Ana Sayfa Blog Sayfa 51

Alevilere yönelik saldırılar durmalı, barbarca katliamlar son bulmalı!

Hatay Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi Derneği Başkanı Necati Oğural, Suriye’deki Alevilere yönelik süregelen katliamları “Alevi soykırımı” olarak tanımladı. Oğural, Alevilerin inançları nedeniyle barbarca öldürüldüğünü vurgulayarak, bu barbarlığın durmaması halinde durumun daha da kötüleşeceği uyarısında bulundu. Alevi toplumu olarak Suriye’deki gelişmeleri büyük bir kaygıyla izlediklerini belirten Oğural, bu süreçte Alevi kimliğinden kaynaklanan şiddet ve insan hakları ihlallerinin devam ettiğini ifade etti.

Oğural, Suriye’deki çatışmaların başlamasından bu yana Alevi aileleriyle sürekli iletişimde olduklarını aktararak, bu kaygıların devam ettiğini dile getirdi. Alevilerin yalnızca dini inançları yüzünden yerinden edilme, öldürülme ve çeşitli insan hakları ihlallerine maruz kaldığını belirten Oğural, yaşananları bir insan katliamı değil, bir soykırım olarak nitelendirdi.

Türkiye hükümetinin bu duruma müdahale edebileceğini ifade eden Oğural, AKP’nin Suriye’deki katliamları durdurma gücüne sahip olduğuna inandıklarını söyledi. Oğural, Türkiye’nin müdahalesinin, bölgede yaşayan Alevi, Hristiyan, Dürzi ve İsmaili toplulukların korunmasına yardımcı olabileceğini vurguladı. Alevi kurumları olarak, konunun siyasi bir perspektifle ele alınmasını beklediklerini dile getirdi.

Suriye’deki durumun sadece fiziksel şiddetle sınırlı kalmadığını, aynı zamanda nefret söylemleriyle şekillenen bir gelecek inşa edilmeye çalışıldığını belirten Oğural, özellikle çocuklara yönelik nefret öğretilerine dikkat çekti. Oğural, bu nefretin sadece Alevilere değil, diğer inanç gruplarına da yöneltildiğini ve toplum yapısının büyük bir tehdit altında olduğunu ifade etti.

Oğural, Suriye’deki katliamların durdurulması için hem bölgesel hem de uluslararası kamuoyunun baskı yapması gerektiğini savundu. Alevi kimliğinin, inancının ve halkının orada öldürüldüğünü belirten Oğural, bu duruma sessiz kalmanın mümkün olmadığını vurgulayarak, katliamların bir an önce durdurulmasını talep etti.

Alevi Kurumları: Suriye’deki Sistematik Yok Oluşa Dikkat Çekiyor

Alevi kurumları, Suriye’nin kuzeybatısında HTŞ ve Colani yönetiminin uygulamalarını sert bir dille eleştirerek, bölgede bir yıldır süregelen sistematik bir yok ediliş sürecine dikkat çekti. Alevi Bektaşi Federasyonu ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, yaşananları soykırım, zorunlu göç ve inanç temelli yok ediliş olarak tanımladı. Kurumlar, uluslararası toplumu acil olarak harekete geçmeye çağırdı.

Yapılan ortak açıklamada, son bir yılın, bölgede yaşayan halklar için soykırım, açlık ve zorunlu göçle anıldığı vurgulandı. Alevi toplumunun, kasıtlı ve sürekli bir yok etme saldırısına maruz kaldığı belirtildi. Alevilerin tarih boyunca hedef alındığı hatırlatılarak, HTŞ ve Colani’nin temsil ettiği radikal zihniyetin bölgeden Alevileri silmeyi amaçladığı ifade edildi.

Açıklamada, Colani güçlerinin Alevilere ait evleri gasp ettiği, tarım arazilerini yakıp yok ettiği ve insanların işsiz bırakıldığı aktarıldı. Ayrıca, kadınların sistematik saldırılara maruz kaldığı ve binlerce çocuğun yetim kaldığı bilgisi verildi. İnanç merkezlerine yönelik saldırılar ve kültürel varlıkların yok edilmesi de eleştirildi.

Alevi kurumları, Colani yönetiminin inanç çeşitliliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir zihniyetin ürünü olduğunu belirtti. Uluslararası toplumu, Suriye’de yaşayan toplulukların güvenlik, eşitlik ve özgürlük temelinde yaşama haklarını korumaya davet etti. Ayrıca, soykırımın durdurulması ve inanç özgürlüğünün güvence altına alınması talep edildi.

Alevi kurumları, barışın, çoğulculuğun ve insan onuruna dayalı bir düzenin ancak laik ve demokratik bir hukuk devleti ile mümkün olabileceğini ifade ederek, Suriye’de yaşam hakkı için direnen Alevilerin mücadelesine destek verdiklerini belirtti.

Alevi Kurumları Eğitim İçin Bir Araya Geliyor!

Almanya Göksunlular Derneği Yönetim Kurulu Üyeleri, Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu (AABK) Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Temsilciliği’ni ziyaret etti. Bu buluşmada, özellikle gençlere yönelik eğitim çalışmaları ve burs destekleri üzerinden kurumlar arası dayanışmanın güçlendirilmesi hedeflendi.

Görüşmede, Almanya Göksunlular Derneği’nin öğrencilere yönelik burs destekleri hakkında bilgi paylaşımı yapıldı. Eğitim alanında gerçekleştirilen projelerin desteklenmesi ve geliştirilmesi gerektiği vurgulandı. Bu tür işbirliklerinin, gençlerin eğitim hayatına katkı sunan projeler açısından önem taşıdığı ifade edildi.

AABK tarafından yapılan bilgilendirmede, Avrupa genelinde Alevi toplumunun demokratik haklarının korunması, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık konularına yönelik projelerin desteklenmesi için yürütülen çalışmalar aktarıldı. Bu tür temastan elde edilen çıkarımların, Alevi toplumunun ortak değerlerine ve geleceğine katkı sağladığı belirtildi.

AABK, eğitime erişimi güçlendiren her dayanışma adımının büyük bir önem taşıdığını vurguladı. Ziyaretten duyulan memnuniyet dile getirilirken, Almanya Göksunlular Derneği’ne teşekkür edildi.

2026 FUAF Alevi Takvimleri: Kültürel Mirası Geleceğe Taşıyan Adım

Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu (FUAF), 2026 Alevi Takvimleri’ni yayımladı. Bu takvimler, sadece tarihleri içeren bir ajanda olmanın ötesinde, Alevi inancı ve kültürüne dair temel değerleri gelecek kuşaklara aktaracak kapsamlı bir çalışmayı temsil ediyor.

2026 Alevi Takvimi, Alevi yol ve erkânına dair kültürel, tarihsel ve eğitici unsurları bir araya getirerek, yıl boyunca canlar için önemli bir rehber olmayı amaçlıyor. FUAF, bu çalışmayı “kültürel belleğimizi canlı tutan kolektif bir emek” olarak tanımlıyor ve bu sayede Alevi kimliğinin daha görünür hale gelmesini sağlamak istiyor.

FUAF yöneticileri, takvimlerin her haneye ulaşmasının birlik duygusunu güçlendireceğini ve Alevi kültürel değerlerinin yaşatılmasına katkıda bulunacağını vurguluyor. Her canın bu takvimlerden edinmesinin, yeni yıl planlamasında pratik bir kolaylık sağlayacağı ifade ediliyor.

Takvimler, Fransa genelindeki Alevi Kültür Merkezleri (AKM) aracılığıyla temin edilebilir. FUAF, tüm canları bu kültürel çalışmaya sahip çıkmaya ve dayanışmayı büyütmeye davet ediyor.

Lazkiye’de Alevilere Yönelik Saldırılar Artıyor

Lazkiye’de Murad Mahrez isimli 22 yaşındaki gencin, dün akşam saatlerinde silahlı bir grup tarafından durdurulması ve dini inancı sorulmasının ardından göğsünden vurularak hayatını kaybetmesi Alevi toplumunu derin bir üzüntüye boğdu. Mahrez’in “Aleviyim” yanıtını vermesi üzerine gerçekleştirilen bu saldırı, Alevilere yönelik sistematik tehditlerin ve şiddetin bir kez daha gün yüzüne çıkmasına neden oldu.

Olay, Suriye’de Baas rejiminin yıkılışının yıl dönümünde geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara destekçilerinin sokaklara çıkarak kutlamalar yapması sırasında meydana geldi. Kutlamalarda, Alevi, Dürzi ve Kürt topluluklarına karşı düşmanca söylemlerin dile getirilmesi dikkat çekti. Mart ayında yaşanan Alevi katliamlarının ardından Lazkiye’deki tehditler, bir kez daha fiili saldırı boyutuna ulaştı.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre, Mahrez’in vurulması, Alevilere yönelik gerçekleştirilen bir dizi saldırının en son halkası oldu. Genç, hastaneye kaldırılmasına rağmen yapılan müdahalelere rağmen yaşamını yitirdi. Bugün düzenlenen cenaze törenine yüzlerce Alevi katılarak Mahrez’in anısını yaşattı.

Öte yandan, Alevi toplumunun liderlerinden Şeyh Gazal Gazal, iktidarı devralan geçici hükümetin, geçmişteki yönetimlerden daha zalim olduğunu belirterek, 8-12 Aralık tarihlerinde genel grev çağrısında bulundu. Bu çerçevede, birçok şehirde Alevi esnaflar kepenk kapama eylemleri gerçekleştirdi. Gazal, Esad rejiminin yıkılışının “adaletin yok olduğu bir döneme” dönüştüğünü vurguladı.

Bu olaylar, Alevilerin maruz kaldığı ayrımcılığın ve baskının bir yansıması olarak öne çıkarken, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık taleplerinin yeniden gündeme gelmesine neden oldu.

Avrupa Alevi Kadınlar Birliği: “Bu, Örgütlülüğümüze Yönelik Saldırıdır!”

Avrupa Alevi Kadınlar Birliği, 6 Şubat depremleri sonrası Alevi kurumlarının sergilediği dayanışmanın ardından, bu örgütlülüğe yönelik tartışmaların bir müdahale olduğunu vurguladı. Yazılı açıklamada, özellikle Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF) üzerinde yoğunlaşan eleştirilerin, Alevi örgütlülüğünü hedef alan sistematik bir saldırı olarak değerlendirildiği ifade edildi.

Alevi Kadınlar Birliği, deprem sürecinde Alevi kurumlarının gösterdiği dayanışmanın, toplumsal gücün bir göstergesi olduğunu belirtti. Açıklamada, AABF Disiplin Kurulu üyelerinin kamuoyunda yaptığı açıklamaların meşruiyetinin olmadığını ve bu tür girişimlerin Alevi örgütlülüğünü içeriden zayıflatmaya yönelik olduğunu vurguladı.

Birlik, AABF’nin deprem sürecine ilişkin iddiaları kapsamlı bir şekilde ele aldığını ve çoğunluğun sürecin doğru yürütüldüğünü teyit ettiğini hatırlattı. Ancak, Disiplin Kurulu üyelerinin konuyla ilgili ortaya koyduğu söylemlerin artık masum bir itirazı aşarak açık bir saldırı haline geldiği belirtildi.

Alevi Kadınlar Birliği, bu tutumun Alevi örgütlülüğünü zayıflatmaya yönelik bir hamle olduğu konusunda uyarıda bulunarak, Alevi kurumlarının demokratik iradesinin sorgulanamayacağını ifade etti. Birlik, Avrupa Alevi hareketinin bütünlüğünü korumak adına her türlü girişime karşı duracaklarını vurguladı.

Suriye’de barış, Türkiye’de de huzurun kapısını aralar

Tahtacı Araştırmacı-Yazar Celal Necati Üçyıldız, Suriye’de Alevi, Hristiyan, Dürzi, Ezidi ve Kürt topluluklarına yönelik devam eden saldırılara dikkat çekerek, “Suriye’de barış sağlanmadan Türkiye’de de barış sağlanamaz” dedi. Üçyıldız, Türkiye’deki Alevilerin, Suriye’deki kardeşlerinin yanında durmasının önemine vurgu yaptı ve Avrupa’daki Alevi örgütlerine ve sosyal demokrat partilere sessizliklerini bozma çağrısında bulundu.

Üçyıldız, Suriye’deki toplulukların baskı altında olduğunu belirterek, “Aleviler, Ezidiler, Kürtler şu anda korku ve zulüm altında yaşıyor. Alevi örgütlerinden gelen tepkiler yetersiz kalıyor” dedi. Avrupa’daki sosyal demokrat partilerin de bu duruma sessiz kalmaması gerektiğini ifade etti. Ayrıca, Suriye’deki güvenlik sorunlarının çözümünde bölgedeki toplulukların kendi inisiyatifleriyle hareket etmelerinin önemine dikkat çekti.

Üçyıldız, Kürtler, Hristiyanlar, Dürziler, Ezidiler ve Alevilerin ortak hareket etmesinin, IŞİD sonrası dönem için kritik olduğunu vurguladı. Bu süreçte Avrupa’daki Alevi örgütlerinin de devreye girerek, ilgili ülkelerin dikkatini çekmesi gerektiğini ifade etti.

Barışın bölgeyi ve Avrupa’yı doğrudan etkilediğini belirten Üçyıldız, “Eğer Suriye’de barış sağlayamazsak, Türkiye’de de barış sağlayamayız” dedi. Avrupa’nın Suriye’den Türkiye’ye gelen insanlara maddi destek sağlamakla meşgul olduğunu hatırlatan Üçyıldız, Suriye ve Türkiye’de barışın sağlanmasının Avrupa’nın da rahatlamasına katkıda bulunacağını söyledi.

Üçyıldız, Avrupa devletlerine seslenerek, “Kendimde barış, benden uzakta” düşüncesinden uzak durmalarını ve barışı önemsemeleri gerektiğini vurguladı.

İlyas Şimşek: Alevi katliamları sürerse Türkiye’nin geleceği karanlık!

Hüseyin Abdal Ocağı evlatlarından İlyas Şimşek, Suriye’de Alevilere yönelik saldırıların ardında tek tip bir inanç ve millet yaratma hedefinin yattığını belirtti. Şimşek, Türkiye ve Avrupa’nın acilen bu duruma müdahil olması gerektiğini vurgulayarak, “Eğer iktidar bu katliamı durdurmazsa bu savaş Hatay’a kadar gelecek” dedi. Alevi kurumlarının, kitlesel mitingler düzenleyerek bir araya gelmesi gerektiğinin altını çizen Şimşek, “Suriye’deki Alevi katliamı sürdükçe buradaki Aleviler de sıkıntı görecek” ifadelerini kullandı.

Emperyalizmin Suriye’ye müdahalesinin özgürlük getirmekten ziyade bir paylaşım savaşı olduğunu söyleyen Şimşek, bu süreçte Alevilerin en büyük mağdurlar arasında bulunduğunu ifade etti. Savaşın, yerel halklar ve inanç toplulukları üzerinde yarattığı acılar gözler önüne serilirken, geçmişte Esad yönetiminde daha kapsayıcı bir demokrasi olduğunu da hatırlattı. Şimşek, emperyalizmin Alevilere karşı yürüttüğü politikaların sonuçlarının yıkıcı olduğunu vurguladı.

Türkiye’deki Alevi toplumu için tehlikelerin arttığını belirten Şimşek, Hatay’daki Alevilerin de bu durumdan olumsuz etkileneceği konusunda uyarıda bulundu. HTŞ’nin göçerttiği insanların büyük bir kısmının Samandağ bölgesine sıkıştığını ifade eden Şimşek, bunun Aleviler için büyük bir tehdit oluşturduğunu dile getirdi. Alevi kurumlarının, birlik ve beraberlik içinde hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Şimşek, geçmişteki güçlü mitinglerin yeniden organize edilmesi gerektiğini belirtti.

Yeni anayasa sürecine de dikkat çeken İlyas Şimşek, Alevi örgütlerinin taleplerini masaya koyma konusunda yetersiz kaldığını ifade ederek, önce kendi aralarında birlik oluşturmaları gerektiğinin altını çizdi. Suriye’deki Alevilere yönelik saldırıların medyada yeterince yer bulmadığını belirten Şimşek, Avrupa’daki Alevilerin de bu konuda daha aktif bir rol üstlenmesi gerektiğini söyledi. Şimşek, “Bu katliamın durması için meydanlarda toplanmak gerekiyor” diyerek sözlerini tamamladı.

Xızır’ın kutsalı (Bezuvar Dağ Keçileri) Patriyarkal Avcı! turist, Dersim´den defol! kendine başka bir "zevk" aracı bul...

0
       Kutsalıma dokunma! Sen onun kadar, ^Asil^ değilsin…
Özet

* Bu maddenin aslı İngilizce yazılmıştır.

Bu madde, Raa Haqi inancındaki panteist doğa kültünü Dersim’de kutsal kabul edilen bezoar keçileri örneği üzerinden inceler. Xızır, Sarik Sivan, Sıx Ahmet Dede ve Düzgün Baba’ya atfedilen bu yabani hayvanlar dokunulmaz kabul edilir; onları öldürmek büyük bir günah sayılmış ve geçmişte bunu yapanlar topluluktan dışlanmıştır. Buna rağmen bu nadir tür, günümüzde hem yerel hem de yabancı avcıların trofe avcılığına kurban olmaktadır.

Bezuvar Keçilerinin Kutsal Çobanları

Bezuvar yaban keçisi (Capra aegagrus aegagrus), Avrupa bezuvar keçisinin bir alt türüdür; kökeni Ermeni yaylalarına uzanır ve Batı Asya’daki birkaç ülkede de doğal olarak bulunur. Bu keçiler, dik ve dar dağ yamaçlarına ve kayalıklara tırmanma becerileriyle tanınır. Ermeni kültüründe güç ve cesareti simgelerler. Popüler çoban dansı Koçari dâhil birçok Ermeni halka dansı (kökeni “kochel” – “ileri geri hareket etmek; göçmek”), dövüşen teke hareketlerini taklit eder.

Yaban keçileri MÖ 10.000’lerde İran’da evcilleştirilmiştir. Buradan evcil keçiler dünyaya yayılmış, böylece Avrupa’daki tüm evcil keçiler Asya’daki bu atalara dayandırılmıştır.

Xızır (Türkçe: Hızır), Dersim’deki Raa Haqi topluluğunun Alevi inancında merkezi bir yere sahiptir. Ab-ı hayatı içtiğine ve ölümsüz olduğuna inanılan bu aziz, yolcuların ve ihtiyaç sahiplerinin koruyucusu kabul edilir. İnsanlara çoğunlukla beyaz sakallı, yüzü ışık saçan yaşlı bir adam kılığında göründüğü söylenir. Umudu ve lütfu simgeler. Dersim’de yaşayan yaban keçileri kutsal varlıklar olarak görülür ve Xızır ile diğer mitolojik figürlerle ilişkilendirilir. Onlar Hızır’ın kutsal sürüsü kabul edilir; ruhsal, koruyucu, sınayıcı ve şifa verici varlıklar sayılır. Onları öldürmek tabudur; kutsala saldırı anlamına gelir.

Üç başka mitolojik aziz de bu keçilerin çobanları olarak anılır: Sarık Sivan, Sıx Ahmet Dede ve Düzgün Baba. Düzgün isminin, Kırmancki (Zazaca) kökenli “dik kayalık, sarp uçurum” anlamındaki bir sözcüğün Türkleştirilmiş biçimi olabileceği düşünülür. En çok bilinen de odur.[1] Bu ve benzeri yaban hayvanlarına yönelik özel kutsiyetin ötesinde, Raa Haqi Alevi inancı genel olarak tüm canlılara eşit varlıklar olarak yaklaşır ve bütün yaratılışa karşı güçlü bir sorumluluk anlayışı sergiler.

Tehdit Altında

Bezuvar keçileri bir zamanlar yalnızca etleri, boynuzları ve postları için değil, aynı zamanda “bezoar” adı verilen taşları için de avlanırdı. Farsça padzahr (“panzehir”) kelimesinden türeyen bu yuvarlak mide taşları, keçilerin kıl yumağından oluşur, zamanla sert ve pürüzsüz bir yüzey kazanırdı. Orta Çağ’da özellikle bu taşların mucizevi bir şifa kaynağı olduğuna inanılırdı.

Bugün yalnızca yaklaşık 1000 Avrupa bezuvar keçisi kalmıştır; bunlar da dağların ulaşılması güç yüksek kesimlerine çekilmiştir. Türkiye’de koruma altındaki türlerden biri olmalarına rağmen, geçmişte av kotaları üzerinden tartışmalar yaşanmıştır. Yerel aktivistler ve çevreciler bu kotaları Dersim’in kültürüne ve yaban hayatına yönelik bir saldırı olarak görmüştür. Karadeniz’in Pontus Alpleri’nde tür koruması uygulanırken, Dersim’de sık sık kaçak avcılar ve yabancı av turizmciler tarafından, üstelik kimi zaman yetkililerin onayı ve kamu görevlilerinin katılımıyla bu yasaklar ihlal edilmiştir.

Son yıllarda Dersim’de bu hayvanların dini, doğal ve kimliksel gerekçelerle tamamen avlanmasının yasaklanması yönünde girişimler olmuştur. 2018’de eşi Saniye ile birlikte yaralı bir dağ keçisini sevgiyle tedavi eden Dersimli Cemal Oktay, kaçak avcılık için daha ağır cezalar ve bölgede genel bir av yasağı çağrısında bulunmuştur.[2] Yaban hayvanlarının yasa dışı avlanmasına karşı gelişen protestoların ardından Tunceli Valiliği, çoğunlukla devlet görevlilerince yapılan avcılığı tüm ilde yasaklamıştır.[3]Ancak ertesi yıl, 2020’de, ulusal ve uluslararası av turizmi daha da artmıştır. Bu turizm, Türkiye’nin bu tehlike altındaki türün avlanabileceği tek ülke -ya da Avrupa’ya en yakın yer- olduğu iddiasıyla pazarlanmıştır. Bir Danimarka şirketi Türkiye turlarını şu ifadeyle duyurmuştur: “Bezoar keçisi, yaban keçileri ailesinin en iri üyesidir ve bu etkileyici tür yalnızca Türkiye’de avlanabilmektedir.”[4]

Dersimlilerin doğaya duyduğu saygı ve inanç, kutsal keçileri ödül maksadıyla avlayan avcılar nedeniyle, onları derinden rahatsız etmektedir. Bazı türleri nesli tükenme tehlikesi altında olan bu keçiler Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nca koruma altında olsa da, hükümet yaşlı bireylerin sınırlı sayıda avlanmasına izin vermekte ve ihalelerden elde edilen gelirin yüzde 60’ının köylere döndüğünü belirtmektedir.

2020 yazında, aktivistler dağ keçisi avının tamamen yasaklanması için kampanya başlatmış, Dersim Kültürel ve Doğal Mirası Koruma Girişimi açılan ihalelerin iptali için dava açmıştır. Bakanlık, 17 keçinin avlanması için açtığı ihaleyi askıya aldığını ve yerel inançlar ile gelenekleri dikkate alarak inceleme yapacağını duyurmuştur.

Yerel çevreciler için avcılığın yasal olup olmaması fark etmez; onlar için her koşulda kabul edilemezdir. Munzur Koruma adlı örgütten aktivist Hasan Şen şöyle der: “Yıllardır, il dışından ve çeşitli Avrupa ülkelerinden gelen katillerin Dersim’in en önemli türlerini avladığını izliyoruz. Yetkililer bu katliamlara göz yumuyor.”[5]

ANF 2018’de şu yorumu yapmıştır: “Türk devleti (…) özellikle Dersim’de, her yaz Kuzey Kürdistan’ın ormanlarını sistematik olarak yakmaktadır. Bu, 1923’te devlet kurulduğundan beri yürürlükte olan karşı-ayaklanma ve sürgün politikasının bir parçasıdır. Devletin türleri ve doğayı siyasi amaçla yok etmesi, trofe avcıları tarafından desteklenmekte ve giderek biyolojik çeşitliliğe tehdit oluşturmaktadır.”[6]

Aleviler için böylesi kutsal varlıkları öldürmek yalnızca anlamsız ve ahlaksız bir davranış değil, aynı zamanda korkunç bir günahtır. Bu günahı işleyenler geleneksel olarak dışlanır ve düşkün ilan edilirdi. Kedek köyünden 68 yaşındaki Dede Zeynel Batar şöyle der: “Eskiden bunu yapanlar sürgüne gönderilirdi. Köyümüzde bir adam dağ keçilerinin peşine düşerdi. Ona defalarca yapmamasını söyledik. Bir gün kayalıklardan düşerek öldü. Cenazesini meydanda bile yıkamadılar.”[7]

Sonuç:

Xızır’ın kutsal sürüsü, yani Dersim’in bezoar keçileri, bugün iki temel nedenle tehdit altındadır: Bir yandan ulusal ve uluslararası av turizminin doyumsuzluğu bu görkemli hayvanları yok oluşa sürüklemekte; öte yandan Dersim Raa Haqi topluluğunun kutsal yaban varlıkları olarak bu keçiler, inananlara yönelen baskının da hedefi hâline gelmektedir. Bu durum, çevre ve tür korumanın diğer boyutları için de geçerlidir. Orman yangınları, yaban hayvanlarının avlanması veya kutsal Munzur Nehri’nin (şimdilerde turizm malzemesi haline ” tuncelli, dersimli esnaf tarafindan getirildi) önüne baraj yapılması gibi uygulamalar, doğayı eşit birer varlık olarak seven ve ona hürmet eden Dersimlileri doğrudan etkilemektedir. Dolayısıyla Dersimli çevrecilerin türleri ve doğayı koruma mücadelesi, aynı zamanda Dersim Aleviliğinin temel inançlarını savunma mücadelesidir; yani bu mücadelenin özünde dini bir boyut da vardır.

Sonnotlar:

  1. Ashdown, Nick: Turkey’s Alevis and the myths of the mountain goats. “Middle East Eye”, December 7, 2020, https://www.middleeasteye.net/discover/turkey-dersim-tunceli-zaza-alevi-goat-myth
  2. Couple cares for wounded mountain goat. “ANF-News,” December 29, 2018, https://deutsch.anf-news.com/Oekologie/ehepaar-versorgt-angeschossene-bergziege-8625
  3. Governor of Dersim bans hunting. ANF News, January 31, 2019, https://deutsch.anf-news.com/Oekologie/gouverneur-von-dersim-verbietet-jagd-9267
  4. Limpopo Diana Hunting Tours, https://www.diana-jagdreisen.de/wildarten/bezoarziege
  5. Ashdown, op. cit.
  6. “Couple cares for shot mountain goat,” op. cit.
  7. Ashdown, op. cit.
Kaynakça & İleri Okumalar

Ashdown, Nick. “Turkey’s Alevis and the Myths of the Mountain Goats.” Middle East Eye, 7 December 2020. https://www.middleeasteye.net/discover/turkey-dersim-tunceli-zaza-alevi-goat-myth (accessed 15 September 2025).

Gültekin, Ahmet Kerim. “Dersim as a Sacred Land: Contemporary Kurdish Alevi Ethno-Politics and Environmental Struggle.” In Ecological Solidarity and the Kurdish Freedom Movement: Thought, Practice, Challenges, and Opportunities, edited by Stephen E. Hunt, 225-243. Maryland: Lexington Books, 2021.

Bu Düzen Yoksulu Yakar, Irkçılığı Büyütür ŞÜKRÜ YILDIZ

Türkiye’de, ekranda gördüğünüz her tartışmanın, her yüksek sesli kavganın arkasında çok daha derin, çok daha yakıcı bir gerçek var, Halkın yaşamı dibe vurmuş durumda. Siyaset sahnesinde bağrış çağrış, ekranlarda “büyük laflar” uçuşurken, mutfakta tencere kaynamıyor, insanlar çocuklarına ekmek götüremediği için kendini yakacak noktaya geliyor.

Bu tabloyu anlamak için önce medyadan başlamak gerekiyor. Çünkü Türkiye’de medya, iktidarın elinde şekillenen, gerçekleri gizleyen, toplumu manipüle eden bir aygıt haline gelmiş durumda.

Medyanın Susturduğu Sesler, Sosyal Medyanın Açtığı Alan

Sosyal medyadan derlediğimiz başlıkları sizinle paylaşmaya, sizinle birlikte değerlendirmeye çalışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki Türkiye medyası bu başlıklara, özellikle toplumun taleplerine, isteklerine yer vermiyor.

Gündeme gelen konularda kim sesini çıkarırsa, onları bastırmaya, cezalandırmaya, susturmaya yönelik baskıcı bir yöntem uygulanıyor. Zaten medya, kendi ellerinde. Kendi medyalarında istediklerini yayınlıyorlar, istemediklerine sansür uyguluyorlar. Bir anlamda iktidarın resmi yayın organları olarak işlev görüyorlar.

Bu nedenle sosyal medya platformları ciddi bir önem kazanıyor. Çünkü sosyal medyada alternatif haberlere, doğru haberlere ulaşma imkanı var. Geleneksel medya merkezlerinin geliştirdiği saldırılar varsa bile, habere ulaşma imkanı bu alanda elde edilebiliyor. Biz de bu programda tam olarak bunu yapmaya çalışıyoruz.

Siyaset Gündemi Yükselirken Halkın Yaşamı Çöküyor

Türkiye’de siyaseten tartışmalar çok ön plana çıkmışken, halkın yaşam standartları dibe vurmaya devam ediyor. Ekonomik sıkıntılar devam ediyor. Türkiye’nin adalet ve hukuk konusundaki hukuksuzluğu ve dünya sıralamasındaki gerilemesi zirveye ulaşmış durumda.

Ama bütün bu tartışmaların gölgesinde, çok daha ağır bir gerçek var, Irkçılık siyaseti. Son dönemlerde Türkiye’nin içerisinde en büyük tartışma, Kürtlere yönelik ırkçılık siyasetinin bir dalga olarak herkese sardığı bir atmosfer içerisinde yürütülüyor.

Bu atmosferde, Türkiye’nin yanı başında, bazılarının “yurttaşlarımız” denilen Arap Alevilerine yönelik Suriye’de ciddi bir katliam söz konusu. Neredeyse bir yılı geride bıraktık, Bir yıl boyunca Suriye’de Aleviler katlediliyor. Alevilerin peşine, o cihatçı HTŞ çeteleri düşmüş durumda.

Onlar bu atmosfer içerisinde seslerini duyurmaya, mücadelelerini vermeye devam ediyorlar. Suriye’deki Dürzülere yönelik saldırılar da bildiğiniz gibi devam ediyor. Ve bütün bu olanların arkasında asıl önemli olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de olmasıdır.

Suriye’de işlenen tüm cinayetlerin arkasında ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun uyguladığı siyaset var. Alevilere yönelik saldırı ve katliamlarda, “Bunlar Esat artıkları, geçmiş rejimin devamcıları” diyerek propaganda yaptı. Dürzülere yönelik açık cephe açıp saldırılar geliştirdi. HTŞ’nin arkasında durduğunu sık sık tekrarladı ve HTŞ ile olan ilişkilerini hem iç siyasette hem dış siyasette kullanmaya çalıştı.

Sonuçta gelinen noktada Suriye’de bir yıllık HTŞ iktidarı sürecinde, alınan bilgilere ve açıklamalara göre 11.000’den fazla insan katledilmiş durumda. Sırf Alevilerde kadın, çocuk katledilenlerin sayısı 5.000’in üzerine geçti.

Dürzülere yönelik saldırılar, içeride kendilerine muhalif olanlara, kendilerinden saymadıklarına dönük saldırılar, Suriye’de ciddi bir şiddet dalgasını örgütlemiş bulunuyor.

Savaş Lobisinin Gölgesi, Rojava ve Ortadoğu

Bu şiddet dalgasının diğer bölgelere yansıması için Türkiye’deki ırkçı, faşist yapılanmaların baskısı ve propagandası yoğun bir şekilde devam ediyor. Türkiye’nin Suriye’de iktidarı elinde bulunduran güçlere verdiği destek, onları kışkırtan ve çözüme yönelik siyaseti baltalayan bir hatta oturuyor.

Sosyal medyadaki trol ekipleri, ırkçı faşist yapılanmalar şu anda bir savaşın olma isteğini, arzusunu kendi platformlarında dile getiriyorlar, paylaşımlarında açıkça yazıyorlar.

Kısacası Türkiye’de ırkçılığın beslediği, Kürt-Alevi düşmanlığı üzerinde örgütlenen yapılanmanın izleri bugün Suriye topraklarına yansıtılmış durumda. Türkiye’deki Kürtlerin hedef gösterilmesi yetmiyormuş gibi Suriye’deki Kürtler hedef haline getirilmiş durumda. Türkiye’deki Alevileri katletmeleri yetmiyormuş gibi Suriye’deki Alevi katliamına kadar uzanabiliyorlar.

Ortadoğu coğrafyasında Kürt-Alevi düşmanlığı ve diğer halklara düşmanlık üzerine şekillenen bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ortadoğu’da birlikte yaşama kültürünün önündeki en büyük engel, bu Cumhuriyet yapılanmasının Ortadoğu’ya ve diğer topluluklara bakışının yarattığı sakatlıktan beslenen bu zihniyettir.

Türkiye, Ortadoğu’da sorunların çözümünde değil, sorunların devam etmesiyle siyasetini örgütleyen, çözümsüzlük üzerinden dış politika yürüten bir yapılanmadır. Kimi zaman Rusya’ya, kimi zaman Amerika’ya, kimi zaman Avrupa’ya yaslanarak “güçlünün askeri olmak, zayıfı ezmek” mantığı içinde hareket ediyor.

Bu siyasetin en büyük kazancını da iktidar yapılanmaları ve onların etrafında çöreklenmiş çıkar grupları elde ediyor. Dün ANAP, ondan sonra DYP, bugün AKP-MHP… İsimler değişiyor, ama çatışma ve imha üzerinden zenginleşen düzen değişmiyor.

Sudan’dan Tartus’a, Diktatörlükler ve Katliam İttifakı

Türkiye’nin savaş lobisi sadece Suriye ile sınırlı değil. Dönün Sudan’a bakın, Sudan’da iki grup çatıştırılıyor. İki grup çatıştırılırken, Türkiye Cumhuriyeti Devleti her iki tarafa da silah satıyor, bu silahların karşılığında Sudan’ın altınlarını Türkiye’ye taşıyor. Altınlar Türkiye’deki tesislerde işleniyor. Yani savaş üzerinden besleniliyor.

Büyükler büyük götürüyor, altlarındaki küçükler küçük götürüyor. Bir anlamda katiller düzeni hakim hale getiriliyor.

Suriye’de Tartus kenti, Alevilerin yoğun olduğu bir yer. Oraya Erdoğan’ın, Saddam’ın, Colani’nin, Katar Emiri’nin, MBS’nin olduğu bir afiş asıldı. Alevi katillerinin, Kürt katillerinin tümünün toplamı…

Siz bunu neden yaparsınız? Katillerinizin resimlerini Alevilerin karşısına dikmek ne demektir? Bu açık bir tehdittir. Bu resimlerin toplamı Alevi, Kürt ve demokrasi düşmanlığıyla ilintilidir. Bu isimlerin toplamı, bu coğrafyada kan dökmüş diktatörlerdir.

Alevi örgütleri de arada bir eylemler yapıyor, Suriye’deki katliamlara dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bunun devamının, sürekliliğinin sağlanması gerekiyor. Bir gün yapıp, bir ay, iki ay bekleyip sonra yeniden yapmanın bir anlamı yok. Bir şey yapıyorsanız, sürekliliğini sağlayacaksınız.

3–4 bin derneğimiz varsa, her gün üçer beşer dernek bu protestoları örgütleyebilir, basın açıklamaları yapabilir, uluslararası kamuoyunu bilgilendirebilir. “Bir bildiri yayınladım, bitti” mantığıyla, sadece kendi vicdanını rahatlatan bir tarzla bu katliamın önüne geçilemez.

Bu katliamın arkasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve iktidarı vardır. Bu iktidarın desteklediklerinin yürüttüğü katliam, Türkiye’deki Alevilerin tehdit edilmesi, katliamla korkutulması ve teslim alınmaya çalışılması anlamına geliyor.

Direnen Halklar ve Sıra Kime Gelecek Meselesi

Ortadoğu’da saldırganlık bu kadar hakimken demokrasi güçleri her an saldırıya maruz kalacak. Hala Ortadoğu’da direngen bir Kürt nüfusu var, direngen bir Alevi nüfusu var, direngen bir Dürzi nüfusu var. Ayakta kalmaya çalışan Hristiyanlar, Ezidiler ve diğer topluluklar var.

Bu toplulukların hatırı, mücadelesi ve direnci olmasaydı, bugün hiçbirimizin kıymeti harbiyesi kalmayacaktı. Bunun en bariz örneği, Barzani’nin Türkiye’ye yaptığı ziyarettir. Kürt özgürlük mücadelesiyle görüşmelerin başladığı bir süreçte Barzani’ye karşı tehditlerin artması şu anlama gelir, sıra onlara da gelecek, onlara da haddini bildirme süreci başlayacaktır.

Bu yüzden Aleviler olarak kendi topluluklarımıza sahip çıkmak, demokrasi güçleriyle birlikte bu süreci karşılamak zorundayız. Eğer geleceğe dair bir planımız ve beklentimiz varsa, bunun yolu buradan geçiyor.

Kendini Yakan Babalar, Saraylarda Büyüyen Servetler

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’de çok vahim bir olay yaşandı ama kimse bunun üzerinde durmadı. Siz haberlerde duydunuz mu, gördünüz mü?

Beş çocuk babası bir insan düşünün. Çocuklarını seven, onlara yemek götürmek için gecesini gündüzüne katan bir insan… Afşin Belediyesi’nin önüne gidiyor, kameraların önünde, herkesin gözü önünde kendisini yakarak can veriyor.

Bir insan nasıl bu hale düşürülür? Bir ülkede kimileri milyar dolarlarla, trilyonlarla anılıyorsa, bir insan çocuklarına ekmek götüremediği için bedenini ateşe veriyorsa, orada büyük bir haksızlık ve büyük bir hırsızlık olduğu bilinir.

İnsanlar buna isyan eder diye düşünürsünüz. Ama Türkiye’de kimsenin kılı kıpırdamıyor. İnsanlar çaresizliklerini kendilerini öldürerek gösteriyorlar. Bu, tekil bir olay değil. Sistematik bir şekilde aç bırakılan insanların intiharları, kendilerini yakmaları, yurt dışına kaçmaya çalışmaları, bunların hepsi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin realitesi haline gelmiş durumda.

“Türkiye büyüyor, dünyanın en büyük ekonomisine sahip oluyor” hikayesi dillerde dolaşırken, insanlar çocuklarına ekmek götüremedikleri için bedenlerini ateşe veriyor. Birileri bin odalı saraylarda yaşam kurarken, birilerinin tek marifeti “birisinin çocuğu olmak” iken, milyarlarla, trilyonlarla anılan servetler birikiyor. Diğerleri ise çocuklarına bin, iki bin, üç bin liralık ekmeği, yemeği götüremedikleri için canlarına kıyıyorlar.

Böyle bir adaletsizliğin örgütlendiği bir ülkede, insanların sesi hala çıkmıyorsa, bu toplumun insanlığını sorgulamak gerekiyor.

Irkçılığın, faşizmin beyinleri nasıl sömürdüğünü, insanları nasıl hiçleştirdiğini bu tablo çok net gösteriyor. Afşin, bu zihniyetin en örgütlü olduğu yerlerden biri. Yanı başında insanlar ölüyor, çocuklarına ekmek götüremedikleri için ölüyor ve Afşin’de bile ses çıkmıyor.

Komşusunun, akrabasının sesi çıkmıyor. Çünkü kafasının arkasında hâlâ “Kürt öldürmek, Alevi öldürmek, birilerini yok etmekle güç kazanacağını sanan” bir zihniyet var. Kürt öldürdükçe karnının doyacağını, Alevi öldürdükçe “dünya lideri” olacağını sanan bir akılla karşı karşıyayız.

Bu kafayla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gideceği yer Ortadoğu bataklığıdır.

“Kurucu Ayarlara Dönmek” Masalı ve Faşizmin Kökeni

Bugün kimi çevreler Türkiye’nin tek kurtuluş reçetesini “kurucu ayarlarına dönmek” olarak sunuyor. Peki nedir bu kurucu ayarlar?

Bir Kürt Alevi olarak baktığınızda şunu görürsünüz, Senin kurucu ayarlarında Koçgiri’nin kanı var. 1925 Diyarbakır’ın kanı var. Zilan’da dökülen kan var. 1937–38 Dersim katliamı var.

Türkiye Cumhuriyeti’nin “kurucu ayarlarına dönmesi”, Kürtlerin ve Alevilerin yok edilmesi meselesidir. Bu, demokratikleşme, Batı’yla bütünleşme masalı değildir. Naziler ne kadar batıcı ve modernist idiyse, bu zihniyet de o kadar modernist ve batıcıdır. Hitler’in sanat ve sinema aşkı vardı, balolar düzenlerdi ama öbür tarafta toplama kamplarını örgütlüyordu.

Bizde de “Batı demokrasisi, modern yaşam” denirken, öbür tarafta Kürt, Ermeni, Alevi katliamlarına alkış tutuluyor. Suriye’deki Alevi katliamı karşısında Kemalist ulusalcıların, ırkçı faşistlerin gıkı çıkıyor mu? Çıkmıyor.

Ama aynı çevreler Alevi toplumunu yönlendirmeye, Alevilerin beynini sömürmeye çalışıyor. “Siyasal İslam’a karşıyız” diyerek Alevileri arkasına dizmek istiyor, ama siyasal İslamcılarla birlikte Kürt ve Alevi katliamını örgütleyen siyasetin de ortağı oluyorlar.

Bu adamların varlığı Aleviler açısından bir utançtır. Alevilerin bu yazıları okumaları, bunları marifetmiş gibi paylaşmaları, kendi kendilerine düşmanlık etmekten başka bir anlam taşımıyor.

Medya, Yalılar ve Dokunulmazlık Zırhı

Abdullah Naci isimli isosyal medya kullanıcısının sorusu yerinde, “Hangisi daha karanlık, hangisi daha çamur, hangisi daha leş, hangisi daha çirkef, hangisi daha faşist, hangisi daha çirkef? Akit mi, Sözcü mü?”

Cevap net, İkisi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin pisliğidir. Akit’in içindeki zehir neyse, Sözcü’nün içindeki zehir aynıdır. Birisi ırkçılık, Türkçülük üzerinden zehrini kusar, diğeri siyasal İslam üzerinden. Her ikisi kendi cephesinden Alevi ve Kürt düşmanlığını yeniden üretir. Yalıda yaşayan gazeteciler, “muhalif” pozuyla ekranlara çıkarken, o yalıları onlara sağlayan iktidar çevreleriyle iç içedir. Kimin eli kimin cebinde, kimin eli kiminle, belli değildir.

Tribünlerde Kürt Düşmanlığı, Sokakta Boş Laflar

Ümraniye Belediyespor–Amedspor maçında 16 Türk devletinin bayrakları asılıyor, Mehter Marşı çalınıyor, sanki bir düşman ülke takımı gelmiş gibi. Ama sonuçta maçı 4–3 Amedspor kazanıyor. Bursaspor’un tribünlerde Kürt düşmanlığı üzerinden ayakta durmaya çalıştığını, ama sahada oynayamadığını da biliyoruz.

Irkçı ve faşist yapılanmalar, beceriksizliklerini sahada değil, tribünde ırkçılık yaparak kapatmaya çalışıyor. “Sen sahada yensene, sahada oynasana” demek geliyor insanın içinden.

Sokak röportajında Konya Ereğli’deki bir vatandaş “Şükür Alevi olmaz, Alevi Türk’ün özüdür” diyerek hem Aleviliği hem kendi “özünü” ucuz bir söyleme malzeme ediyor. Madem Alevi Türk’ün özüdür, o zaman cemevlerinin ibadet yeri olarak tanınması için bir adım atın, eşit yurttaşlık için mücadele edin. Ama yok, öz lafta, özüne sahip çıkmak yok.

“Sıra Vatandaşta” Diyenlerin Deprem Vergisi Hesabı

Bilal Erdoğan’ın “Bizde eksik olan taraf özel finansman. Türkiye bu kadar altyapı yatırımını gerçekleştirdikten sonra artık vatandaşın ‘Sıra bende, ben ne yapacağım?’ demesi lazım” sözleri, halkı suçlayan bir kafanın ürünüdür.

Daha çocuğuna ekmek götüremeyen adamın boğazından kesilecek ne kalmış? Babası 25 yıldır deprem vergisi topluyor. Deprem vergileri nereye gitti? Hesabını vermeden halktan “sıra sende” demek, hırsızlığı halka fatura etmektir.

Kimliğini İnkar Edenler, Katillerine Aşık Olanlar

Arap bir genç “Ben Araplığa bu kadar sahip çıkmazken, Türk halkı Araplaşmaya neden bu kadar meraklı?” diye soruyor. Öte yandan Alev Alatlı “Alt kimliklerimizi bırakıp bir şemsiyenin altına girdik, Türkiye bizim için son vatandır” diyerek “isteyerek Türk olduk” söylemini kuruyor.

Arap kendisini Arap olarak görmekten utanıyor, kimliğini inkar edip başka bir kimlik şemsiyesi altında var olmaya çalışıyor. Elmaları, portakalları, muzları, karpuzları topluyoruz, hepsinden karpuz çıkarıyoruz, “Hepimiz karpuzuz” diyoruz.

Bu, katillerine aşık olmuş bir toplumsallığın resmidir. Katillerinin peşinde koşan, onların aşkıyla yanıp tutuşan bir topluluk… Bu tabloyu görmeden, bugünkü siyasal aklı anlamak mümkün değildir.

Dayanışmanın Yeniden Kurulması Gerekiyor

Eskiden köylerde insanlar fakirlerini aç bırakmazlardı. Bir dayanışma ruhu içinde birbirlerine yardım ederlerdi. Kimisi buğdayını verirdi, kimisi ununu, kimisi sütünü, peynirini… Açlık o köyde yaşanmazdı.

Bugün yanı başında insanlar kendini yakarken, kimsenin kılı kıpırdamıyor. Herkes “Gemi’yi kurtaran kaptan” hikayesine sarılmış durumda.

Oysa bu tablodan çıkışın tek yolu, birlikte yaşamı yeniden kurmaktan, dayanışma ağlarını yeniden örmekten geçiyor. Kürt’e, Alevi’ye, Dürzi’ye, Ezidi’ye, kadına, yoksula, doğaya düşmanlık üzerinden büyütülen bu savaş siyasetini ancak halkların ortak mücadelesi durdurabilir.

Varın siz düşünün, varın siz karar verin, bu ülkede kimler savaş lobisinden besleniyor, kimler bedenini ateşe veriyor, kimler susuyor?

Gelecek, bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.