Ana Sayfa Blog Sayfa 55

Alevi kurumlarından dünya halkına uyarı: Suriye’de Alevilere soykırım tehdidi!

Ankara’da bir araya gelen Alevi kurumları, Suriye’de Alevilere ve diğer kadim halklara yönelik artan saldırılara karşı dünya kamuoyuna güçlü bir çağrı yaptı. Alevi Bektaşi Federasyonu, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Demokratik Alevi Dernekleri ve Ankara Emek ve Demokrasi Güçleri, ortak basın açıklamasında, Suriye’deki son saldırıların “örgütlü bir soykırım girişimi” olduğunu vurguladı.

Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Bülent İlik tarafından okunan açıklamada, HTŞ’nin Alevilere, Hristiyanlara ve diğer topluluklara yönelik sistematik bir soykırım uyguladığına dikkat çekildi. Açıklamada, Alevi halkının can güvenliğinin kalmadığı, ev baskınları, kaçırmalar ve malvarlığına el koymalar gibi insan onurunu zedeleyen uygulamaların yaşandığı belirtildi.

Kurumlar, başta ABD, İsrail ve Türkiye olmak üzere, HTŞ’yi destekleyen devletleri sorumlu tutarak, “Suriye’deki her gözyaşının, her damla kanın sorumlusu yalnızca selefi çeteler değil, onları besleyen ülkelerdir.” ifadelerini kullandı. Ayrıca, HTŞ’nin uluslararası alanda meşruiyet kazandırılmasına karşı durulması gerektiği vurgulandı.

Alevi kurumları, dünya halklarına hitaben şu çağrıda bulundu: “Hükümetlerinize baskı kurun. Suriye’de onurlu bir mücadelenin içinde hayatta kalmaya çalışan canlarımızın sesine ses olun.” Ayrıca, bağımsız insan hakları heyetlerinin bölgeye girmesinin sağlanması ve insani yardım koridorlarının açılması talep edildi.

Açıklamanın sonunda Alevi kurumları, “Zalimden yana olmayacağız, barıştan, adaletten ve eşit yurttaşlıktan vazgeçmeyeceğiz.” mesajını vererek, tüm kamuoyunu Suriye’deki mağdurların sesi olmaya davet etti. Bülent İlik, Suriye’de yaşananların “tarihe kara bir sayfa” olarak geçeceğini belirtti ve bu suçlara ortak olunmaması gerektiğini vurguladı.

Paris’te Genç Kürt Alevi Aday Mehmet Özgüner’e Destek Ziyareti

28 Kasım 2025 tarihinde Paris’in 93. Bölgesi Bondy’de, genç Kürt Alevi aday Mehmet Özgüner ile önemli bir görüşme gerçekleştirildi. FUAF Diplomasi Komisyonu tarafından düzenlenen bu toplantıda, gençlerin siyasetteki rolü, yerel yönetimlerde temsiliyet ve toplumsal sorumluluk gibi konular ele alındı.

Mehmet Özgüner’in siyasete cesaretle adım atması, genç kuşakların siyasal süreçlere katılımı açısından umut verici bir gelişme olarak değerlendirildi. Gençlerin yerel yönetimlerde aktif rol almasının toplumsal görünürlüğü artırdığı ve demokrasiye katkı sağladığı vurgulandı. Bu durum, Alevi toplumunun geleceği için büyük bir umut kaynağı olarak öne çıktı.

Ayrıca, Mehmet Özgüner’in seçim ekibinde yer alacak Ken isimli bir başka Alevi gencin de sürece katılması memnuniyetle karşılandı. FUAF Diplomasi Komisyonu, her iki genci de üstlendikleri önemli sorumluluk nedeniyle kutladı.

Açıklamada, önümüzdeki süreçte Mehmet Özgüner ve ekibiyle iş birliği yapmaya devam edileceği, gençlerin siyasette, kültürde ve toplumsal mücadelede cesaretle yer almasının geleceğin inşası açısından büyük bir güç oluşturduğu belirtildi. FUAF Diplomasi Komisyonu adına yapılan açıklamada, “Yolunuz açık olsun, Hızır yar ve yardımcınız olsun” temennisiyle desteklerini ifade ettiler.

Alevi Bektaşi Federasyonu: Dergahlarımızı geri verin, ayrımcılığa son!

Alevi Bektaşi Federasyonu Yol Erkân Kurulu, Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun Aleviler için bir baskı aracı haline geldiğini belirterek, Hacıbektaş Dergâhı başta olmak üzere tüm dergâhların Alevi toplumuna iade edilmesi çağrısında bulundu. 30 Kasım 1925 tarihinde yürürlüğe giren bu kanunun, aradan geçen yüzyıla rağmen Alevi toplumu üzerinde asimilasyon etkisi yarattığı ifade edildi.

Açıklamada, dergâhların kapatılmasının Alevi inancının merkezlerini hedef alarak vakıf mallarının devlet tarafından gasp edilmesine yol açtığı vurgulandı. Hacıbektaş Dergâhı’nın devlet kontrolüne alınması ve 1964’te müze statüsüne dönüştürülmesi, inanç özgürlüğüne açık bir tehdit olarak değerlendirildi.

Federasyon, Cemevlerinin yasal olarak ibadethane statüsüne alınmamasını sistematik ayrımcılık olarak nitelerken, bu durumun laiklik ilkesinin tekçi bir yorumunun sonucu olduğunu belirtti. Tarikat ve cemaatler için uygulanan kısıtlamaların Alevilere yönelik olarak uygulanmaması, bu çifte standardın en belirgin örneği olarak ortaya kondu.

Alevi Bektaşi Federasyonu, Hacıbektaş Dergâhı’nın yanı sıra kapatılan diğer dergâhların da Alevi toplumuna iade edilmesini, Cemevlerinin yasal ve anayasal düzeyde ibadethane olarak tanınmasını ve Tekke ve Zaviyeler Kanunu’nun güncellenmesini talep etti. Açıklamanın sonunda, laik ve demokratik bir hukuk devleti için mücadelelerine kararlılıkla devam edecekleri vurgulandı.

Samsun’da Alevi Soykırımı İçin Haykırdık: Colani Hükümetine Son!

Samsun’da Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) tarafından yapılan basın açıklamasıyla Suriye’deki Alevi katliamı protesto edildi. PSAKD Samsun Şube Başkanı Cem Sultan Ermiş, katliamların arkasında yatan siyasi desteklere dikkat çekerek, “Katil Colani hükümetine olan desteğinizi derhal sonlandırın” çağrısında bulundu.

Ermiş, Suriye’deki iç savaşın Aleviler de dahil olmak üzere birçok inanç ve etnik grubu hedef aldığını belirtti. Açıklamada, emperyalizmin ve Türkiye’nin desteklediği cihatçı grupların, Suriye halklarına büyük bir zulüm uyguladığı vurgulandı. Alevilere yönelik sistematik soykırımın devam ettiğine dikkat çekildi.

“Dünya kamuoyu sessiz kalmakta” diyen Ermiş, uluslararası haber ajanslarının yaşananlara karşı kayıtsız kaldığını ifade etti. Alevi canlarının, ev baskınları, işkence ve kaçırmalarla hedef alındığı dile getirildi. Bu durumun, dünya genelinde insan hakları ihlali olarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulandı.

PSAKD, devletlere, Avrupa Birliği’ne ve Birleşmiş Milletler’e seslenerek, Colani hükümetine destek veren ülkelerin bu tutumlarını sona erdirmeleri gerektiğini talep etti. Açıklamada, insan hakları gözlemcilerinin bölgeye erişiminin sağlanması ve insani yardımların ulaştırılması için gereken adımların atılması gerektiği belirtildi.

Ermiş, “Biz Aleviler, zalime diz çökmeyiz, teslim olmayız” diyerek, Suriye’deki direnişi sürdürme kararlılıklarını yineledi. Tüm halkları, Suriye’deki acılara duyarsız kalmamaya, Alevilerin ve diğer mağdur grupların sesine ses katmaya çağırdı.

 “Bir Musibet Bin Nasihattan İyidir” AZİZ TUNÇ

0

Sosyal hayatın değişmez kuralıymış gibi Aleviler, Suriye’de ve Türkiye’de hatta bulundukları her coğrafyada   sistemli ve sürekli olarak saldırılara maruz kalıyorlar.  Üstelik bu saldırılar dönemsel, gelip geçici, özgül bir nedene bağlı saldırlar olarak değil, tam tersine sürekli ve sistemli olarak yapılan saldırılardır. Çünkü bu saldırılar Alevilerin inançlarına yönelik olarak yapılmaktadır.  Bu nedenle söz konusu saldırıların amacı Aleviliği ve dolayısıyla Alevileri topyekûn yok etmektir.

Özellikle son bir yılı aşkın bir süredir Suriye’de Alevilere yönelik olarak yapılan saldırılar bu amaçla yapılan soykırım saldırılardır.

Aynı amaçla Türkiye ve Kürdistan’da yine Alevilere yönelik yoğun ve yer yer şiddet içeren saldırılar yapılmaktadır. Bu saldırılar bazen devletin kurumlarının asimilasyon dayatmalarıyla, bazen bir katliamcının Cemevlerine veya bir Alevi Can’a yönelik fiziki saldırısıyla, bazen de “Ak- İt Gazetesi gibi paçavraların 02. 12. 2025’de yaptığı provakatif haberleriyle yapılmaktadır. Bu gazete zaten Alevi düşmanlığını güncellemek, bu düşmanlığı yok edici bir provakasyona dönüştürmek için özel bir çaba sarfetmektedir.

Bütün bu çok yönlü, yaygın ve zorlayıcı saldırılara ve baskılara rağmen, ne yazık ki Alevilerin buna denk düşecek bir direnişi gerçekleşememektedir.

Alevilerin bu âtıl durumu son yüzyılın kronik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Belirtilen süre boyunca Aleviler, 1600’lere kadar yaşadıkları direnişleri ve isyanları yaşamamışlardır.

Anlaşılan o ki 16. ve 17. yüzyıllara kadar Aleviler, genel olarak yok sayılmamışlardır. Bu durum Alevilerin kısmen daha rahat koşullarda varlıklarını ifade etmelerini ve gerçekleştirmelerini sağlamıştır. Veya şöyle söylenebilir. 17. yüzyıla kadar Aleviler, çatışarak da olsa, isyan ederek de olsa varlıklarını kabul ettirmişler ve legal olarak sürdürmüşlerdir.

Ancak bu tarihten sonra Alevilerin legal olarak kendi kimlikleriyle yaşamaları kolay olmamıştır. Bu tarihlerden sonra Aleviler, sürekli olarak gizli yaşamak zorunda kalmışlardır. Bu durum ise Alevilerin varlıklarını korumak ve sürdürmek konusundaki reflekslerini olumsuz etkilemiş gibi görünmektedir.   Bu tarihe kadar baskılara karşı isyan eden, öz direniş yöntemleri geliştiren Aleviler, bu tarihlerden sonra daha çok saklanarak varlıklarını korumaya ve sürdürmeye yönelmişlerdir.

Bugünleri de etkileyen bu refleks değişmesinin sonucu olarak Aleviler, yapılan saldırılara ve baskılara karşı, tarihte yaptıkları gibi, güçlü, kitlesel ve silahlı karşı koyuşlar geliştirememektedirler.  En azında Suriye’de, Türkiye ve Kürdistan’da gerçeklik bu şekilde yaşanmaktadır.

Suriye’de Türk devletinin desteğiyle DAİŞ’çi çetelerle HTŞ’nin yürüttüğü Alevilere yönelik soykırım saldırılarına karşı Alevilerin, aylarca yeterince güçlü bir öz savunma geliştirememelerinin nedeni bu olsa gerektir.

Bu saldırılar ilk başlarda bütün dünyanın gözlerine çakarcasına açıktan ve oldukça vahşice yapılmış, on binlerce Alevi katledilmiştir.  Başta Alevi toplumu olmak üzere bölgenin ve dünyanın demokratik güçlerinin ortaya koyduğu tepkiden sonra bu saldırılar daha az görünecek şekilde, ama vahşetinde bir şey kaybetmeden sürdürülmüştür.

Buna karşı Arap Alevi toplumu hem bu türden saldırılara karşı hazırlıksız olduğu hem de örgütlü ve donanımlı olmadığı, ayrıca doğru bir bakış açısıyla soruna yaklaşmadığı için HTŞ’nin ve DAİŞ’çi çetelerin saldırılarına karşı koyamadı. Ancak hayatın gerçekleri onlara da   kendisini kabul ettirdi. Zulme karşı korunmanın tek yolu öz savunmadır, direniştir.

Bir süre sonra bu gerçeklikten hareket eden Arap Alevi halkı, yapılan haksızlıklara karşı tavır almanın, soykırım saldırılarına karşı direnmenin ve örgütlenmenin yol ve yöntemlerini aramaya yönelmiştir. Bu arayışların sonucu olarak son dönemde öz savunmayı da kapsayan çeşitli düzeylerde örgütlülükler geliştirilmiştir.

Arap Alevi halkının son günlerde   sokaklara inmesinin nedeni belirtilen bu gelişmelerdir. Alevi toplumunun direnme yönlü çabasının hayata ve sokağa yansımış olması anlamlı ve değerlidir.

Ancak Alevilerin soykırım saldırılarına karşı demokratik gösteri yapmasını bile kabul edemeyen HTŞ ve Türk devletinin desteklediği DAİŞ’çi çeteler tekrar Alevilere saldırmışlardır.

Bu gelişme üç gerçeği önümüze koymuştur.

Birincisi, Alevilik ve Aleviler, bütün egemen güçler için ve halen, sosyal-siyasal bir tehlike olarak kabul edilmektedir. Yıllar geçmekte, egemenler değişmekte ama Alevilere düşmanlık sürdürülmektedir.  Bundan dolayı da bütün egemen güçler Alevileri, soykırım ve asimilasyon yöntemleriyle yok etmeye çalışmaktadırlar.

Buna göre Aleviler ya fiziken yok edilecekler veya asimile edilerek kimlik değiştirecekler, sessiz ve edilgen bir konumda kalacaklardır.   Böylece bölgenin egemenlerini rahatsız eden Alevilik sorunu, çözülmüş olacaktır.

İkincisi, Alevilerin felsefi görüşlerinden ve inançlarından kaynaklanan, tarihten yaşanmış olan direnişçi özelliğinin değişim geçirdiği gerçekliğinin anlaşılması gerekmektedir.  Aleviler, 17. yüz yıldan sonra adım- adım aktif direnişçi ve isyancı özelliklerinin yerine illegal yöntemlerle varlıklarını korumaya yönelmişlerdir. Esas asimilasyonun bu noktada çok etkili olduğu görülmektedir.

Bu durum o günden bugüne Alevilerin egemen güçlerin saldırılarına karşı, “öz savunma” veya “karşı saldırı” yöntemlerini, çok sık kullanmamış olmalarından görülmektedir. Bu realiteyi bilmek ve bunu değiştirmeye çalışmak başlı başına bir görev ve sorumluluktur.

Üçüncü olarak, Alevilere yönelik bu yok etme saldırılara karşı bölgenin etkin ve hâkim olan veya hâkim olmaya çalışan, ayrıca kendilerini demokrat olarak gösteren siyasal güçlerinden hiç birisi, herhangi bir önleyici, sınırlandırıcı, karşı koyucu tavır almamışlardır.  Sanki demokrasi bütün ezilenler için geçerli değilmiş gibi. Bir yanda demokrasi ve özgürlük için mücadele edenler, terörist ilan edilirken, gerçekten terör uygulayarak Alevileri yok etmeye çalışanlara hiçbir şey söylenmemektedir. Bu yolla katliamcı ve soykırımcılara göz yumulmakta, onların kanlı icraatları desteklenmektedir.

Buna karşın sadece Kürt halkının siyasal kurumları açıktan, en kararlı ve net haliyle Alevilere yönelik saldırılara karşı tavır almışlar, bütün kurum, kuruluş ve güçleriyle Alevileri desteklemişlerdir. Bu tarihi gelişme bir destek olarak da önemli ve değerlidir. Ancak mevcut olgular birlikte düşünüldüğünde daha fazla önem arz etmektedir. Bilindiği gibi Aleviler ile Şafi Kürtler arasında aslında gerçekliği olmasa da etkili olan ve mezhep farklılığından kaynaklanan bir birbirlerinden “uzak durma hali” yaşanmaktadır. Bu gerçeklik, Alevi Kürtler ile Şafii Kürtler arasında birliği zorlaştıran bir rol oynamıştır. Etkileri az da olsa devam etmektedir.

Başta Rojava yönetimi olmak üzere Kürt siyasal kurumlarının Arap Alevi halkının mücadelesine verdiği bu destek, bu yönüyle daha da anlam kazanmaktadır.

Gerek Arap Alevileri ve gerekse diğer Alevi sürekleri, Suriye’de yapılan saldırılardan gerekli dersleri çıkartarak ya varlıklarını sürdürmenin yolunu bulmalı veya gerekli yolu açmalıdırlar.

Bu amaçla ilk olarak tarihsel, felsefi ve inançsal olarak sahip oldukları direnişçi özelliklerini yeniden kuşanmalıdırlar.   Böylece başlatılacak olan direniş ve öz savunma yöntemleri daha ileri taşınmalıdır.  Eşzamanlı olarak bütün Alevi dünyasıyla ortak hareket edebilecek yöntemlerin ve araçların geliştirilmesi önemli imkanlar yaratacaktır.   Yine hiç beklenmeden Rojava ve diğer Kürt siyasal örgütleriyle daha ileri düzeyde ortak hareket etmenin yolları araştırılmalı ve bu yollar bulunmalıdır.

Böylece Aleviler, Suriye’de, Türkiye ve Kürdistan’da  kendilerine yönelik saldırılara  karşı örgütlenmelerini güçlendirerek cevap vermelidirler. Bu mümkündür ve bunun nesnel koşulları vardır. Yeter ki her sürekte Alevi toplumu, inançsal, felsefi ve tarihi gerçeklerine bağlı kalarak ve yapılan saldırılara “bir musibet bin nasihatten iyidir” diye bakarak iradesini güçlendirip mücadeleye devam etsin.

Nihayetinde sosyal bir topluluk olarak Alevilerin geleceği, zorba diktatörler tarafında belirlenmemelidir.  Aleviler gelecekte, sosyal hayatın kanunlarıyla ve özgür bir toplum olarak kendi tercihleriyle var olmayı esas almalıdırlar.

 

Alevi Halkına Yönelik Tehlike ve Tarihsel Sorumluluk HURİYE KABAYEL

Son süreçte yaşanan saldırılar, Alevi toplumuna yönelik tarihsel tehditlerin bitmediğini; aksine yeni biçimlerle derinleştiğini bir kez daha gösterdi. Alevilerin kendi birliğini kurması artık ertelenemez bir zorunluluktur.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, barış ve demokratik çözüm söylemlerinin ardında başka hesapların döndüğünü yeniden açığa çıkardı. Birbirine tamamen karşıt görünen yapılar bile, kimi zaman aynı hedef doğrultusunda buluşabiliyor: Halkların birliğini bozmak, toplumsal barışı sabote etmek ve özellikle Alevileri tarihsel olarak hedef alan politikalara yeniden zemin hazırlamak için bütün zalimler bir araya gelebiliyorlar.

Çünkü Aleviler yüzyıllardır yok sayılan, asimilasyona zorlanan, katliamlarla sindirilmek istenen bir halktır. Bugün yaşananlar da bunun devamıdır. Suriye’de “bitmiş” gibi sunulan süreç aslında bitmemiş bir soykırımdır. Medyaya yansımayan yönleri ise çok daha ağırdır. Bir dönem başına ödül konmuş bir kişinin bugün kırmızı halılarla karşılanması, dünya devletlerinin hangi zihniyeti meşrulaştırdığını göstermeye yeterlidir. Bu politikaların en ağır bedelini ise yine biz Aleviler ödüyoruz.

Tarihsel gerçeğimiz şudur: Yezit’in temsil ettiği zihniyet hiçbir zaman kaybolmadı. Sadece biçim değiştirdi. Bugün de aynı anlayış, farklı maskelerle Alevilerin yaşamına ve kimliğine yönelmektedir. Biz bu gerçeği ancak acılar derinleştiğinde hatırlıyor, sonra yeniden unutuyoruz. İşte en büyük kırılganlığımız burada yatıyor.

Suriye’deki Aleviler, Alevi oldukları için hedef hâline getirilirken; tarih boyunca Kürt Alevileri de benzer şekilde yok edilmek istenmiştir. Demek ki Alevi nerede yaşarsa yaşasın, Alevi kimliği hâlâ tehlike olarak görülmekte, bir çıban başı gibi hedef gösterilmektedir.

Son süreçte maruz kaldığımız saldırılar yalnızca düşmanı değil, dost bildiklerimizi de açığa çıkarıyor. Kendini demokrat gösteren bir dizi siyasal güç odağının duyarsızlığı acı bir tablo çiziyor. Daha acısı ise Alevilerin bile birbirinin yanında yeterince duramamasıdır. Bu, yüzyıllardır zulme karşı durmuş bir halk için büyük bir kırılmadır.

Oysa bizim inancımız ve yolumuz, “zalim karşısında mazlumdan yana durmayı” varoluşsal bir ilke hâline getirmiştir. Ama mesele kendimize geldiğinde aynı duruşu kendi halkımıza gösteremediğimiz ortadadır. Bir Alevi kadını olarak, bu gerçekliği kabul etmiyor ve doğru bulmuyorum.

Buna rağmen bugün bu soykırım günlerinde Rojava yönetimi ve bir bütün olarak Kürt siyasal örgütleri ve Kürt halkı biz Alevilerin yanında durmaktadır. Bu tarihi bir gelişmedir ve değerlendirilmelidir.

Bugün dardayız. Zulüm kapımızdadır. Bu karanlığı ancak kendi elimizle dağıtabiliriz.
Alevi inancının kadim sözü “Nerede birlik, orada dirlik”, bugün her zamankinden daha anlamlıdır.

Bu nedenle açıkça söylüyorum, Yezit’in temsil ettiği, asırlardır Alevi halkını hedef alan bu zihniyetin bu coğrafyadan sökülüp atılması için mücadele etmek zorundayız.

Bizi kimse kurtarmayacak; bizi ancak biz kurtaracağız.

Örgütlenmek, birbirimizi görmek, birbirimizi tamamlamak ve birbirimizin acısına sahip çıkmak bugün hem tarihsel hem de insani bir sorumluluktur.

Alevilerin dirliği, dayanışması ve örgütlü duruşu olmadan bu saldırıların önü kesilemez.
Bugün yapılması gereken bellidir: Birlik olmak, birlikte direnmek ve kendi kaderimize sahip çıkmak.

Başka bir yolumuz yok.

Alevilerin Değişimi ve Dönüşümü İSMAİL PEHLİVAN

Alevi toplumu, tarih boyunca kültürel, sosyal siyasal ve ekonomik nedenlerle devletin ve merkezi iktidarların sunduğu hizmetler ve olanaklardan büyük ölçüde mahrum kaldılar. İnançlarını ve kimliklerini koruyabilmek adına kapalı bir cemaat yaşamını tercih etmişlerdir. Yüzyıllardır kendi kabuğuna çekilmek zorunda bırakılan toplumsal yapı hem ekonomik hem de siyasi karar alma mekanizmalarının uzağında tutulmuştur. Aleviler, Anadolu’nun önemli bir nüfusuna sahip olmalarına rağmen, kendilerine öteki olarak yaklaşan ve “Rafızi” (sapkın) olarak gören Sünni inanca mensup siyasal kadrolar tarafından idare edilmişlerdir.

İçe kapanmak zorunda bırakılan Alevi toplumunun birlikteliğini sağlayan en önemli kaynaklarından biri kırsallık olgusunun yüzyıllara yayılan ağırlığıdır. Kırsal yaşam tarzı, geleneksel inanç pratiklerinin korunmasını sağlasa da, beraberinde ekonomik ve siyasal kayıpları getirmiştir. Aleviler kırsallık çemberini kırarak büyük kentlere ve karar alıcı mekanizmalara uyumu bazı sıkıntılara rağmen üstesinden gelmek için mücadeleci bir hat izlemiştir.

***

1950’ler ve 1960’lardan itibaren başlayan kırdan kente göç dalgası, Alevi toplumu için sadece bir yer değiştirme olgusundan ziyade; toplumsal yapının, inanç pratiklerinin ve siyasi duruşunun köklü bir dönüşümünün de başlangıcı oldu. Türkiye’deki büyük kentlere ve Avrupa’daki sanayi merkezlerine yönelen bu göç, beraberinde şu temel değişiklikleri getirdi:

  • Tarıma ve ev ekonomisine dayalı kırsal yapının çözülmesi, kent yaşamında ekonomik birikim sağlama olanağını beraberinde getirdi.
  • Daha önce görülmemiş bir düzeyde farklı inanç ve kültür topluluklarıyla karşılaşma ve her alanda alışverişte bulunma deneyimi yaşandı.
  • Kentlerin sunduğu eğitim olanaklarından azami düzeyde yararlanma çabası, eğitim düzeyinde önemli bir yükselmeye yol açtı; aydın ve profesyonel kesim büyüdü.
  • Köy ve yöre dernekleri, Alevi ulularının adları kullanılarak kurulan dernekler gibi sivil toplum örgütlenmeleri ve Türkiye Birlik Partisi, Barış Partisi gibi siyasal oluşumlarla birlikte siyasete yönelik çalışmaların içinde yer aldı.
  • Kitap yayınlama, basın yayın organları kurma ve ulusal basında Alevi yazarlarının yazı dizileri gibi kültürel alanda da kendi seslerini duyurma çabaları hız kazandı.

Bu durum, daha önce konuşulması bile olanaksız birçok tabunun gündeme gelmesine ve kamuoyu önünde tartışılabilir duruma geldi. Ancak bu dinamik süreç, bazı yeni sorunları da beraberinde getirdi.

***

Alevilerin kentleşme ve eğitim olanaklarından yararlanma süreci, toplumsal katmanda iktisatçı, mühendis, avukat, doktor, gazeteci gibi mesleklere mensup kişilerin artmasına neden oldu. İnançlarından kaynaklanan kimlikleri ise, doğal olarak siyasal yönelimlerinde etkili olsa da önemli ölçüde siyasi partiler tarafından tırpanlamalarına neden oldu. Ağırlıklı olarak sol ve sosyal demokrat partilere yönelik tercihleri nedeniyle sağcı partilerin ötekileştirici propagandalarına maruz kaldılar. Özellikle 1960’lardan itibaren Türkiye’deki sağ-sol kutuplaşması nedeniyle Alevilerin büyük ölçüde sol hareketlerle özdeşleşmesi, bu durumun en belirgin yansımasıdır.

Alevilerin siyasal alandaki kurumsallaşma çabaları, Türkiye Birlik Partisi ve daha sonraki Barış Partisi deneyimleriyle sınırlı kalmıştır. Ne yazık ki, bu siyasal oluşumlar Alevi toplumu nezdinde büyük bir güven erozyonu yaratmıştır. Bugün Alevi oylarındaki dağınıklığın temelinde bu güvensizlik önemli bir rol oynamıştır.

***

1990’lardan itibaren Alevi toplumunun inancına ve kurumlarına sarılmasıyla birlikte Cemevleri’nin inşası hız kazandı. Cemevleri, Aleviliğin temel ibadetlerinin yapıldığı kutsal mekanlardır. Kentleşen ve modernleşen Alevi çehresinin en belirgin göstergeleri haline gelen Cemevleri’nin inşa edilmesiyle İstanbul başta olmak üzere büyük kentlerde yaygınlaşmıştır. İstanbul’daki Şahkulu Sultan, Erikli (Eryek) Baba, Karaca Ahmet gibi Alevi inanç merkezleri, inanç hizmetlerinin, cenaze işlerinin ve kültürel faaliyetlerin yürütüldüğü öncü kurumlar olmuştur.

Günümüzde Cemevleri’nin en büyük sorunlarından biri, nitelikli insan gücü eksikliğidir. Dinsel ve kültürel hizmetlerde görev alacak Anadolu Alevi Ocak Dedeleri, saz/semah hocaları ve diğer hizmet sahiplerini bulmak ve yetiştirmek konusunda büyük sıkıntılar yaşanmaktadır.

Bu sıkıntılardan biri de Alevilerin içine sızan Sünni misyonerlerin, ilahiyatçı, selefi akademisyenlerin yaptığı tahribatlardır. Bu sinsi sızmalara karşı mücadele ederek topluma geleneksel doğru bilgiyi vermek her Alevi akademisyenin, yazarın, aydının görevi olmalıdır.

***

Cemevleri’nin statüsü, Türkiye’de uzun yıllardır süregelen bir çözümsüzlük alanıdır. Fiilen ibadethane olarak işlev görmelerine rağmen, yasalar Cami ve ülkemizdeki azınlık toplulukların ibadethaneleri dışında “Cemevi” adıyla bir ibadethaneyi tanımamakta, bu nedenle bu yapılar Cemevi dernekleri veya vakıflar bünyesinde faaliyetlerini sürdürmektedirler. Devlet adamlarının ve Aleviliğe mesafeli duran siyasi iktidarların temsilcilerinin bu mekanların açılışlarına katılması, devletin bu konudaki çelişkili tavrını açıkça ortaya koymaktadır.

Cemevleri sorunu, aslında Alevilik inancının temel bir inkarına karşı verilen bir mücadeledir. Günümüz Cemevleri, Alevilerin yüzyıllardır gizlilik içinde evlerinin uygun odalarında veya “Cem damı” denilen yerlerde sürdürdüğü ibadetlerinin kent ortamında var olma halidir. Alevileri “rafızi”, “mülhid” ve “mum söndü” gibi iftiralarla küçümseyen, dışlayan zihniyet, bu gelişmelerden büyük rahatsızlık duymaktadır. Bu çevreler, “Tarihte böyle bir ibadethane var mıydı?” gibi sorularla, Cemevlerini yok sayma çabasına giriştiklerini biliyoruz. Cemevi, halkın gönlündeki kutsal yerini almıştır ve statüsü, Diyanet veya devletin Türk İslam Sentezci siyasi temsilcileri tarafından belirlenemez veya tanımlanamaz.

***

Cemevleri, tarihsel olarak inanç hizmetlerinin görüldüğü yerler olmakla birlikte, kentleşmeyle kültürel hizmetlerin de verildiği çok boyutlu merkezlere dönüşmüştür. Bu mekanlarda gerçek amaç inanç hizmetleridir ve diğer faaliyetler bu amaca aykırı değildir. Ne yazık ki, Cemevleri’nin imajını zedelemeye yönelik yoğun faaliyetler gözlemlemekteyiz. Bu imajın zedelenmesine yol açan unsurları, siyasi kadrolar, çeşitli ideolojik örgütler, hemşehrilik gurupları ve yazılı/görsel medyadaki kimi çevreler olarak özetleyebiliriz.

  • Özellikle seçim zamanlarında siyasiler tarafından Cemevleri yöneticileriyle kurulan ilişkiler ve bazı yöneticilerin buraları siyasete atlama aracı olarak görmesi, kurumların kuruluş amacı dışında kullanılmasına yol açarak imajı zedelemektedir.
  • Anadolu Aleviliği, yüzyıllara dayanan kadim bir inanç yapılanmasıdır ve modern ideolojilerle zorlama bir bağ kurulması, Aleviliğe yapılmış en büyük kötülüktür. Bilim insanları, yazarlar ve aydınlar, Cemevleri’ne ideolojik tercihlerini bir yana bırakarak dürüst ve objektif bir tavırla, sosyolojik bir perspektiften yaklaşmak durumundadırlar. Alevilik, birilerinin istediği gibi kullanacağı bir araç olmaktan çıkarılmalıdır.
  • Dernek, vakıf ve Cemevleri’nde belli bir ilin, bölgenin veya çevrenin gruplaşması, diğer üyelerin dışlanmışlık hissiyatına neden olmaktadır. Bu gettocu anlayış Cemevleri’nin itibarının zedelenmesine yol açmaktadır.
  • Bugünkü siyasi iktidara yandaşlık yapan medya, Alevilik konularına bilinçli olarak yanlış bilgilerle yaklaşmaktadır. Diğer medya organlarının ilgisiyse tiraj/izleyici kaygısına dayanmaktadır. Olaylı yıllar ve olumsuz durumlar dışında Cemevleri’yle ilgili haberlere nadiren yer verilmesi kabul edilecek bir durum değildir. Türkiye kamuoyunun yol açtığı duyarsızlıktan kaynaklı devletin ve siyasi iktidarların neden olduğu ve öteki olarak dışlanmasının yarattığı tahribat onarılması güç bir hal almaya yüz tuttu. Alevileri Sünnileştirme çabası içinde olan devlet kurumları, kadim bir inanç geleneğine sahip olan ve nüfusu 20 milyondan az olmayan Alevilere karşı üç maymunu (kör-sağır- dilsiz) oynaması büyük bir hak ihlalidir.

***

Cemler Alevilerin en kutsal ibadetleri, Cemevleri de bu ibadetlerin yapıldığı en kutsal mekanlardır. Bu mekanların, batıni Alevi öğretisinin ilke ve kurallarına uygun hizmet vermesini sağlamak hayati bir öneme sahiptir.

Devletin görevi, Alevilerin en temel insan hakkı olan inancını ve kültürünü özgürce yaşaması ve buna ilişkin mekanları kurma hakkını sağlamakta yardımcı olmaktır. Bu, ertelemeyecek bir zorunluluktur. Diyanet ile Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi devlet kurumlarının yanlış yönlendirmeleriyle bu hizmetleri geciktirmek, sorunu çözmez, daha da derinleştirir. Aynı zamanda, Cemevleri’nde görev alacak insanların nitelikli ve bilgili kişilerden oluşması, dernek/vakıf yöneticilerinin de toplumun yararını kendi amaçlarının önünde tutması ihmal edilmeyecek bir görevdir.

Unutmamalıdır ki, Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi, “Dili, dini, ırkı, rengi ne olursa olsun iyiler iyidir.”  Bu insanı merkeze alan felsefe çerçevesinde, Alevilerin de herkes gibi en temel insan hakkı olan inanç özgürlüğüne saygı duyulması gerekmektedir. Bunun için toplumsal duyarlılığın empatiye dönüştürülmesi beklenen bir adımdır.

 

Aydın’da Alevi katliamlarına karşı güçlü ses yükseldi!

Aydın’da, Alevi katliamlarına karşı bir araya gelen vatandaşlar, inanç özgürlüğü ve eşit yurttaşlık taleplerini dile getirdi. Alevi toplumunun yaşadığı mağduriyetlere dikkat çekmek amacıyla düzenlenen basın açıklamasında, katılımcılar, ayrımcılığa karşı duracaklarını vurguladı.

Etkinlikte konuşan Alevi dernekleri temsilcileri, toplumsal barışın sağlanabilmesi için tüm inançların eşit şekilde kabul edilmesi gerektiğini ifade etti. Açıklamada, Alevi vatandaşların geçmişte maruz kaldığı şiddet olaylarının unutulmaması gerektiği ve bu tür saldırılara karşı birlikte mücadele edilmesi gerektiği vurgulandı.

Basın açıklamasında, Alevi katliamlarının sadece Alevi toplumu için değil, tüm toplum için bir tehdit oluşturduğunun altı çizildi. Katılımcılar, herkesin inancını özgürce yaşayabilmesi için gerekli adımların atılmasını talep etti.

Bu etkinlik, Aydın’da yaşayan Alevilerin sesini duyurmak ve inançlarını korumak adına önemli bir adım olarak değerlendirildi. Alevi toplumunun, eşit yurttaşlık hakları için mücadele etmeye devam edeceği mesajı verildi.

Yaratıcı bir sanat ve mücadele insanı: NECATİ ŞAHİN KEMAL YALÇIN

Fakir Baykurt ile konuşmalarımızda Necati Şahin’in adı sık sık geçerdi. “Necati, yapılmayan işleri yapıyor ve başarıyor. Köy enstitüleri geleneğinin bulup hayata kazandırdığı başarılı gençlerden biri! Necati, Köln Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nin bitirme tezini Köy enstitüleri üzerine yaptı. Benimle konuştu. Bu konuda Almanya’da bir ilke imza attı!” demişti.

Fakir Baykurt Necati Şahin hakkındaki bu görüşlerini “Unutulmaz Köy Enstitüleri” kitabının önsözünde (s.11) yazmıştı.

Fakir Baykurt 1999 yılında vefat ettiğinde Necati Şahin’in yarattığı “Bin Yılın Türküsü”nü görememişti. Fakat görmüş gibi değerlendirmeler yapmıştı.

Fakir Baykurt’un, Necati Şahin hakkındaki tahminleri ve değerlendirmeleri doğru çıktı. Necati Şahin, hiçbir şeyini hazır bulmadı. Yüzdüğü denizleri kendi emeğiyle, yetenekleriyle doldurdu. Uçtuğu kanatlarını kendi yarattı!

Sivas ili, İmranlı ilçesi, Cogi Köyü’nde 1955 yılında doğdu. Köyde başladığı ilkokulu ve ortaokulu Bursa’da tamamladı. Ardından yatılı olarak Çanakkale Öğretmen Okulunu girdi. Okul tatillerinde Bursa’da çıraklık, Çukurova’da tarım işçiliği yaptı.

1974 yılında Almanya’ya geldi ve 1994 yılına kadar Almanya Kuzey Ren Vestflaya-NRW Eyalet Kültür bakanlığı bünyesinde, Almanya’da çeşitli okul kademlerinde öğretmenlik yaptı. Yanı sıra Köln Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Pedagoji Bölümü’nde okudu ve bu okulu 1982’de bitirdi.

Necati Şahin, hayatı sadece anlamaya çalışmadı, aynı zamanda anladığı hayatı değiştirmek için örgütlü mücadele verdi.

Köln Öğretmenler Derneği Başkanlığı’na seçildi.

“Arkadaş” adlı Türkçe -Almanca eğitim dergisi çıkardı.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 1981-1985 döneminde 12 Eylül cuntası zulmünden, işkencehanelerinden kurtulan onlarca aydına, sanatçıya, bilim insanına ev sahipliği yaptı. Onların dramına ve ülkesinin çilesine yakından tanıklık etti.

Aziz Nesin’inin 1980 sonrası cuntaya karşı başlattığı Türkiye Aydın Hareketinin Avrupa ayağını koordine etti.

Necati Şahin, hiçbir zaman slogancı, etiketçi, çıkarcı, taklitçi olmadı. Yıkılan duvarların altında da kalmadı! Hiçbir zaman kendini tekrarlamadı, her seferinde kendini yeniledi.
Sanatı, edebiyatı, tiyatroyu estetikten ödün vermeden bir mücadele aracı olarak kullandı.
1985 yılında Köln Arkadaş-Tiyatrosu’nu kurdu. Tiyatronun kuruluşundan itibaren 25 yıl Genel Sanat Yönetmenliğini, oyunculuğunu, rejisörlüğünü, oyun yazarlığını yaptı.

Fuzuli, Nizami, Nesin, Taner, Mungan, Brecht, Goethe, Nazım, Neruda, Kafka, Lorca gibi değerlerin eserlerini Türkçe-Almanca olarak sahneye taşıdı. Özellikle “Hilfe die Menschen Kommen” “İmdat İnsanlar Geliyor!” çevre konulu eseri Avrupa’da binlerce kez sergilendi.
Birçok eser ile Avrupa’nın birçok yerinde, Sovyetler Birliği, Avustralya, Azerbaycan gibi ülkelerde turnelere gitti. Ayrıca göçmen kadınlardan oluşan Putzfrauen Kabarett- Temizlikçi Kadınlar Kabaresi’ni kurarak kadın sorunlarını sahneye taşıdı.

Ağırlıklı olarak Anadolu kültürü, çocuk ve kadın konularına odaklandı.

1990 yıllarında başlayan Alevi hareketini belirleyen isimlerden oldu. Su ve Yol Televizyonlarının ilk ekran yüzü ve Genel Yayın Yönetmeni olarak çalıştı.

Necati Şahin tiyatrodan müzikallere, tiyatro sahnesinden büyük arenaların sahne ve sahalarına geçti.

Köy Enstitüsü geleneğinin sürdüğü öğretmen okullarında okulun tüm öğrencileri nisan ayından başlayarak 19 mayıs gösterilerine kadar her sabah topluca okulun spor sahasında halay çeker, zeybek, horon oyunları oynardı. 1000 öğrencinin parmak şakırtıları dağlarda yankılanır, 1000 efe ayağını yere vurunca yerler sarsılırdı!

Necati işte bu çizgiyi, bu eğitim deneyini Almanya’da, Avrupa’da yeni bir içerikle hayata geçirmeyi denedi ve başarılı oldu.

Estetikte ele alınan konu zaman ve mekâna bağlıdır. Sevgi, dostluk, hasret, vefa duygusu insan var olduğundan beri vardı. Ama bu konular zamana ve mekâna bağlı olarak farklı farklı işlendi. Öz ile biçimin, içerik ile ifade şeklinin uyumu bir sanat eserinin gücünü, estetik albenisini artıran temel özelliklerdir.

Necati Şahin, yaşadığı çağın ve ülkenin can alıcı, insanı insanlaştıran, ülkeleri mutlu eden konuları ele aldı, tiyatronun, sahnenin gücüyle yeniden insanlara sundu.

Anadolu Hümanizması üzerine kurguladığı sanat anlayışıyla yerelden evrensele, özelden genele ulaşmaya çalıştı. Anadolu Hümanizmasının, Alevi inancının felsefi temellerini, dünden bugünlere akıp gelişini tiyatroya, müzikallere, senfonilere uyarladı.

Ayrıca toplumsal uyum, barış kültürü, bir arada yaşama ve yaratma, özgürlükler, insan hakları, eleştiri kültürü, kültürel kimlikler, halk ozanları, Anadolu medeniyetlerinin kültür mirası, göç kültürü, Avrupa kültür dünyası ile Anadolu kültür dünyasının etkileşimleri, farklılıkların birliği, sağlıklı çevre bilinci konularını sahnede ve sahada başarılı bir şekilde gözler önüne serdi.

Alevi Tarihi ve Dramını anlatan, “Bin Yılın Türküsü”nü Köln Arena 2000’de gerçekleştirdi. Bu projede 1246 Bağlamacı 674 semah dönen Canı aynı anda sahneye çıkartarak bir ilke imza attı. Guennus Dünya Rekorlar Kitabına girdi…

Dünya Kadın Hareketinin Destanı’nı olan “Kadının Türküsü”nü 25 dilde ve bin kadın ile Oberhausen Arena’da 2006’da sahneye koydu.

Dünya Katliamlar Tarihi ve Ağıtları’nı anlatan birçok ülke ve dilden gelen sanatçılar ile “Ağıttan Umuda” projesini Köln Arena 2008’de hayata geçirdi.

Anadolu Hümanizması ile Fransa Rönesans Hareketi Yoldaşlığını işleyen “Aşk Ola”yı Strasburg Arena’da 2010’da sanat sahnesine koydu.

İstanbul’da Binbir Çiçek Kadın Korosunu kurdu. Bin Kadını evden mutfaktan çıkararak sahneye çıkardı. Sosyal yaşama kattı. 2014 -2018 arası gireni çıkanı ile Üçbin Kadın’a Mezoptamya’dan Makedonya’ya Barış Türküleri söyletti.

28 Eylül 2019 tarihinde Köln Arena’da “Yol bir, Sürek Binbir- Barış Senfonisi”nin metin yazarı, senaristi, genel sanat yönetmeni oldu. Bu alanda ulaşılması zor olan sanat zirvesine ulaştı.

Kolay mıdır adı sanı bellisiz, haritalarda yeri belli olmayan Cogi Köyü’nde doğan bir yoksul köy çocuğunun Köln Arena’da Barış Senfonisi’nin Genel Yönetmeni olması?

Nacati Şahin’in sanat ve mücadele hayatında her son yeni bir başlangıçtır.

Necati Şahin Marmara Depremi’nde Alevlerin kurduğu ve bin depremzedeyi bir yıl boyunca aş ve sosyal hizmet vererek barındıran “Umut Çadırkenti”nin, ayrıca Dersim’de engelliler için yapılan “Umudun Türküsü Engelliler Projesi”nin de fikir ve isim babası, aynı zamanda hizmetkârıydı.

Necati Şahin kendi rekorlarını, yeni çalışmalarıyla yenileyen ve aşan bir sanatçı olarak “Yol bir, Sürek Binbir- Barış Senfonisi”den sonra “Ege’nin Türküsü / Ballad of Aegean” adlı Türkiye ile Yunanhistan’ı kucaklayan büyük bir barış ve sanat projesine 2023 yılında başladı.

Bu projede 1000 bağlama, 300 buziki, 100 kemençe, 100 erbane, 200 dansçı, 200 kişilik koro, 50 kişilik senfoni orkestrası yer alacaktı. Toplam 2000 kadar sanatçı gemilerle İzmir üzerinden Atina’ya gidecek, 3000 yıllık Antik Panathianiko’da Olimpiyat Statyumu’nda Homesrosça, Yunusça Ege’nin Türkülerini canlandıracak; barışın, dostluğun, kardeşliğin, komşuluğun sesini dalgalandıracaktı. Daha sonra Yunanistan’dan gelecek sanatçılarla birlikte Ege’nin Türküleri Efes Antik Tiyatro’da seslenecek, canlanacak dalga dalga Anadolu’ya, dünyaya yayılacaktı.

Bu büyük projede Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan toplam iki milyon yüz bin kadar Müslüman ve Ostodoks insanı kapsayan zorunlu nüfus mübadelesi de yer alacaktı.

Necati Şahin bu büyük barış projesini, bu büyük hayalini henüz gerçekleştiremedi, ama gerçekleştirmek için çalışmaya devam ediyor. Ben de bu büyük projenin içinde yer almış olmaktan çok mutluyum.

Ve tabii ki Suriye Alevi Soykırımı ’na karşı cağrısı, direnşi, ağıdı… Ağıdı umuda çevirme çabası, çığlığı çok saygındır. Suriye Alevi Soykırımı’ını bir avuç arkadaşı ile Dünyaya duyurmak için olağanüstü mücadelsinin yakın şahidiyim, parçasıyım. Necati Şahin’in dostu olmaktan bir kez daha onur duydum.

Necati Şahin olumsuzlukları olumluya, umutsuzlukları umuda çeviren, kayaların bağrında kök salan, kayalara meydan okuyup hayatı yaratan çam ağaçları gibidir.

Teşekkürler sana Necati Kardeşim!

Senin başarıların hepimizin mutluluk kaynağıdır. Kalemine, aklına, fikrine, vicdanına sağlık!

Başarılarınla sen çok yaşa!

Bochum, 30 Kasım 2025

Akit Gazetesi’ne Sert Yanıt: “Bu Alevi Düşmanlığının Açık Göstergesi”

Alevi Dayanışma Ağı (ADA), Akit Gazetesi’nin “Ekrem’in FETÖ’sü ‘Kırkcan’lar” başlığıyla yayımladığı habere sert bir tepki gösterdi. ADA, söz konusu yayınla Alevilerin açıkça hedef gösterildiğini, haberin nefret suçu, yalan ve iftira içerdiğini belirtti. Akit’in, Ekrem İmamoğlu’nun Alevilerden oluşan bir örgüt kurduğu ve bu yapının liderinin CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik olduğu yönündeki iddialarının bir karalama kampanyası olduğunu vurguladı.

ADA, Akit’in kullandığı dilin yalnızca gazetecilik suçu değil, aynı zamanda Alevi toplumuna yönelik açık bir nefret propagandası olduğunu ifade etti. Mezhep kimliği üzerinden yapılan bu tür yayınların, toplumda düşmanlık üretmeyi amaçladığına dikkat çekildi. Ayrıca, Akit Gazetesi’nin geçmişindeki Sivas Madımak Katliamı’na dair meşrulaştırıcı yayınlarına atıfta bulunarak, mevcut haberin de geçmişte yaşanan katliamların ideolojik zeminini yeniden ürettiği belirtildi.

Akit’in haberinde, Ekrem İmamoğlu’nun Özgür Çelik’i CHP İstanbul İl Başkanlığı’na getirdiği ve Alevilerden oluşan “Kırkcan Grubu” adlı bir örgüt kurduğu iddiaları, ADA tarafından mezhep kimliği üzerinden Alevileri hedef göstermek olarak değerlendirildi. Bu tür ifadelerin, sadece basın etiğine değil, Türk Ceza Kanunu’nun nefret ve ayrımcılıkla ilgili maddelerine de aykırı olduğu vurgulandı.

ADA, Alevilerin bu ülkenin asli yurttaşları olduğunu belirterek, kimliklerinin suç, inançlarının ise tehdit olmadığını ifade etti. Alevi varoluşunun asla hedef gösterilemeyeceğinin altını çizen ADA, Ekrem İmamoğlu’na yönelik siyasi saldırıların iktidar destekli nefret siyasetinin bir parçası olduğunu değerlendirdi.

Son olarak, yetkililere çağrıda bulunarak, Akit Gazetesi’nin Alevilere yönelik sistematik hedef göstermelerine karşı derhal soruşturma başlatılmasını talep etti. ADA, her türlü nefret siyasetinin karşısında durma kararlılığını vurgulayarak, demokrasi, laiklik ve eşit yurttaşlık mücadelesini büyütmeye devam edeceğini duyurdu.