Ana Sayfa Blog Sayfa 49

Grup Yorumdan yeni albüm “yozlaşmaya ve uyuşturucu çetelerine karşı dikkat çektiler”

0

Grup yorum “zafer halayi” adlı yeni albümü yayınlandı

Grup yorum 1985’ten beri ezilenlerin sesi Grup Ekin gibi evveli de var tabii ki; “Vurulup düşmüşsün” den bugüne miras aktarılmaya devam ediyor..Dünya devrim resitallerinden enternasyonal marşlara, 1 Mayıs marşından 500 bin emekçi vardı! sabahın bir sahibi var`a Şişli meydanına, Derviş oldumdan Madenciye, Ayşegülene ağıttan, Mısri kızına, Boran fırtınasından Dağlara Doğru`ya, Yıldızları kuşandık´dan Haziranda ölmek zor´a, çiya Ez Im, Her ne peş ,Avlaskani Cuneli, Birayé me, Neşid El Tahrir´è, Ya Arise’l Cenubi,

Gün tutuşur canım türkü tutuşur,Sivas ellerinde sazım tutuşurdan,yalanlara artık sabrım yok dost ´a...

Biz hiç teslim olmadıktan, Sevda kadınına, yılanlara çiyanlara rağmen yürüdük..

Tam Bağımsız Türkiye konserlerinden, Grup Yorum 25. yıl konseri Halkın senfonisine.. ve

Grev alayından Zafer Halayına..

Albümümde yer alan eserler “zafer halayı”,”Diren yoldaş ” “Seninle Her şeye varım”, ” Burası İstanbul Maltepe” “Her Hücre Kızıldere” “Roboski” ” Kürdistan’ım” “Köroğlu” “Hatır Be to” “Yürü Yiğidim” “Haziran” “Her Yer Direniş” “veda” ayrıca daha önce single çalışması olarak yayınlanan “Sıla” adlı Grup Yorum eseri uyuşturucu madde kullanımı ve çeteleşmeye karşı dikkat çeken bir kliple yeniden yayınlandı!

Grup Yorum şu açıklamalara yer verdi;

“Sekiz yıl sonra grup yorum olarak yeni albümünüzle zafer halı ile karşınızdayız sekiz yıl iki şehit onlarca baskın gözaltı dava işkence tutuklama sekiz yıl Üç kıta da konser onlarca direniş zafer beste üretim sekiz yıl bir yanımız baskı bir yanımız diriliş eğer sahnede değilse ya tutukluyuz dur ya da mahkeme salonlarında bu yaşananların hiçbirisi bizi Susturamadı ne sazlarımız ne ezgilerimiz ne de biz asla teslim olmadık içeride dışarıda hepimiz katıldık albüm çalışmalarına kolektifizmdeki ısrarlarımızı sürdürdük” 

“Yeni albümümüz zafer Halayı 14 Aralık’ta yayında helin ve İbrahim’e albüm sözümüz vardı Zafer Halayı tutulan sözümüz halkımız sözümüzü tuttuk baskılara yasaklamalara tutuklamalara teslim olmadık küllerimizden Doğduk tüm zorluklar karşısında biz bir kez daha güçlendik birbirimize değerlerimize tarihimizi daha da kenetlendik çünkü biz Ayça İdillerin biz helin ve İbrahim’in biz direnenlerindirerek üretenlerin öğrencileriyiz”

Hiç yüze gelmemiş birbirlerini hiç fiziken görmemiş emekçilerimiz var ama bizi birleştiren ortak ideallerimiz bu inanç sanki hep birlikteymişiz gibi tek yumruk olma yeteneğini kazandırdı bize bu anlamıyla bir elimizle ölümü bir elimizle de hapishane duvarlarını baskılar ve yasaklamaları ite ite geliyoruz yedi notanın komutanları helin böcek ve İbrahim Gökçek’in Gökçek’ten devraldığımız bayrağı zafere taşıyacağız konser sözümüzü de tutacağız hiçbir engel halkın sanatının önüne geçemeyecek

Neşet Ertaş’ın da dediği gibi Halkın türkülerini yapanlar, yasalarını yapanlardan daha güçlüdür!

Grup yorumunun şarkılarının dijital platformlardan kaldırılmasına dair daha önceki yapılan açıklamalar i̇sa şöyle;

Uyuşturucu madde satmak, çete kurmak, madde kullanımını yaymak emperyalizmin beyni uyutma oyunudur! Tek adam rejimlerinin oyalatma sirkidir!

Her gün yeni bir baskı ve yasakla uyandığımız memleketimizde şimdi de Grup Yorum’un, YouTube ve Spotify’daki albümleri ve şarkıları milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması gerekçesiyle erişime engellendi,Türkiye’de görünmez kılındı. Ancak çocuklara taciz ve istismar mecliste bile kadınlara taciz, kadın cinayetleri, katledilen çocuk işçiler, Türkiye’nin her yerinde çeteleleşen, madde kullanan, fuhuş bataklığına düşürülmek istenen gençlik ve geleceksizleştirme çöken etik ve ahlak kamu düzenini bozmuyor! hukuksuzluk, adaletsizlik, adamın varsa cezasızlık politikası kamu düzenini bozmuyor! Geçinememek, ekonomik kriz kamu düzenini bozmuyor! Neyin gösterildiğinden ziyade neyin gösterilmeye değer bulunmadığı bize kültürel hegemonya adına önemli ipuçları veriyor. Düşünsenize, dilediğiniz şeyi izleyebilmek ve dinleyebilmek için cebinizden para ödediğiniz bir platform size “bunu dinleyemezsin” diyor. Neoliberal rejimin gölgesiyle el ele işleyen piyasa, talimatla içerik siliyor.

sabahtan akşama kadar kadınlara hakaret eden ve bununla övünenlerin “Toronto’da bi’ kadına tutuldum 30’unda taş gibi bi’ duldu / L.A.’de en büyük tutkumdu. Ve soyundu, nutkum tutuldu” sözlerini herkes dinleyebilirken, “Belli ki yakındır doğayı ve hayatı sarsacak saat” sözleri milli güvenliği ve kamu düzenini bozabiliyor. O zaman şu çok açık; problem olarak gördükleri şey halkın sesinde, isyanın ritminde, direnen hafızada gizli. Çünkü Grup Yorum yalnızca müzik yapmıyor; bir mitingde, üniversite direnişinde, direnen emekçilerin grevinde yeşeriyor. Bu yüzden susturulma girişimi olarak bu kez devletin copu değil algoritmanın filtresi konuşuyor. Demek ki dağıtım ağlarının tekelleşmesi bizim kültür ürünlerine erişimimizden ziyade içeriğin denetimini kolaylaştırıyor. YouTube da, Spotify da, internet de bilgiye erişimi demokratikleştirmiyor.

“Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi.” …

Burada mesele yalnızca iktidarın sansürü değil aynı zamanda piyasanın rızayı örgütleyiş biçimi. Biri yasaklıyor, diğeri bu yasakla uyumlu içerik politikalarını üretip bunu normalleştiriyor, hatta görünmez kılıyor. Zorla susturmanın yerini yavaş yavaş, sessizce unutturmak alıyor. YouTube ve Spotify gibi platformlar, bireyi merkeze alıyormuş gibi görünse de aslında merkezlerinde reklam verenler, egemenler ve algoritmik güvenlik yer alıyor. Yani “bağımsız” taklidi yapan bu platformların nasıl neoliberal otoriterliğin birer uzantısına dönüştüğünü görüyoruz. Sansür artık sadece bildirilerle, yasaklarla değil tıklanmayan, gösterilmeyen, tavsiye edilmeyen içerikler üzerinden de işliyor. Grup Yorum’un şarkılarını arayanlar bulamayacak, bulamayanlar merak etmeyecek, merak etmeyenler unutacak. Böylece bu düzen kendine yönelik rızayı görünmesine engel oldukları ve görünmesine alan açtıkları üzerinden yeniden üretmiş olacak.

Bu çürümüş düzenin en sinsi yanlarından biri sansürün artık birçok insana sansür gibi görünmemesi. Şimdilerde içerikler algoritmik havuzdan çıkarılıyor ve görünmez oluyor. Piyasa çarkını böyle çeviriyor: Yasaklama değil sıralamaya almama, susturma değil duyulmuyormuş gibi yapma. Rıza da bu “duyulmayanı duymamaya devam etme” halinde örgütleniyor. Yani piyasa sadece sattığı ürünü değil satılabilir olanın sınırlarını da belirliyor. Bu daha sessiz, daha görünmez ama bir o kadar da sistematik bir baskı türü.

“Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor.”

Grup Yorum, Türkiye yakın tarihinin en uzun soluklu ve en çok baskıya uğrayan müzik kolektiflerinden biri. Bu sansür sadece “politik müzik yaptıkları” için değil aynı zamanda yaptıkları müziği politik bir örgütlenme biçimi haline getirdikleri için yapılıyor. Onlar için bir albüm sadece şarkılar dizisi değil dönemin ruhuna, halkın taleplerine, sokaktaki mücadeleye dair birer belge, müşterek bir toplumsal hafızanın temsili. 90’larda faili meçhuller, 2000’lerde OHAL, 2010’larda Gezi ve sonrasında yükselen baskı rejimi… Her dönemin politik atmosferi, onların ezgilerinde yerini buldu. Bu yüzden yalnızca fikirleriyle değil bedenleriyle de hedef alındılar. 1980’lerin sonundan itibaren üyeleri hakkında açılan yüzlerce dava, konser yasakları, toplatma kararları, gözaltılar eksik olmadı. 2000’lerin ortasından itibaren bu baskılar daha da sistematikleşti, 2016 sonrası bir “devlet politikası” haline geldi.

Mesela İdil Kültür Merkezi’ne yapılan polis baskınları sıradanlaştı. Grup Yorum’un prova yaptığı, enstrümanlarını sakladığı, albüm kayıtlarını gerçekleştirdiği bu mekan onlarca kez basıldı. Müzik aletlerine el kondu, notalar parçalandı, kayıt cihazları kırıldı. Aynı yıl, grubun solisti Helin Bölek ve İbrahim Gökçek dahil olmak üzere birçok üye “terör propagandası” suçlamasıyla tutuklandı. Grup üyeleri, konser yasaklarının kaldırılması, gözaltına alınan arkadaşlarının serbest bırakılması ve İdil Kültür Merkezi’ne yönelik baskıların durdurulması için ölüm orucuna başladı. Helin Bölek ve İbrahim Gökçek hayatını kaybetti.

“Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular.”1985’ten bu yana yasaklarla büyüyen, her albümle biraz daha kalabalıklaşan bir kolektiflikten söz ediyoruz. Onlar tekil sanatçı kimliğiyle değil bir halkın sesi olarak var oldular. Bugün bu sesi Spotify gibi platformlarda bulamıyorsak, bu halkın sesine, belleğine, öfkesine filtre koyma ihtiyacından doğuyor. Ama nafile ve acınası bir çaba olarak tarihte yerini alıyor. Sahne bulamayınca sokaklardan, evlerin balkonlarından, grevlerde işçilerin dillerinden, Cumartesi Anneleri’nin yüreklerinden yükselen bir ses Grup Yorum. Susmadılar, susmayacaklar, susmazlar çünkü onlar bu coğrafyanın direnme biçimlerinden biri. Dijital mecralardan kaldırıldığında arşiv bağlantılarından, kasetlerden, onlar toplatıldığında sokaklardan yükselecek ezgileri, doğacak güneş gibi karanlığın ortasına sesleri.

 

Meclis’te Taciz, Ülkede Çürüme ÖZGÜR DEMİR

0

TBMM’de ortaya çıkan taciz skandalı, Türkiye’nin uzun süredir inkâr edilen bir gerçeğini yeniden ve sert biçimde hatırlattı: Bu ülkede sorun artık tekil vakalar değil, sistemin kendisidir. Olayın adresi sıradan bir kurum değil; halkın iradesini temsil ettiği söylenen Meclis’tir. Bu nedenle yaşananlar sadece adli değil, doğrudan siyasal bir meseledir.

Taciz iddialarının uzun süre fark edilmemesi ya da görmezden gelinmesi, denetim mekanizmalarının ne kadar işlevsiz hale geldiğini açıkça göstermektedir. Üstelik mağdurların genç stajyerler olması, meseleye ayrı bir ağırlık kazandırmaktadır. Devletin koruması altında olması gereken çocukların, devletin kalbinde böyle bir riskle karşı karşıya kalması, üzerinde durulması gereken asıl utançtır.

Burada durup şu soruyu sormak gerekiyor:
Bu olay neden daha önce engellenmedi?
Kimler biliyordu, kimler sessiz kaldı?

Bu sorular cevapsız kaldıkça, yapılan her açıklama eksik kalacaktır.

İktidar cephesinin her kriz anında başvurduğu “münferit olay” söylemi bu vakada da devreye sokulmuştur. Ancak Meclis gibi yüksek güvenlikli ve hiyerarşik bir yapıda yaşananların münferit olarak nitelendirilmesi, kamuoyunu ikna etmekten uzaktır. Sorun birkaç kişinin suçu değil; hesap vermeyen bir siyasal kültürdür.

Ahlak, aile ve değerler üzerinden toplumun her alanına müdahale eden bir siyasal anlayışın, kendi yönettiği kurumlarda yaşanan bu tablo karşısındaki sessizliği dikkat çekicidir. Bu sessizlik, aslında bir iletişim tercihi değil; aynı zamanda bir sorumluluk reddidir.

Bu noktada şunu söylemek gerekir: Benzer olayların geçmişte de gündeme gelmiş olması, gerekli önlemlerin zamanında alınmadığını göstermektedir. Eğer bu ülkede gerçek bir denetim ve şeffaflık mekanizması işletilseydi, bugün bu yazı yazılmak zorunda kalmayabilirdi.

Benim için asıl mesele, bu olayın nasıl ele alınacağıdır. Soruşturmanın birkaç kişiyle sınırlı tutulması, idari ve siyasi sorumluluğun tartışma dışı bırakılması, toplumda zaten zayıflamış olan adalet duygusunu daha da aşındıracaktır.

TBMM’de yaşanan taciz skandalı, Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve siyasal çürümenin simgesidir. Bu tabloyla yüzleşilmediği sürece, “değerler” üzerine kurulan her söylem havada kalacaktır. Çünkü güven, sözle değil; hesap verebilirlikle inşa edilirken toplumun her alanında sosyal çürüme rekor hızıyla yükseliş göstermektedir.

Alevi Kurumlarından Ortak Tepki: “Hubyar Sultan Tekkesi’ne El Koymak Alevi İnancına Açık Saldırıdır” “İnanç Merkezleri Turizm Nesnesi Değildir”

⌈Haber Merkezi⌉ Alevi kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesinde bulunan Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimine karşı ortak bir açıklama yaparak karara sert tepki gösterdi. Açıklamada, söz konusu müdahalenin Alevi toplumunun tarihine, inancına ve kutsal mekânlarına yönelik açık bir saldırı olduğu vurgulandı.

“İnanç Merkezleri Turizm Nesnesi Değildir”

Açıklamada, Hubyar Sultan Tekkesi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bünyesine alınabilecek bir tarihî mekân olmadığı belirtilerek, bu yaklaşımın Alevileri yok sayan ve inanç merkezlerini birer turizm nesnesi olarak gören anlayışın ürünü olduğu ifade edildi. Tekkelerin yüzyıllardır Alevi inancının ocak merkezleri olduğu, yol erkânının bu mekânlarda sürdürüldüğü vurgulandı.

Hubyar Sultan Tekkesi’nin tapu kayıtları, masa başı kararlar ya da bürokratik tasarruflarla tanımlanamayacağı belirtilen açıklamada, bu mekânın Alevi halkının rızasıyla yaşattığı ve kuşaktan kuşağa aktardığı bir inanç merkezi olduğu kaydedildi.

“Rıza Alınmadan Yapılan Müdahale İnanç Gaspıdır”

Alevi kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Alevi toplumunun iradesini yok sayarak, hiçbir istişare yapmadan ve rıza almadan Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimini açık bir inkâr ve inanç gaspı olarak değerlendirdi. Bu yaklaşımın, Alevilerin kendi kutsal mekânlarını yönetemeyeceği varsayımına dayanan vesayetçi ve asimilasyoncu bir anlayışın devamı olduğu ifade edildi.

Devletin görevinin inanç topluluklarının kutsal mekânlarını denetim altına almak değil, inanç özgürlüğünü güvence altına almak olduğu vurgulanan açıklamada, gelinen noktada Alevilere reva görülen muamelenin koruma değil el koyma, eşitlik değil asimilasyon, diyalog değil dayatma olduğu belirtildi.

“Gerçek Sahip Alevi Toplumudur”

Ortak açıklamada şu ifadelere yer verildi: Hubyar Sultan Tekkesi’nin gerçek sahibi Vakıflar Genel Müdürlüğü değil, Hubyar Ocağı’dır, Alevi toplumudur. Bu mekânın her karış toprağı yüzyıllardır olduğu gibi Alevilerin inançsal kuralları doğrultusunda, Hubyar Ocağı’na bağlı yol önderleri ve analar ile dedeler tarafından yürütülmelidir.

Devletin bu sürece müdahalesinin inanç özgürlüğüne açık bir saldırı olduğu vurgulanan açıklamada, Alevi inancını tanımayan, cemevlerini hâlâ ibadethane olarak kabul etmeyen bir anlayışın başta Hacı Bektaş Veli Dergâhı olmak üzere tüm dergâhlar ve tekkeler üzerinde tasarruf iddia etmesinin kabul edilemez olduğu belirtildi.

“Karar Derhal Geri Çekilmelidir”

Alevi kurumları, bu uygulamanın Alevilerin kamusal alanda görünmez kılınmasının ve inançlarının kontrol altına alınmak istenmesinin somut bir örneği olduğunu vurgulayarak, söz konusu hukuksuz kararın derhal geri çekilmesi çağrısında bulundu.

Aksi halde Alevi toplumunun bu dayatmayı kabul etmeyeceği belirtilen açıklamada, mücadelenin demokratik, hukuki ve meşru tüm yollarla kararlılıkla sürdürüleceği ifade edildi.

“Dergâhlarımız Bizimdir”

Açıklama, “Dergâhlarımız bizimdir. Dergâhlarımızdan ve inancımızdan elinizi derhal çekin” ifadeleriyle sona erdi.

Ortak açıklamaya Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu, Avustralya Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Alevi Kültür Dernekleri ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği imza attı.

AHAD-DER Başkanı: Suriye’deki Alevi katliamlarına karşı komisyon kurulmalı

Arap Halkı Alevileri Dayanışma Derneği (AHAD-DER) Başkanı Hamit Karaoğullarından, Suriye’deki Alevilere yönelik artan saldırılara dikkat çekerek uluslararası bir araştırma komisyonu kurulmasını talep etti. Karaoğullarından, “Soykırımı durdurun” çağrısıyla dünya kamuoyuna seslendi.

Karaoğullarından, Suriye’deki Alevi katliamlarının boyutlarının giderek büyüdüğünü belirterek, 8 Aralık’tan sonra saldırıların daha da şiddetli hale geldiğini ifade etti. Alevi halkının, Esad rejiminin Alevi olması nedeniyle sistematik bir yok ediliş planıyla karşı karşıya olduğunu vurguladı. “Katliamlar boyut değiştirmiş ve soykırım noktasına gelmiştir” diyen Karaoğullarından, Alevi kadınlarının kaçırılması, tecavüze uğraması ve çocukların kaçırılması gibi insanlık dışı uygulamaların yaşandığını dile getirdi.

Karaoğullarından, bu durumu sadece Alevilere özgü bir sorun olarak görmediğini, tüm ezilen halklar için insani yardım koridoru açılmasını talep etti. “Bizler, Aleviler için değil, tüm halklar için yardım talep ediyoruz” diyerek, Dürziler, Ezidiler ve Hristiyanlar gibi diğer grupların da desteklenmesi gerektiğini ifade etti.

Son olarak, uluslararası topluma çağrıda bulunan Karaoğullarından, “Aleviler asla diz çökmez. Yaşasın direnen ve örgütlenen halklar” diyerek, Alevi kurumları olarak hak ihlallerinin incelenmesi için bir komisyon kurulmasını ve Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir heyet oluşturulup bölgeye gidilmesini önerdi.

Ezilenin dahi ezdiği bir halkız: Roman Aleviler

Yazar Ozan Doğan, İletişim Yayınları’ndan çıkan Roman Aleviler adlı kitabında, Alevi toplumu içerisinde süregelen ayrımcı ve hiyerarşik ilişkileri gözler önüne seriyor. PİRHA’dan Eren Güven’e konuşan Doğan, Roman Alevilerin hem toplumda hem de Alevi inancı içinde “ötekinin de ötekisi” olarak konumlandırıldığını vurguladı.

Uşak merkezli saha çalışmasını Afyon, Kütahya, Manisa, Elazığ ve Malatya’ya da taşıyan Doğan, Roman Alevilerin cemevlerinde, Hacıbektaş anmalarında ve inanç mekânlarında ciddi dışlanmalara maruz kaldığını söyledi. Doğan, “Sünni Romanlar camilerde nasıl dışlanıyorsa, Alevi inancını benimseyen Romanlar da cemevlerinde ve Alevi kamusal alanlarında benzer ayrımcı pratiklerle karşılaşıyor” dedi.

Alevilik içinde görünmez bir hiyerarşi

Araştırmasının Alevi toplumu içindeki tahakküm ilişkilerine odaklandığını belirten Doğan, Aleviler arasında görünmez bir hiyerarşi bulunduğuna dikkat çekti. “Türk Aleviler en üstte, Kürt ve Arap Aleviler ortada, Roman Aleviler ve Abdallar ise en altta görülüyor” diyen Doğan, Roman Alevilerin bu nedenle çok katmanlı bir ötekileştirmeyle karşı karşıya kaldığını ifade etti.

“Çingenelerin dedesi” yaftası

Doğan, Roman Alevilere taliplik eden dedelerin de hedef alındığını aktararak, bazı inanç önderlerinin yalnızca Roman talipleri olduğu için “Çingenelerin dedesi” şeklinde yaftalandığını söyledi. Bu dışlayıcı dilin, hem inanç önderlerinde hem de toplulukta derin kırılmalara yol açtığını belirtti.

Zengin kültür, derin inkâr

Roman Alevilerin yüzyıllara uzanan ocak bağları ve güçlü bir inanç geleneğine sahip olduğunu vurgulayan Doğan, buna rağmen Aleviliklerinin sürekli sorgulandığını ifade etti. “Romanların Alevi olamayacağı yönündeki algı, bu topluma ne kadar yabancı olunduğunu gösteriyor” dedi.

“Sorumluluk Alevi kurumlarında”

2009 sonrası artan dernekleşme ve cemevi çalışmalarıyla Roman Alevilerin özneleşme sürecine girdiğini belirten Doğan, asıl sorumluluğun Alevi kurumlarında olduğunun altını çizdi. “Tepeden bakan, onun adına konuşan bir dil yerine; eşitlikçi, dinleyen ve anlayan bir dil kurulmalı” çağrısında bulundu.

Roman Aleviler kitabı, Alevi toplumunun kendi içindeki ayrımcılıkla yüzleşmesi gerektiğini hatırlatırken; eşitlik, adalet ve birlikte yaşam mücadelesine güçlü bir çağrı sunuyor.

Hubyar Sultan Dergâhı’na Yönelik Müdahalelere Karşı Direniş Devam Ediyor

Tokat’ın Almus ilçesine bağlı Hubyar köyünde, Alevi inancı açısından önemli bir merkez olan Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik mülkiyet müdahaleleri tekrar gündeme geldi. Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği ve Hubyar Kültür Vakfı tarafından yapılan ortak açıklamada, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün hukuka aykırı girişimlerine karşı mücadelenin devam edeceği belirtildi.

Açıklamada, Hubyar Sultan Tekkesi’nin sadece Hubyar köylüleri için değil, bölgedeki Aleviler ve farklı inanç grupları tarafından da ziyaret edilen bir inanç merkezi olduğu vurgulandı. Tekkede yüzyıllardır Alevi inancının yaşatıldığı ifade edildi. 2005 yılında açılan bir dava sonucunda, Hubyar Tekkesi’nin tapusu mahkeme kararıyla muhtarlığa teslim edildi. Ancak, Vakıflar Genel Müdürlüğü bu tapuya el koyarak muhtarlıktan aldı.

Hubyar Köyü Muhtarlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne karşı dava açarak tapunun yeniden muhtarlık adına tescil edilmesini talep etti ve bu dava muhtarlık lehine sonuçlandı. Ancak, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün aynı gerekçelerle ikinci bir dava açtığı ve bu sürecin bir AKP Tokat milletvekilinin siyasi müdahalesiyle yürütüldüğü iddia ediliyor. Davanın duruşmasının 30 Aralık 2025 tarihinde yapılacağı bildirildi.

Alevi inancına sahip Hubyar köylüleri, inanç merkezlerinin devletin eline geçmesine izin vermeyeceklerini vurguladı. Açıklamada, dergâhların sadece tapu mücadelesi değil, aynı zamanda Alevi inancını koruma çabası olduğu belirtildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün geçmişteki uygulamalarına karşı bir direniş içinde olduklarının altı çizildi.

Sonuç olarak, Hubyar Sultan Tekkesi’nin herkesin ortak kutsalı olduğu ifade edilerek, Alevi kurumları ve toplumu bu mücadelede birlik olmaya çağrıldı. İktidara yönelik eleştirilerde, Alevilerin sorunlarının çözümünün sadece sözde kalmaması gerektiği vurgulandı.

Sivas’ta Alevi kurumları: Suriye’deki olaylar soykırıma dönüşüyor

Sivas’ta çeşitli Alevi kurumları, Suriye’deki gelişmelere dair yaptığı açıklamada, yaşanan olayların soykırım boyutuna ulaştığını ifade etti. Bu açıklama, bölgedeki Alevi topluluklarının maruz kaldığı saldırılara dikkat çekerek, inanç mensuplarının yaşadığı derin endişeyi dile getirdi.

Alevi kurumları, Suriye’deki çatışmaların Alevi nüfusunu hedef alan bir kampanyaya dönüştüğü uyarısında bulundu. Açıklamada, din ve inanç farklılıklarının bir bahane olarak kullanılarak, Alevi topluluklarının sistematik bir şekilde hedef alındığı vurgulandı.

Yapılan açıklamada, Alevi toplumlarının barış ve eşitlik temelinde bir arada yaşama arzusuna rağmen, yaşananların kabul edilemez olduğu belirtildi. Kurumlar, uluslararası topluma, bu durumun sona erdirilmesi için harekete geçmesi çağrısında bulundu.

Alevi kuruluşları, yaşanan krizin sadece Alevileri değil, tüm insanlığı etkileyen bir sorun olduğunu belirterek, din ve etnik kimlik ayrımı gözetmeksizin tüm mazlum halkların haklarının savunulması gerektiğini vurguladı.

Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimi Alevi kurumlarından kınandı!

Alevi kurumları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün Tokat’ın Almus ilçesindeki Hubyar Sultan Tekkesi’ne el koyma girişimine sert tepki gösterdi. Alevi Bektaşi Federasyonu, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu, Türkiye Alevi Federasyonu gibi birçok kurum, ortak bir açıklama yaparak, bu girişimin Alevi inancına yönelik açık bir saldırı olduğunu vurguladı.

Açıklamada, Hubyar Sultan Tekkesi’nin yüzyıllardır Alevi inancının merkezi olduğu ve bu mekânın bürokratik tasarruflarla tanımlanamayacağı ifade edildi. Tekkenin, Alevi halkının rızasıyla yaşatılan ve kuşaktan kuşağa aktarılan kutsal bir inanç merkezi olduğu belirtildi. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bu girişiminin, Alevi toplumunun iradesini yok sayarak gerçekleştirilmesinin inanç gaspı olduğu kaydedildi.

Alevi kurumları, devletin inanç merkezlerini denetim altına almak yerine inanç özgürlüğünü güvence altına alması gerektiğini hatırlattı. Bugünkü yaklaşımın Alevilere yönelik koruma değil el koyma, eşitlik değil asimilasyon olduğunu dile getiren kurumlar, bu durumun tarihsel politikaların güncel bir devamı olduğunu belirtti.

Ayrıca, Hubyar Sultan Tekkesi’nin gerçek sahibinin Vakıflar Genel Müdürlüğü değil, Hubyar Ocağı ve Alevi toplumu olduğu ifade edildi. Tekkenin yönetiminin, Alevi inancının yol erkânı doğrultusunda, Hubyar Ocağı’na bağlı Analar ve Dedeler tarafından yürütülmesi gerektiği vurgulandı.

Alevi kurumları, Hubyar Sultan Tekkesi’ne yönelik hukuksuz girişimin derhal geri çekilmesini talep ederek, aksi takdirde demokratik ve hukuki tüm yollarla mücadele edeceklerini duyurdu. Açıklama, “Dergâhlarımız bizimdir. Dergâhlarımızdan ve inancımızdan elinizi derhal çekin” ifadeleriyle son buldu.

Suriye’de Alevi katliamına karşı Victoria Parlamentosu’nda protesto düzenlendi

Avustralya’nın Victoria Parlamentosu önünde, Suriye’de Alevilere yönelik devam eden katliamlar protesto edildi. Protestoya, Avustralya Alevi Federasyonu, Victoria Alevi İslami Derneği-Epping Merkezi, Alevi İslami Sosyal Merkezi-Reservoir Merkezi ve Melbourne Asuri Beth-Nahrain Derneği katıldı. Açıklamada, Suriye’de azınlıklara yönelik saldırıların durdurulması için Avustralya hükümeti ve uluslararası kamuoyunun acil olarak harekete geçmesi gerektiği vurgulandı.

Açıklamada, Alevilerin uzun süredir sistematik saldırılara maruz kaldığı belirtilerek, son günlerde bu saldırıların arttığına dikkat çekildi. Alevi toplumu, ulusal ve uluslararası kuruluşları bu soykırıma karşı sorumluluk almaya çağırıyor. Basın toplantısında Hume City Council Üyesi John Haddad ve Merri-bek Belediyesi Meclis Üyesi Sue Bolton da konuşma yaptı.

Basın açıklamasında, “Aleviler, Dürziler, Hristiyanlar, Kürtler ve Şiiler Suriye’de azınlık topluluklar olarak sistematik şiddet, zorla yerinden edilme ve yok edilme tehdidi altında yaşamaktadır. Azınlıkların korunması için Avustralya hükümeti ve uluslararası hükümetleri acilen harekete geçmeye çağırıyoruz” denildi.

Ayrıca, sivillerin korunması ve insani yardımların engelsiz bir şekilde ulaştırılması talep edildi. Suriye’deki Alevi katliamlarına karşı uluslararası dayanışma ve destek çağrıları artarak devam ediyor.

Nar: Yaşam ve Ölümün Çelişkili Sembolü Dr. phil. Hofmann

0

Philologist (Slavic literatures and languages), Armenian and Genocide studies; sociologist; independent author

Özet

* Bu maddenin aslı İngilizce yazılmıştır.

Nar (Punica granatum), Latince’de Malum punicum [1] (“Punik, yani Fenike elması”) olarak da bilinirdi. Eski İran dinlerinde ve İbrahimi dinlerde, ayrıca bu geleneklerden etkilenen sanatta nar; yaşam ve bereketin, güç ve iktidarın (imparatorluk küresi), zenginlik ve bolluğun, ama aynı zamanda kanın, ölümün ve kutsallığın karmaşık, çok anlamlı bir sembolüdür.

Alevi inancı ve felsefesiyle, özellikle de Raa Haqi topluluğuyla yakından ilişkili olan Yarsan inancı nar meyvesine özel bir anlam atfeder. Doğa, toplum, doğa yasaları ve toplumsal gelenekler üzerine kurulu bu inançta, doğaya ve topluma olan saygı ve yakınlıklarını göstermek için Yarsaniler yılın dört mevsimini kutlar; doğadan elde ettikleri ürünleri bu bayramlarla onurlandırırlar. Sonbahar, Yarsaniler için Nar Bayramı demektir.

Mitolojik ve Kültürel Anlamlar

Nar, köken olarak özellikle Suriye’nin kuzeyinde büyük saygı gören Sami ana tanrıça Atargatis’in (Yunanca), Atarʾata’nın (Aramice) – Greko-Romen biçimiyle Dea Syria – olduğu kadar, eski İran tanrıçası Ardvi Sura Anahita’nın da sembolüydü. Anahita su tanrıçasıdır ve yeryüzündeki tüm sular onun göksel kaynağından doğar. Aynı zamanda annelik bereketinin tanrıçasıdır ve insanların sağlıklı nesiller yetiştirmesini sağlar.

Narın hem yaşamın hem de ölümün sembolü olmasındaki çelişki, meyvenin fiziksel özelliklerinde yatar: Narın taneleri besleyici ve doyurucu olduklarından sıklıkla yaşamın simgesi olarak görülür. Ancak bu taneleri saran ve aril adı verilen kısım ise acı ve sindirimi zor olduğundan çoğu zaman ölümün sembolü olarak değerlendirilir. Bazı kültürlerde nar, yalnızca yeraltı dünyasında veya ölümün varlığında yetişen bir meyve olarak kabul edilir. Örneğin, Antik Yunan mitolojisinde nar, yeraltı tanrıları Hades ve Persephone ile ilişkilendirilmiştir. Hades, Persephone’yi kaçırarak yeraltı dünyasına götürür. Tanrıların babası Zeus, eğer Persephone yeraltında hiçbir şey yememişse annesi Demeter’in yanına dönebileceğine karar verir. Ancak dönüşünden hemen önce Hades, altı nar tanesini ağzına koyar. Böylece Persephone yeraltında bir şey yemiş olduğundan, yılın üçte birini Hades ile, diğer üçte ikisini ise annesi Demeter ile geçirmek zorunda kalır.

Pers kültüründe de nar, eski Mazdeist dinin sembolizminde taşıdığı anlam nedeniyle sıklıkla ölümle ilişkilendirilir. Mazdeist mitolojiye göre nar, ölülerin meyvesidir ve yalnızca yeraltı dünyasında yetiştiğine inanılır. Bu mitolojik anlam kuşaktan kuşağa aktarılmış, narın Pers kültüründeki ölümle bağlantısını pekiştirmiştir.

Nar, üç İbrahimi din için de sadece cennet meyvesi olarak değil, başka anlamlar bakımından da önemlidir.

Eski Ahit’te nar genellikle olumlu bir imge olarak sunulur; çünkü İsrail’e vaat edilen toprakların yedi önemli meyvesinden biri olarak kabul edilir.[2] Süleyman’ın Ezgiler Ezgisi’nde, İsrail halkı, kocasıyla (Tanrı’yla) âşık bir kadına benzetilir: “Peçenin arkasındaki alnın, nar gibi (parlıyor)” (Ezgiler Ezgisi 6:7). Ezgiler Ezgisi’nin yazarı bu meyveye tekrar tekrar atıfta bulunur; güzelliği övmek için canlı imgeler kullanır: “Narlarla dolu, en seçme meyveleri, servi çiçekleri ve zambaklarla bezenmiş bir bahçe gibi büyüdün” (Ezgiler Ezgisi 4:13).

Talmud’da da nar mecazı yer alır; özellikle çekici bir kişiyi tarif ederken, yakut kırmızısı nar taneleriyle dolu bir kaba benzetilir (Baba Metzia 84a).

Nar, İsrail topraklarının bereketinin sembolüdür (Sayılar 13:23; Yasa’nın Tekrarı 8:8). Antik çağlarda Kudüs’teki tapınaklarda görev yapan Kohen Gadol – başkâhin – görkemli cübbesinin eteklerine 72 altın nar (ve aralarına yerleştirilmiş 72 altın çan) işlemiş olarak hizmet ederdi (Çıkış 34:34). Bu süslemeler, tapınaktaki görkemli oymalı sütunların yanındaki nar motiflerini hatırlatırdı.[3] Tanah, Süleyman’ın yaptırdığı Birinci Tapınak’ın mimarisini şöyle anlatır: “Sütunlar yaptı; başlıklarını narlarla kaplamak için iki sıra hâlinde dizdi” (1 Krallar 7:18).

1 Samuel 14:2’de, Kral Saul’un bir nar ağacının gölgesinde oyalanmasından söz edilir. Nar ağacına ayrıca Yoel 1:12 ve Hagay 2:19 peygamberlerinde de rastlanır. Bir Yahudi mitine göre kusursuz bir nar 613 tane içerir; bu sayı, Talmud’a göre Tevrat’taki Yahudi micvalarının (emirlerinin) sayısına eşittir.[4]

Granada

“Yahudiler, İsrail toprakları dışına ilk yerleştiklerinde, yanlarında çoğu kez nar taneleri götürür ve yeni yurtlarında bunları dikerek yetiştirirlerdi. Antik dönemde Yahudi yerleşimcilerden oluşan böyle bir grup, İspanya’nın güneyinde bir şehir kurdu.

Bu şehrin asıl adı bugün bilinmemektedir. Ancak 711 yılında Müslümanlar (Endülüs Emevileri) İber Yarımadası’nı fethettiklerinde, bu Yahudi yerleşimine rastladılar ve burada Yahudilere ait çok sayıda nar ağacı gördüklerinden, Arapça’da ‘nar’ anlamına gelen bir ad verdiler: Gharnata al Yahud – “Yahudilerin nar ağaçları.” Bu ad yerleşti ve zamanla Granada‘ya dönüştü.[5]

Merhametli Kardeşler Tarikatı (Christian Order of the Merciful Brothers) arma olarak üzerinde haç bulunan bir nar kullanır. Tarikat, armasında nar bulunan Granada’da kurulmuştur; ayrıca nar, Katolik Kilisesi’nde İsa’nın simgelerinden biri hâline gelmiştir. Granada kenti, aynı adı taşıyan il, pek çok kasabası ve İspanya Krallığı’nın armasının bazı bölümlerinde nar motifi yer alır; bu motif, İspanya’daki Hristiyan kralların fethettiği eski Granada Krallığı’nı temsil eder. İspanya bayrağı, ülkenin ulusal armasını taşır; dolayısıyla armanın alt orta kısmında bir nar da bulunur. Granada çevresindeki kırsal bölge günümüzde hâlâ önemli bir nar yetiştirme alanıdır.

Kur’an’da Nar

Nar (Arapça: ar-rummân; günümüzdeki El-Halil yakınlarındaki Rimmon şehrinden adını alır), Kur’an’da üç yerde geçer: 6:99, 6:141 ve 55:68. Er-Rahman (Rahmân Suresi) 68. ayette Allah, cennette insanların bulacağı meyvelerden söz eder. Nar, Allah’ın yarattığı nimetlerin bir örneğidir. Kur’an hem yeryüzündeki meyveleri hem de cennet meyvelerini şöyle tasvir eder: “O’dur ki gökten su indirir; onunla her çeşit bitkiyi çıkarırız. Ondan da yeşil (ekin) çıkarırız, ondan üst üste binmiş taneler çıkarırız. Hurma ağacının tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları, zeytin ve nar (çıkarırız) – birbirine benzer ve benzemez. Meyve verdiğinde meyvesine ve olgunlaşmasına bakın. Şüphesiz bunda iman eden bir topluluk için ibretler vardır.” (En’âm Suresi, 6:99)

Cennet (Cennetül-me’va), ölümden sonra salihlerin kaldığı, “altından ırmaklar akan” (Bakara, 2:25) bir bahçedir; burada hurma ağaçları, asmalar (Bakara 2:266; İsrâ 17:91; Yâsîn 36:34) ve narlar (Rahmân 55:68) bulunur: “İkisinde de meyveler, hurma ve nar vardır.”

Hristiyan sembolizminde nar

Hristiyanlıkta nar, Ekklesia (Yunanca: Kilise) – yani müminler topluluğu – anlamında Kilise’yi simgeleyebilir. Ancak bu eski bereket sembolü, aynı zamanda Kilise’deki şehitlerin çokluğunu ve gizemleri de temsil eder. Meyvenin sert, kırmızı kabuğu, Kilise’yi Mesih’in ve şehitlerin kanıyla kırmızıya boyanmış olarak simgeler (bkz. örn. Beda, In Cant. Expos. 4 = PL 91,1145). Çok sayıdaki tatlı tanesi, Kilise üyelerinin birliğini ifade eder (bkz. örn. Ambrosius, Iac. 2,1,3 = PL 14,646). Görünmeyen ama lezzetli taneler, mecazi olarak Tanrı’ya adanmış bir ruhun gizli erdemlerine işaret etmek için de kullanılmıştır (bkz. Beda, In Cant. Expos. 6,24 = PL 91,1180). Nar, ayrıca yaratılışın Tanrı’nın eli ya da inayeti içinde bulunduğunu da sembolize eder.[6]

Nar, rahipliği de simgeler; çünkü sert kabuğu içinde bol meyve taşır (= rahipliğin züht yaşamı). Bu sembolizm nedeniyle, nar motifi Orta Çağ’a ait çok sayıda pano resminde görülür.

Yılbaşı Gününde Nar

Yahudi yeni yılı Roş Ha-Şana‘da, dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler, kutlama yemeğine başlamadan önce nar üzerine bir bereket duası okurlar. Nar, micvalarla dolu bir yaşamla ilişkilendirildiğinden, yaklaşan yılın da narın taneleri kadar çok micva ve iyi amelle dolu olması dileği gelenek hâline gelmiştir. Roş Ha-Şana’da inananlar, Tanrı’nın huzurunda davranışlarının hesabını verir ve tövbeye yönelirler. Hem diasporada hem de İsrail’de iki gün boyunca kutlanan tek bayramdır.[7]

Ermeni Apostolik Kilisesi, kuruluşunun ilk dönemlerinde bazı Yahudi ritüellerini ve kurumlarını benimsemiştir. Nar da yılbaşı kutlamalarında rol oynar: İstanbul’daki Ermeni Noel geleneğinde, nohut püresi, patates ve sotelenmiş soğanın susam ezmesi, yenibahar, karabiber ve tarçınla tatlandırıldığı topik adlı oruç yemeğinin yanı sıra nar da yer alır.

Yılbaşı ayininde, İstanbul Ermeni Apostolik Patriği binlerce narı kutsar ve ardından bunlar cemaate dağıtılır.

Ehli Hak İnancında Nar

Alevi inancında nar (Farsça: anar; Türkçe: nar), inancın, doğanın ve toplumsal uyumun çeşitli yönleriyle ilişkilendirilen çok katmanlı bir semboldür. Sıklıkla Raa Haqi inancına çok yakın olan →Yarsan felsefesiyle bağlantılıdır ve doğruluğu, bereketi ve bolluğu simgeler. Narın sembolizmi, aynı zamanda sevgi, tutku ve sonsuzluğu da kapsar; bu yönleriyle Alevi kültürü ve ritüellerinde önemli bir yere sahiptir:

Doğruluk ve Bolluk Sembolü: Yahudi geleneğinde olduğu gibi narın çok sayıdaki tanesi, çok sayıdaki iyi ameli ve buyruğu temsil edebilir. Bu, Aleviliğin doğru yaşama ve toplumsal iyiliğe verdiği önemle örtüşür.

Doğayla Bağ: Canlı rengi ve besleyici meyvesiyle nar, Alevilerin doğaya duyduğu saygının doğal bir sembolüdür. Alevi inancının merkezinde yer alan doğanın cömertliğini ve güzelliğini somutlaştırır.

Sevgi ve Tutku Sembolü: Bazı bağlamlarda nar, sevgi ve tutkuyla ilişkilendirilir; bu da insan ilişkilerinin duygusal ve ruhsal derinliğine işaret eder.

Ebediyet ve Süreklilik: Nar ağacının uzun ömürlü olması ve her yıl yeniden meyve vermesi, ebediyetin ve yaşam ile inancın sürekliliğinin sembolü olarak yorumlanabilir.

Nar Bayramı: Yıllık Nar Bayramı, narın kültürel ve toplumsal öneminin başlıca örneklerinden biridir. Meyvenin Alevi yaşamındaki yerini kutlar; geleneksel yemeklerde, şiirlerde ve diğer yaratıcı ifade biçimlerinde oynadığı rolü vurgular. Azerbaycan’ın Göyçay bölgesinde her yıl Ekim/Kasım aylarında kutlanır. İnançlı insanlar narı ebediyetin sembolü olarak görür. 2020 yılında (15.COM) bu festival, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne kaydedilmiştir.[8][7]

Kültürel Kimlik: Narı hem dini ritüellerden hem sanatsal ifadelere kadar kültürel yaşamın pek çok alanında gören Aleviler için bu meyve, kimliğin ve mirasın sembolü olarak pekişir.

Yarsan felsefesi, Alevi inancı ve felsefesiyle yakından ilişkilidir. Doğa, toplum, doğa yasaları ve toplumsal geleneklere dayalı bir inançtır. Doğa ve topluma olan saygı ve yakınlıklarını göstermek için Yarsaniler, yılın dört mevsimini kutlar; doğadan elde ettikleri ürünleri bu bayramlarla onurlandırırlar. Sonbahar, Yarsaniler için Nar Bayramı demektir. Nar, olgunlaşan son meyvelerden biridir. Bu bayramla Yarsaniler, yılın ilk yarısını uğurlarken ikinci yarısını karşılarlar.

Her yıl Ekim ayının sonunda kutlanan Nar Bayramı, pazartesi günü başlar, üç gün sürer ve çarşamba günü sona erer.

Xawenkar: Nar Bayramı

Yarsani Nar Bayramı, Ayinê Yari (“kardeşlik ayini”) olarak da bilinir ve dini bir törenle başlar. Yarsan inancına göre, Yarsan inancının kurucusu Sultan Suhāk [diğer: Sahak] ve arkadaşları, Halepçe’nin Şinawa bölgesindeki Mireno mağarasında mahsur kalırlar. Üç günün sonunda kurtulurlar ve yoksul bir kadının evine misafir olurlar. Kadının yalnızca bir horozu vardır, fakat bunu sevinçle Sultan Suhāk ve arkadaşlarıyla paylaşır. Bu olay yaklaşık 700 yıl önce yaşanmıştır. O tarihten bu yana Xawenkar ziyafeti, kızartılmış et ve pirinç eşliğinde kutlanır.

Xawenkar ziyafeti, Sultan Suhāk ve arkadaşlarının zafer ve kurtuluş bayramı olarak anılır. Yemekler ve nar ikram edildikten sonra, Yarsan kutsal kitabından dualar okunur. Yemekler yenilip narlar ikram edildikten sonra, yüzlerce kişiden oluşan tambur (tanbur) grupları, Yarsanizm’in kutsal sembollerinden olan tamburu çalmaya başlar. Xawenkar Bayramı, Yarsan pirlerinden Bābā Yādgār’ın Kermanşah Eyaleti’ndeki türbesinde kutlanır. Diğer önemli bir ziyaretgâh ise yine Kermanşah Eyaleti’nde, Perdīvar köprüsü yakınındaki Şeyhan’da bulunan Sultan Suhāk türbesidir.

Sonuç

Bu madde, Yakın Doğu’da narın, bereket, bolluk, şehitlik ve ölüm sembolizmlerinden türeyen, karmaşık ve kimi zaman çelişkili dini-kültürel anlamını ele almaktadır. Doğaya dayalı inanç vurgusu ve aidiyeti güçlü olan Ehli Hak (Yarsan) ve Raa Haqi gibi Alevi toplulukları için nar, kimlik oluşumunda özel bir önem taşır.

Özetle, narın ölümle ilişkilendirilmesi, kültürel, mitolojik ve tarihsel önemine dayanır. Meyvenin taneleri ve arili gibi kendine özgü nitelikleri, onun birçok kültürde – özellikle ölüm ve ahiret bağlamında – sembolleşmesine yol açmıştır. Yaşam, bereket ve bolluk simgesi ya da “ölülerin meyvesi” olarak görülse de nar, bugün hâlâ ilgi uyandıran, çok katmanlı ve çok anlamlı bir sembol olmaya devam etmektedir.

Sonnotlar

1 Otto Zekert (ed.): Dispensatorium pro pharmacopoeis Viennensibus in Austria 1570. Avusturya Eczacılar Birliği ve Eczacılık Tarihi Derneği tarafından yayımlanmıştır. Berlin: Deutscher Apotheker-Verlag Hans Hösel, 1938, s. 143 (Granatum, Malum punicum) ve s. 146 (Malus punicus).

2 İsrail Toprakları’nın yedi ana meyvesi (buğday, arpa, üzüm, incir, nar, zeytin ve hurma) için bkz. Susanne Lechner-Masser: Biblische Gestalten im jüdischen Religionsunterricht [Yahudi Din Eğitiminde İncil Figürleri]. Lübeck: Schöningh, 2017, s. 240.

3 Daniel Killy: “Pomegranate: The Most Jewish Fruit” [Nar: En Yahudi Meyvesi]. Jüdische Allgemeine, 15 Eylül 2023, https://www.juedische-allgemeine.de/kultur/die-juedischste-frucht/

4 “How Many Seeds Does a Pomegranate Actually Have? The Myth of the Perfect Number” [Bir Narda Gerçekte Kaç Tane Çekirdek Var? Mükemmel Sayı Miti]. Israelmagazin, 12 Ekim 2011, https://www.israelmagazin.de/wie-viele-kerne-hat-ein-granatapfel

5 Killy, agy.

6 Örneğin bkz. Antakyalı Theophilos, Ad Autolyticum 1, 4.

7 Killy, agy.

8 UNESCO, Somut Olmayan Kültürel Miras: Nar Bayramı, geleneksel nar festivali ve kültürü. https://ich.unesco.org/en/RL/nar-bayrami-traditional-pomegranate-festivity-and-culture-01511

Kaynakça ve Ek Okumalar

Aydın, Suphi. 2015. Henarek – Granatäpfelchen: Märchen aus dem Morgenland. Zazaki-Deutsch. Hamburg: Landeszentrale für Politische Bildung.

Israelmagazin. 2011. “How Many Seeds Does a Pomegranate Actually Have? The Myth of the Perfect Number.” Israelmagazin, 12 October 2011. https://www.israelmagazin.de/wie-viele-kerne-hat-ein-granatapfel.

Killy, Daniel. 2023. “Pomegranate: The Most Jewish Fruit.” Jüdische Allgemeine, 15 September 2023. https://www.juedische-allgemeine.de/kultur/die-juedischste-frucht/.

Lechner-Masser, Susanne. 2017. Biblische Gestalten im jüdischen Religionsunterricht [Biblical Figures in Jewish Religious Education]. Lübeck: Schöningh.

UNESCO. n.d. “Nar Bayrami: Traditional Pomegranate Festivity and Culture.” Intangible Cultural Heritage. https://ich.unesco.org/en/RL/nar-bayrami-traditional-pomegranate-festivity-and-culture-01511.

Zekert, Otto, ed. 1938. Dispensatorium pro pharmacopoeis Viennensibus in Austria 1570. Published by the Austrian Pharmacists’ Association and the Society for the History of Pharmacy. Berlin: Deutscher Apotheker-Verlag Hans Hösel.

Bu yazı Alevi http://aleviansiklopedisi.com adresinden alınmıştır.