Ana Sayfa Blog Sayfa 597

Yeşil Sol Parti İstanbul Adayı Çiçek Otlu: Sivas Katliamı sonrası devrimcilikle tanıştım

Yeşil Sol Parti İstanbul adaylarından biri de Çiçek Otlu, Sivas Katliamı’nda yakınlarını kaybeden Otlu, Sivas Katliamı ile birlikte devrimcilikle tanıştı

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (Yeşil Sol Parti) seçim çalışmalarına hız kesmeden devam ediyor. İstanbul’un 3’üncü bölgesinden aday gösterilen Sosyalist Kadın Meclisi (SKM) Sözcüsü Çiçek Otlu, seçimler ve hedeflerine dair MA’dan Esra Solin Dal’a konuştu.

Otlu kimdir?

1973 yılında Sivas’ta Alevi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Otlu, Pir Sultan Abdal’ın direnişçi geleneğiyle büyüdü. Sistemle ilk çelişkisi Alevi kimliğini gizlemek zorunda kalmasıyla başlayan Otlu, Sivas Katliamı esnasında birçok yakınını yitirdi. 2 Temmuz 1993 yılındaki Sivas Katliamı ile birlikte mücadeleyle tanışan Otlu, “Alevi toplumu sürekli katliamdan geçirildiği için kimliğimizi saklamamız tembih edilerek büyütüldük. Sivas Katliamı’nda birçok akrabamın evi Alevi oldukları için tarandı ve yakıldı. Birçok akrabamı ve köylümü bu katliamda kaybettim. Sivas Katliamı ile birlikte devrimcilikle tanıştım” dedi.

3 Aralık 1994 tarihinde Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının kendisi için bir dönüm noktası olduğunu belirten Otlu, “Evlerde devrimcilere yapılan katliamlar ve Kurdistan’da büyüyen serhildan yüzümü direk devrimci ve sosyalistlere yönetti. İlk çalışmam Atılım gazetesi ile basın alanında oldu. Daha sonra Özgür Gençlik saflarından örgütlenerek, öğrencilerin demokratik taleplerini dile getirmek için mücadele ettim” ifadelerini kullandı.

6 kez tutuklandı

Gençlik çalışmalarında yer aldığı esnada katıldığı 1 Mayıs ve 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinliklerinde birçok kez gözaltına alınan Otlu, ilk kez 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi’nin Beytepe Kampüsü eyleminde gözaltına alındı. “Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP) üyesi olmak” iddiasıyla tutuklanan Otlu, 10 yıl cezaevinde tutuklu kaldı. “İlk cezaevi deneyimim Ulucanlar Cezaevi oldu” diyen Otlu, 1999 yılında Sakarya Cezaevi’ne, yaşanan Marmara Depremi’nden dolayı da Gebze Kadın Kapalı Cezaevi’ne sürgün edildiğini aktardı.

Gebze Cezaevi’ne yaşanan direnişe ve katliama tanıklık eden Otlu, yaşamını “2004 yılında tahliye edildikten kısa bir süre sonra 2006 yılında yeniden tutuklandım. Yine 2012 yılında yasaklı İstanbul Kazlıçeşme Newrozu’na katıldığım için gözaltına alınıp, tutuklandım. 2013 yılında Taksim Gezi Parkı direnişine katıldığım için tutuklandım. En son 2017 yılında ESP Genel Başkanı iken tutuklandım ve iki buçuk yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 6 kez cezaevinde tutuklu kaldım, 15 kez de gözaltına alındım. Hayatım kesintisiz bir mücadele ile geçti diyebilirim” diyerek özetledi.

Sokak mücadelesi Meclis’e

Özgürlük ve eşitlik isteyen herkesin mücadele etmesi gerektiğinin altını çizen Otlu, kadının adının ve varlığının tartışıldığı bir ortamda seçime girdiklerine dikkat çekti. Otlu, Yeşil Sol Parti’den neden aday olduğunu ise şöyle anlattı: “AKP-MHP faşist rejimini yenmek, işçi sınıfı başta olmak üzere Kürt halkının onurlu barış talebini dile getirmek, kadın özgürlük mücadelesinin başta İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa olmak üzere elinden alınmış tüm kazanımlarını savunmak için Yeşil Sol Parti çatısı altında görev üstlendik. Seçim boyunca ve seçimden sonra bizi aileye hapseden, erkeğin kölesi gibi gören erkek egemen rejime karşı mücadelenin yanında yer alacağız. Ekoloji mücadelesi yürütenlerin taleplerini dile getireceğiz. Alevi kültüründen gelmiş biri olarak demokratik Alevi hareketinin tüm taleplerini dile getireceğiz. Sokak mücadelesini Meclis’le buluşturacağız.”

Tecrit..

Cezaevlerinde yaşanılanlara da değinen Otlu, “Bu topraklarda büyük bir tecrit yaşanıyor. İmralı’da bir tecrit yaşanıyor ve özellikle 1999 yılından beri Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerinden başlatılmış bir tecrit var. Çok uzun bir süredir kendisinden haber alınamıyor. İmralı’da ağırlaştırılmış tecrit sistemi bütün cezaevlerinde yaşanıyor. Yine Kürt özgürlük hareketinin kendi talepleri var. Tabi bunu sadece Meclis’te yerine getirmek yetmez, halklarla, ezilenlerle yan yana gelerek yapmamız lazım. Birlikte kazanacağımıza inanıyorum” diye belirtti.

İSTANBUL

#Yeşil #Sol #Parti #İstanbul #Adayı #Çiçek #Otlu #Sivas #Katliamı #sonrası #devrimcilikle #tanıştım

İHD sandık güvenliği için YSK’ye başvuru yapacak

İHD, sandık güvenliği ve seçimlerin sağlıklı yürütülmesi, olası hak ihlalerin önüne geçmek için YSK’ye başvuracak

Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) verilerine göre, 14 Mayıs’taki seçilerde yurt içinde kurulacak toplam 191 bin 884 sandıkta, 60 milyon 904 bin 499 seçmen oy kullanacak. Seçime 25 gün kalırken, insan hakları savunucuları ve sivil inisiyatifler de sandık ve seçim güvenliği çalışmalarını hızlandırdı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, sandık güvenliğine dair konuştu.

Halkın doğru bilgi erişimi engelleniyor

2011 yılından bu yana her seçim döneminde Yüksek Seçim Kurulu’na yaptıkları bağımsız izleme ve gözlemci taleplerinin ret edildiğini belirten Yoleri, bu yılda başvurularının olacağını söyledi. Türkiye’de seçim güvenliğinin her boyutuyla ihlal edildiğini ifade eden Yoleri, “Şöyle düşünebilirsiniz, son dönemde özellikle sosyal medyanın kısıtlanması konusunda hem yasal mevzuat hem de idari pratik açısından çok sıkıntılı bir süreç yaşıyoruz. Halkın doğru bilgiye erişiminin engellendiği kritik dönemlerde insanlar hakkında soruşturmalar açılıyor, tutuklamalar yaşanıyor. Dolayısıyla hem sosyal medya kullanımı hem de doğru bilgiye ulaşım konusunda getirilen engellemelerle bu kendisini hissettiriyor” dedi.

‘Hak ihlallerini raporlaştıracağız’

İHD olarak gerçekleştirecekleri çalışmalara dikkat çeken Yoleri, “Bağımsız Seçim İzleme Platformu var aynı zamanda bu platformda yer alıyoruz. Sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek oluşturduğu bir platform. Bu platformda herhangi bir siyasi partinin görevlisi olmayan üye ve aktivistlerin görev almasını istiyoruz. Çünkü tamamen bağımsız bir izleme yapmak istiyoruz. Görevli arkadaşlarımız görevli oldukları bölgelerdeki hak ihlallerini tespit edip, hak ihlallerini belirlediğimiz dijital sisteme yükleyerek merkeze gönderecekler ve bizde bu hak ihlallerini raporlayacağız” dedi. Geçmiş seçim HDP’ye karşı hak ihlallerine değinen Yoleri, “HDP İstanbul’da araç bile gezdiremedi, araç gezdirmesine bile imkan olmadı. Yani bırakın bir seçim ofisi açmayı ya da orada eşit bir seçim çalışmasına erişmeyi orada bir seçim aracını bile dolaştıramadı. Silahlı ve fiziki saldırıları önlemesi gereken devletin bunu engellemediğini ve faillerin ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaştığını görüyoruz. Tüm bu süreçleri takip edip, raporlarla durumu yetkililerin dikkatine sunacağız.”

 Oy kullanma esnasında yaşanacak hukuksuzluklar

Yoleri, itirazlar sona erip kesin sonuçlar açıklanıncaya kadar ki sürece dair, “Oy kullanıldığında bazı imza bölümleri var, imzanın kayması oy kullananlarla kullanmayanların karışması ya da imza attırılmasının unutulması gibi bazı durumlar ortaya çıkabiliyor. Engellilerle, yaşlılarla ilgili oy kabinine girdiklerinde yalnız olmaları meselesinde bazı tartışmalar yaşanabiliyor. Sandık bölgesinde kimlerin bulunabileceği meselesinde oradaki işleyişin sağlıklı olup olmadığını takip etmek bakımından bulunması gereken bazı itirazlar söz konusu olabiliyor. Ya da o listede ismi yazmayan kişilerin oy kullanması gibi bazı durumlar kullanılıyor. Geçen seçim döneminde yine hatırlarsanız ıslak imza olmayan raporların, mühürsüz tutanakların geçerli kılınması gibi kararlar söz konusu olabiliyor. Bunları seçim günü ilk andan başlayarak yani sandık kurulunun oluşturulduğu andan başlayarak izliyor ve ilgili itirazlarda bulunuyoruz. Burada sorunu anında çözmek durumundayız, anında çözülmediği taktirde tüm süreci yanlış işleyebiliriz” dedi.

‘Kuralların doğru uygulanması’

Seçimleri “irade” olarak tanımlayan Yoleri, bunun bir çeşit yetki devri olduğunu söyledi. Türkiye’de seçimlerin güvenli bir şekilde yapılmasını önemli olduğunun altını çizen Yoleri, şöyle devam etti: “Türkiye’de giderek otoriteleşen, demokrasiden uzaklaşan bir rejim var. Hak ve özgürlüklerin giderek daha fazla kısıtlandığı, dolayısıyla hak ve özgürlüklerin yok edilerek ya da yok sayılarak bir yönetme anlayışının yerleştirildiğini görüyoruz. Halkın büyük bir bölümünün özgürlük, demokrasi ve adalet istediği bir süreçteyiz. Halk bu seçim dönemini bir umut olarak görüyor. Yönetenlerin bu ülkeye, topluma biçtiği misyon maalesef toplumun genel beklentileriyle örtüşmüyor. Bu ülkeyi yönetenler baskıcı bir rejim amaçlıyor, halkın iradesinin doğru bir şekilde yansımasını istemiyorlar. Tüm bunlardan dolayı 14 Mayıs’ta uyanık olup aktif bir şekilde kuralların doğru uygulanması için elimizden geleni yapacağız.”

İSTANBUL

#İHD #sandık #güvenliği #için #YSKye #başvuru #yapacak

Yeşil Sol Parti Wan adayı Sayyiğit: Kapatılan kadın kurumları açılacak

KHK’li olduğu için mazbatası gasp edilen Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Yeşil Sol Parti’den Wan’da aday oldu. Kaçmaz, “Kaybedecek bir yüz yılımız daha yok” dedi

Serhat bölgesinin en büyük kenti olan Wan, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin (Yeşil Sol Parti) hedefi 8’de 8 milletvekili çıkararak bir ilki başarmak. 1 milyon 200 bin nüfusa sahip olan Wan’ın 704 bin seçmeni bulunuyor.

2019 yerel seçimlerinde yüzde 54 oy oranı ile Wan’ın Edremit Belediye Eşbaşkanı seçilen Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile görevinden ihraç edildiği gerekçesiyle mazbatası AKP’li adaya verilerek, gasp edildi. AKP tarafından mazbatası gasp edilen Sayyiğit, 14 Mayıs seçimlerinde Yeşil Sol Parti’nin 3’ünücü sıra adayı oldu.

Wan’ın Westan (Gevaş) ilçesinde doğan Sayyiğit, ilk, orta ve lise öğrenimimi Westan’da tamamladı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Coğrafya Bölümü mezunu olan Sayyiğit, aynı alanda yüksek lisans yaptı. 2008 yılında öğretmen olarak Wan’ın Çatak ilçesine atanan Sayyiğit, Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası (Eğitim Sen) ilçe temsilcisi olarak görev yaptı. 2014-2017 tarihleri arasında Eğitim Sen Wan Şube Eşbaşkanı olarak görev yapan Sayyiğit, 2017 yılında çıkarılan 686 sayılı KHK ile ihraç edildi. 2019 yılında yapılan yerel seçimlerde Edremit Belediye Eşbaşkanı olarak seçilen Sayyiğit, KHK’li olduğu gerekçesiyle mazbatası verilmedi.

Kaybececek bir yüzyılımız yok

Yeşil Sol Parti Wan milletvekili adayı Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, 14 Mayıs’ta gerçekleştirilecek seçimin yüz yıllık rejimi devirmek bakımından hem tarihi, hem de stratejik önem taşıdığını söyledi. Yüz yıldır bu topraklarda “öteki” muamelesi görüp, her türlü inkar, imha ve asimilasyon politikasına maruz bırakıldıklarını söyleyen Kaçmaz, bu politikalara karşı, kadın öncülüğünde hayata geçirilen muazzam bir mücadelenin açığa çıktığını söyledi. Bu mücadele geleneğinden aldıkları güçle hareket ettiklerini ifade eden Sayyiğit, “Kaybedecek bir yüz yılımız daha yok. Bu çerçevede genelde yüzyıllık rejimin, özelde de 21 yıllık AKP-MHP faşist iktidarını devirmek temel hedefimizdir. Demokratik Cumhuriyetin inşası için çıktığımız bu yolda başaran, kazanan bizler olacağız. Üçüncü yolun yaşamsallaştırılması için sağlam adımlarla mücadelemizi büyüteceğiz” dedi.

Halkın sesiyiz

Yeşil Sol Parti’nin geldiği mücadele geleneğine değinen Sayyiğit, “Her bir büro açılımız ve esnaf ziyaretimiz miting havasında geçmektedir. Bu coşkuya dayanarak Van‘da hedefimiz, partimizin 8 adayını da Meclis’e göndermektir. Bunun için çalışmalarımız açık alan ve kapalı alan olmak üzere, gece gündüz durmaksızın devam etmektedir” şeklinde konuştu.

Kurumlar açılacak

Kayyımlar tarafından gasp edilen başta kadın kurumları olmak üzere kapatılan tüm kurumları tekrar daha da güçlü şekilde aktifleştireceklerini ifade eden Sayyiğit, şöyle devam etti: “Kadına yönelik şiddettin her türlüsüne karşı örgütlülüğümüzü güçlendirip çok dilli ‘ALO şiddet’ hatları oluşturacağız. Şiddet gören kadınların başvuracağı mekanizmalarda ana dilinde hizmet sağlayacağız. Şiddete maruz kalan kadınlar için özgür yaşam alanları, ekolojik köyler oluşturacağız. Kadın kooperatiflerini tekrar güçlü bir şekilde hayata geçireceğiz. Özel savaş politikalarına karşı farkındalık çalışmaları yapacağız. Her türlü şiddet, dayatmaya ve irade gaspına karşı öz savunma politikaları geliştireceğiz. Yerel yönetimlerimiz ile birlikte kadın sağlık merkezleri açacağız. Mevcut savaş politikalarının neden olduğu başta kadın ve çocuk savaş mağdurları olmak üzere tüm mülteci ve göçmenlere sağlıklı, yaşanabilir alanlar oluşturacağız.”

WAN

#Yeşil #Sol #Parti #Wan #adayı #Sayyiğit #Kapatılan #kadın #kurumları #açılacak

Türeli memleketi Êlih’te defnedildi

Federe Kurdistan Bölgesi’nde uğradığı silahlı saldırı sonucu yaşamını yitiren Hüseyin Türeli, yüzlerce kişinin katılımı ile Memleketi Êlih’te defnedildi

Türkiye’deki davaları nedeniyle Federe Kurdistan Bölgesi’ne göç eden ve 17 Nisan’da Duhok kentinde bulunan Family Mall Alışveriş Merkezi’nde uğradığı silahlı saldırı sonucu katledilen Hüseyin Türeli doğdu topraklarda defnedildi. Türeli’nin cenazesi dün akşam saatlerinde Habur Sınır Kapısı’ndan alınırken, cenazenin içinde bulunduğu araç Cizîr yolunda 46 kilometrede polis tarafından durduruldu. Otopsi yapılmadığı gerekçesiyle cenaze Şirnex’e götürülürken, otopsinin ardından cenaze bugün aileye verildi.

Êlih kent merkezinde bulunan Asri Mezarlığı’na getirilen cenaze için mezarlığı ablukaya alan polis, aile bireyleri dışında mezarlığa kimsenin alınmayacağını bildirirken, sadece soy ismi Türel olan kişileri içeriye aldı. İçeriye aile bireyleri alınırken, dışarda ise yüzlerce kişi bekledi. Dini vecibeleri yerine getirilen Türel defnedilirken, dışarıda bekleyen kitle buradaki bekleyişini sürdürdü.

HABER MERKEZİ

#Türeli #memleketi #Êlihte #defnedildi

Hitler’in ‘yerli’ arabası

Türkiye’de 14 Mayıs’ta yapılacak seçimler siyasal bakımdan demokrasi mi diktatörlük mü sorusunun yanı sıra toptan halk dediğimiz sıradan yurttaşlar açısından bir başka sorunun da cevabı olacak: Soğan mı yoksa TOGG/İHA-SİHA-TCG mi?

Meriç Gök

Bugünlerde dayanılmaz boyutlara varan hayat pahalılığının altında tam anlamıyla ezilen yoksul milyonlara yirmi yılı aşkın bir süre yönettikleri devletin/ülkenin aslında ne kadar büyük ve güçlü olduğunu göstermek için yerli parça oranı Türkiye’de üretilen diğer arabalardan daha fazla olmayan bir arabayı büyük bir tantanayla “yerli ve milli arabamız” diye yutturmaya kalkan siyasi iktidar bize bir başka kişiliğin, Hitler’in arabasını hatırlatıyor ‒  tabii o dönemden günümüze kadar gelen büyük otoyolları ve Rügen adasındaki 20.000 kişilik devasa Prora oteli gibi çılgın projeleri ve devasa yapıları da göz ardı etmeden.

1950’li yıllardan itibaren şeklinden dolayı bizim uğur böceği dediğimiz böceğe benzetilerek Amerikalıların “Beetle”, Almanların ise “Kӓfer” (“Böcek”) dediği, bizde halk arasında “vos vos” veya “tosbağa” olarak adlandırılan arabanın kuruluş hikâyesi bugün de bize çok şey anlatıyor. Önce bu araba Nazilerin faşist ideolojisinde, yönetimlerinin ekonomik ve teknik bakımdan ne denli güçlü olduğunu, diğer ülkelerle aralarındaki farkın kapatıldığını gösteren önemli bir unsur olarak araçsallaştırılır. Hedefi ortaya koyan bir sloganları vardır: Tüm halka, herkese bir araba. Arabanın imal edileceği fabrikanın adı da, seri üretilecek araba modeline uygundur: Volkswagen (Halk arabası). Başlangıçta Nazilerin Almanlara vaat ettiği şey buydu. Ancak aynı dönemde kadınlara Kayzer Wilhelm döneminin ünlü üç “K”sından  (Kinder/Çocuk; Kirche/Kilise ve Küche/Mutfak) esinle formüle edilen bir yaşam tarzı dayatılırken sonunda bütün bir toplum hatta tüm bir dünya 1939’dan itibaren tek “K”lı ( Krieg/Savaş) bir hayata mahkûm edilecekti. Herkese bir Volkswagen denilerek inşa edilen fabrika ise savaş boyunca, halka tek bir araba bile üretmeyecek; fakat Hitler’in ordusuna (Wehrmacht) savaş malzemesi üretecekti.

“Kendi arabanı kullanmak istiyorsan haftada beş mark biriktirmelisin!” Nazilerin 3. Reich’ında 1930’ların sonuna kadar 300 000’den fazla tasarruf sahibi bu slogana uydu. Finansman modeli neredeyse inanılmaz bir şey vaat ediyordu: Adolf Hitler’in 1934’te “Volksgenosse”lerine (yurttaşlarına) duyurduğu herkesin satın alabileceği bir arabaydı “Volkswagen”. O dönemde Almanya, diğer Avrupa ülkeleriyle karşılaştırıldığında henüz arabasız bir ülke sayılırdı. 1930 yılında sadece 500.000 civarında kayıtlı motorlu araç vardı. Bu da Reich’ı, 1,5 milyondan fazla otomobilin yollarda dolaştığı Fransa ve İngiltere gibi komşularının çok gerisine düşürüyordu. ABD ile aradaki fark daha da çarpıcıdır: burada kitlesel motorizasyon 26 milyon taşıtla çoktan başlamıştı. Naziler, Almanya’nın da aynı şeyi yapmasını istiyordu. Adolf Hitler iktidara geldikten kısa bir süre sonra tutkulu ve iddialı hedefini açıkladı: Saatte 100 km azami hız, dört kişilik koltuk, satın alınması ucuz ve yakıt tasarruflu bir taşıt – “Volkswagen” böyle görünmeliydi.

Nasyonal Sosyalist otomobil seferberliği

Ve Almanlar kampanyada öngörüldüğü gibi tasarruf ederek her hafta bir araba sahibi olma umuduyla tasarruf kartına, tasarruf pullarını yapıştırdılar. Ancak bir sorun vardı: Ortada reklamı yapılan araba yoktu; dahası bu arabanın inşa edilebileceği fabrika bile yoktu. 26 Mayıs 1938’de Aşağı Saksonya’daki Fallersleben kasabası yakınlarında Volkswagen fabrikasının temeli atıldığında yüzbinlerce kişi çoktan bir tasarruf veya araba alım sözleşmesi imzalamıştı. Ancak o zamanlar “KdF arabası” denilen araba için para biriktirip müşteri kaydı yaptıranlar hayal ettikleri arabaya asla sahip olamadılar; çünkü Nazi yönetiminin başlattığı savaşla birlikte paraları da Hitler’in savaş harcamalarına gidecekti. Para yatıranlar, Volkswagen’a dava açtıklarında şirket var gücüyle bu istemlere direnecekti.

İlerleme, teknoloji, hız: Sürücü ehliyeti olmamasına rağmen Hitler otomobilin büyüsünü biliyor ve onu propaganda amacıyla kullanıyordu. Almanya genelinde bir istihdam yaratma önlemi olarak inşa edilen ve düşük motorizasyon seviyesi nedeniyle şüpheli olan otoyollarda olduğu gibi, burada da aynı şey geçerliydi: Propaganda etkisi, gerçek faydadan daha önemliydi. Çünkü buna arabanın yakında artık üst sınıfın ayrıcalığı olmayacağı, herkes için bir keyif olacağı şeklindeki belirsiz vaat eşlik ediyordu. Buna uygun olarak da kitlelerin motorize edilmesi büyük bir çabayla sahnelendi.

Bu araba projesi başlangıçta Nazilerin Alman Emek Cephesi’nin (DAF) bir yan kuruluşu olan Neşeyle (Neşe Sayesinde) Kuvvet  (KdF) örgütündeydi ve üretilmesi tasarlanan arabaya da bu örgütün adı verilmişti: Neşeyle Kuvvet Otomobili. Nazilerce kurulan ‘Neşeyle Kuvvet’ adlı bu kitle örgütü, Hitler döneminin siyasal diliyle ‘Alman yurttaşları’ anlamında kullanılan “Volksgenossen”in (“yurttaşlar”) boş zaman faaliyetlerini organize etmek, onları kontrol altında tutmak ve görünürde masum eğlencelerle rejime kazanmak için kurulmuştu. Tatil gezileri ve dağlarda yürüyüş gezileri, bowling turnuvaları ve dikiş kursları örgütün bu amaçla düzenlediği başlıca etkinliklerdi. Ve şimdi bu örgütün, KdF’nin yönlendirmesiyle kitleler için de seri araba üretilecekti. Ama bunun için önce bir fabrikaya ihtiyaç vardı.

Volkswagen fabrikasının başından beri örnek bir proje olması amaçlandı. Aynı zamanda yeni kurulan “Volkswagenwerk Şirketi”nin genel müdürü olan Avusturyalı Ferdinand Porsche, modern üretim yöntemlerini ABD’ye yaptığı araştırma ve inceleme gezilerinde, özellikle de Ford şirketinin uygun maliyetli seri üretim (akar bant) sistemini öğrenmişti. Almanya’da proje yalnızca tasarruf sahipleri tarafından biriktirilen milyonlarca Reichsmark’la değil, aynı zamanda 1933’te sendikaların Nazilerce el konulan varlıklarıyla da finanse edildi.

Fabrikanın kurulacağı yer için Braunschweig’in kuzeydoğusunda Aşağı Saksonya’daki küçük Fallersleben kasabası seçildi. Her şeyden önce Mittelland Kanalı, demiryolu hattı ve İmparatorluk otoyolu ile Berlin‒Hannover arasındaki konum elverişli görülüyordu. Bunun dışında askeri bakımdan da burası uygundu: Muhtemel bir savaş durumunda, fabrika ulusal sınırların çok uzağındaydı ve bu nedenle böyle bir durumda hava saldırılarından olabildiğince korunabilecekti. Fabrikanın temeli 26 Mayıs 1938’de Fallersleben’de atıldı. Rejim, bu olayın coşkulu sahneleme fırsatını kaçırmadı. Tören en ince ayrıntısına kadar titizlikle planlandı. KdF tasarrufçuları, yani arabanın ilk müşterileri Reich’ın her yerinden kalkıp gelecekteki üretim sahasına bir tür hac ziyaretleri yaptı; SA ve SS onur oluşumları gönderdi, Reich İşçi Servisi üyeleri, Hitler Gençliği ve parti üyeleri seyrek nüfuslu “Wolfsburg  ülkeciği”ne nakledildi.

Adolf Hitler, 50.000 katılımcının ve 600 onur konuğunun hazır bulunduğu Südheide’de düzenlenen temel atma töreninde yaptığı konuşmasında geleceğin VW fabrikasının “Nasyonal Sosyalist Alman devletinin, Nasyonal Sosyalist halk birliğinin sembolü” olduğunu ilan ediyordu.

Volkswagen fabrikasının kuruluşu Almanya’da aynı zamanda yeşil alandaki endüstriyel yerleşimin de erken bir örneğidir: 1937’nin sonunda bölgede sadece 857 kişi yaşıyordu. Planlanan seri üretim için ne yeterli iş gücü ne de uygun barınma yeri vardı. Bu nedenle, yeni fabrikadan birkaç hafta sonra, başlangıçta yeni “Fallersleben yakınında KdF arabasının şehri”  denilen yerde tam da deyimdeki gibi hiç yoktan bir fabrika şehri yaratıldı. Ancak savaştan sonra, 25 Mayıs 1945’te Müttefikler fabrikayla birlikte oluşan bu yeni kente daha özlü bir isim olan “Wolfsburg” adını verdiler.

Ancak bundan önce, 20.000’den fazla zorunlu işçi ve toplama kampı mahkûmu Volkswagen fabrikasında insanlık dışı koşullarda çalıştırıldı ve bunların birçoğu ıstırap içinde öldü. Fabrikada kitleler için vaat edilen otomobiller yerine askeri cipler, savaş malzemeleri üretildi. Hitler’i seri üretilen “Volkswagen”da özellikle etkileyen şey, üretimin sivil bir araçtan askeri bir araca kolayca dönüştürülebilmesiydi. Bu kolay dönüşme yoluyla savaş boyunca Volkswagen fabrikası Alman imha savaşı için Alman ordusuna (Wehrmacht) ve SS’e 60.000’den fazla ürünün yanı sıra savaş uçakları, mayınlar ve uçak bombaları teslim etti. Buna karşılık fabrikanın kendisini “savaş zamanı model işletmesi” olarak adlandırmasına izin verildiği gibi bu şirkete “Nasyonal Sosyalist model işletme” onursal unvanı da verildi.

Savaştan önce binlerce sipariş alan fabrikadan savaşın sonunda sadece 630 sivil araç çıkmıştı –  bunlar da Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’nin (NSDAP)  önde gelen görevlileri içindi. Ekonomik mucizenin bir sembolü olarak gösterilecek olan “Böcek”in pazar için ‘sivil’ seri üretimine bilindiği gibi ancak savaştan sonra 50’li yılların sonlarında özellikle 60’lı yıllarda başlanacaktır.

Türkiye’de de artık yolun sonuna gelen rejim, İHA-SİHA araçlarıyla ve bu araçlar için pist görevini de görecek bir geminin üretimiyle; keza TOGG denilen arabanın üretimiyle, bunların ileri teknoloji gerektiren aksamının neredeyse tamamı dış ülkelerden temin edilmesine rağmen halka asılsız bir “yerlilik” propagandasıyla aklı sıra kendisi için bir başarı hikâyesi çıkararak kamuoyunun dikkatini gerçek sorunlardan olabildiğince bu uyduruk hikâyeye çekmeye çalışıyor. Bütün baskıcı rejimler gibi Erdoğan iktidarı da hayatları yoksulluk ve mahrumiyet içinde geçen insanları, ülkenin/devletin çok büyük ve güçlü olduğu masalıyla uyutabilmeyi amaçlıyor. Ancak bu arabanın  ‒  bu tasarı için bir araya gelen daha doğrusu getirilen kapitalistlerin aldığı adın baş harflerinden oluşan ‒ adının kendisi bile,  son birkaç yıl içinde en büyük parasıyla dahi kayda değer bir şey alınamayan ve dünyanın en pahalı ülkelerinden biri haline gelen ülkede halkın dikkatini tok olup olmamaya tokluk-açlık sorununun tartışılmasına yol açarken aynı zamanda son aylardaki yüksek fiyatıyla hayat pahalılığının simgesi haline gelen soğana işaret ediyor.

Bizdeki bu tartışmanın bir benzeri de 1935’lerden itibaren Hitler Almanya’sında yapılır. Propaganda Bakanı Goebbels, 1935/36 yılbaşı konuşmasında son iki yıl boyunca askeri harcamalara büyük bir pay ayırarak izledikleri savaşa hazırlık yapma politikasını “gerekirse tereyağı olmadan da başa çıkabiliriz ama toplar olmadan asla” sözüyle savunuyor ve temel gıda maddelerine erişim zorluğu çeken halka silahlanma uğruna beslenmesinden fedakârlık yapması gerektiğini telkin ediyordu. Savaş hazırlığı içindeki Almanya’da  “tereyağı yerine top”  sloganı, aynı zamanda nasyonal sosyalistlerin tercihini de göstermektedir. Propaganda bakanının bu özlü parolasını dönemin önde gelen bir başka Nazi lideri Rudof Hess de 1936 yılında yaptığı bir salon konuşmasında “Ve gerekirse gelecekte biraz daha az yağ, biraz daha az domuz eti, biraz daha az yumurta tüketmeye hazırız.[…] Tasarruf ettiğimiz dövizin yeniden silahlanma için kullanılacağını biliyoruz. Bugün de aynı slogan geçerli: tereyağı yerine top” diyerek yineleyecekti. Ancak Nazilerin bu tercihlerinin sonunda sadece kendi ülkelerini değil, tüm dünyayı nasıl bir felakete götürdüğü malum.

Türkiye’de 14 Mayıs’ta yapılacak seçimler siyasal bakımdan demokrasi mi diktatörlük mü sorusunun yanı sıra toptan halk dediğimiz sıradan yurttaşlar açısından bir başka sorunun da cevabı olacak: Soğan mı yoksa TOGG/İHA-SİHA-TCG mi? Sevgili Mahzuni’yi de burada özlem ve sevgiyle anarak belirtelim ki yirmi bir yıllık AKP iktidarı tarafından bugün topluma dayatılan seçenek budur.

#Hitlerin #yerli #arabası

73 yıl sonra bir 14 Mayıs daha

Cumhuriyeti kuran CHP Cumhuriyet’in 100. yılında son yirmi yılın değişmeyen ve değişmeyeceği sanılan iktidarını beş ortağıyla birlikte değiştirebilecek mi ? 14 Mayıs, 14 Mayıs’a benzeyebilir, 14 Mayıs 1950’ye. Hiç değişmez denilen bir iktidarın toptan gitmesi örneği yinelenebilir (mi?). Niçin olmasın?

M. Şehmus Güzel

İkinci Dünya Savaşı yıllarında “zorunlu çalışma / iş mükellefiyeti” uygulaması ve daha pek çok nedenle Zonguldak ve yöresinde kömür madenlerinde alın teri ve göz nuru döken işçilerin dönemin iktidar partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP’den) yüz çevirip, Demokrat Parti’ye (DP’ye) yöneldikleri biliniyor. O günleri yaşayanların deyişiyle “DP’ye akım vardı.” Sadece Zonguldak ilinde değil bütün ülkede birçok ve değişik nedenle işçiler ve emekçiler iktidara ve partisine küskündü. Aşağıda göreceğimiz gibi kimi yerde CHP yöneticilerine yönelik protestolar bile yapılıyordu.

DP’ye ise derin ve yoğun bir yakınlık söz konusuydu. Celal Bayar’ın birkaç gün süren Zonguldak ve yöresindeki ziyaretlerini, İstanbul ve Ege illerindeki mitinglerine gösterilen yakın ve coşkulu ilgiyi anımsayabiliriz.

14 Mayıs 1950 seçimleri öncesinde Zonguldak’ta işçilerin DP’ye gidişi açık bir biçimde kesinleşmişti. İşte Cumhuriyet gazetesi muhabiri S. Uzunkaya, 29 Nisan 1950’de “Zonguldak’ta neticeler işçiye bağlı” başlıklı izlenimlerinde şunları yazıyor:

“Bütün işçilerin DP safında yer aldıkları her hareketlerinden belli oluyor…

İş mükellefiyeti köylünün canını çok yakmış. Köylü ve işçilerin DP’yi tutmakla, bir zamanlar az para ile ve zorla ağır işlerde çalıştırılmalarının acısını çıkarmak istedikleri anlaşılıyor. Her gün ve gece DP binası işçi vatandaşlarla dolup taşıyor.”

10 Mayıs 1950 tarihli Cumhuriyet’te ise şu haberi okuyoruz: 9 Mayıs 1950’de DP’nin Çocuk Bahçesinde yaptığı mitinge “binlerce işçi iştirak” etmiş.

10 Mayıs’ta Cumhuriyet şu haberi de veriyor; “Zonguldak’ta her gün DP hoparlörü önünde biriken işçi kalabalığı caddeleri tıkadığından, seçim kurulu bu şekilde propagandayı yasak etti.”

Durum en açık bir biçimde ve herkesin görebileceği ölçülerde ortadadır.

Ereğli Kömür İşletmesi (EKİ) işçilerinin en ilginç tavrı, o zamana dek Türkiye’de hiç görülmemiş bir eylemi seçimlerin hemen öncesinde ortaya koymalarıdır, 14 Mayıs 1950 tarihli Cumhuriyet’ten okuyalım:

“Zonguldak işçileri ve seçim: Ayın onbeşinde değişecek olan münavebeli (dönüşümlü. MŞG) işçiler oylarını kullanmak için ücretlerini bile almadan köylerine gittiler. Bunların yerine gelecek olan diğer münavebeli işçiler de oylarını kullanmak üzere köylerinde kaldılar.

Şeflerinin nasihat ve emirlerine rağmen binlerce işçinin ocakları terk etmesini önlemek kabil olmamıştır. Kendilerini değiştirmeye gelecek olan diğer münavebeli işçiler de reylerini (oylarını. MŞG) kullanmak üzere köylerinde kalmışlardır. Demre ve Kozlu ocaklarının yarı yarıya boşaldığı ve istihsalin (üretimin. MŞG) mühim nisbette durduğu söyleniyor. Bu hareketin yüzbinlerce lira ziyana yol açtığı ayrıca ilave edilmektedir.”

İşçilerin, siyasal bir amaçla, her yurttaş gibi seçme haklarını kullanmak için topluca ve birlikte “ocakları terk etmesi” oylarını kullanabilmek için köylerine dönmeleri, dönüşüm için maden ocaklarına gelip işbaşı yapmaları gerekenlerin köylerinde oy kullanmak için kalmaları, amaç bakımından siyasal, eylem türü olarak grevdir.

Böylece, EKİ işçilerinin bir siyasal grev yaptıkları söylenebilir.

Bu kararın topluca alındığı anlaşılıyor. Bu kararın nasıl alındığını araştırmak öğretici olacaktır. Maden ve gazetenin yazdığı gibi “Demir”, (Karabük Demir-Çelik mi?) ocaklarında çalışanların kendilerine özgü karar mekanizmaları olduğu anlaşılıyor. Ancak o günleri yaşayanların aktarabileceği yöntem ve deneyimler dizisi söz konusudur. DP il ve ilçe yönetimlerinin, DP için çalışan işçilerin bu kararın alınmasında ve uygulanmaya konulmasında ne tür roller oynadıklarının araştırılması da yararlı olacaktır mutlaka. Eylem her bakımdan öğretici nitelikler taşıyor.

Bu toplu ve olağanüstü eylemde, iş mükellefiyetinin yarattığı acının, sefaletin, yoksulluğun ve her şeyden sorumlu tutulan CHP’ye duyulan kırgınlığın da dile getirilmek istendiği görülmektedir.

Bu bağlamda, işçilerin mükellefiyet kaldırıldıktan hemen sonra, 1947’nin Ekim ayının sonunda, Kurban ve Cumhuriyet Bayramlarının üst üste gelmesiyle madenleri bırakıp köylerine gitmelerinde ve bunun sonucunda üretimin sıfıra düşmesinde de bir tür protesto havası sezdiğimi de belirtmeliyim. Bu aynı zamanda toplu eylem düzenlenmesinde maden işçilerinin belli bir deneyim sahibi olduklarını da gösteriyor.

Zonguldak işçileri üzerinde iş mükellefiyetinin bıraktığı izlerin silinmesi, CHP’ye duyulan kırgınlığın geçmesi için yılların tükenmesini ve DP’ye bağlanan umutların güneş görmüş kar gibi erimesini beklemek gerekmiştir.

EKİ Genel Müdürlüğü’nün CHP Zonguldak örgütü ile iç içe olmasına, Zonguldak Maden İşçileri Sendikası (ZMİS), Amele Birliği, EKİ Mensupları Yardımlaşma Derneği’nin CHP’lilerce yönlendirilmesine karşın binlerce işçi o zamana kadar görülmemiş bir siyasal tavır takınmış, hakiki bir siyasal eylem koymuşlardır: İktidarı değiştirmek için topluca oy kullanmak. Bu olay aynı zamanda, hem CHP güdümündeki örgütlerin kitleyi zapt edemediklerini, hem de kitlenin gerektiğinde oldukça cesur davranışları kendiliğinden gerçekleştirebildiğini göstermektedir. İşçi sınıfı uyumuyordu.

CHP’ye ve yöneticilerine yönelik protesto eylemlerinin ilk işaretleri başka mekanlarda da önceden verilmişti ve büyük olasılıkla CHP ve yöneticileri konuya gereken ilgiyle yaklaşmamışlardı. İşin ciddi boyutlarını, derin kökenlerini aramamış, işçilerin büyük sorunlarının çarelerini bulmak için gereken çabayı harcamamışlardı. Bu konudaki bir örneği Arslan Yılmaz’ın Yıldırım Koç’a anlattıklarından İsmet İnönü’ye yönelik ve anlatılana göre önceden tasarlanmamış bir protesto çıkışına ait birkaç satırı Yıldırım Koç’un künyesini aşağıda sunduğum kitabından aktarıyorum:

“1949 yılı mayıs veya haziran aylarıydı. İsmet Paşa beyaz treniyle İzmir’e geldi. [Dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün bu seferki İzmir’e geliş tarihi 12 Ağustos 1949’dur. MŞG] Bizim cer atelyesinin önünden geçecekti. Sendika idare heyetini topladık. Fabrika müdüründen izin aldık. Bir saat fazla çalışacağız, ama sayın Cumhurbaşkanı’nı karşılamaya çıkacağız,’ dedik. (…) Biz hazırlık yaptık. Bayrak bulduk. İdareden de bayrak aldık. Ulaştırma Bakanı Kemal Satır’dı. Devlet Demiryolları Genel Müdürü de Galip Güral’dı. Onlar da [İsmet İnönü ile. MŞG] birlikteydiler. İnönü geldi. Başladık bağırmaya [tezahürat yapmaya. MŞG]. İzmir Valisi de vardı. Tam da öğle yemeğine yakın. 400-500 kişiydik. İnönü’yü yemeğe davet ettik. Yemeğe girdi. Galip Bey birkaç kelime konuştu. Kemal Satır konuştu. Son olarak da sayın Cumhurbaşkanı konuşmaya başladı.

Bu arada, sendika [Demiryolu Sanayii İşçileri Sendikası. MŞG] başkanı Nedim Borucuoğlu masanın üstüne sıçradı. ‘İzmir’e gelmeden fabrikamızı ziyaret ediyorsun, bizi ziyarete mi geldin, Cumhuriyet Halk Partisi’nin propagandasını yapmaya mı geldin,’ dedi. Maiyet memurları onu hemen aşağı aldılar. İnönü de hemen sesini kesti, eliyle selam verdi, ayrıldı.

İki saat sonra İzmir Emniyeti’nden geldiler. Nedim Borucuoğlu, Arslan Yılmaz [bu olayı anlatanın kendisi. MŞG], Hüseyin Kaya ve diğer iki kişiyi, yani [sendika. MŞG] idare heyetini vilayete götürdüler. Biz de kendi aramızda konuştuk. Nedim Borucuoğlu’nun bize önceden yapacakları konusunda bir şey söylemediğini söyledik. Aldığımız kararı [sorgulamada. MŞG] tekrarladık. ‘Nedim’in söylediklerinden bizim haberimiz yok,’ dedik. O akşam karakolda kaldık. Baktılar bir suç unsuru yok. (Bizi serbest bıraktılar. MŞG] Nedim Borucuoğlu 7-8 gün sonra Soma’ya gönderildi. Ömer Şahbazoğlu ikinci başkanımızdı. (Sendika) Başkanlığ(ın)a o getirildi.»

14 Mayıs seçimlerinde işçiler ülke düzeyinde genel bir biçimde CHP’ye karşı oy kullandılar. Bir örnek olarak yine Zonguldak’ı alırsak, 14 Mayıs 1950’de seçim sonuçları apaçık konuştu, bunu görmemek ve/veya anlamamak nâ–mümkündü. 16 Mayıs 1950 tarihli Cumhuriyet’ten aktarıyorum: “Zonguldak’ta DP 108.746 oy aldı, CHP ise ancak 62.418 oy.”

Bu seçimlerin en çarpıcı sonuçlarından biri katılımın olağanüstülüğüdür: 14 Mayıs 1950’de 8 milyon 905 binden çok seçmenin 7 milyon 916 binden çoğu oyunu kullandı. Yüzde 88’lik gibi o zamana dek görülmemiş ölçüdeki katılımın DP’nin zaferinde rolü önemlidir, belirleyicidir. Örneğin 15 Mayıs 1950 tarihli Milliyet’in tam sayfa başlığında bu noktaya vurgu yapılıyor : «Halkın büyük nisbette iştirakiyle (katılımıyla. MŞG) Demokratlar her yerde kazanıyor». 1946-1950 Arasında düzenlenen ve DP’nin boykot ettiği ara seçimlerde katılım oranının düşüklüğü burada anımsanabilir. Çok açık bir şekilde seçmenler, kadın ve erkek, herkes, seçimlere bir değişiklik gerçekleştirmek, CHP iktidarına son vermek için kitlesel biçimde katılmışlardır ve bir anlamda yılların biriktirdiği acıların ve dertlerin faturasını CHP yetkili, yönetici ve seçilmişlerinin önüne koymuşlardır.

DP’nin aldığı 4 milyon 242 binden çok mutlak oy sayısı ile CHP’nin aldığı 3 milyon 165 bin oy arasındaki fark bir milyondan fazladır. DP’nin oy oranı yüzde 54,91, CHP’ninki yüzde 41,05’tir. Oy oranları arasındaki yaklaşık ondört puanlık fark önemlidir. Bunun milletvekili sayısına yansıması ise olağanüstü bir fark doğurmuştur.

Evet seçimin çoğunluk sistemine göre yapılması DP’nin milletvekili sayısını olağanüstü bir düzeye çıkarmıştır: DP oyların yüzde 54,91’i ile kazandığı 408 koltukla milletvekilliklerinin yüzde 84’ünü almıştır. CHP ise 69 milletvekiliyle sadece yüzde 14’ünü. Aradaki fark 70 puandır, eşi görülmemiş bir farktır bu. Seçim sisteminin doğurduğu haksızlık ortada.

DP ezici çoğunluğuyla TBMM’de artık istediğini yapmak olanağını elde ediyordu. CHP 69 milletvekiliyle büyük bir darbe yiyordu. Cumhuriyeti kuran, uzun süre tek parti olarak ülkeyi yöneten CHP Cumhuriyet’in 30’uncu yılında unutulmaz bir seçim yenilgisiyle iktidarı terk ediyordu.

Fatura çok yüklüydü. 1930’ların sonundan ve 1940’ların başından beri CHP işçilerdeki homurtuları, hoşnutsuzluğu duyuyordu, biliyordu. Seçimlerde bir tepki bekliyordu ama bu kadar büyük ölçüde değil. Dahası işçilerden gelebilecek tepkiyi azaltabilmek umuduyla CHP öteden beri adayları arasına birkaç işçi bile katıyordu. Bunu bir gelenek biçimine bile çevirmişti. Bu da işe yaramadı.

1945-1950 arasında yapılan seçimlerde CHP gibi DP ve diğer partilerin de işçi ve emekçilerden aday göstermeye özen gösterdikleri, bu adaylardan birkaçının seçildiği biliniyor. Böylece CHP bünyesinde işçi ve emekçiler de TBMM’de temsil edilmiş oldukları için iktidara ve rejime tepkinin ölçüsü azalabilir sanılıyordu. Sadece sanılıyordu. Beklenen olmadı.

1950 seçimlerinde DP ve CHP adayları arasında sadece 3’er işçi vardı. 28 Nisan 1950 ve 19 Mayıs 1950 tarihli Hürbilek gazetelerinde, İstanbul’da partili ve bağımsız 8 işçi adayı olduğunu, İstanbul’dan iki, İzmir’den bir işçinin seçildiğini öğreniyoruz.

25 Nisan 1950 tarihli Cumhuriyet gazetesinin adayları mesleklerine göre tasnif ettiği listeye göre, «CHP’den 39, DP’den 56 çiftçi, CHP’den 41 (esnaf dahil), DP’den 55 tüccar, CHP’den 6, DP’den 4 fabrikatör adaylar arasında bulunmaktadır. Emekli subaylardan CHP’de 13, DP’de 23 aday vardır.»

1949 ve 1950’de DP pek çok emekli subayı kendine çekebilmiştir. Hatta Aralık 1949’da, «CHP aleyhinde bir askerî darbe» söylentisi olduğu daha sonraları ortaya çıkmıştı.

Seçimlerde işçilerin partiler dışında ve bağımsız olarak adaylıklarını koyduklarını da biliyoruz: Bu tür girişimlerde Kocaeli Kâğıt Fabrikası ile Zonguldak EKİ işçileri başı çekerken, Gölcük Fabrikaları, Haliç Tersanesi, İstanbul Çimento Fabrikası işçileri de geri kalmıyorlardı. Bu olgu, işçilerin siyasete ilgi gösterdiklerini açığa vurması bakımından anlamlıdır ve özel bir incelemeyi gerektirmektedir.

1950’yi örnek alırsak yerleşik bir iktidarın değişimi için seçimlere katılımın yoğun olması belirleyicilerden biridir. Büyük olasılıkla en önemlisi.

Yurttaş 14 Mayıs’ta seçim sandıklarına! İhmale gelmez. Ha gayret!

Cumhuriyeti kuran CHP Cumhuriyet’in 100. yılında son yirmi yılın değişmeyen ve değişmeyeceği sanılan iktidarını beş ortağıyla birlikte değiştirebilecek mi ? 14 Mayıs, 14 Mayıs’a benzeyebilir, 14 Mayıs 1950’ye. Hiç değişmez denilen bir iktidarın toptan gitmesi örneği yinelenebilir (mi?). Niçin olmasın?


NOT BİR: Yıldırım KOÇ: Türk-İş Tarihinden Portreler, Eski Sendikacılardan Anılar-Gözlemler, Cilt II, Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu Yayınları, Ankara, 1999. Bu çalışmanın pdf biçimini internet sayesinde bulup okuyabildim. Ancak yazarın çalışmasının birinci cildini basılı veya pdf olarak edinip okuyamadım. Her iki çalışmanın da Toplumsal Tarih ve İşçi Hareketi Tarihi açılarından son derece yararlı olduğu kesin.

 NOT İKİ: 1940’ların siyasi, ekonomik, toplumsal açılardan incelenmesi konusunda şu iki çalışmamı da önerebilirim: Türkiye’de İşçi Örgütlenmesi 1940-1950, SBF, Ankara, 1982. Bu çalışmamın gözden geçirilmiş, genişletilmiş, yeniden yazılmış biçimiyle: İşçiler Örgütleniyor (1939-1950), TÜSTAV, Sosyal Tarih Yayınları, İstanbul, 2016.

#yıl #sonra #bir #Mayıs #daha

Semsûr’de ‘Ampul’ patladı

Depremde kendilerini yalnız bırakan iktidardan kurtulmak için gün sayan Semsûrlular, ‘Bizler de daha önce AKP’ye birçok defa oy verdik. Ama ampul patladı. Ne olursa olsun o kırık ampulden kurtulacağız’ dedi

Ferhat Çelik/Sadık Topaloğlu

Kommagene Krallığı’na ev sahipliği yapmış Semsûr (Adıyaman) üzerinde şüphesiz onlarca ağıt yakılıp, şarkılar söylenmiştir. Birçoğu da hala halkın dilinde. İsmail İlknur ve İlkay Akkaya gibi besteci ve müzisyenlerin 1990 yılında kurduğu Kızılırmak isimli grup, konser vermek için Semsûr’a giderken bindikleri otobüsün kaza yapması sonucu beş yaşında küçük bir kız çocuğu hayatını kaybeder. Gruba yeni katılan Yaşar Aydınbaş, bu olaya şahit olduğu için “Adıyaman Türküsü”nü yani bir diğer deyişle “Adıyaman yolu yaman, Vay vay yavrucağım” türküsünü yazar. Yaşar Aydınbaş 6 Şubat’ta Pazarcık merkezli yaşanan depremde en büyük felaketi yaşayan kent olan Semsûr’un yeni halini görse eminim ki çok daha ağır bir ağıt yakardı. Bugün Semsûr’un yolları acı ve kederle dolu.
6 Şubat’ta yaşanan depremde yetkililerin yaptığı açıklamalara göre en az 50 bin insan yaşamını yitirdi. Fakat Semsûr’a gelip virane olmuş halini görüp insanlarla konuştuğunuzda, bu rakamdan daha fazlası sadece Semsûr için telaffuz ediliyor. Bizler de Semsûr ve çevresinde yıkılmış binalara baktığımızda ve dışarıda elle sayacak kadar insan gördüğümüzde, bu rakamı da aşan bir sayıda kişinin yaşamını yitirdiğini ifade edebiliriz.

Sağlam bina yok

Kent merkezine gitmek için Kolik (Kahta) ilçesinden bindiğimiz aracın Semsûr’un bir ucundan diğer ucuna gitmesi 10 dakikayı falan alıyor. Bu süre boyunca başımız dışarıda ve yıkılan binalara bakıp duruyoruz. Aynı yolu bu defa geri dönerek yaşanan yıkıntılara bir kez daha şahitlik ediyoruz. Yarım saat boyunca araçla sadece anayolunda gidip geldiğimiz güzergah üzerinde sadece iki binanın sağlam kaldığına tanıklı ediyoruz. Bu binaların biri PTT, diğeri ise yaklaşık 2 yıl önce yapılmış valilik binası oluyor. Onun dışında depremden önce 300 binden fazla insanın yaşadığı Semsûr’un evlerinden sağlam olanını görmek imkansız. Ayakta duran çok sayıda bina var fakat bu binaların neredeyse hepsinde devasa yarıklar, çatlaklar ve yıkıntılar mevcut. Bazı binaların duvarları tamamen yıkılırken bazılarında ise sadece merdivenleri sağlam kalmış durumda.

Yüzde 30’u yaşamını yitirdi

Depremin üzerinden 70 gün geçmiş ve hala Semsûr’un birçok yerinde yıkılan binaların enkazları olduğu gibi duruyor. Sadece anayolda trafiğin aktığı cadde üzerinde enkazlar kaldırılırken ara sokaklara daldığımızda ise depremin yıkıcılığına bir kez daha şahitlik ediyoruz. Kocaman kent adeta hayalet bir kente dönüşmüş durumda. Kentin merkezinde bulup konuştuğumuz insanlar depremle birlikte halkın yüzde 30’undan fazlasının yaşamını yitirdiğini ifade ediyor. Yüzde 40’ının da depremle birlikte başka yerlere göç ettiğini, geriye kalan kısmın ise bazılarının köylere, bazılarının Kolik başta olmak üzere diğer ilçelere dağıldığını ifade ediyor. Geri kalanlar ise kentin birkaç noktasına kurulan çadır ve konteyner kentlerde yaşıyor.

Konteyner kent

Kenti biraz dolaştıktan sonra yönümüzü konteyner ve çadır kentlere veriyoruz. Yeni yeni bitirilip insanlara verilen konteyner kentlerde insanların çaresizliğine tanıklık ediyoruz. Konteyner kent içerisinde kurulan küçücük parklarda çocuklar oyun oynarken ailelerde son iki gündür bahar havası sunan güneşin karşısında ısınmaya çalışıyor. Konteyner kentte biraz dolaştıktan sonra iki gün önce konteyner kentte bir yer alabilen Mehmet amcayla karşılaşıyoruz. Her şeye rağmen güler yüzle bizleri karşılayan Mehmet amcadan kaldığı konteynerin içini bizlere göstermesini rica ediyoruz. Mehmet amca güler yüzüyle bizleri konteynerin içine buyur ediyor. 4 insanın düzgün bir şekilde sığamayacağı konteynerin içerisi iki bölmeden oluşturulmuş. Bir bölümü banyo ve lavabo olarak kullanılırken diğer bölüme ise içerisine çift katlı bir ranza konulmuş bir tanede koltuk yer alıyor. Mehmet amca da eşi ve biri engelli olmak üzere iki oğluyla birlikte bu küçücük alanda yaşamını idame ettirmeye çalışıyor. Mehmet amcanın kendisi de diyaliz hastası. Depremin üzerinde 2 ay geçtikten sonra anca İstanbul’a giderek gerekli ilaçları alabildiğini ifade ediyor.

4 gün sonra geldiler

Depremin acısını hala yüzünde hissedilen Mehmet amca yaşadıklarını anlatmaya koyuluyor. Deprem yaşandıktan 4 gün sonra devlet yetkililerini şehirde anca gördüklerinden dert yakınıyor. İnsanların yıkılan binaların altından gelen çığlıklarını 3 gün boyunca dinlediklerini fakat ellerinden bir şey gelmediğini, insanların soğuktan ve nefessizlikten yaşamını yitirdiğini anlatıyor. Mehmet amcayı dinledikten sonra kentin içerisini dolaşmaya koyuluyoruz. Fakat kentte yıkıntılar ve yıkılmak üzere olan binaların dışında bir şey görmek mümkün değil. Depremden kurtulup başka şehirlere göç etmek zorunda kalan insanlar da yeni yeni kente gelerek ve yıkılmak üzere olan evlerinden çıkarabildiği kadar eşyasını çıkarmaya çalışıyor. 2 aydır cenazeleriyle ve onların acılarıyla eşyaları almayı akıllarına dahi getiremediklerini ifade ediyorlar.

Bir mezarlıkta 7 bin cenaze

Onların yaşadığı acıları dinleyerek tekrardan aracımıza binip kentin merkezinde yer alan bir mezarlığa doğru gidiyoruz. Vardığımız mezarlıkta ağıt sesleri yükseliyor. Yeni mezarlık olarak tarif edilen bu mezarlıkta depremde yaşamını yitirmiş 7 binden fazla cenaze getirilerek defnedilmiş. Bu cenazeler ise başlarının üzerine gömülü bir tahta parçasıyla numaralandırılmış. Mezarlıkta çalışan ve gömme işleriyle uğraşan işçiler halen cenazelerin geldiğini ifade ediyor. Ne kadar cenazenin bu mezarlığa getirdiğini sorduğumuzda ise sayıyı kendilerinin de bilmediğini ifade ediyor. Fakat numaralandırılmış tahtaları göstererek bunların yalan olduğunu dile getiriyor. Numaralandırılmış her mezarda birden fazla cenazenin olduğunu, bazen bir ailenin bir mezara gömüldüğünü ve bir numara ile işaretlendiğini ifade ediyor. Kette insanlar da yeni mezarlığa 35 binden fazla insanın gömüldüğünü anlatıyor bizlere.

Mezarlıkta ağıtlar

Yakınlarının mezarı başında ağıt yakan insanlar ise yaşadığı acı ve üzüntüyle ayakta duramıyor. Yaşadığı acıyla yere oturup yaşamını yitiren yakınlarının mezarlarının üzerine başını koyan bir anneye yanaşarak yaşadığı acıya tanıklık ediyoruz. İçimizden gelmeye gelmeye depremde ailesinden kaç kişiyi yitirdiğini soruyoruz. Ağabeyi, yengesi ve 2 tane çocuğunun yanı sıra birçok akrabasını yitirdiğini ifade ediyor. Depreme geç müdahale edilmesinden dert yakınan anne, “Tam 5 gün boyunca birilerinin yardım getirmesini bekledik. 3 gün boyunca da yıkılan binanın altından ağabeyimin ve yengemin sesi geliyordu. Fakat 3. günden sonra sesler kesildi. 5. günün akşamında ise gelen kepçeyle birlikte cenazeleri çıkarabildik. Yıkıntıların altında kimsenin hayatta kalmadığını düşünerek hızlı bir şekilde molozları kaldırmasını istedik kepçe operatöründen. Ancak bu şekilde cenazelerimizi alabildik” diyor. Mezarlıkta dinlediğimiz diğer insanlar da yardımların geç geldiğinden, eğer erkenden arama kurtarma ekipleri gelseydi binlerce insanın sağ çıkarılabileceğini söyleyerek iktidara dert yakınıyor.

Radyodan gelen ses

Mezarlıkta aracımıza binip yol alacağımız sırada ise aracın radyosundan “Bir telefon kadar yakınınızdayız, acılarımızı birlikte saracağız. 0535 …. numarayı arayın, dilediğiniz yerde ve şekilde mezarlıklarınızı yapalım” anonsu yapılıyor. Radyodan gelen bu ses adeta Semsûr’un yaşadığı acıyı gözler önüne seriyor.

Kentimizi terk etmeyeceğiz

Buradan ayrılıp belki daha fazla insan buluruz düşüncesiyle kentin içerisinde bulunan kıraathaneleri ziyaret ediyoruz. Çok az insanın bulunduğu bu kıraathanelerde keyif yerine acı hakim. Yaşadıkları acıları dinlediğimiz herkesin dilinde de geç gelen yardımlar oluyor. Şimdilerde de kendilerine yardımların gelmediğinden dert yakınan depremzedeler, “Bizler depremden sonra yeni yeni akrabalarımıza gidiyoruz. Onların durumunu soruyoruz. Kendi aramızda bir şekilde ihtiyaçlarımızı gidermeye alışıyoruz. Devletten şimdiye kadar bir şey görmedik. 15 günde bir, bir koli gıda veriliyor bizlere. Verilen gıdalar da 1 kiloyu geçmiyor. Onun dışında kalan her şeyi bu şartlarda kendimiz halletmeye çalışıyoruz. İnsan işi değil bu yaşadığımız. Bu şartlarda insanlar burada kalamaz. Ama burası bizim memleketimiz, hiçbir şekilde buraları terk etmeyi düşünmüyoruz. Aç da kalsak açıkta da kalsak kentimizi terk etmeyeceğiz” diyor.

Ampul patladı

Yaşadıkları acı üzerine yaklaşan seçimleri hatırlatıyoruz. Kentin içerisinde kime sorduysak duyduğumuz cevap hep “Her şekilde sandıklara gideceğiz” oluyor. Ama nasıl, nerede ve ne şekilde oy kullanacaklarını bilmediklerini de ifade ediyorlar. Ölen yakınlarından söz açarak, “Sizlerin de gördüğünüz gibi buralarda insan kalmadı. İnsanların çoğu toprak altında. İfade edilene göre halen şehir merkezinde 500’den fazla cenazenin kayıp olduğu belirtiliyor. Semsûr eskiden beri AKP’ye oy verirdi. Burada yüzde 70’lere varan oranda oy alıyorlardı. Bizler de daha önce AKP’ye birçok defa oy verdik. Ama ampul patladı. Ne olursa olsun, nerede olursa olsun, hangi şartlarda olursak olalım gidip o kırık ampulden kurtulmak için elimizden geleni yapacağız” diyerek seçimlerdeki tercihlerinin ne olacağını açıklıyorlar.

Tarihin çöp sepeti

Depremden sağ kurtulmayı başaranlar “Oy kullanacaklarımızdan daha fazlasını toprağa gömdük” diyorlar. Yaşar Aydınbaş, Adıyaman Türküsü’nde “Gözlerin nereye bakar, Gör gör yavrucağım, Sana neler alacağım, Dön gel dayanamam” diyor. Depremzedeler de aynı feryadı yakıyor, fakat yakınlarını geri getiremeyeceklerinin de farkında. Ama onlara bu acıları yaşatan AKP’yi tarihin çöp sepetine atmaya çoktan hazırlar.

Yeşil Sol bayrakları

Semsûr’den çıkıp bu kez Kolik’e doğru yol alıyoruz. Semsûr’dan göç edenlerin büyük çoğunluğunun geldiği Kolik’te insan yoğunluğu ilk olarak göze çarpıyor. Seçim çalışmalarının giderek yoğunluk kazandığı diğer kentlere nazaran Semsûr ve Kolik’te herhangi bir çalışma yok. Fakat hem Semsûr’de hem de Kolik’te Yeşil Sol Parti ve HDP depremin vurduğu yerlere giderek depremzedelere her konuda yardımcı olmaya çalışıyor. Kolik’e geçtikten sonra Yeşil Sol Parti adaylarının tanıtılacağı HDP Kolik İlçe Örgütü’ne geçiyoruz. İlçede adeta parti cümbüşü var. Dışarıda Yeşil Sol Parti’nin bayrakları asılıyken büronun içerisi HDP, DBP bayraklarıyla süslenmiş durumda. Bina içerisinde bir tarafta önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş’ın fotoğrafları, bir tarafta HDP’nin şimdiki Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ve Mithat Sancar’ın fotoğrafları, diğer bir köşede ise Yeşil Sol Parti’nin Eş Sözcüleri Çiğdem Kılıçgün Uçar ve İbrahim Akın’ın fotoğrafları asılı. Bunlarla da yetinmeyen yöneticiler HADEP’te yöneticilik yapmış kişilerin fotoğraflarını da binanın bir köşesine asmışlar.

Semsûr’da hedef 3 vekil

Yeşil Sol Parti adayları ilçede yoğun bir ilgiyle karşılanıyor. Ardından Yeşil Sol Parti adayı Ali Kenanoğlu neden Semsûr’da aday gösterildiğini anlatıyor. Ardından söz alan Yeşil Sol Parti görünümlü HDP ve DBP’liler sandıklara giderken isme bakmayacaklarını ve partileri kimi aday göstermiş olursa olsun ona oy vereceklerini ifade ediyorlar. Bu süreç zarfında çalışmalarına hız vereceklerinin sinyalini veren partililer ev ev dolaşarak Semsûr’de Yeşil Sol Parti’den en az 3 kişiyi vekil olarak Meclis’e göndereceklerinin sinyalini veriyorlar.

#Semsûrde #Ampul #patladı

253 bin hektar doğal alanda maden ihalesi

MAPEG tarafından 63 ilin 701 noktasında maden arama ve işletmelerin kurulumu için ihaleye çıkacağı duyuruldu. İhale edilecek araziler avlak olarak geçerken, bu alanlar ormanlık, mera ve tarım arazilerinden oluşuyor

Yusuf Gürsucu

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), 63 ilin 701 farklı noktasında 252 bin 256,46 hektar doğal alan üzerinde maden aranması ve işletilme kurulması için ihaleler düzenleyecek. Türkiye coğrafyasının yüzde 60’ını maden sahası olarak işaretleyen AKP iktidarı sermaye talebi oluştukça maden ihaleleri düzenlemeye devam ediyor.

İhaleler Mayıs ayında

6592 sayılı Kanun’la Değişik 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 30. maddesi kapsamında 478 adet maden sahası ihale edilecek. Ayrıca yine kanun kapsamında daha önce ihalesi yapılan ancak ihalesinde müracaat olmayan 223 adet maden sahası ikinci defa ihale edilecek. İhaleler mayıs ayı içinde farklı günlerde, Ankara’da bulunan Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü Atilla Şinasi ÖZDEMİR Konferans Salonu’nda gerçekleştirilecek.

Kayseri’de 18 bin 500 hektar

AKP iktidarının sermayeye alan açma politikaları aralıksız sürerken, doğal yaşam sınırsızca yağmaya açılarak ekosistemler yerle bir edilmekte. Geçtiğimiz yılın Mart’tan bu yana yapılan ihalelerde toplam 1 milyon hektar doğal alanın ihalesi yapılmış olacak. İhaleye konu olan sahalarda bu kez Kayseri, 18 bin 500 hektarla en büyük doğal alanın yok edileceği kent oldu.

Mereş’te 16 bin 257 hektar

Kayseri’yi takiben depremde yerle bir olmuş olan Mereş coğrafyasında 16 bin 257 hektar, Sêwas’da ise 13 bin 123 hektar doğal alan katledilmek üzere maden şirketlerine satılacak. Diğer yandan Erzîngan ve Erzirom coğrafyasında toplam 25 bin 193 hektar doğal alan yerle bir olacak. Yapılan ihalelerin büyük çoğunluğunun yine Kürt coğrafyasında bulunması ise dikkat çekmeye devam ediyor.

Yağma aralıksız sürüyor

MTA verilerinde madenciliğin Türkiye GSYH içindeki payı 2009 yılında yüzde 1,12 olurken, 2017 yılında bu oran yüzde 0.87’e gerilemişti. 2017’de GSYH içindeki payın gerilemiş olmasının nedeni olarak maden şirketlerinin verimsizliği vd. sorunlar gösterilirken, bu nedenle yurt dışından yatırımcı bulmak amacıyla MTA verileri uluslararası dolaşıma sokulmuş ve çok yüksek oranda teşvikler, bedava saha tahsisleri, enerji altyapıları, madenlere ulaşım yolları gibi altyapı ihtiyaçları tamamen kamu eliyle karşılanmaya başlandı. AKP iktidarı milyonlarca hektar doğal alanı yerle bir edecek olan ihaleleri yapabilmek için talep oluşturma adımlarını sürdürürken, son dönem ilgi ve alakada bir azalma ve duraklamalar yaşandığı ihalelerin tekrarlanmasından anlaşılabiliyor.

Veriler dünyaya pazarlanıyor

Doğal yaşamı yağmaya açma amacıyla MTA tarafından yapılan binlerce sondajın verileri iktidar tarafından kurulan kurumlar eliyle tüm dünyaya pazarlandı. ABD, Kanada ve İngiltere’deki sermaye için madencilik önemli bir sektör olarak öne çıkarken, dünyanın dört bir yanındaki coğrafyaları yerle bir edip zehirleyen ve halkları kölelik koşullarında çalıştıran bu ülkelerin tekel konumundaki 3-4 şirketi Türkiye’de madenciliği kontrol ediyor. Ortaya çıkarılan verilerle madencilik yatırımlarının artırılması için yabancı yatırımcılara yönelik İngilizce ve Çince ‘Maden Yatırım Rehberi’ hazırlanmış olması yağmaya daveti kolaylaştırmayı hedefliyor.

18 yılda 8 milyon metre sondaj

Yayınlanan bu rehberler eliyle uluslararası maden şirketleri için Türkiye coğrafyasındaki maden rezervleri ve yer bilgilerinin erişime açılmasıyla birlikte talep toplama işlemi hızlandırıldı. Son 3 yıldır oluşturulan taleplerle birçok doğal yaşam alanı maden şirketlerine satıldı. Türkiye coğrafyasının yüzölçümü olan 780 bin km2 alanda veri toplayıp uluslararası piyasada bu verileri paylaşmak amacıyla uydular yoluyla Jeofizik ve Jeokimya Haritaları hazırlandı. MTA; Metalik Maden, endüstriyel hammadde, kömür, uranyum, petrol, jeotermal, soğuk su ve diğer sondajlar olmak üzere toplam 8 milyon metreyi aşan sondajlar yaptı.

#bin #hektar #doğal #alanda #maden #ihalesi

2023 seçimleri neden önemli?

Hükümetin hakim stratejisi bir önceki yazımda da belirttiğim üzere ittifaklar arası gerilimi tırmandırmak ve seçimi provoke edici taktiklerle çatışmacı bir zemine çekmek üzerine örgütleniyor. Muhalifler cephesinden bu seçimin tarihi önemi nedir peki?

Cem Şahin

2023 seçimleri Türkiye’de uzun süredir beklenen değişimin miladını gerçekleştirecek önemli bir eşik olarak görülüyor. Çünkü Türkiye’de insanca yaşamanın olağan üstü bir çaba ve dayanıklılık gerektirdiği son zamanlarda en arzulanası iki şeyi Erdoğan ve hükümetinin mümkünse bir daha geri dönmemek adına ülke yönetimini bırakması, bunun dışında da gerici ve bir o kadar da itici ittifakının sonsuza dek çenesini kapalı tutması oluşturuyor.

Olağan koşulların çok ötesinde yaşanan ekonomik dar boğazlık, militarist söylemlerin kamusal alanın her alanında tahakküm kurmaya başlaması, siyasi gericiliğin eğitim başta olmak üzere toplumun bütün kesimlerini baskı altında tutmak üzere işe koşulması ve dahası bu seçimin neden öncekilerden daha fazla ehemmiyet taşıdığının temel göstergelerini oluşturmakta. Bu hususiyetlerin tahammülü aşacak düzeyde toplumu baskılaması sonucu olarak gelişen değişim arzusu 2023 seçimleri için özel bir tartışma yürütülmesini şart koşmaktadır.

Hem iktidar hem de muhalefet 2023 seçimlerinin diğer seçim süreçlerinden çok daha tarihi olduğunu dile getiriyorlar. Peki bu seçim gerçekten bu kadar önemli mi? İktidar cephesinden yapılacak bir okuma seçimlerin AKP için fazlaca kritik olduğunu gösteriyor. Yeni söylemler ve pratikler üretebilme kapasitesi kısırlaşmış bir iktidar için kazanılması şart ama kaybedilmesi de bir o kadar olası bir seçim bu.

Kazanılması uzun vadede AKP’nin yönetim paradigmasını tahkim edecek ve böylece Erdoğan mutlak iktidarını daha dokunulmaz bir eşiğe yükseltecektir. Kaybedilmesi halinde ise Erdoğan şu ana kadar ülkenin insanından toprağına, hayvanından ağacına kadar işlenen tüm suçlarının hesabını verecek bir pozisyona gerileyecektir. Tabi bunun gerçekleşme olasılığı toplumsal muhalefetin azmi ölçüsünde gerçekleşecek ya da gerçekleşemeyecektir.

Hepimizin açgözlülüğünü çok iyi bellediği Erdoğan’ı belki de hesap vermekten daha çok rahatsız edecek şey, ülke kaynaklarının kendisi ve yandaşlarına akacak derenin bekçiliğini artık yapamayacak oluşu oluşturuyor. Bu yüzden kendisi 2023 seçimlerini “2023 seçimleri bu büyük medeniyet ve tarih mücadelesinin çağımızdaki zirvesinden önceki son duraktır” diye belirtmiştir. Bu yüzden Erdoğan ve havarileri bütün tükenmişliklerine rağmen her türlü seçim zorbalığını organize etmekten geri durmayarak bu süreci lehlerine çevirmeye çalışıyorlar.

Hatta Fehim Taştekin geçenlerde verdiği bir röportajda Erdoğan’ın kazanmak için birçok şeyi yapabileceğini, bunların içinde olası bir Rojava saldırısının birinci plan olarak kurgulandığını belirtiyor. İktidarın halklara sunacağı somut ve inanılır bir hikayesi olmadığı için militarist gerginliği arttırarak sonuç almaya çabalaması makul bir analiz gibi duruyor. Seçim sürecini elinden geldiğince terörize ederek sonuç almayı deneyebilir iktidar. Ve biz bu süreci 2015 sürecinden de çok iyi bilmekteyiz.

Hükümetin hakim stratejisi bir önceki yazımda da belirttiğim üzere ittifaklar arası gerilimi tırmandırmak ve seçimi provoke edici taktiklerle çatışmacı bir zemine çekmek üzerine örgütleniyor. Muhalifler cephesinden bu seçimin tarihi önemi nedir peki? Ezilenler için de bu seçim en az iktidar kadar önemli ve tarihi mi? Bu seçimler Türkiye’de AKP zulmünden zarar görmüş tüm kesimlerin hesap sorma ve özgürlüklerini yeniden kazanma şansı yakalayacakları tarihi bir seçim, evet.

Neredeyse her gün işlenen kadın cinayetlerinin müsebbibi bir cinsiyetçi iktidardan kadınların, geleceksizliğe ve işsizliğe mahkum edilen gençlerin, tutsak edilen Kürt siyasetçilerin, yazıları ve haberleri gerekçe gösterilerek hapse tıkılan gazeteci meslektaşlarımızın, sermayeye peşkeş çekilen doğayı savunan ekolojistlerin, KHK’ler ile işsiz bırakılan yüzbinlerce mağdurun, Kürtler, Aleviler, İşçi/Emekçiler ve LGBT’li dostlarımızın soracağı bir hesap var şüphesiz. Bundan ötürü Erdoğan rejimi ile gerçekleşen anti demokratik uygulamaların mağdurları bu seçimi Erdoğan’ın hukuksuz ve otoriter tavrına sert bir cevap vermek için tarihi bir fırsat olarak görüyor.  Ezilenler değişimin öznesi olacak adayları meclise göndererek kendi hikayelerinin ve haklarının daha güçlü bir şekilde savunulmasını istiyorlar. Bunun dışında hem AKP’den kurtulmak hem de olası yeni demokratik süreçlerin başlama ihtimalini göz önünde bulundurarak seçime aktif bir şekilde dahil olmaya çalışıyorlar.  AKP’nin oluşturduğu depresif ve umutsuz heyulaya rağmen meydanlarda, sokaklarda, seçim bürolarında ve tüm mecralarda AKP’den hesap sormaya kararlı ve inançlılar. 2023 seçimleri bu kararlılık ve inancın sonucu olarak Türkiye halklarına Erdoğan’sız bir yeni dönem bahşedebilir. Ve bu da yeni dönem için hiç de kötü bir başlangıç olmayacaktır.

#seçimleri #neden #önemli

Amed Adayları: Yeni yaşamı öreceğiz

Yeşil Sol Parti’nin Amed vekil adayları, ‘Geçmişten gelen direniş geleneği ile yeni yaşamı öreceğiz’ diyerek kentte seçim çalışmalarını sürdürüyor. Adaylar çalışmalarına dair gazetemize konuştu

Selman Çiçek

Yeşil Sol Parti’nin, Amed vekil adayları kentte büyük bir coşku ile karşılanırken adaylar görüşlerini gazetemizle paylaştı.

Berdan Öztürk: 12 vekili de alacağız

Uzun yıllardır Kürt siyasetinde aktif rol alan Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanı Berdan Öztürk,  Agirî (Ağrı ) isyanında aktif mücadele eden bir aileden geliyor. 7 Haziran 2015 yılında yapılan seçimlerde Ağrı’dan vekil seçilen Öztürk, daha sonra Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanlığı görevini üstlendi.AKP’nin 22 yıldır tutuklamaysa tutuklama, katliamsa katliam denemedikleri yol kalmadığını söyleyen Öztürk, her baskıya rağmen Kürt halkının geri adım atmadığını söyledi. Amed’de 12 vekilin hepsini alacaklarına inandığını söyleyen Öztürk, “Bu seçim özellikle Kürdistan ve Türkiye halklarımız için önemli bir seçimdir. Kürt düşmanlarını bu seçimde göndereceğiz. Sayın Öcalan yıllardır söylüyor; çare demokrasidir, çare 3’üncü yoldur, çare ortak masadır, çare halkların birleşmesidir ama buna karşı Türk devleti Roboskî’yi yaşattı, Suruç’u yaşattı, siyasi soykırım operasyonlarını yaşattı. Onursuz bir barış değil, onurlu bir barış için mücadele ediyoruz. Sandıkta iki ittifaka da diyeceğiz ki; biz olmadan siz yoksunuz” ifadelerini kullandı.

Halide Türkoğlu: Yeni Yaşamı Öreceğiz

1985 yılında Amed Yenişehir’de doğan Halide Türkoğlu, sosyolog olarak çalıştığı Çınar Belediyesi’nden 2016 yılında ihraç edildi. Çınar Belediyesi bünyesinde kurulan Jinwar Kadın Merkezi’nde kadınlara dönük önemli çalışmalara imza atan Türkoğlu, ihraç edildikten sonra kadın özgürlük mücadelesinde aktif rol aldı.

AKP-MHP iktidarının toplumu seçeneksiz bırakma çabasına karşı bir direniş geleneğinin olduğuna dikkat çeken Türkoğlu, Yeşil Sol Parti’nin de bu geleneğinin bir parçası olduğunu söyledi. Aday gösterilmesinin kendisi için anlamlı olduğunu söyleyen Türkoğlu, “Bir iddiamız var. İddiamız 14 Mayıs’ta tek adam rejimini göndererek halklara, Kürt halkına, kadın ve gençlere yeni bir yaşamı örmedir. Bize bir misyon ve görev verildi, bizlerde bu misyon ve görevi kararlı bir şekilde yerine getireceğiz” diye konuştu.

Cengiz Çandar: Amed’e aşık biriyim

1948 yılında Ankara’da doğumlu olan Cengiz Çandar, 1970 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi uluslararası ilişkiler bölümünden mezun oldu. Kısa bir süre ODTÜ’de uluslararası ilişkiler bölümünde asistan olarak görev yaptı. 68 kuşağı gençlik hareketlerine katılan Çandar, 12 Mart Askeri Müdahalesinin ardından arandığı için yurtdışına çıktı. Filistin direnişi çerçevesinde Şam’da, Beyrut’ta ve daha sonra sırasıyla Cenevre, Paris ve Amsterdam’da yaşadıktan sonra 1974 yılında Türkiye’ye döndü.

1991- 1993 yılları arasında Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümüne kadar özel danışmanı olarak görev yaptı. Birçok gazetede çalışan Çandar, çok sayıda kitap yazdı. Amed’ten aday olduğu için duygulandığını belirten Çandar, Amed ile Kürt halkı ve mücadelesi ile çok özel duygusal bağları olduğunu, söyledi. Omurgasını Kürt siyasi hareketin oluşturduğu bir ittifakın adayı olduğu için onurlandığını belirten Çandar, “İstanbul’da olsaydı adaylık Amed’te olduğu kadar sevinmezdim. 7 yıl sonra bölgeye geldiğimde her yaştan insanların sıcaklığı, gösterdiği ilgi beni mutlu etti. Amed’i temsil etmek bir görev olduğu kadar ağır bir sorumluluktur. İnsanların gözlerindeki ifade ve ışık bana bir sorumluluk olarak bir duyguya dönüştü. Amed’e ilk ayak basışım 1971 yılında oldu. İlk görüşte Amed’e aşık olmuştum. 1971 yılından bu yana Amed ile aramda bir aşk var. Şimdi ise Amed’e aşık biri olarak değil Amed’in evladı olarak hissediyorum. Yeşil sol parti bir halk hareketidir. Halk her zaman bizim ilerimizdedir. Biz seçmenin ne dediğini daha iyi anlayacağız“ diye konuştu.

Adalet Kaya: İktidarı bozguna uğratmalıyız

1985 yılında Amed’de doğan Adalet Kaya Mêrdîn Belediyesi Kadın biriminde çalıştı. 6 yıl önce belediyedeki kadın çalışmalarından ihraç edilen Kaya, Amed’e dönerek kadın çalışmalarını burada sürdürdü. Rosa Kadın Derneği’nin başkanlığını yapan Kaya, seçimin tüm haklar için hayati bir seçim olduğuna işaret ederek, “AKP-MHP iktidarı ile Kürtler bir zulüm altında yaşıyor. Özellikle kadınlar bu baskıyı yaşıyor. Özel savaş politikalarının hayata geçtiğini biliyoruz. Bu iktidarı bozguna uğratmamız gerekiyor. Adaylarımızın hepsi tabandan örgütlenerek gelen güçlü adaylardır. Kadınların mücadelesi ile hayata geçen 6284 yasası üzerine pazarlıklar yapıyorlar. Bizim önümüzde bu yasanın uygulanması yönünde bir mücadele alanı var. Çünkü bütün kadınların emeği var o yasa da” şeklinde konuştu.

Serhat Eren: Yerel demokrasi için

1979 yılında Amed’de doğan Eren, Dicle Üniversite Hukuk Fakültesi mezunu oldu. Eren uzun süre Diyarbakır Barosu yönetim kurulu üyeliği yaptı. Halen HDP Genel Merkezi’nde hukuk komisyonunda görev yapan Eren, hakların eşit bir şekilde yaşaması için mücadele verdiklerini ifade eden Eren, “Yürüttüğümüz hukuk mücadelesini şimdi de halkların anayasal haklarının güvence altına alması için meclis zeminin de bir mücadele yürüteceğiz. Türkiye’de yeni bir anayasa, yeni bir yargı sistemi için mücadelemizi sürdüreceğiz. Yerel demokrasi ile güçlendirilmiş, karar alma süreçlerin halkın olduğu güçlü radikal bir yerel demokrasinin kabul edildiği bir parlamenter sistem için de mücadele edeceğiz” diye konuştu.

Sevilay Çelenk Özen: Yeniden inşaya girişeceğiz

1977 yılında Amed’te doğan Sevilay Çelenk Özen, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde öğretim üyesi iken barış imzacısı olması nedeniyle 6 Ocak 2017 tarihinde görevinden ihraç edildi. Televizyon-Temsil-Kültür, Başka Bir İletişim Mümkün, İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar başlıklı telif ve derleme kitaplarını yazdı. Ayrıca Türkiye’de Medya Politikaları adlı kitabın yazarlarındandır. Kendi memleketine vekil olarak hizmet edebilmek fikrinin bile çok güzel olduğunu söyleyen Çelenk, “Orada yetişmişsin, hayatının ve kişiliğinin bir parçası hem de önemli bir parçası hep oradan beslenmiş. Seni sen yapan şeyler… Bu adaylık fırsatı Diyarbakır’ın sana verdiklerinin bir kısmını oraya döndürmek gibi bir şey. Umarım 14 Mayıs sonrası bu baskı rejimine veda edeceğiz ve hep birlikte Emek ve Özgürlük İttifakıyla, demokrasi güçleriyle ve en önemlisi yurttaş dayanışmasıyla deprem sonrasında iyice açığa çıkan yıkım tablosunu dönüştürmeye, tahrip edilmiş kurumları ayağa kaldırmaya, hayatlarımıza ve birbirimize Kürt, Türk, LGBTİ+, dindar, laik demeden, kimseyi ama kimseyi ötekileştirmeden sahip çıkmaya, demokrasiyi ve barışı yeniden inşaya girişeceğiz” diye konuştu.
Yeni dönemin yeniden inşa süreci olacağını söyleyen Çelenk, “Toplumsal ve siyasal muhalefeti bu anlamda büyük bir adanmışlıkla ele alınması gereken işler bekliyor. Eğitimden, medyaya, sağlıktan ekonomiye her alanda yaratılmış tahribatın, liyakatsizliğin uzman kadrolarca ele alınması ve üzerinde çalışılması gerekiyor. En basitinden deprem sonrasında yaşanan devasa bir iç göç var. Bu konuda çok ciddi bir planlama yapılarak depremzedelerin barınma, gıda ve eğitim gibi en temel sorunlarının kalıcı çözümlere kavuşturulması şart. Bütün bunlar için bu yeniden inşaya kaynak ayırabilmek için esas olarak demokrasi, özgürlükler ve barışa sahip çıkmak gerekiyor. Barış siyaseti yapılması gerekiyor. Özellikle Kürt Sorunu bağlamında barış ve çözüm perspektifinin öne çıkması, istismarcı beka siyasetinin maddi, manevi bütün kaynaklarımızı sömürmesinin önüne geçilmesi gerekiyor” dedi.

Mehmet Kamaç: Cesaretimiz var

1974 yılında Wan’ın Şax (Çatak) İlçesi’nde doğan Mehmet Kamaç aynı zamanda bir öğretmen. Kamaç, yaklaşık 5 yıldır İnsan ve Özgürlük Partisi (PİA) Genel Başkanlığını yapıyor, tarihi bir seçime doğru gittiklerini söyleyen Kamaç, uzun bir süredir bu kapsamda Kurdistani partilerle bir ittifak çalışması yürütüklerini söyledi. Hem Kürt ittifakı hem de emek ve demokrasi ittifakının birlikte yarattığı güçlü enerjiye dikkat çeken Kamaç, “14 Mayıs’ta toplumun bütün ötekileştirenlerin nefes alacağı yeni bir sürecin başlangıcı olarak değerlendiriyorum. Bu sürece böyle hazırlanıyoruz. Bu süreci değiştirecek inancımız ve cesaretimiz var. Halkımızın böyle bir irade ve cesareti vardır. Herkese her kesime demokrasi, özgürlük ve barış söylemini götüreceğiz. 14 Mayıs’ta yepyeni bir güneş doğacak” dedi.

Ceylan Akça Cuppola: Aydınlığın ivmesiyiz

1986 yılında Amed Hezro (Hazro) İlçesi’nde dünyaya gelen Ceylan Akça Cuppolo, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesinde mezun oldu. Kadın çalışmalarında görev alan Cuppolo yaklaşık 4 yıldır HDP genel merkezinde danışmanlık yapıyor. Aday olduğu için heyecanlı olduğunu belirten Cuppolo, Türkiye’nin bir eşikte olduğunu, bu eşikten karanlığa mı yoksa aydınlığa mı yükseleceği bir seçim olduğunu söyledi. Bu eşikten aydınlığa doğru gitmesi için bir ivme olmaya çalıştıklarını söyleyen Cuppolo, “Kadınlar var olmak için karanlığa karşı aydınlığı seçmek için sadıklara gelmeli” dedi.

Mehmet Emin Aktar: İktidardan kurtulacağız

Amed doğumlu Mehmet Emin Aktar, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. 1987 yılından beri serbest avukat olarak çalışan Aktar, 1990-1992 yılları arasında İHD Diyarbakır Şubesi yönetim kurulunda, 1992-2001 yılları arasında Diyarbakır Barosu yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptı. 2008-2012 yılları arasında ise Diyarbakır Barosu başkanlığı yaptı. Zorlu bir süreç içerisinde olduklarını belirten Aktar, her adım attıklarında birçok engel ile karşılaştıklarını, seçime demokratik bir ortamda gitmediklerini söyledi. Her şeye rağmen inatla ve dirençle mücadele edilmesi gerektiğinin altını çizen Aktar, “Öncelikle bu inancı topluma vermek gerekiyor. Bu inanç ve güveni verdiğimizde bu baskı kırılacaktır. Seçim sonucunda bizleri nefessiz bırakan, bütün haklarımızı kısıtlayan iktidardan da kurtulacağız. Yeniden bir inşa yapılacaksa eskiye dönüş olmayacaktır. Eskiye dönmek bir çözüm değil. Yeni bir anayasa yeni bir hukuksal rejim gereklidir. Kürtler de artık haklarını güvence altına almalıdır. Bugün muhalefetin kayyumlar gidecek demesinin bir anlamı yoktur. Kayyum olmayacağını garanti altına alacak bir anayasal güvence olmalıdır” dedi.

Azad Barış: Hedefimiz 12 vekil

Riha’nın (Urfa) Weranşar ilçesinde doğan Azad Barış Êzidi halkından. Êzidi halkının yaşadığı katliamlara dikkat çeken önemli çalışmalara imza attı. HDP’de eşbaşkan yardımcılık görevini üstlenen Barış, aynı zamanda HDP Strateji Kurulu üyesi. Halkta inanılmaz bir coşku ve heyecanın olduğunu belirten Barış, “Bugün halkla kucaklaşırken, selamlaşırken halkta bu iktidarı gönderme istemini gördüm. Burada hissettiğimiz iman ve irfan ile hak ettiğimiz başarı yakalayacağımıza inanıyorum. Hedefimiz 12 vekil çıkarmak. 11 vekili kesin çıkarıyoruz. 11 vekili çıkardığımızda ise Amedspor’a maç daveti yollayacağım” diye konuştu.

Sorgül Aytek Avşar: Biz Varız

Lice doğumlu olan Sorgül Aytek Avşar, 1993 yılında Lice’nin yakılmasından dolayı köylerinden göç etmek zorunda kaldı. Köy yakmalarından dolayı ailecek zorunlu olarak göç ettiği İstanbul’dan 10 yıl boyunca dönmek için çabalamasına rağmen ama ailesinin Lice’ye girişine izin verilmedi. Elektrik-Elektronik Mühendisi olan Avşar, uzun yıllar TMMOB içerisinde aktif rol aldı. Avşar aday gösterilmesine ilişkin de 40 yıllık mücadeleyi taçlandırmak için başvurduklarını söyledi. 3’üncü yol çizgisini benimsediğini söyleyen Avşar, “Yeşil Sol Parti, yüzyıllık bir tarihin direngen ruhudur. Bu direnç gün be gün artıyor. Hiçbir şeyimiz yok iken başladık bu serüvene ve inanıyorum ki daha da büyüyecektir. Kadın temsiliyetini her yerde Yeşil Sol Parti temsil ediyor. Bu mücadele içerinde yer almak istiyoruz. Tarihimiz, kültürümüz yok sayılıyor. Bütün bu yok sayılmalara karşı biz varız diyoruz, demek için mücadele ediyoruz” diye konuştu.

Samet Mengüç

1965 yılında Çewlik’in (Bingö) Dara Hênê (Genç) İlçesi’nde doğan Samet Mengüç, Genel Cerrahi Uzmanı. Mengüç 2014-2018 yılları arasında İstanbul Tabip Odası Genel Sekreterliği yaptı.

#Amed #Adayları #Yeni #yaşamı #öreceğiz