Ana Sayfa Blog Sayfa 51

Avrupa Alevi Kadınlar Birliği: “Bu, Örgütlülüğümüze Yönelik Saldırıdır!”

Avrupa Alevi Kadınlar Birliği, 6 Şubat depremleri sonrası Alevi kurumlarının sergilediği dayanışmanın ardından, bu örgütlülüğe yönelik tartışmaların bir müdahale olduğunu vurguladı. Yazılı açıklamada, özellikle Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) üzerinde yoğunlaşan eleştirilerin, Alevi örgütlülüğünü hedef alan sistematik bir saldırı olarak değerlendirildiği ifade edildi.

Alevi Kadınlar Birliği, deprem sürecinde Alevi kurumlarının gösterdiği dayanışmanın, toplumsal gücün bir göstergesi olduğunu belirtti. Açıklamada, AABF Disiplin Kurulu üyelerinin kamuoyunda yaptığı açıklamaların meşruiyetinin olmadığını ve bu tür girişimlerin Alevi örgütlülüğünü içeriden zayıflatmaya yönelik olduğunu vurguladı.

Birlik, AABF’nin deprem sürecine ilişkin iddiaları kapsamlı bir şekilde ele aldığını ve çoğunluğun sürecin doğru yürütüldüğünü teyit ettiğini hatırlattı. Ancak, Disiplin Kurulu üyelerinin konuyla ilgili ortaya koyduğu söylemlerin artık masum bir itirazı aşarak açık bir saldırı haline geldiği belirtildi.

Alevi Kadınlar Birliği, bu tutumun Alevi örgütlülüğünü zayıflatmaya yönelik bir hamle olduğu konusunda uyarıda bulunarak, Alevi kurumlarının demokratik iradesinin sorgulanamayacağını ifade etti. Birlik, Avrupa Alevi hareketinin bütünlüğünü korumak adına her türlü girişime karşı duracaklarını vurguladı.

Suriye’de barış, Türkiye’de de huzurun kapısını aralar

Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, Suriye’de Alevi, Hristiyan, Dürzi, Ezidi ve Kürt topluluklarına yönelik devam eden saldırılara dikkat çekerek, “Suriye’de barış sağlanmadan Türkiye’de de barış sağlanamaz” dedi. Üçyıldız, Türkiye’deki Alevilerin, Suriye’deki kardeşlerinin yanında durmasının önemine vurgu yaptı ve Avrupa’daki Alevi örgütlerine ve sosyal demokrat partilere sessizliklerini bozma çağrısında bulundu.

Üçyıldız, Suriye’deki toplulukların baskı altında olduğunu belirterek, “Aleviler, Ezidiler, Kürtler şu anda korku ve zulüm altında yaşıyor. Alevi örgütlerinden gelen tepkiler yetersiz kalıyor” dedi. Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin de bu duruma sessiz kalmaması gerektiğini ifade etti. Ayrıca, Suriye’deki güvenlik sorunlarının çözümünde bölgedeki toplulukların kendi inisiyatifleriyle hareket etmelerinin önemine dikkat çekti.

Üçyıldız, Kürtler, Hristiyanlar, Dürziler, Ezidiler ve Alevilerin ortak hareket etmesinin, IŞİD sonrası dönem için kritik olduğunu vurguladı. Bu süreçte Avrupa’daki Alevi örgütlerinin de devreye girerek, ilgili ülkelerin dikkatini çekmesi gerektiğini ifade etti.

Barışın bölgeyi ve Avrupa’yı doğrudan etkilediğini belirten Üçyıldız, “Eğer Suriye’de barış sağlayamazsak, Türkiye’de de barış sağlayamayız” dedi. Avrupa’nın Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlara maddi destek sağlamakla meşgul olduğunu hatırlatan Üçyıldız, Suriye ve Türkiye’de barışın sağlanmasının Avrupa’nın da rahatlamasına katkıda bulunacağını söyledi.

Üçyıldız, Avrupa devletlerine seslenerek, “Kendimde barış, benden uzakta” düşüncesinden uzak durmalarını ve barışı önemsemeleri gerektiğini vurguladı.

İlyas Şimşek: Alevi katliamları sürerse Türkiye’nin geleceği karanlık!

Hüseyin Abdal Ocağı evlatlarından İlyas Şimşek, Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların ardında tek tip bir inanç ve millet yaratma hedefinin yattığını belirtti. Şimşek, Türkiye ve Avrupa’nın acilen bu duruma müdahil olması gerektiğini vurgulayarak, “Eğer iktidar bu katliamı durdurmazsa bu savaş Hatay’a kadar gelecek” dedi. Alevi kurumlarının, kitlesel mitingler düzenleyerek bir araya gelmesi gerektiğinin altını çizen Şimşek, “Suriye’deki Alevi katliamı sürdükçe buradaki Aleviler de sıkıntı görecek” ifadelerini kullandı.

Emperyalizmin Suriye’ye müdahalesinin özgürlük getirmekten ziyade bir paylaşım savaşı olduğunu söyleyen Şimşek, bu süreçte Alevilerin en büyük mağdurlar arasında bulunduğunu ifade etti. Savaşın, yerel halklar ve inanç toplulukları üzerinde yarattığı acılar gözler önüne serilirken, geçmişte Esad yönetiminde daha kapsayıcı bir demokrasi olduğunu da hatırlattı. Şimşek, emperyalizmin Alevilere karşı yürüttüğü politikaların sonuçlarının yıkıcı olduğunu vurguladı.

Türkiye’deki Alevi toplumu için tehlikelerin arttığını belirten Şimşek, Hatay’daki Alevilerin de bu durumdan olumsuz etkileneceği konusunda uyarıda bulundu. HTŞ’nin göçerttiği insanların büyük bir kısmının Samandağ bölgesine sıkıştığını ifade eden Şimşek, bunun Aleviler için büyük bir tehdit oluşturduğunu dile getirdi. Alevi kurumlarının, birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Şimşek, geçmişteki güçlü mitinglerin yeniden organize edilmesi gerektiğini belirtti.

Yeni anayasa sürecine de dikkat çeken İlyas Şimşek, Alevi örgütlerinin taleplerini masaya koyma konusunda yetersiz kaldığını ifade ederek, önce kendi aralarında birlik oluşturmaları gerektiğinin altını çizdi. Suriye’deki Alevilere yönelik saldırıların medyada yeterince yer bulmadığını belirten Şimşek, Avrupa’daki Alevilerin de bu konuda daha aktif bir rol üstlenmesi gerektiğini söyledi. Şimşek, “Bu katliamın durması için meydanlarda toplanmak gerekiyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Xızır’ın kutsalı (Bezuvar Dağ Keçileri) Patriyarkal Avcı! turist, Dersim´den defol! kendine başka bir "zevk" aracı bul...

0
       Kutsalıma dokunma! Sen onun kadar, ^Asil^ değilsin…
Özet

* Bu maddenin aslı İngilizce yazılmıştır.

Bu madde, Raa Haqi inancındaki panteist doğa kültünü Dersim’de kutsal kabul edilen bezoar keçileri örneği üzerinden inceler. Xızır, Sarik Sivan, Sıx Ahmet Dede ve Düzgün Baba’ya atfedilen bu yabani hayvanlar dokunulmaz kabul edilir; onları öldürmek büyük bir günah sayılmış ve geçmişte bunu yapanlar topluluktan dışlanmıştır. Buna rağmen bu nadir tür, günümüzde hem yerel hem de yabancı avcıların trofe avcılığına kurban olmaktadır.

Bezuvar Keçilerinin Kutsal Çobanları

Bezuvar yaban keçisi (Capra aegagrus aegagrus), Avrupa bezuvar keçisinin bir alt türüdür; kökeni Ermeni yaylalarına uzanır ve Batı Asya’daki birkaç ülkede de doğal olarak bulunur. Bu keçiler, dik ve dar dağ yamaçlarına ve kayalıklara tırmanma becerileriyle tanınır. Ermeni kültüründe güç ve cesareti simgelerler. Popüler çoban dansı Koçari dâhil birçok Ermeni halka dansı (kökeni “kochel” – “ileri geri hareket etmek; göçmek”), dövüşen teke hareketlerini taklit eder.

Yaban keçileri MÖ 10.000’lerde İran’da evcilleştirilmiştir. Buradan evcil keçiler dünyaya yayılmış, böylece Avrupa’daki tüm evcil keçiler Asya’daki bu atalara dayandırılmıştır.

Xızır (Türkçe: Hızır), Dersim’deki Raa Haqi topluluğunun Alevi inancında merkezi bir yere sahiptir. Ab-ı hayatı içtiğine ve ölümsüz olduğuna inanılan bu aziz, yolcuların ve ihtiyaç sahiplerinin koruyucusu kabul edilir. İnsanlara çoğunlukla beyaz sakallı, yüzü ışık saçan yaşlı bir adam kılığında göründüğü söylenir. Umudu ve lütfu simgeler. Dersim’de yaşayan yaban keçileri kutsal varlıklar olarak görülür ve Xızır ile diğer mitolojik figürlerle ilişkilendirilir. Onlar Hızır’ın kutsal sürüsü kabul edilir; ruhsal, koruyucu, sınayıcı ve şifa verici varlıklar sayılır. Onları öldürmek tabudur; kutsala saldırı anlamına gelir.

Üç başka mitolojik aziz de bu keçilerin çobanları olarak anılır: Sarık Sivan, Sıx Ahmet Dede ve Düzgün Baba. Düzgün isminin, Kırmancki (Zazaca) kökenli “dik kayalık, sarp uçurum” anlamındaki bir sözcüğün Türkleştirilmiş biçimi olabileceği düşünülür. En çok bilinen de odur.[1] Bu ve benzeri yaban hayvanlarına yönelik özel kutsiyetin ötesinde, Raa Haqi Alevi inancı genel olarak tüm canlılara eşit varlıklar olarak yaklaşır ve bütün yaratılışa karşı güçlü bir sorumluluk anlayışı sergiler.

Tehdit Altında

Bezuvar keçileri bir zamanlar yalnızca etleri, boynuzları ve postları için değil, aynı zamanda “bezoar” adı verilen taşları için de avlanırdı. Farsça padzahr (“panzehir”) kelimesinden türeyen bu yuvarlak mide taşları, keçilerin kıl yumağından oluşur, zamanla sert ve pürüzsüz bir yüzey kazanırdı. Orta Çağ’da özellikle bu taşların mucizevi bir şifa kaynağı olduğuna inanılırdı.

Bugün yalnızca yaklaşık 1000 Avrupa bezuvar keçisi kalmıştır; bunlar da dağların ulaşılması güç yüksek kesimlerine çekilmiştir. Türkiye’de koruma altındaki türlerden biri olmalarına rağmen, geçmişte av kotaları üzerinden tartışmalar yaşanmıştır. Yerel aktivistler ve çevreciler bu kotaları Dersim’in kültürüne ve yaban hayatına yönelik bir saldırı olarak görmüştür. Karadeniz’in Pontus Alpleri’nde tür koruması uygulanırken, Dersim’de sık sık kaçak avcılar ve yabancı av turizmciler tarafından, üstelik kimi zaman yetkililerin onayı ve kamu görevlilerinin katılımıyla bu yasaklar ihlal edilmiştir.

Son yıllarda Dersim’de bu hayvanların dini, doğal ve kimliksel gerekçelerle tamamen avlanmasının yasaklanması yönünde girişimler olmuştur. 2018’de eşi Saniye ile birlikte yaralı bir dağ keçisini sevgiyle tedavi eden Dersimli Cemal Oktay, kaçak avcılık için daha ağır cezalar ve bölgede genel bir av yasağı çağrısında bulunmuştur.[2] Yaban hayvanlarının yasa dışı avlanmasına karşı gelişen protestoların ardından Tunceli Valiliği, çoğunlukla devlet görevlilerince yapılan avcılığı tüm ilde yasaklamıştır.[3]Ancak ertesi yıl, 2020’de, ulusal ve uluslararası av turizmi daha da artmıştır. Bu turizm, Türkiye’nin bu tehlike altındaki türün avlanabileceği tek ülke -ya da Avrupa’ya en yakın yer- olduğu iddiasıyla pazarlanmıştır. Bir Danimarka şirketi Türkiye turlarını şu ifadeyle duyurmuştur: “Bezoar keçisi, yaban keçileri ailesinin en iri üyesidir ve bu etkileyici tür yalnızca Türkiye’de avlanabilmektedir.”[4]

Dersimlilerin doğaya duyduğu saygı ve inanç, kutsal keçileri ödül maksadıyla avlayan avcılar nedeniyle, onları derinden rahatsız etmektedir. Bazı türleri nesli tükenme tehlikesi altında olan bu keçiler Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca koruma altında olsa da, hükümet yaşlı bireylerin sınırlı sayıda avlanmasına izin vermekte ve ihalelerden elde edilen gelirin yüzde 60’ının köylere döndüğünü belirtmektedir.

2020 yazında, aktivistler dağ keçisi avının tamamen yasaklanması için kampanya başlatmış, Dersim Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Girişimi açılan ihalelerin iptali için dava açmıştır. Bakanlık, 17 keçinin avlanması için açtığı ihaleyi askıya aldığını ve yerel inançlar ile gelenekleri dikkate alarak inceleme yapacağını duyurmuştur.

Yerel çevreciler için avcılığın yasal olup olmaması fark etmez; onlar için her koşulda kabul edilemezdir. Munzur Koruma adlı örgütten aktivist Hasan Şen şöyle der: “Yıllardır, il dışından ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen katillerin Dersim’in en önemli türlerini avladığını izliyoruz. Yetkililer bu katliamlara göz yumuyor.”[5]

ANF 2018’de şu yorumu yapmıştır: “Türk devleti (…) özellikle Dersim’de, her yaz Kuzey Kürdistan’ın ormanlarını sistematik olarak yakmaktadır. Bu, 1923’te devlet kurulduğundan beri yürürlükte olan karşı-ayaklanma ve sürgün politikasının bir parçasıdır. Devletin türleri ve doğayı siyasi amaçla yok etmesi, trofe avcıları tarafından desteklenmekte ve giderek biyolojik çeşitliliğe tehdit oluşturmaktadır.”[6]

Aleviler için böylesi kutsal varlıkları öldürmek yalnızca anlamsız ve ahlaksız bir davranış değil, aynı zamanda korkunç bir günahtır. Bu günahı işleyenler geleneksel olarak dışlanır ve düşkün ilan edilirdi. Kedek köyünden 68 yaşındaki Dede Zeynel Batar şöyle der: “Eskiden bunu yapanlar sürgüne gönderilirdi. Köyümüzde bir adam dağ keçilerinin peşine düşerdi. Ona defalarca yapmamasını söyledik. Bir gün kayalıklardan düşerek öldü. Cenazesini meydanda bile yıkamadılar.”[7]

Sonuç:

Xızır’ın kutsal sürüsü, yani Dersim’in bezoar keçileri, bugün iki temel nedenle tehdit altındadır: Bir yandan ulusal ve uluslararası av turizminin doyumsuzluğu bu görkemli hayvanları yok oluşa sürüklemekte; öte yandan Dersim Raa Haqi topluluğunun kutsal yaban varlıkları olarak bu keçiler, inananlara yönelen baskının da hedefi hâline gelmektedir. Bu durum, çevre ve tür korumanın diğer boyutları için de geçerlidir. Orman yangınları, yaban hayvanlarının avlanması veya kutsal Munzur Nehri’nin (şimdilerde turizm malzemesi haline ” tuncelli, dersimli esnaf tarafindan getirildi) önüne baraj yapılması gibi uygulamalar, doğayı eşit birer varlık olarak seven ve ona hürmet eden Dersimlileri doğrudan etkilemektedir. Dolayısıyla Dersimli çevrecilerin türleri ve doğayı koruma mücadelesi, aynı zamanda Dersim Aleviliğinin temel inançlarını savunma mücadelesidir; yani bu mücadelenin özünde dini bir boyut da vardır.

Sonnotlar:

  1. Ashdown, Nick: Turkey’s Alevis and the myths of the mountain goats. “Middle East Eye”, December 7, 2020, https://www.middleeasteye.net/discover/turkey-dersim-tunceli-zaza-alevi-goat-myth
  2. Couple cares for wounded mountain goat. “ANF-News,” December 29, 2018, https://deutsch.anf-news.com/Oekologie/ehepaar-versorgt-angeschossene-bergziege-8625
  3. Governor of Dersim bans hunting. ANF News, January 31, 2019, https://deutsch.anf-news.com/Oekologie/gouverneur-von-dersim-verbietet-jagd-9267
  4. Limpopo Diana Hunting Tours, https://www.diana-jagdreisen.de/wildarten/bezoarziege
  5. Ashdown, op. cit.
  6. “Couple cares for shot mountain goat,” op. cit.
  7. Ashdown, op. cit.
Kaynakça & İleri Okumalar

Ashdown, Nick. “Turkey’s Alevis and the Myths of the Mountain Goats.” Middle East Eye, 7 December 2020. https://www.middleeasteye.net/discover/turkey-dersim-tunceli-zaza-alevi-goat-myth (accessed 15 September 2025).

Gültekin, Ahmet Kerim. “Dersim as a Sacred Land: Contemporary Kurdish Alevi Ethno-Politics and Environmental Struggle.” In Ecological Solidarity and the Kurdish Freedom Movement: Thought, Practice, Challenges, and Opportunities, edited by Stephen E. Hunt, 225-243. Maryland: Lexington Books, 2021.

Bu Düzen Yoksulu Yakar, Irkçılığı Büyütür ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de, ekranda gördüğünüz her tartışmanın, her yüksek sesli kavganın arkasında çok daha derin, çok daha yakıcı bir gerçek var, Halkın yaşamı dibe vurmuş durumda. Siyaset sahnesinde bağrış çağrış, ekranlarda “büyük laflar” uçuşurken, mutfakta tencere kaynamıyor, insanlar çocuklarına ekmek götüremediği için kendini yakacak noktaya geliyor.

Bu tabloyu anlamak için önce medyadan başlamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’de medya, iktidarın elinde şekillenen, gerçekleri gizleyen, toplumu manipüle eden bir aygıt haline gelmiş durumda.

Medyanın Susturduğu Sesler, Sosyal Medyanın Açtığı Alan

Sosyal medyadan derlediğimiz başlıkları sizinle paylaşmaya, sizinle birlikte değerlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki Türkiye medyası bu başlıklara, özellikle toplumun taleplerine, isteklerine yer vermiyor.

Gündeme gelen konularda kim sesini çıkarırsa, onları bastırmaya, cezalandırmaya, susturmaya yönelik baskıcı bir yöntem uygulanıyor. Zaten medya, kendi ellerinde. Kendi medyalarında istediklerini yayınlıyorlar, istemediklerine sansür uyguluyorlar. Bir anlamda iktidarın resmi yayın organları olarak işlev görüyorlar.

Bu nedenle sosyal medya platformları ciddi bir önem kazanıyor. Çünkü sosyal medyada alternatif haberlere, doğru haberlere ulaşma imkanı var. Geleneksel medya merkezlerinin geliştirdiği saldırılar varsa bile, habere ulaşma imkanı bu alanda elde edilebiliyor. Biz de bu programda tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz.

Siyaset Gündemi Yükselirken Halkın Yaşamı Çöküyor

Türkiye’de siyaseten tartışmalar çok ön plana çıkmışken, halkın yaşam standartları dibe vurmaya devam ediyor. Ekonomik sıkıntılar devam ediyor. Türkiye’nin adalet ve hukuk konusundaki hukuksuzluğu ve dünya sıralamasındaki gerilemesi zirveye ulaşmış durumda.

Ama bütün bu tartışmaların gölgesinde, çok daha ağır bir gerçek var, Irkçılık siyaseti. Son dönemlerde Türkiye’nin içerisinde en büyük tartışma, Kürtlere yönelik ırkçılık siyasetinin bir dalga olarak herkese sardığı bir atmosfer içerisinde yürütülüyor.

Bu atmosferde, Türkiye’nin yanı başında, bazılarının “yurttaşlarımız” denilen Arap Alevilerine yönelik Suriye’de ciddi bir katliam söz konusu. Neredeyse bir yılı geride bıraktık, Bir yıl boyunca Suriye’de Aleviler katlediliyor. Alevilerin peşine, o cihatçı HTŞ çeteleri düşmüş durumda.

Onlar bu atmosfer içerisinde seslerini duyurmaya, mücadelelerini vermeye devam ediyorlar. Suriye’deki Dürzülere yönelik saldırılar da bildiğiniz gibi devam ediyor. Ve bütün bu olanların arkasında asıl önemli olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de olmasıdır.

Suriye’de işlenen tüm cinayetlerin arkasında ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun uyguladığı siyaset var. Alevilere yönelik saldırı ve katliamlarda, “Bunlar Esat artıkları, geçmiş rejimin devamcıları” diyerek propaganda yaptı. Dürzülere yönelik açık cephe açıp saldırılar geliştirdi. HTŞ’nin arkasında durduğunu sık sık tekrarladı ve HTŞ ile olan ilişkilerini hem iç siyasette hem dış siyasette kullanmaya çalıştı.

Sonuçta gelinen noktada Suriye’de bir yıllık HTŞ iktidarı sürecinde, alınan bilgilere ve açıklamalara göre 11.000’den fazla insan katledilmiş durumda. Sırf Alevilerde kadın, çocuk katledilenlerin sayısı 5.000’in üzerine geçti.

Dürzülere yönelik saldırılar, içeride kendilerine muhalif olanlara, kendilerinden saymadıklarına dönük saldırılar, Suriye’de ciddi bir şiddet dalgasını örgütlemiş bulunuyor.

Savaş Lobisinin Gölgesi, Rojava ve Ortadoğu

Bu şiddet dalgasının diğer bölgelere yansıması için Türkiye’deki ırkçı, faşist yapılanmaların baskısı ve propagandası yoğun bir şekilde devam ediyor. Türkiye’nin Suriye’de iktidarı elinde bulunduran güçlere verdiği destek, onları kışkırtan ve çözüme yönelik siyaseti baltalayan bir hatta oturuyor.

Sosyal medyadaki trol ekipleri, ırkçı faşist yapılanmalar şu anda bir savaşın olma isteğini, arzusunu kendi platformlarında dile getiriyorlar, paylaşımlarında açıkça yazıyorlar.

Kısacası Türkiye’de ırkçılığın beslediği, Kürt-Alevi düşmanlığı üzerinde örgütlenen yapılanmanın izleri bugün Suriye topraklarına yansıtılmış durumda. Türkiye’deki Kürtlerin hedef gösterilmesi yetmiyormuş gibi Suriye’deki Kürtler hedef haline getirilmiş durumda. Türkiye’deki Alevileri katletmeleri yetmiyormuş gibi Suriye’deki Alevi katliamına kadar uzanabiliyorlar.

Ortadoğu coğrafyasında Kürt-Alevi düşmanlığı ve diğer halklara düşmanlık üzerine şekillenen bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ortadoğu’da birlikte yaşama kültürünün önündeki en büyük engel, bu Cumhuriyet yapılanmasının Ortadoğu’ya ve diğer topluluklara bakışının yarattığı sakatlıktan beslenen bu zihniyettir.

Türkiye, Ortadoğu’da sorunların çözümünde değil, sorunların devam etmesiyle siyasetini örgütleyen, çözümsüzlük üzerinden dış politika yürüten bir yapılanmadır. Kimi zaman Rusya’ya, kimi zaman Amerika’ya, kimi zaman Avrupa’ya yaslanarak “güçlünün askeri olmak, zayıfı ezmek” mantığı içinde hareket ediyor.

Bu siyasetin en büyük kazancını da iktidar yapılanmaları ve onların etrafında çöreklenmiş çıkar grupları elde ediyor. Dün ANAP, ondan sonra DYP, bugün AKP-MHP… İsimler değişiyor, ama çatışma ve imha üzerinden zenginleşen düzen değişmiyor.

Sudan’dan Tartus’a, Diktatörlükler ve Katliam İttifakı

Türkiye’nin savaş lobisi sadece Suriye ile sınırlı değil. Dönün Sudan’a bakın, Sudan’da iki grup çatıştırılıyor. İki grup çatıştırılırken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti her iki tarafa da silah satıyor, bu silahların karşılığında Sudan’ın altınlarını Türkiye’ye taşıyor. Altınlar Türkiye’deki tesislerde işleniyor. Yani savaş üzerinden besleniliyor.

Büyükler büyük götürüyor, altlarındaki küçükler küçük götürüyor. Bir anlamda katiller düzeni hakim hale getiriliyor.

Suriye’de Tartus kenti, Alevilerin yoğun olduğu bir yer. Oraya Erdoğan’ın, Saddam’ın, Colani’nin, Katar Emiri’nin, MBS’nin olduğu bir afiş asıldı. Alevi katillerinin, Kürt katillerinin tümünün toplamı…

Siz bunu neden yaparsınız? Katillerinizin resimlerini Alevilerin karşısına dikmek ne demektir? Bu açık bir tehdittir. Bu resimlerin toplamı Alevi, Kürt ve demokrasi düşmanlığıyla ilintilidir. Bu isimlerin toplamı, bu coğrafyada kan dökmüş diktatörlerdir.

Alevi örgütleri de arada bir eylemler yapıyor, Suriye’deki katliamlara dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bunun devamının, sürekliliğinin sağlanması gerekiyor. Bir gün yapıp, bir ay, iki ay bekleyip sonra yeniden yapmanın bir anlamı yok. Bir şey yapıyorsanız, sürekliliğini sağlayacaksınız.

3–4 bin derneğimiz varsa, her gün üçer beşer dernek bu protestoları örgütleyebilir, basın açıklamaları yapabilir, uluslararası kamuoyunu bilgilendirebilir. “Bir bildiri yayınladım, bitti” mantığıyla, sadece kendi vicdanını rahatlatan bir tarzla bu katliamın önüne geçilemez.

Bu katliamın arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve iktidarı vardır. Bu iktidarın desteklediklerinin yürüttüğü katliam, Türkiye’deki Alevilerin tehdit edilmesi, katliamla korkutulması ve teslim alınmaya çalışılması anlamına geliyor.

Direnen Halklar ve Sıra Kime Gelecek Meselesi

Ortadoğu’da saldırganlık bu kadar hakimken demokrasi güçleri her an saldırıya maruz kalacak. Hala Ortadoğu’da direngen bir Kürt nüfusu var, direngen bir Alevi nüfusu var, direngen bir Dürzi nüfusu var. Ayakta kalmaya çalışan Hristiyanlar, Ezidiler ve diğer topluluklar var.

Bu toplulukların hatırı, mücadelesi ve direnci olmasaydı, bugün hiçbirimizin kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Bunun en bariz örneği, Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı ziyarettir. Kürt özgürlük mücadelesiyle görüşmelerin başladığı bir süreçte Barzani’ye karşı tehditlerin artması şu anlama gelir, sıra onlara da gelecek, onlara da haddini bildirme süreci başlayacaktır.

Bu yüzden Aleviler olarak kendi topluluklarımıza sahip çıkmak, demokrasi güçleriyle birlikte bu süreci karşılamak zorundayız. Eğer geleceğe dair bir planımız ve beklentimiz varsa, bunun yolu buradan geçiyor.

Kendini Yakan Babalar, Saraylarda Büyüyen Servetler

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de çok vahim bir olay yaşandı ama kimse bunun üzerinde durmadı. Siz haberlerde duydunuz mu, gördünüz mü?

Beş çocuk babası bir insan düşünün. Çocuklarını seven, onlara yemek götürmek için gecesini gündüzüne katan bir insan… Afşin Belediyesi’nin önüne gidiyor, kameraların önünde, herkesin gözü önünde kendisini yakarak can veriyor.

Bir insan nasıl bu hale düşürülür? Bir ülkede kimileri milyar dolarlarla, trilyonlarla anılıyorsa, bir insan çocuklarına ekmek götüremediği için bedenini ateşe veriyorsa, orada büyük bir haksızlık ve büyük bir hırsızlık olduğu bilinir.

İnsanlar buna isyan eder diye düşünürsünüz. Ama Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. İnsanlar çaresizliklerini kendilerini öldürerek gösteriyorlar. Bu, tekil bir olay değil. Sistematik bir şekilde aç bırakılan insanların intiharları, kendilerini yakmaları, yurt dışına kaçmaya çalışmaları, bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin realitesi haline gelmiş durumda.

“Türkiye büyüyor, dünyanın en büyük ekonomisine sahip oluyor” hikayesi dillerde dolaşırken, insanlar çocuklarına ekmek götüremedikleri için bedenlerini ateşe veriyor. Birileri bin odalı saraylarda yaşam kurarken, birilerinin tek marifeti “birisinin çocuğu olmak” iken, milyarlarla, trilyonlarla anılan servetler birikiyor. Diğerleri ise çocuklarına bin, iki bin, üç bin liralık ekmeği, yemeği götüremedikleri için canlarına kıyıyorlar.

Böyle bir adaletsizliğin örgütlendiği bir ülkede, insanların sesi hala çıkmıyorsa, bu toplumun insanlığını sorgulamak gerekiyor.

Irkçılığın, faşizmin beyinleri nasıl sömürdüğünü, insanları nasıl hiçleştirdiğini bu tablo çok net gösteriyor. Afşin, bu zihniyetin en örgütlü olduğu yerlerden biri. Yanı başında insanlar ölüyor, çocuklarına ekmek götüremedikleri için ölüyor ve Afşin’de bile ses çıkmıyor.

Komşusunun, akrabasının sesi çıkmıyor. Çünkü kafasının arkasında hâlâ “Kürt öldürmek, Alevi öldürmek, birilerini yok etmekle güç kazanacağını sanan” bir zihniyet var. Kürt öldürdükçe karnının doyacağını, Alevi öldürdükçe “dünya lideri” olacağını sanan bir akılla karşı karşıyayız.

Bu kafayla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gideceği yer Ortadoğu bataklığıdır.

“Kurucu Ayarlara Dönmek” Masalı ve Faşizmin Kökeni

Bugün kimi çevreler Türkiye’nin tek kurtuluş reçetesini “kurucu ayarlarına dönmek” olarak sunuyor. Peki nedir bu kurucu ayarlar?

Bir Kürt Alevi olarak baktığınızda şunu görürsünüz, Senin kurucu ayarlarında Koçgiri’nin kanı var. 1925 Diyarbakır’ın kanı var. Zilan’da dökülen kan var. 1937–38 Dersim katliamı var.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ayarlarına dönmesi”, Kürtlerin ve Alevilerin yok edilmesi meselesidir. Bu, demokratikleşme, Batı’yla bütünleşme masalı değildir. Naziler ne kadar batıcı ve modernist idiyse, bu zihniyet de o kadar modernist ve batıcıdır. Hitler’in sanat ve sinema aşkı vardı, balolar düzenlerdi ama öbür tarafta toplama kamplarını örgütlüyordu.

Bizde de “Batı demokrasisi, modern yaşam” denirken, öbür tarafta Kürt, Ermeni, Alevi katliamlarına alkış tutuluyor. Suriye’deki Alevi katliamı karşısında Kemalist ulusalcıların, ırkçı faşistlerin gıkı çıkıyor mu? Çıkmıyor.

Ama aynı çevreler Alevi toplumunu yönlendirmeye, Alevilerin beynini sömürmeye çalışıyor. “Siyasal İslam’a karşıyız” diyerek Alevileri arkasına dizmek istiyor, ama siyasal İslamcılarla birlikte Kürt ve Alevi katliamını örgütleyen siyasetin de ortağı oluyorlar.

Bu adamların varlığı Aleviler açısından bir utançtır. Alevilerin bu yazıları okumaları, bunları marifetmiş gibi paylaşmaları, kendi kendilerine düşmanlık etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Medya, Yalılar ve Dokunulmazlık Zırhı

Abdullah Naci isimli isosyal medya kullanıcısının sorusu yerinde, “Hangisi daha karanlık, hangisi daha çamur, hangisi daha leş, hangisi daha çirkef, hangisi daha faşist, hangisi daha çirkef? Akit mi, Sözcü mü?”

Cevap net, İkisi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin pisliğidir. Akit’in içindeki zehir neyse, Sözcü’nün içindeki zehir aynıdır. Birisi ırkçılık, Türkçülük üzerinden zehrini kusar, diğeri siyasal İslam üzerinden. Her ikisi kendi cephesinden Alevi ve Kürt düşmanlığını yeniden üretir. Yalıda yaşayan gazeteciler, “muhalif” pozuyla ekranlara çıkarken, o yalıları onlara sağlayan iktidar çevreleriyle iç içedir. Kimin eli kimin cebinde, kimin eli kiminle, belli değildir.

Tribünlerde Kürt Düşmanlığı, Sokakta Boş Laflar

Ümraniye Belediyespor–Amedspor maçında 16 Türk devletinin bayrakları asılıyor, Mehter Marşı çalınıyor, sanki bir düşman ülke takımı gelmiş gibi. Ama sonuçta maçı 4–3 Amedspor kazanıyor. Bursaspor’un tribünlerde Kürt düşmanlığı üzerinden ayakta durmaya çalıştığını, ama sahada oynayamadığını da biliyoruz.

Irkçı ve faşist yapılanmalar, beceriksizliklerini sahada değil, tribünde ırkçılık yaparak kapatmaya çalışıyor. “Sen sahada yensene, sahada oynasana” demek geliyor insanın içinden.

Sokak röportajında Konya Ereğli’deki bir vatandaş “Şükür Alevi olmaz, Alevi Türk’ün özüdür” diyerek hem Aleviliği hem kendi “özünü” ucuz bir söyleme malzeme ediyor. Madem Alevi Türk’ün özüdür, o zaman cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınması için bir adım atın, eşit yurttaşlık için mücadele edin. Ama yok, öz lafta, özüne sahip çıkmak yok.

“Sıra Vatandaşta” Diyenlerin Deprem Vergisi Hesabı

Bilal Erdoğan’ın “Bizde eksik olan taraf özel finansman. Türkiye bu kadar altyapı yatırımını gerçekleştirdikten sonra artık vatandaşın ‘Sıra bende, ben ne yapacağım?’ demesi lazım” sözleri, halkı suçlayan bir kafanın ürünüdür.

Daha çocuğuna ekmek götüremeyen adamın boğazından kesilecek ne kalmış? Babası 25 yıldır deprem vergisi topluyor. Deprem vergileri nereye gitti? Hesabını vermeden halktan “sıra sende” demek, hırsızlığı halka fatura etmektir.

Kimliğini İnkar Edenler, Katillerine Aşık Olanlar

Arap bir genç “Ben Araplığa bu kadar sahip çıkmazken, Türk halkı Araplaşmaya neden bu kadar meraklı?” diye soruyor. Öte yandan Alev Alatlı “Alt kimliklerimizi bırakıp bir şemsiyenin altına girdik, Türkiye bizim için son vatandır” diyerek “isteyerek Türk olduk” söylemini kuruyor.

Arap kendisini Arap olarak görmekten utanıyor, kimliğini inkar edip başka bir kimlik şemsiyesi altında var olmaya çalışıyor. Elmaları, portakalları, muzları, karpuzları topluyoruz, hepsinden karpuz çıkarıyoruz, “Hepimiz karpuzuz” diyoruz.

Bu, katillerine aşık olmuş bir toplumsallığın resmidir. Katillerinin peşinde koşan, onların aşkıyla yanıp tutuşan bir topluluk… Bu tabloyu görmeden, bugünkü siyasal aklı anlamak mümkün değildir.

Dayanışmanın Yeniden Kurulması Gerekiyor

Eskiden köylerde insanlar fakirlerini aç bırakmazlardı. Bir dayanışma ruhu içinde birbirlerine yardım ederlerdi. Kimisi buğdayını verirdi, kimisi ununu, kimisi sütünü, peynirini… Açlık o köyde yaşanmazdı.

Bugün yanı başında insanlar kendini yakarken, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Herkes “Gemi’yi kurtaran kaptan” hikayesine sarılmış durumda.

Oysa bu tablodan çıkışın tek yolu, birlikte yaşamı yeniden kurmaktan, dayanışma ağlarını yeniden örmekten geçiyor. Kürt’e, Alevi’ye, Dürzi’ye, Ezidi’ye, kadına, yoksula, doğaya düşmanlık üzerinden büyütülen bu savaş siyasetini ancak halkların ortak mücadelesi durdurabilir.

Varın siz düşünün, varın siz karar verin, bu ülkede kimler savaş lobisinden besleniyor, kimler bedenini ateşe veriyor, kimler susuyor?

Gelecek, bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.

Suriye’de Alevi Soykırımına Karşı 5 Günlük Grev Başlatıldı!

Suriye’de Alevilere yönelik soykırım uygulamalarına dikkat çekmek amacıyla başlatılan beş günlük grev, birçok kentte yankı buldu. Şeyh Gazel Gazel’in çağrısıyla organize edilen grev, Alevi nüfusun yoğun olduğu sahil kentlerinde etkisini gösterdi ve yaşamı durma noktasına getirdi.

Cihatçı grupların kontrolü ele geçirmesinin ardından Alevi toplumu üzerindeki baskı ve katliamların artması, bu grevin önemini artırdı. Şeyh Gazel Gazel’in “Suriye Devrim Kutlamalarına katılmayın, 5 gün boyunca grevde olun” çağrısı, geniş kitleler tarafından karşılık buldu.

Tartus kentinin en işlek bölgelerinden Al-Areed Caddesi, sabah saatlerinden itibaren tamamen kapandı. Bu süre zarfında esnaf kepenk açmayarak grev çağrısına uydu. Lazkiye’de ise Sevra Bulvarı ve Cumhuriyet Caddesi’nde de benzer bir durum yaşandı; şehir genelinde “sessiz bir grev atmosferi” hakim oldu.

Grev, ekonomik faaliyetlerin yanı sıra sosyal yaşamı da etkiledi. Alevi bölgelerinde dükkânların kapanması ve sokakların boşalması, bu eylemin toplumsal bir tepki olarak ortaya çıktığını gösterdi. Alevi örgütleri ve diaspora temsilcileri, bu kolektif sesin tarihi bir dayanışma olduğuna vurgu yapıyor.

Protesto, yalnızca kutlamalara katılmama yönünde değil, aynı zamanda Alevilere yönelik saldırıların uluslararası kamuoyuna duyurulmasını amaçlıyor. Suriye’nin birçok bölgesinde devam eden grevin, önümüzdeki günlerde daha geniş katılımla sürmesi bekleniyor.

Datça’da Alevi dayanışması: Eğitime destek kermesi gerçekleştirildi

Datça’da Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Cemevi tarafından düzenlenen Eğitime Destek Kermesi, üç gün boyunca yoğun bir katılımla gerçekleştirildi. Kermeste, sıfır ürünlerden ev yapımı yiyecekler, kitaplar ve ikinci el eşyalar yer aldı. Stantlar, Datça halkının eğitime destek olma bilincini bir kez daha gözler önüne serdi.

Cemevi’ni dolduran ziyaretçiler, alışveriş yaparak ve bağışta bulunarak etkinliğe katkıda bulundu. Her yaştan katılımcının yer aldığı bu kermes, Datça’daki dayanışma kültürünün gücünü bir kez daha ortaya koydu. Etkinlik süresince, katılımcılar stantlardaki ürünleri inceleyip, vakıf üyeleri ve gönüllülerle sohbet etti.

Kermesin eğitime destek sağlamasının yanı sıra toplumda yardımlaşma ruhunu güçlendirdiği vurgulandı. Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Datça Şubesi, kermese katkıda bulunan tüm gönüllülere ve destek veren Datça halkına teşekkür etti. Elde edilen gelir, çocukların ve gençlerin eğitimine aktarılacak.

Alevi Soykırımı, AGADEKA’nın Suriye Konferansı’nda Yeniden Tartışıldı

AGADEKA tarafından düzenlenen Suriye Konferansı’nda, Alevi soykırımı konusu üzerine kapsamlı bir sunum yapıldı. Fenike Konseyi’nin katılımıyla gerçekleştirilen etkinlikte, Suriye ve genel olarak Ortadoğu’daki farklı halkların ve inanç topluluklarının karşılaştığı sorunlar, talepler ve ortak mücadele olanakları ele alındı.

Konferansa Suriye’den katılımcıların yanı sıra Kürt ve Süryani temsilciler de yer aldı. Her grup, kendi sorunlarını ve taleplerini dile getirirken, ortak çalışma olanakları üzerine fikir alışverişinde bulunuldu. AGADEKA’nın, Ermeni, Yunan, Süryani, Kürt, Ezidi, Dersim, Koçgiri ve Arap Alevilerinin bulunduğu çok bileşenli yapısının, farklı halklar arasında dayanışmayı güçlendirmeyi hedeflediği vurgulandı.

Fenike Konseyi’nin sunumunda, Nusayri/Hasibi topluluğunun tarihi, güncel talepleri ve Esad yönetimi ile geçmiş ilişkileri detaylı bir şekilde ele alındı. Ayrıca, Fenike ve Haran inanç kültürlerinin etkileri ile Yunan Helen dönemi arasındaki etkileşimler de kapsamlı biçimde incelendi.

Konferans, Alevi ve diğer inanç topluluklarının sorunlarına dikkat çekerek, bu gruplar arasındaki dayanışma ve ortak hareket etme çağrısını güçlendirmiş oldu.

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” ERDOĞAN YALGIN

Çinli Üstat Konfüçyüs (MÖ.551-479); “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” dedi. Uğur Mumcu bu sözü; zamanın Türkiye şartlarında “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olmayın” a çevirdi.

Bu iki örnek; aynı düşüncenin farklı coğrafyalarda, kültürlerde, farklı dillerde ve dönemlerde dile getirilmiş biçimleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ortak noktaları, “bilginin, fikirden önce gelmesi gerektiği“, yani bilgisizce konuşmanın, tartışmanın veya hüküm vermenin tehlikeli olduğuna yapılan vurgusudur. Bu sözün açılımlarına, kısaca bakalım: Sözün özü: “Bilgi olmadan fikir sahibi olmak tehlikelidir.“

Bu düşünceyi ilk savunan Üstat Konfüçyüs; Burada “gerçek bilginin; aklın rehberi olduğunu, yeni bir fikrin ise ancak bu bilgiye dayanarak açığa çıkarılabileceğini“ anlatılır. Yani “İnsanın, bir konu hakkında fikir, düşünce yürütmeden önce, o konu hakkında doğru, sağlam bilgiye sahip olması gerektiğini“ bize salık verir. Aksi halde bilgisizce bir fikri beyan eden insanın; ortaya atacağı fikir-i düşüncenin temelsiz olacağı gerçeğiyle karşı karşıya kalacağına dikkat çeker. Bu da ahlaki erozyona yol açar.

Uğur Mumcu, muhtemelen Üstat Konfüçyüs’ten devraldığı bu sarsıcı emir kipini  değiştirmişti. İlk defa Cumhuriyet Gazetesindeki 10 Ağustos 1992 günkü yazısında, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diye sadeleştirerek, Konfüçyüs’ü kaynak göstermeden bunu halka mal etmeyi hedeflemişti. Fakat o yıllar, Türkiye’de; toplumsal sorunlar karşısında yanlış bilgiye dayalı düşüncelerin, ön yargıların, ön kabullerin gerçekmiş gibi hararetli fikirlerle manipüle edildiği zamanlardı. Aslında bu süreç, yoğunlaşarak günümüzde de maalesef hala devam etmektedir.

Sonuç ne olursa olsun Üstat Konfüçyüs’ün günümüzden 2500 yıl önce söylediği bu altın değerindeki söz, aslında bireyin ve toplumun uyması gereken ahlaki değerlerin bir düşünce sistematiğini alevlenmektedir. Bu da bize; fikir üretmenin ahlaki şartının bilgi edinmek olduğunu hatırlatır.

Buna eklemem gereken bir şey daha var. O da Konfüçyüs’ten en az 1000 yıl sonra, Kur’an’ın Âl-i İmrân Suresinin 66. Ayetinde kendisini göstermektedir. Zira Uğur Mumcu karşıtları, kendi yazılarında ve konuşmalarında bu sözün kaynağı olarak; Âl-i İmrân Suresini delil olarak göstermekteydiler.

Ayette “Siz ki, bir parça bilginiz olan konuda tartıştınız diyelim; hiç bir bilginiz olmayan şey hakkında nasıl oluyor da tartışmaya giriyorsunuz? Her şeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz” diyor.

Buradaki en yalın anlamıyla Allah; insanlara, “azıcık bilgileri olan konularda bile tartışırken ölçülü olmaları, hiç bilmedikleri konuda ise iddia ve tartışmaya girmemeleri gerektiğini” hatırlatıyor. Buraya kadar doğru!

Ve fakat “Her şeyi Allah bilir, siz bilmezsiniz!” sonuç emri, çağımız dünyasında sanki yetersiz kalmaktadır. Yada bu alan; daha geniş bir anlam açılımıyla analiz edilmelidir. Zira dindar bilince göre olmasa da, Allah; “düşünsel ve eylemsel yetisini, insana aklıyla vermiş” ve insanı; “kendi iradesiyle baş başa bırakmıştır” genel kabulü, akli tecrübelerle sabittir.

Sonuç olarak:

Peki buradan geçip, kendi mahallemize gelecek olursak; Şu soruyu –tenzih edeceklerimizin dışında-  açık yüreklilikle sormamız gerekmez mi? Özellikle son 30 yıldan beri örgütlenen Aleviler, kurumsal kimlikleri olan yöneticiler, inanç önderleri, akil insanları vs. Üstat Konfüçyüs’ün  günümüzden 2500 yıl öncesinde söylediği; “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir” sözüyle, kendi konumlarını yeniden gözden geçirip, sıfatlarını cam da değil; can da yüzleşerek, kendi hakikatlerini, kendilerine fısıldayabilirler mi?

Peki her hangi bir konu hakkında, yeterince bilgi sahibi olmadan, bu sosyal medya ağlarında mangalda kül bırakmazcasına, biri birilerine karşı ahkam kesmeleri doğru mu?

Alevilik inancının dil, tarih, coğrafyası hakkında hiç bir bilimsel okumadan, üzerine düşünüp tartışmadan, inanca ilişkin felsefi çözümlemeleri imani değil- akli düşünsel fikirle ele almamaları normal mi?

Evet! Her hangi bir konu hakkında etraflıca bilgi sahibi olmadan, gelişi güzel fikir beyan etmenin Üstadın da dediği gibi ne denli “tehlikeli” olduğunun bilinciyle hareket etmenin, inancın ahlaki değerlerine uygunluğu; tepe gözünden değil, gönül gözünden ırak tutulmamalıdır.

Tekrar etmek gerekirse: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, tehlikelidir.” Tabir yerindeyse; işte o tehlikeli sularda yüzülmemelidir. Takdir sizindir.

Hak ile kalın!

Alevi inancında; uyuşturucu madde satmak, çete kurmak, fuhuş yaptırmak Düşkünlüktür! Düşkün olan bizden değildir!

0

Düşkünlük, Alevi-Bektaşi toplumunda, yol erkânına ve toplumsal kurallara aykırı davrananlar için uygulanan bir yaptırım sistemidir. Düşkünlük makamı ise, hem fiziksel bir mekân olarak düşkünlerin sorguya çekildiği ve yargılandığı yer, hem de manevi bir makam olarak düşkünlerin durduğu dardır!

Mevki, makam, koltuk için; Asimilasyona hizmet eden yezidin yanında yer alan bizden değildir!

Tam buradan Pirlere,dedelere, Analara soruyoruz DersimAlevi inancında önemli bir yere sahip olan ocaklar sisteminin merkezi; son on senedir yolundan uzaklaşan taliplerine, mürşitlerine neden hakikat Önderliği yapmıyorlar örneğin Kerbela Yasası’nda esnafları neden gezmiyorlar! içki içilmesini, et satılmasına, son ses halaylar ve müziklerle asimilasyoncu turizm sektörüne hizmet edilmesine, her şeyin pazarlanmasını niye engellemiyor, engellemek için bir çaba içerisine girmiyorlar ya da son on senede hızla değişim gösteren Dersim de şimdiye kadar madde satan/sattıran çetleşen/çeteleştiren fuhuş yapan/yaptıran yozlaşan/yozlaştıran Emevinin, Muaviyenin Yezid’in yanında saf tutan “Alevilere” bugüne dair neden tek bir söz söyleyip dara çekmediler? onların yapması gereken görevi biz Alevi gazeteciler olarak burada hatırlatalım düşkünlük nedir?

Tarihsel Arka Planı, Uygulama Neden ve Biçimleri

1. Toplumsal Düzeni ve Ahlaki Kuralları Koruma İhtiyacı

  • Köy ve Cem Topluluklarında Düzen Sağlama: Alevi topluluklarının tarihsel olarak daha çok köylerde ve kapalı toplum yapıları içinde yaşadığı dönemlerde, toplumsal düzenin ve ahlakın korunması hayati bir önem taşımıştır. Merkezi bir otoriteye bağlı olmayan, daha çok kendi iç dinamikleriyle yönetilen bu topluluklarda, bireylerin uyulması gereken kurallara uygun yaşamaları toplumsal barış için gereklidir. Düşkünlük makamı, bu ihtiyacı karşılamak için ortaya çıkmıştır.
  • Ahlaki ve Manevi Rehberlik: Düşkünlük makamı, aynı zamanda bireylerin manevi yolculuklarında rehberlik sağlamak ve ahlaki sorumluluklarını yerine getirmelerine yardımcı olmak amacıyla şekillenmiştir. Alevilikte topluluk içinde yapılan hata ve suçların sadece bireysel değil, toplumsal sonuçları olduğuna inanılır. Bu nedenle, düşkünlük makamı bireyin sadece kendi hatalarını düzeltmesini değil, topluluğa zarar vermemesini de sağlar.

2. Alevi İnancında Cem ve Pir (Ana,Dede’nin) Rolü

  • Post nişanesi: Alevi topluluklarında hakikat önderleri, hem manevi hem de toplumsal ikrardır. cem törenlerini yönetir, topluluk üyelerine rehberlik eder ve onların ahlaki sorumluluklarını yerine getirmelerine yardımcı olur. Düşkünlük makamı:  Pir(dede,Ana) tarafından yönetilen ve topluluk üyelerinin yanlış davranışlarına karşı uygulanan bir cezalandırma mekanizmasıdır. Tarihsel olarak, pir düşkünlük kararını cem içinde alır ve bu karar topluluk tarafından da onaylanır.
  • Cem Erkanı ve Toplumun Onayı: Alevi topluluklarında, bireyler arasındaki anlaşmazlıklar, yanlış davranışlar ve ihlaller genellikle cem sırasında ele alınır. Cem erkanı, topluluk içindeki sorunların çözüldüğü, düşkünlük kararlarının alındığı ve topluluk üyelerinin birbirine karşı sorumluluklarını hatırladığı bir alan olarak işlev görür. Cem sırasında dede, bir bireyin düşkün olduğuna karar verdiğinde, bu karar topluluk önünde alınır ve topluluk tarafından onaylanır.

3. Düşkünlük Kararlarının Verilmesi

Düşkünlüğe Sebep Olan Durumlar: Tarihsel olarak, düşkünlük makamı topluluk içindeki ahlaki ve dini kurallara aykırı davranışlarda bulunan bireyler için uygulanırdı. Bu tür davranışlar, genellikle yalan söylemek, iftira atmak, hırsızlık yapmak, insan öldürmek, zina işlemek, dedikodu yapmak, musahiplik bağını bozmak, cem erkanına uymamak, eline-diline beline sahip olmamak ,çeteleşmek, çete kurmak ve bir çetenin üyesi olmak madde kullanmak ve satmak, fuhuş yaptırmak ve yapmak, toplumu yozlaştırtırmak asimilasyon politikalarına hizmet etmek, emevi’inin muaviyenin yezidin yanında yer almak, değerlerini satmak, kadına, çocuklara, hayvanlara şiddet uygulamak, yolunu i̇tikatini satmak, inancını pragmatist ve kötü niyetli siyasi emeller ve mevki ve makam kişisel maddi çıkarlar için kullanmak gibi ağır ihlaller olabilir. Bu tür ihlaller, bireyin düşkün ilan edilmesine sebep olur ve birey, topluluk tarafından dışlanır.

  • Topluluk Önünde İkrar Verme: Düşkünlük makamı tarafından verilen kararlar genellikle bireyin cem topluluğu içinde yaptığı hataları kabul etmesi ve bu hataları düzeltmeye yönelik ikrar vermesiyle sonuçlanır. İkrar, Alevi inancında önemli bir kavramdır; birey hatasını kabul eder, pişmanlık gösterir ve topluluk içinde yeniden kabul edilmek için bir yemin verir.

4. Düşkünlük Cezasının Türleri

  • Geçici Düşkünlük: Tarihsel olarak düşkünlük cezaları, bireyin hatasının büyüklüğüne göre değişiklik gösterebilir. Geçici düşkünlük cezası, daha hafif hatalarda uygulanır. Bu tür durumlarda birey, belirli bir süre cem erkanına katılamaz, topluluk içindeki sosyal etkinliklerden uzak tutulur. Birey, belirlenen süre sonunda pişmanlık gösterdiği takdirde tekrar topluluğa kabul edilebilir.
  • Sürekli Düşkünlük (Aforoz): Daha ciddi ihlallerde, birey süresiz olarak düşkün ilan edilebilir. Bu durumda kişi, topluluktan tamamen dışlanır. Sürekli düşkünlük cezası genellikle zina, hırsızlık ya da musahiplik bağını bozmak gibi Alevi inancında çok ağır kabul edilen hatalar sonucunda verilir. Sürekli düşkünlük, bireyin toplumdan manevi ve sosyal anlamda tamamen izole edilmesi anlamına gelir.

Düşkünlük Makamının;

Fiziksel Özellikleri

  1. Cem meydanındaki konumu
  2. Makamın sembolik düzenlenişi
  3. Kullanılan ritüel eşyaları
    • Düşkün taşı
    • Dâr ağacı (sembolik)
    • Çerağ

Manevi Özellikleri

  1. Makamın kutsallığı
  2. Hakk’ın huzurunu temsil etmesi
  3. Vicdani sorgulamanın yapıldığı yer olması

Düşkünlüğün Kaldırılması

Düşkünlüğün kaldırılması bir ayinle düzenlenir. Bu ayin sırasındaki temel unsurlar:

1. Tevbe ve Pişmanlık Süreci

  • Pişmanlık İfadesi: Düşkünlük kaldırma ayininde, düşkün ilan edilen kişi önce yaptığı hatayı kabul eder ve bu hatadan dolayı derin bir pişmanlık duyar. Alevilikte düşkünlük, bireyin cem erkanına, toplumsal kurallara ve ahlaki ilkelere uymadığını gösterir. Bu nedenle, düşkünlük kaldırılmadan önce kişi pişmanlığını açık bir şekilde beyan etmek zorundadır.
  • Tevbe Etme: Tevbe, kişinin hatalarını kabul edip, bir daha bu hataları yapmayacağına dair topluluk ve Allah huzurunda söz vermesi anlamına gelir. Tevbe, düşkünlükten kurtulmanın temel adımıdır. Kişi, hem içsel olarak hem de cem topluluğu önünde bu pişmanlığını dile getirir.

2. Düşkünlük Cezasının Süresi

  • Geçici ya da Sürekli Düşkünlük: Düşkünlük cezası genellikle bireyin işlediği hatanın büyüklüğüne göre belirlenir. Geçici düşkünlük cezası alan kişiler, belirli bir süre cem erkanına katılamazlar, ancak tevbe ve pişmanlık gösterdiklerinde yeniden topluluğa kabul edilirler. Sürekli düşkünlük cezası alanlar ise toplumdan tamamen dışlanır, ancak çok büyük pişmanlık ve ıslah belirtileri gösterdiklerinde dede ve cem tarafından yeniden kabul edilmeleri sağlanabilir.

3. Dedenin ve Cem Topluluğunun Onayı

  • Dedenin Rehberliği: Düşkünlük kaldırma ayini, dede (Alevi topluluğunun manevi lideri) öncülüğünde gerçekleştirilir. Dede, düşkün ilan edilen kişinin pişmanlığını ve tevbesini değerlendirir. Düşkünlük kaldırılmadan önce dede, kişinin hatalarını düzeltip düzeltmediğini, tevbesinin samimiyetini ve yeniden topluluğa katılmaya uygun olup olmadığını gözden geçirir.
  • Cem Topluluğunun Kabulü: Düşkünlük kaldırma ayini, sadece dede ve düşkün kişi arasında gerçekleşmez; cem topluluğu da bu sürece şahitlik eder ve düşkünlüğün kaldırılmasına onay verir. Bu, bireyin sadece manevi liderle değil, tüm toplulukla barışmasını sağlar. Topluluğun huzurunda kişinin hatalarını kabul etmesi ve pişmanlığını dile getirmesi, bu ritüelin en önemli parçalarından biridir.

4. İkrar ve Yemin

  • İkrar Verme: Düşkünlük kaldırma ayininde kişi, bir daha aynı hataları yapmayacağına dair Allah, dede ve cem topluluğu huzurunda ikrar verir. Bu ikrar, kişinin topluma yeniden kabul edileceğine dair söz vermesidir. İkrar, Alevilikte önemli bir kavramdır ve bu yeminle kişi, topluluğa olan bağlılığını, ahlaki sorumluluklarını ve manevi görevlerini tekrar üstlenir.
  • Topluma Yeniden Katılım Yemini: Kişi, topluma yeniden kabul edildikten sonra, cem erkanına katılma, toplulukla birlikte yaşama ve manevi sorumluluklarını yerine getirme sözü verir. Bu, kişinin toplumsal ve manevi hayatına yeniden başlamasını temsil eder.

5. Mum Yakma ve Dua

  • Mum Yakma: Düşkünlük kaldırma ayininde genellikle bir mum yakılır. Mum, Alevi inancında aydınlanma ve arınmayı simgeler. Kişinin hatalarını kabul edip tevbe etmesiyle birlikte, yeniden aydınlığa kavuşması ve manevi anlamda temizlenmesi simgelenir. Mum yakma ritüeli, kişinin karanlıktan (hatadan) çıkıp yeniden aydınlığa (doğru yola) döndüğünü ifade eder.
  • Dualar: Ayin sırasında çeşitli dualar okunur. Bu dualar, kişinin düşkünlükten kurtulması ve topluluğa yeniden kabul edilmesi için Allah’tan yardım istenen niyazlardır. Dua, kişinin tevbesinin kabul edilmesi ve Allah’ın affına mazhar olması için cem topluluğu tarafından edilen manevi bir dilektir.

Düşkünlük Kaldırma Ayininin Önemi

  • Manevi Arınma ve Yeniden Doğuş: Düşkünlük kaldırma ayini, Alevilikte bireyin manevi anlamda yeniden doğuşunu simgeler. Kişi, hatalarından arınarak temiz bir sayfa açar ve topluma yeniden kazandırılır. Bu, kişinin hem kendi manevi yolculuğunda hem de toplumsal hayatında yeni bir başlangıç yapmasını sağlar.
  • Toplumsal Barışın Sağlanması: Düşkünlük kaldırma ayini, Alevi topluluğunda barış ve düzenin sağlanması açısından da büyük önem taşır. Toplumdan dışlanan bireylerin yeniden kabul edilmesi, toplumsal huzurun ve uyumun devamı için gereklidir. Bu ritüel, topluluğun bireylere karşı olan affediciliğini ve merhametini de gösterir.
  • Toplumsal Dayanışma ve Birliktelik: Düşkünlük kaldırma ayini, topluluk içindeki dayanışmayı güçlendiren bir süreçtir. Kişinin hatalarını kabul etmesi ve topluluğun onu yeniden kucaklaması, Alevilikteki kardeşlik ve birlik değerlerini pekiştirir.

Düşkünlük Makamının Modern Alevilikteki Durumu

  • Modern Dönemde Azalan Uygulamalar: Tarihsel olarak Alevi toplumlarında çok önemli bir yer tutan düşkünlük makamı, modern zamanlarda daha az uygulanan bir mekanizma haline gelmiştir. Özellikle kentleşme, bireyselleşme ve toplumsal değişimler, düşkünlük makamının işlevselliğini zayıflatmıştır. Modern dünyada bireylerin dini ve sosyal sorumlulukları daha esnek hale gelmiş ve merkezi bir otorite yerine bireysel vicdan ön plana çıkmıştır.
  • Alevi Derneklerinde ve Cem Evlerinde Uygulamalar: Günümüzde bazı Alevi dernekleri ve cem evleri, düşkünlük makamını topluluk düzenini koruma amacıyla sınırlı şekilde uygulamaya devam etmektedir. Ancak bu uygulama, daha çok cem erkanına katılmama veya topluluk içindeki manevi sorumlulukları yerine getirmeme gibi hafif ihlallerde kullanılmaktadır. Ağır cezalar ve düşkünlük ilanları, modern Alevi toplumlarında daha nadir görülmektedir.

Bağlantılı Kavramlar

  • Dar
  • Musahiplik
  • Görülme
  • Rızalık
  • On İki Hizmet
  • İkrar

Kaynakça

  • Yaman, Ali (2012). “Alevilerde Sosyal Kontrol Kurumu: Düşkünlük”. Geçmişten Günümüze Alevilik I. Uluslararası Sempozyumu
  • Bozkurt, Fuat (2006). Toplumsal Boyutlarıyla Alevilik. İstanbul: Kapı Yayınları
  • Mélikoff, Irène (1993). Uyur İdik Uyardılar. İstanbul: Cem Yayınevi
  • Bal, Hüseyin (1997). Alevi-Bektaşi Sosyolojisi. İstanbul: Ant Yayınları
  • Üzüm, İlyas (2009). “Düşkünlük”. TDV İslam Ansiklopedisi, C. 10, s. 7-8
  • Ersal, Mehmet (2016). Alevilik: Kavramlar ve Ocak Sistemi. Ankara: Gazi Üniversitesi Yayınları
  • Korkmaz, Esat (2003). Ansiklopedik Alevilik-Bektaşilik Terimleri Sözlüğü. İstanbul: Kaynak Yayınları
  • Aksüt, Hamza (2012). Aleviler: Türkiye-İran-Irak-Suriye-Bulgaristan. Ankara: Yurt Kitap-Yayın
  • Kaygusuz, İsmail (1995). Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi ve Uluları. İstanbul: Alev Yayınları
  • Noyan, Bedri (1995). Bektaşilik Alevilik Nedir? İstanbul: Ant Yayınları

/sö



II.

Düşkünlük kurumu, geçmişte çeşitli nedenlerle ortaya çıkan suçların değerlendirmesini yapmak suretiyle, toplumsal düzenin sağlanmasında önemli bir rol üstlenmekteydi. Alevi toplumsal yaşamında “rızalık” konusu büyük önem taşımakta olup, Aleviliğin temel ibadeti olan Cem ibadeti, katılanlar birbirinden razı olmadan başlamaz, önce rızalık alınırdı.

Birbirleriyle konuşmayan, dargın olanlar Dede’nin huzurunda mutlaka barıştırılır, barışmayanlara çeşitli yaptırımlar uygulanırdı. Düşkün olan kişiler toplum tarafından dışlanır, hatta sürgün bile edilirlerdi.

Halk Mahkemesi olarak da nitelendirilen “Düşkünlük Meydanı” başka bir deyişle yargılama süreci kısaca şu şekilde işler:

A-  Haksızlığa uğrayan ve/veya buna şahit olanlar ve hatta vicdan azabı duyan suçlu kişi Dede’ye bu konuyu iletir. Bu konunun Dede’ye intikali, Cem sırasında olabileceği gibi Cem dışındaki bir ortamda da olabilir.

Düşkün kişi “Talip” veya “Dede”olabilir. Tek farkla ki; Dede’yi yalnızca kendisinin bağlı olduğu Dede (yani Pir’i) veya Pir’inin de bulunduğu Dedelerden oluşan bir kurul yargılar.

Düşkün ilan edilen Dede posta oturamaz, başka bir deyişle Dedelikten men edilir.

B-  Dede bu duyum üzerine konuyu Cem esnasında gündeme getirebilir veya konu yine olayın tarafları veya şahitlerince Cem meydanına getirilebilir. Meselenin Cem’e getirilmeksizin karşılıklı rızalıkla çözüldüğü durumlar da mevcuttur. Ancak genel kural, sorunun Cem’de çözülmesi şeklinde olmaktadır.

C-  Cem sırasında konunun tarafları dinlenir. Dede, Cem Erenleri olarak anılan Cem’in özellikle dedesoylu yaşlılarının ve hatta cemaatin de görüşüne başvurmak suretiyle, karar verir. Eğer Dede cemaate sorunla ilgili danışırsa talipler “Dilli başlı mıyım Erenler?” diyerek söz isterler ve Dede’nin oluruyla görüşlerini ifade ederler.

D-  Topluluk huzurunda Dede’nin açıkladığı karar kesindir. Nadir hallerde Dede karar vermekten kaçınarak konuyu Pîr’ine havale edebilir. Yine istisnai durumlarda düşkün, Anadolu’daki Alevilerin “Düşkün Ocağı”olan ve Erzincan’ın Ocak Köyü’nde bulunan “Hıdır Abdal Ocağı”na veya Hacıbektaş İlçesinde bulunan “Çelebiler”e yollanırlar.

Suçlanan kişi veya kişiler cezalandırılabileceği gibi affedilebilirler de. Verilen cezalar maddi veya manevi olabilir.

E-  Bazı hallerde sitemi kesilen (cezalandırılan) kişinin verilen karara uymadığı yani maddi-manevi cezasını yerine getirmemesi nedeniyle konu yeniden Dede’ye getirilebilir veya yukarıda belirtildiği gibi, iki üst makama yollanabilir.

Cezanın ağırlığına göre düşkünlük cezası toplumdan dışlanmaya kadar varabilir. Toplumdan dışlanan kişiyle ailesi dahil herkes ilişkiyi keser, Cem ve cemaatlere alınmaz. Kurban kesemez, kurban lokması yiyemez. Bazı bölgelerde bu toplumdan dışlanmışlık yıllar sürer. Ancak Dede’nin huzurunda toplanan cemaat affedilmeyi sağlayabilir.

Düşkünlük bir Alevi için çok büyük bir küçümsenme ve dışlanmayı beraberinde getirir. Düşkün’e ailesi dahi sahip çıkamaz; düşkünün musahibi de manevi açıdan topluluk önünde sıkıntılı durumdadır, çünkü onun yol kardeşi artık içinde yaşadığı toplumun dışladığı bir kişi olmuştur.

Kişinin işlediği “Yol”a aykırı her fiilin ayrı cezası veya karşılığı vardır. Düşkünlerin aldıkları bu cezalara Aleviler’de “sitem” de denilir.

Kaynakça

http://www.aabf-inanc-kurumu.com/bolge-inanc-kurullari-2012-2015/alevilikte-duskunluk/