gösterecektir. Aşk ile..

Maraş, Süreklilik Taşıyan Bir İmha Politikası ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de yaşanan katliamları tek tek ele almak, onları yalnızca tarihsel birer “acı olay” olarak değerlendirmek, gerçeğin üzerini örtmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu ülkede katliamlar bir istisna değil, bir sürekliliktir. Hedefleri değişmeyen, yöntemleri dönemsel olarak farklılaşan, ama özü itibariyle aynı hatta ilerleyen bir devlet ve egemen akıl pratiğidir bu.

Bu katliam silsilesinin hedef aldığı topluluklar rastgele seçilmemiştir. Türkiye’de yaşam hattı olan, bu ülkenin toplumsal ve siyasal damarlarını oluşturan kimlikler hedef alınmıştır. Aleviler, Kürtler, solcular, sosyalistler… İnançlarıyla, kimlikleriyle, politik tercihleriyle egemen sistemin dışında kalanlar sistematik biçimde hedef haline getirilmiştir.

Bu çerçeveden bakıldığında Maraş Katliamı, yaşananların yalnızca bir halkası değil, bu imha politikasının yoğunlaştırılmış bir özetidir.

Maraş’ta katledilenlerin ortak özellikleri açıktır. Ulusal kimlik olarak ağırlıklı biçimde Kürt olmaları, inançsal olarak Alevi olmaları, siyasal ve toplumsal tercihleri açısından solcu ve sosyalist olmaları. Yani Maraş’ta hedef alınanlar, devletin makbul vatandaş tanımının bütünüyle dışında kalan kesimlerdir.

Bu nedenle Maraş Katliamı’nı yalnızca “Alevilere yönelik bir saldırı” olarak daraltmak eksik olur. Evet, bu bir Alevi katliamıdır. Ama aynı zamanda bir Kürt katliamıdır, bir sol ve sosyalist katliamıdır. Bu kimliklerin birbirinden ayrılması mümkün değildir. Maraş’ta bu kimlikler iç içe geçmiştir ve birlikte hedef alınmıştır.

12 Eylül darbecilerinin açıkça söylediği şu cümle bu gerçeği özetler niteliktedir “Biz bu darbeyi Kürtlere, komünistlere ve Kızılbaşlara karşı yaptık.”

Bu cümle, Maraş’ta yaşananların arkasındaki zihniyeti bütün açıklığıyla ortaya koymaktadır.

Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımına bakıldığında üç temel unsur öne çıkar, bir grubun doğrudan hedef alınması, bu grubun yaşamına kast edilmesi, ekonomik, sosyal ve mekânsal olarak yok edilmeye çalışılması.

Maraş’ta bu üç unsurun tamamı vardır. İnsanlar kimlikleri nedeniyle hedef alınmıştır. Yaşamları ellerinden alınmıştır. Mallarına el konulmuştur. Hayatta kalanlar göçe zorlanmıştır. Bir kentin demografik ve kültürel yapısı bilinçli biçimde değiştirilmiştir.

Bu nedenle Maraş’ta yaşananlara “katliam” demek yetersizdir. Bu, açık bir soykırım pratiğidir. Ancak Türkiye’de bu soykırım ne hukuki ne de siyasal olarak gerçek anlamda tartışılabilmiştir.

Maraş Katliamı’nın en ağır sonuçlarından biri, mağdurların yıllarca konuşamaması olmuştur. İnsanlar yaşadıklarını anlatmaktan korkmuş, sanki hiç yaşanmamış gibi hayatlarına devem etmişlerdir. Maraş, uzun yıllar boyunca konuşulması yasaklı bir tabu hâline getirilmiştir.

Bu sessizlik kendiliğinden oluşmamıştır. Mağdurlar suçlu gibi gösterilmiş, sanki yaşananlar hak edilmiş gibi bir algı yaratılmıştır. Bu psikolojik kuşatma, adalet talebini de geciktirmiştir.

Ancak 2000’li yılların başında itibaren tanıklar yavaş yavaş konuşmaya başlamıştır. Bu, hem bireysel bir cesaretin hem de toplumsal hafızanın kendini zorla hatırlatma çabasının sonucudur.

Alevi hareketi tartışılırken sıkça dile getirilen bir yanlış vardır “Aleviler Sivas Katliamı’ndan sonra örgütlenmeye başladı.” Bu ifade hem eksiktir hem de yanıltıcıdır. Evet, Sivas Katliamı sonrasında Alevi örgütlenmesi görünür biçimde büyümüştür. Lakin Aleviler bu süreç öncesinde özellikle Avrupa’da kendi isimleri ile kurumlaşmaya başlamışlardı. Türkiye’ye uzanan bir uyanış dalgasının geldiği bir dönemden geçiliyordu. Sivas Madımak katliamı işte bu uyanışın barajlanması projesinin, Alevilerin demokrasi güçleri ile buluşmasını engelemek için devlet merkezli organize edilmiştir. Katliamın ardından Türkiye’nin dört bir yanında yürüyüşler düzenlenmiş, “Türkiye laiktir, laik kalacak” sloganı öne çıkarılmıştır. Alevi hareketi bu eksene sıkıştırılarak katliamda sorumluluğu olan CHP üzerinden yeniden devlet denetimine alınmıştır. “Mollalar İran’a” sloganı ile katliamın yerel, devlet bağlantılı boyutu örtülmüş, dış düşman algısıyla gerçek sorumlular gizlenmiştir.

2008 yılında Alevi örgütleri merkezi bir Maraş anması yapma kararı aldı. Ancak bu anma Maraş’ta değil Adana’da gerçekleştirilmiştir. Çünkü Maraş’a girmek demek, o coğrafyanın Kürtlüğüne, Aleviliğine ve sol-sosyalist duruşuna açık biçimde sahip çıkmak demektir. Bu yüzleşmeden kaçınılmıştır.

2009 yılında ise bu tablo kırılmıştır. Türkiye’deki Alevi örgütleri değil, İngiltere Alevi Federasyonu Maraş’ta anma yapmak için başvuruda bulunmuştur. Valilik yurtdışından gelen bir kurumun başvurusunu kabul edemeyeceklerini belirterek başvuruyu rededince, Türkiye Alevi örgütlenmesi kamuoyu baskısıyla Maraş’ta anma yapma kararı almıştır. 31 Aralık 2009  tarihinde yapılan ilk anma programına faşist güçler saldırmış ve bunu bahane yapan valilik sonraki yıllarda izin verilmemiştir. Bu durum hâlâ devam etmektedir…

Kısacası, Sivas katliamından 15 yıl ve Maraş’da yaşanan katlimadan 31 yıl sonra Maraş kendisini gündeme sokmuştur.

12 Eylül sonrası dönemde Alevi hareketine üç ayrı etkin operasyon çekilmiştir. İkisi geride kalmış, üçüncü süreç içinden geçmekteyiz. Bunlardan ilki Sivas Katliamıdır. Bu katliam yalnızca bir linç değil, aynı zamanda Alevileri, gelişen Kürt siyaseti ve sol hareketi ile bütünleşmesini engeleme hamlesidir.

Bugün Maraş meselesi, yalnızca geçmişle ilgili değildir. Maraş, bugünün demokrasi mücadelesidir. Kürtlerin var olma mücadelesidir. Alevilerin eşit yurttaşlık mücadelesidir. Solun ve sosyalistlerin adalet mücadelesidir.

Bu mücadeleleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Çünkü sorunlar aynı merkezden beslenmektedir. Bugün Kürtler daha örgütlüdür, Aleviler daha örgütlüdür, sol ve sosyalist yapılar tabloyu daha net okumaktadır. Bu, Maraş’ın neden hâlâ bu kadar rahatsız edici bir gerçek olduğunu da açıklar.

Maraş’la yüzleşmek, bu ülkenin kuruluşundan bugüne taşıdığı inkâr ve imha siyasetleriyle yüzleşmek demektir. Bu nedenle Maraş yalnızca anılacak bir acı değil, sahip çıkılması gereken bir mücadele hattıdır.

Ve bu mücadele, er ya da geç, herkesin kapısını çalacaktır.

Maraş, Cezaevi ve Roboski Katliamları DAKME’de Anıldı

Dortmund ve Çevresi Alevi Kültür Merkezi (DAKME), Maraş Katliamı, 19 Aralık Cezaevleri Katliamı ve Roboski Katliamları için anma etkinliği düzenledi. Etkinlik, Zeynep Ovayolu’nun moderatörlüğünde gerçekleşti ve panelde Şükrü Yıldız ile Hüseyin Bulut konuşmacı olarak yer aldı. Anma, DAKME Müzik Topluluğu’nun yaktığı ağıtlarla sona erdi.

Aralık ayı, tarihimizde katliamlarla anılan bir dönem olarak kaydedilmiştir. 19-26 Aralık 1978 tarihleri arasında Maraş’ta yaşanan olaylar, Alevi ve sol düşüncelere sahip birçok insanın katledilmesine neden olmuştur. Bu süreçte Alevilerin evleri ve işyerleri yakılmış, birçok insan yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılmıştır.

19 Aralık 2000 tarihinde devletin ‘Hayata Dönüş Operasyonu’ adı altında yirmi cezaevinde gerçekleştirdiği katliam da unutulmamalıdır. Bu olay, cezaevlerinde büyük bir trajediye yol açmış ve pek çok insanın hayatını kaybetmesine neden olmuştur.

Son olarak, 28 Aralık 2011 tarihinde Roboski’de yaşanan katliamda, çoğu çocuk olan 34 kişi hayatını kaybetmiştir. DAKME, bu acı olayları unutmamak ve hatırlatmak amacıyla anma etkinliği düzenleyerek toplumu bilgilendirmeyi ve yaşanan travmayı paylaşmayı hedeflemiştir.

Etkinlik, sinevizyon gösterimi ile başladı ve ardından katılımcıların konuşmalarıyla devam etti. Anma, lokmaların dağıtılmasıyla son buldu.

Chanuka Bayramı’nda Saldırıya Alevilerden Sert Tepki

Yahudi inancının önemli bayramlarından Chanuka’nın ilk günü, Avustralya’nın Sydney kentinde yaşanan saldırıyla gölgelenmiştir. Bondi Plajı’nda meydana gelen bu olay, inançlara ve kimliklere yönelik şiddetin kabul edilemez olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Saldırı, dünya genelinde derin bir üzüntü yaratırken, toplumsal barış ve birlikte yaşam değerlerinin önemini hatırlatmaktadır.

Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu (AFA), yaşanan saldırıya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, hayatını kaybedenlerin ailelerine başsağlığı dilerken, yaralananların da bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını temenni etmiştir. Alevi inancının tarihsel olarak mazlumdan, barıştan ve yaşamdan yana duruşunu vurgulayan federasyon, bu tür olayların sona ermesi gerektiğinin altını çizmektedir.

Federasyonun açıklaması, tüm inanç gruplarının eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğunu ve inanç özgürlüğünün korunması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır. Saldırı, sadece Yahudi toplumu için değil, tüm insanlık için derin bir yaradır ve bu tür olaylara karşı ortak bir duruş sergilemek gereklidir.

Alevi-Bektaşi hafızasında kırılma noktaları tartışılıyor

Garip Dede Vakfı (GADEV) Alevi Akademisi tarafından düzenlenen “100. Yılında Tekke ve Zaviyeler Kanunu ve Aleviler” konferansı, Alevi-Bektaşi hafızasının önemli kırılma noktalarını ele aldı. Konferansın moderatörlüğünü üstlenen Hatice Uzun, ilk sunumu gerçekleştiren Dr. Gözde Orhan’ın Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan süreçte Alevi-Bektaşi inancının devlet politikalarıyla ilişkisini tarihsel bir çerçevede değerlendirdiğini aktardı.

Dr. Orhan, 1826 yılında kaldırılan Yeniçeri Ocağı ile Bektaşi Tarikatı arasındaki ilişkiye vurgu yaparak, bu durumun devletin Bektaşi inancına yönelik tutumunu nasıl şekillendirdiğini açıkladı. 16. yüzyılda Kızılbaşlara yönelik şiddet sarmalının, 19. yüzyılda devlet şiddetine dönüşmesiyle Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı baskıları anlattı. Bu süreç, Alevi-Bektaşi topluluklarının devlet tarafından sistematik bir dışlama ve şiddet politikası ile karşılaştığını gözler önüne serdi.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Mustafa Kemal Atatürk’ün Alevi ve Bektaşi ileri gelenleriyle kurduğu temasları da aktaran Orhan, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun kabulü sürecinde mecliste ciddi bir muhalefet yaşanmadığını belirtti. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle birlikte Hacıbektaş Dergâhı’nın son postnişini Salih Niyazi Dedebaba’nın yaşadığı zorluklar, inanç özgürlüğü açısından önemli bir örnek teşkil etmektedir.

12 Eylül askeri darbesi sonrası devletin din politikalarının Türk-İslam sentezi ekseninde yeniden şekillendiğini ifade eden Orhan, bu süreçte Alevi-Bektaşi topluluklarının maruz kaldığı ayrımcılığın daha da derinleştiğini vurguladı. 28 Şubat sürecinde Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun yeniden devreye sokulması, Alevi açılım süreçlerinde ve eşit yurttaşlık taleplerinde büyük bir engel teşkil etti.

Yazar Mahsuni Gül ise “Tekke ve Zaviyeler Kanununun Hacı Bektaş Dergahına yansımaları” başlığında dergahın yağmalanan demirbaşları hakkında önemli bilgiler paylaştı. 1925’te tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte unvanların yasaklanması ve dergahların eşyalarının satılması, Alevi inancına yönelik sistematik bir saldırının parçası olarak değerlendirilmektedir. Gül’ün aktardıkları, bu durumun planlı bir biçimde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.