Ana Sayfa Blog Sayfa 6131

İstanbul’da binler iradesine sahip çıktı

Kürt siyasetine yönelik gerçekleşen siyasi soykırım operasyonu İstanbul’da binler tarafından protesto edildi. Direniş mesajlarının verildiği eyleme saldıran polis, çok sayıda kişiyi darp ederek gözaltına aldı

HDP Eşbaşkanları ve milletvekillerinin tutuklanması, İstanbul’un Şişli ilçesinde bulunan Şişli Cami önünde protesto edildi. Polis ablukası altında gerçekleşen protestoda, “Halkın iradesini teslim alınamaz”, “ Tüm darbelere karşı demokratik direniş”, “Eş Başkanlarıma dokunma” yazılı pankartlar ve “Hepimiz HDP’liyiz“, “Faşizme teslim olmayacağız” dövizleri taşındı.

Eyleme HDP İstanbul Eşbakanları, eski HDP Milletvekili Sezai Temelli, DBP İstanbul Yöneticisi Abdullah Birgül ve çok sayıda sosyalist örgüt katıldı. Polis sık sık anons ile müdahale edeceğine dönük tehditte bulundu

Eylemde konuşan HDP İstanbul İl Eşbaşkanı Doğan Erbaş, “Türkiye’de bağımsız bir yargı yok, tarafsız bir mahkeme yok. Tabii ki her dönem yargı siyasi iktidarların emrindeydi ama, hiçbir dönem bu kadar bağımlı olmadı. Yargı adeta Saray’dan talimat ile hareket ediyor” dedi. HDP vekillerini ancak halkın yargılayabileceğini vurgulayan Erbaş, 2013 yılında yolsuzluğa dair her türlü delil ortadayken, AKP’li bakanlar için harekete geçmeyen yargının, hiçbir suçu olmayan vekiller için jet hızıyla davrandığına dikkati çekti. HDP vekillerinin tutuklanmasının demokrasiye, ortak yaşama, barışa vurulan ağır bir darbe olduğunun altını çizen Erbaş, İstanbul İl Örgütü olarak bu haksız ve hukuksuz tutuklamalara karşı sessiz kalmayacaklarını kaydetti. Erbaş, “Bize alışın diyenlere alanlarda demokratik tepkimizi göstermeye devam edeceğiz. Gün direniş günüdür, gün AKP faşizmine karşı mücadeleyi yükseltme günüdür” dedi.

Yeni yaşamın sesi olacağız’

HDP eski Milletvekili Sezai Temeli ise “Edirne, Kandıra F Tipi cezaevlerinden selam ve direniş getirdim” diyerek sözlerine başladı. 12 Eylül darbe anayasasının dahi ihlal edildiği bir dönemden geçildiğine işaret eden Temelli, bu faşizme karşı dimdik ayakta duracaklarını söyledi. HDP vekillerinin, “Bizi tutuklasalar da barış mücadelemiz içeride ve dışarıda sürecek” sözünü hatırlatan Temelli, ‘yeni yaşam’ şiarıyla siyasete atılan HDP’nin, barışın, özgürlüğün, demokrasinin sesi olmaya devam edeceğini vurguladı.

Konuşmaların ardından HDP adına açıklamayı Özge Akman okudu. Tutuklamaların sadece HDP’ye dönük değil, Türkiye’deki bütün demokrasi ve özgürlük güçlerine yönetilmiş bir saldırı niteliği taşıdığını kaydeden Akman, “Hiçbir tutuklama, demokrasi ve özgürlük yürüyüşümüzü engellemeyecektir” ifadelerinde bulundu.

Polis saldırdı…

Protestonun ardından nöbetin sürdüğü Cumhuriyet gazetesine doğru yürüyüşe geçen binlere polis saldırdı. “Faşizme karşı omuz omuza” sloganlarını atan kitleye tazyikli su, gaz bombası ve plastik mermiyle saldıran polis, çok sayıda kişiyi darp ederek gözaltına aldı. Polisin saldırısına taşlarla karşılık veren kitle, çöp konteynrlarıyla barikat kurdu. Saldırı sırasında gözaltına alınan onlarca yurttaş Marriott Otel’in otoparkına götürülürken,gözaltındakiler avukatları ile görüştürülmüyor.

 

Almanya’da Gazetecilerden Dayanışma Eylemi

GÜRSEL KÖKSAL

Türkiye’deki siyasal durum ve iletişim özgürlüğüyle ilgili son gelişmelerle ilgili haberler Alman medyasında geniş yer bulurken, gazeteci örgütleri de Türkiye’deki meslektaşlarıyla dayanışma amaçlı girişimlerini sürdürüyorlar.

Almanya’nın önde gelen gazeteci örgütlerinden Alman Gazeteciler Birliği (DJV) Pazar  günü Bonn’da başlayacak kurultayı Türkiye’de baskı altındaki gazetecilerle dayanışma eylemiyle başlatacak. Eski başkent Bonn’da gerçekleştirilecek kurultaya DJV’nin 200 delegesiyle, Federal Almanya’nın dünyada insan hakları konusunda en aktif eski politikacılarından, bir dönemlerin Federal Çalışma Bakanı Norbert Blüm’le, Uluslararası Af Örgütü ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’ün temsilcileri de katılacak.

Dayanışma eylemi, Kurultayın gerçekleştirileceği otel önünde Türkiye’nin Berlin Büyükelçi’ne hitaben kaleme alınmış protesto kartlarının bağlandığı yüzlerce balonun havaya uçurulmasıyla başlayacak. DJV Genel Başkanı Frank Überall, “Bu eylemle Türkiye’deki meslektaşlarımıza yanlarında olduğumuzu göstermek istiyoruz” dedi.

DJV’ın kurultayında da öncelikle Türkiye’deki iletişim özgürlüğüyle ilgili durum ele alınacak. Delegelerin bu konuda Gazeteci Baha Güngör tarafından bilgilendirileceği öğrenildi. Uzun yıllar Deutsche Welle’nin Türkçe yayınlarının yöneticiliğini yapan tecrübeli gazeteci Güngör, son zamanlarda sık sık Almanya televizyonlarının Türkiye’yle ilgili tartışma toplantılarına katılarak, ilgili kamuoyunun farklı açılardan bilgilenmesine katkıda bulunuyor.

Merkezi Berlin’de olan DJV, yaklaşık 35 bin üyesiyle Avrupa’nın en büyük gazeteci örgütü. Aynı zamanda sendika olarak da faaliyet gösteren DJV, Birleşik Hizmetler Sendikası (VerDi) çatısı altında faaliyet gösteren Alman Gazeteciler Sendikası‘ndan (DJU) farklı olarak, Alman Sendikalar Birliği (DGB) üyesi değil.

DJU da Cumhuriyet gazetesine yönelik son operasyonların ardından bir açıklama yaparak, gazetenin yönetici ve yazlarının gözaltına alınmasını kınamıştı. Avrupa Birliği ve Alman hükümetinin bu konudaki tavrının da eleştirildiği açıklamada, “Türkiye’de seslerini duyurmaya çalışan eleştirel meslektaşlarımızın cesaretini hayranlıkla takip ediyoruz. Şu an en önemli görevimiz onları desteklemektir” denilmişti.

İnternete erişimin engellenmesine protesto

Türkiye’deki gelişmeleri yakından izleyen DJV, son dönemde hemen her gün bu kapsamda açıklama yaparak konunun Almanya’da gündemde kalmasına katkıda bulunuyor.

En son Federal Hükümet’in bu konudaki tavrını ağır dille eleştiren DJV, bugün de bir açıklama yaparak Türkiye’de internete müdahale edilmesini eleştirdi. DJV’ın “Erdoğan açıkça sosyal iletişim ağlarını engelliyor“ başlığı altında yayınlanan açıklamasında, “Alman Gazeteciler Birliği olarak Türkiye’de sosyal iletişim ağlarına erişimin engellenmesini protesto ediyoruz“ denildi. Kendisine gelen bilgilere göre ülkede halen aktif olan haber portallarının ve Facebook, Twitter, Whatsapp ve Skype gibi ağların bu engellemelerden etkilendiğini belirten DJV Başkanı Überall, “ Türkiye’deki meslektaşlarımız tüm elektronik iletişim kanallarına engellenmeden erişimi talep ediyorlar. Biz de bu talebi destekliyoruz“ dedi. (GK/EKN)

Gürsel Köksal

Gazeteci. Frankfurt’ta yaşıyor. 

Prof. Onur Hamzaoğlu: Ama Biz Araştırmalarımıza Devam Ettik

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) ile 1 Eylül 2016’da Kocaeli Üniversitesi’nden (KOÜ) ihraç edilen 19 akademisyenin kurduğu Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA) derslerine devam ediyor

Eğitim-Sen Kocaeli Şube Binasında gerçekleştirilen derslerin beşincisinde dün “Bilim insanının toplumsal sorumluluğu: Dilovası örneği” konusu işlendi.

Prof. Dr. Kocaeli Üniversitesi’nde (KOÜ) Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı iken KHK ile görevinden uzaklaştırılan Prof. Onur Hamzaoğlu’nun anlattığı ders, Kocaeli’nin Dilovası ilçesinin içerisinde bulunduğu durumu anlatan belgeselle başladı.

Belgeselin ardından Dilovası’nın çevre sorununu en başından bu yana sinevizyon eşliğinde görsellerle anlatan Hamzaoğlu, “Bilimsel bilginin sahibi toplumun kendisidir ve biz ‘Bu işler bizimle başladı’ demedik hiç bir zaman. Durumu önce kamuoyu ile ardından akademi ile paylaştık” dedi.

KODA nasıl kuruldu?

1 Eylül’de yayınlanan 672 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK) üniversitelerden 2 bin 346 öğretim elemanı ihraç edildi. Kocaeli Üniversitesi’nden “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisini imzalayan 19 akademisyen de 2 bin 346 kişinin arasındaydı.

İhraç sonrası açıklamalarında Kocaeli’ni terk etmeyeceklerini söylediler. Bu kararlarının somut adımı Kocaeli Dayanışma Akademisi (KODA) oldu. KODA’nın açılışı 28 Eylül günü yapıldı.   Akademide dersler 5 Ekim’de başladı.

Akademinin seminer programına buradan ulaşabilirsiniz.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 2013 yılında yayınladığı raporda “Hava kirliliği akciğer kanserinin nedenidir” ifadesine atıfta bulunan Hamzaoğlu, çevreyle ilgili meseleleri faciaya dönmeden görülmesi gerektiğini belirtti.

Dilovası ile organize sanayi bölgelerinin iç içe geçmiş durumda olduğunu ifade eden Hamzaoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:  

“Bölgede 1995-2004 yılları arasında 493 ölüm gerçekleşmiş. Bunun yüzde 32’si kanser vakası. Türkiye ve Dünya ortalamalarının çok çok üstünde. Bizlerin bu verileri paylaşması kimileri tarafından ‘Bu olayın neden bu kadar büyütüyorsunuz’ tepkisiyle karşılandı. Ama biz araştırmalarımıza devam ettik.

“İkinci araştırmamızda 100 ölümden 33’ünün kanser nedeniyle olduğu anlaşıldı. Ama sorun Dilovası ile sınırlı değil”.

TBMM’de araştırma komisyonu kuruldu

O dönem TBMM Dilovası Araştırma Komisyonu’nun kurulduğundan da bahseden Hamzaoğlu, komisyonun raporlarının dahi dikkate alınmadığını fabrikaların daha da büyüdüğünü söyledi:

“Komisyon; kapasite artışı engellenmeli, arıtma tesisi kurulmalı, izlem ve denetim düzenlenmeli dedi ama yeni fabrikalar kuruldu, kapasiteler arttırıldı. Doğaya ve insana rağmen sanayileşme yapıldı. Bunu paylaşmamak büyük bir sorumluluktu. Biz de paylaştık”.

O dönem Devlet, sanayi ve üniversitenin iş birliği içerisinde olduğunu da vurgulayan Hamzaoğlu, araştırmanın davalara konu olduğunu belirtti. Bu süreçte Dilovası’nda 36 derneğin bir araya geldiğini belirten Hamzaoğlu, halk tepkisinin önemine de değindi ve sunumunu şöyle bitirdi:

“Kontrolsüz, denetimsiz bir şekilde üretimler sürdürüldüğü sürece bu vakaları göreceğiz. Doğa dostu üretim ve hammadde kullanılmalı”.

Kaya: “Kanunsuzluk devam ettiği sürece Dilovası kirli kalacak”

Sunumun ardından Dilovası’nda çevre aktivisti olan İsmail Kaya söz aldı.

Kaya derse hasta haliyle geldiğini söyledi:

“Benim akciğerlerimi çalıştırmayan, bozan Dilovası’dır. Hasta halimle geldim buraya, hep Dilovası yüzünden. Ben yaşadığımız bölgeyi, Dilovası Gecekondu Organize Sanayi Bölgesi olarak tanımlıyorum. Ve biliyoruz ki kanunsuzluk devam ettiği sürece Dilovası kirli kalmaya devam edecek”.

Sonraki ders: Doç. Dr. Aynur Özuğurlu’nun

Ardından soru ve cevapların ardından son bulan derste haftaya gerçekleşecek dersin çağrısı da yapıldı. Kocaeli Üniversitesi sosyoloji bölümünün eski öğretim üyesi Doç. Dr. Aynur Özuğurlu’nun anlatacağı dersin konusu “Acımız ve öfkemiz üzerine: Neoliberalizm, savaş ve siyasal İslama karşı feminist mücadele” olacak. (DÇ/HK)

Diren Çelik

Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. Kocaeli’nde yerel basında gazetecilik yapıyor.

Aliağa’da Termik Santral Zaferi

Fosil Yakıt Karşıtı İnisiyatif, Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi’nin (SOCAR), İzmir Aliağa’da yapmayı planladığı kömürlü termik santralden vazgeçtiğini açıkladı.

Yerel hareketler, Aliağa’da yapılması planlanan kömürlü termik santrallere karşı yıllardır mücadele ediyor.

Aliağa’da 672 megavatlık STEP kömürlü termik santral projesi, 2014 yılında SOCAR tarafından Aliağa’da kuracağı rafinerinin enerji ihtiyacını karşılaması için gündeme gelmişti.

Dava açılmıştı

SOCAR STEP enerji santrali projesi 1. Derece SİT alanı olan Kyme Antik Kenti’nin üzerine yapılmak isteniyordu. SOCAR’ın kalıntılara 50 metre mesafede inşa etmek istediği projeye karşı EGEÇEP dava açmıştı.

Halihazırdaki sanayi tesisleri ve kömürlü termik santraller ile önemli çevresel sorunlar ile yüz yüze kalan Aliağa halkı bölgeye SOCAR tarafından yapılacak yeni termik santrallerin yaratacağı kirlilikten büyük endişe duyuyordu.

Halk mücadele etti

15 Mayıs 2016’da 100’den fazla sivil toplum örgütü ve yerel hareket bir araya gelmiş, tüm dünya ile eş zamanlı olarak, Aliağa’da 2000 kişinin katıldığı “Break Free – Fosil Yakıtlardan Kurtul” etkinliği düzenlemişti.

Fosil Yakıt Karşıtı İnisiyatif üyeleri, ilgili projenin yapılmaması için 2014 yılından beri Uluslararası Kuruluşlar (BANKWATCH – RE:COMMON) ile beraber yoğun faaliyetler yürütüyordu.

Çabalar sonuç verdi, projenin finansörleri olan 7 Uluslararası İhracat Kuruluşu, Bankwatch ve Re:common’a gönderdiği resmi mektupta SOCAR’ın, Aliağa’da yapmayı planladığı kömürlü termik santralden vazgeçtiğini açıkladı. Socar tarafından konu ile ilgili bir açıklama henüz yapılmadı.

“Önemli zafer kazandık”

Foça Çevre ve Kültür Platformu’ndan Bahadır Doğutürk “Bugün önemli bir zafer kazandık; SOCAR’ın kararı, verdiğimiz mücadelenin ne kadar haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Türkiye’de yapılması planlanan 70’in üzerinde kömürlü termik santral projesinden vazgeçilmesi için mücadeleye devam edeceğiz” dedi.

“Santral yasal ve ahlaki değildi”

Bankwatch’tan Ioana Ciuta “Söz konusu santral fazlasıyla yasal ve ahlaki tutarsızlıklara sahipti. Rafineri projesinin ÇED belgelerinin dışında tutulması, kümülatif çevresel ve sosyal etki değerlendirmelerine tabii olmaması, kamuoyu görüş alım süreçlerinden sıyrılması ve kültürel miras düzenlemelerini yok sayması bunlardan birkaçıydı. Projeden vazgeçmelerinin bu kadar sürmesine şaşırdım” dedi.

Aliağa kirlilikle mücadele ediyor

Yıllardır sanayi bölgesi olan ve aşırı kirlilikle mücadele eden Aliağa’da halihazırda bir adet kömürlü termik santral var, 4 tane daha yapılmak isteniyor.

Yapılmak için sırada bekleyen 67 GWlık yeni kömürlü termik santral kapasitesiyle Türkiye, dünyanın üçüncü en fazla yeni kömürlü termik santral planı bulunan ülke konumunda.

Kömürlü termik santraller bir yandan yapıldığı yerlerde hava kirliliği başta olmak üzere önemli çevresel zararlara yol açarken, yaydıkları sera gazları ile de küresel iklim değişikliğinin en önemli sebepleri arasında gösteriliyor. Bilim insanları, Paris İklim Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışını 1.5°C derecede sınırlama hedefine ulaşabilmesi için tüm kömür rezervlerinin yerin altında bırakılması gerektiğini ifade ediyor. (NV)

Temiz Hava Hakkı Platformu: Halk Derhal Bilgilendirilmeli

Temiz Hava Hakkı Platformu, Musul’un güneyinde bulunan kükürt üretim tesislerinin, IŞID tarafından ateşe verilmesi sonucu oluşan zehirli gazlarla ilgili yaptığı açıklamada halkın derhal etkili yollarla bilgilendirilmesini, sağlıklı ölçümlerin yapılmasını, sonuçlarının anlık paylaşılmasını ve gerekli önlemlerin alınmasını talep ediyor.

Platform, sülfür dioksit (SO2) kirliliğinin iki kişinin ölümüne ve bini aşkın kişinin hastaneye başvurmasına neden olduğunu hatırlattı:

“NASA’nın 24 Ekim’deki uydu görüntüleri, bölgedeki SO2 yoğunluğuna ve bu zehirli gaz bulutlarının Türkiye’ye kadar geldiğine dikkat çekiyor. Hafif olduğu için rüzgarla beraber çok hızlı yayılan SO2 yağmurla tepkimeye girerek sülfirik asit oluşturabilir ve bu asidik yağmur güneydoğu bölgesine yağabilir.”

“Partiküller de tehlikeli”

Platform üyesi Doç. Dr. Haluk Çalışır bölgenin sadece SO2 tehlikesi altında olmadığının, aynı zamanda petrol kuyularındaki yangın nedeniyle açığa çıkan partikül maddenin diğer kirleticiler ile etkileşime girerek kalp krizleri, felç, inme, akciğer hastalıkları ve kanser gelişimine neden olabileceğini bildirdi.

“Mardin’de yasal sınır aşıldı”

SO2 kirliliğine maruz kalmanın neden olduğu akut bronşit, hırılıtılı solunum ve nefes darlığı, bronkospazm ve havayolu aşırı duyarlılığı ile kardiyavasküler sorunların yanında üreme sağlığı ile ilgili sorunlara ve ölüm arttırma etkisine dikkat çeken Platform üyesi Prof. Dr. Kayıhan Pala şöyle konuştu:

“Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)  SO2 için 24 saatlik sınır değeri 20 µg/m³ 10 dakikalık sınır değeri ise  500 µg/m³ olarak duyurmaktadır. Ülkemizde kabul edilen sınır değerler ise bir saatlik ortalama için 470 µg/m³  ve 24 saatlik ortalama için 225 µg/m³‘dir. Musul’da kükürt tesislerinin imha edilmesi sonrasında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Mardin istasyonu verilerine göre 23 Ekim günü öğleden sonra başlayan, 24 Ekim gece yarısından 25 Ekim sabahına kadar pik yapan ve 25 Ekim gün boyunca süren bir kükürt kirliliği olduğu anlaşılmaktadır. 25 Ekim’de gözlenen kirlilik düzeyleri hem saatlik hem de 24 saatlik yasal sınır değerleri aşmış olması bakımından çok önemli.”

“Bakanlık sağlıklı bilgi vermiyor”

Platform üyesi Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Aykaç Kongar ise başta bu bölgede SO2 düzeyleri olmak üzere tüm kirleticilerin düzenli ölçümlerinin yapılması gerektiğini, ancak Çevre ve Şehircilik bakanlığı tarafından yapılan hava kirliliği ölçümlerinin havaizleme.gov.tr üzerinden sağlıklı bilgi verilmediğini belirtti. Bu denli önemli sağlık riskinin bulunduğu bir dönemde kamuoyunun bilgilendirilmesi, gereken sağlık önlemlerinin alınması açısından sitenin ve anlık ölçümlerin derhal çalışır hale getirilerek kamuoyu ile paylaşılması gerektiğini vurguladı.

“Su kirliliğine de neden olabilir”

Platform üyesi Doç.Dr. Çiğdem Çağlayan ise “SO2’nin hava kirliliğine olan etkisinin yanı sıra asit yağmurları oluşturarak su kirliliğine de yol açtığını, bu nedenle asit yağmurlarının içme sularına bulaşması riski olduğu için, içme sularının da kirlilik açısından izlenmesi gerektiğini ve yağmur sularının insani tüketim amaçlı kullanılmaması gerektiğini” ifade etti. (NV)

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun önerileri şöyle:
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı konuya ilişkin acilen ortak bir çalışma yürütmeli ve acil müdahale planlarını yürürlüğe koymalıdır. İlgili bakanlıklar tabip odaları ve uzmanlık dernekleri temsilcileri ile bir araya gelerek kriz masası oluşturulmalıdır. Etkilenen/etkilenmesi beklenen halk derhal riskin ne olduğuna ve nasıl önlemlerin alınması gerektiğine ilişkin en etkili ve hızlı yollarla anlık olarak bilgilendirilmelidir. (yerel iletişim kanalları, anons vb.) Ölçüm cihazları ile ilgili teknik arıza giderilmeli, maruz kalınan kirliliğin ölçümlenmesi ve gerekli tedbirlerin alınabilmesi için derhal ölçüm cihazları devreye alınmalı ve ölçümler daha da güçlendirilmelidir. Ölçüm sonuçları bölge halkı ile etkili yollarla ve anlık olarak paylaşılmalıdır. Bölgede bulunan illerimizde İl Hıfzısıhha Kurulları toplanmalıdır. Beklenen SO2, NOx, PM ve ozon kirliliği limitleri aşıldığında, yönetmeliklerde belirlenen uyarı önlemleri acilen hayata geçirilmelidir. (okulların ve işyerlerinin tatil edilmesi vb.) Risk grupları olan yaşlılar, bebekler ve kronik hastalığı olanlar hava kirliliğin yoğun olduğu zaman diliminde dikkatli olmalı ve açık havaya çıkmamalar. Asit yağmurlarından korunmak için, yağmur sularının cilde temasını önleyecek giysiler giyilmeli, yağmur sularının insani tüketim amaçlı kullanılmaması gerektiği konusunda bölge halkı bilgilendirilmeli. Bu süre içinde bölge halkı yağmur sularını içme, yemek pişirme ve hijyen amaçlı kullanmamalı. İlgili kamu kurumları tarafından içme suyuna karışması muhtemel olasılığı göz önünde bulundurularak içme suyu kirlilik kontrolü düzenli yapılmalı ve sonuçları paylaşılmalıdır. Temiz hava solumak en temel insan hakkıdır. Acil durumlar da dahil, temiz hava tüm insanlar için sağlanmalıdır.

* Temiz Hava Hakkı Platformu, Türkiye Tabipler Birliği, Toraks Derneği başta olmak üzere sağlık alanında çalışan sivil toplum kuruluşları ile Greenpeace, TEMA gibi çevre örgütlerinin kurduğu bir platform.

Roman Stratejisi Nasıl İzlenmeli?

Romanların yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla yıllardır beklenen Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi’nin yayınlanmasının üzerinden altı ay geçti. 

Ülkenin siyasal durumuna paralel olarak normal şartlarda da hep görünmez olan Roman meselesi yine görünmez kılındı. 

Roman Hakları Derneği ve Avrupa Roman Hakları Merkezi (ERRC), Roman Strateji belgesindeki sorunlar ve firsatlar üzerine Ankara’da bir çalıştay düzenledi. 

Roman strateji belgesinin beş yıllık bir geçmişi var. 2011’de Avrupa Komisyonu Roman ve Roman olmayanlar arasındaki boşluğu kapatmak için “Romanlarla Bütünleşme Çerçeve Sözleşmesi” oluşturdu.

2020 yılına kadar geçerli bu sözleşmede üye ülkelerden Romanlarla ilgili Ulusal Strateji Belgesi ve Eylem Planı hazırlamaları istendi. Üye olmayanlara da bunu tavsiye etti.

Beş yıldır, Türkiyeli Romanlar bu belgenin açıklanmasını bekliyordu. 8 Nisan 2016’da nihayet Roman Vatandaşlara Yönelik Strateji Belgesi ve 1. Aşama eylem planı resmi gazetede yayımlandı. 

Bu belgenin yürütücüsü Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı. Söz konusu faaliyetlerin denetimi için yarısı Bakanlıklardan, diğer yarısı sivil toplum örgütleri, meslek örgütleri ve akademisyenlerden oluşacak İzleme ve Değerlendirme Kurulu oluşturulacak.

Geçen süre zarfında farklı Roman dernek yöneticilerinin anlatımları üzerinden ciddi bir somut ilerleme sağlanmadığı anlaşılıyor. Henüz İzleme Kurulu da oluşturulmadı. 

Çalıştay boyunca strateji belgesi değerlendirilerek resmi denetleme kurulunun yanında Roman sivil toplum örgütlerinden oluşan bir İzleme ve Denetleme Kurulu oluşturulması tartışıldı. 

“Avrupa’da iyileşme yok, ırkçılık arttı”

İlk olarak Avrupa Roman Hakları Merkezi’nden (ERRC) Berbard Rorke, söz alarak 2011’den bu yana Avrupa Birliği üyesi ülkelerinin hazırladığı ulusal Roman Strateji belgelerinde ne durumda olduklarını özetledi. 

Rorke, özetle AB üyesi ülkelerin Romanların hayatına dokunacak iyileşmeler yapamadığı gibi aksine bu ülkelerde Roman karşıtlığının daha da arttığını söyledi. 

“Avrupa Komisyonu 2011’de ‘Romanların toplum dışına itilmesi bizim toplum modelimizle uyumlu değil’ demişti. Avrupa Komisyonu, ‘strateji işini ciddiye alın, eğitim, istihdam, barınma, sürdürlebilir içerme politikaları, kadın ve çocukların korunması, önyargıların önlenmesi için politikalar geliştirin, yerel eyleme dönüştürün’ dedi.

“Son 5 yila baktığımzda daha fazla Roman çocuk ilkokula kaydoldu, daha çok Roman üniversiteden mezun oluyor. Uluslararası Roman Günü daha fazla kutlanıyor. Holokostta öldürülen Romanlar tanınıyor. Ancak bunun yanında Macaristan’da Roman meclisi kapatıldı. Küçük köy ve kasabalarda neonazi belediye başkanları, paramiliter güçler köyleri basıyor, zulmediyorlar Romanlara. 

“Romanya’da lisedeki Roman çocuklara burs verilmesine muhalefet partileri karşı çıktı. İrlanda’da hükümet etnik azınlık olarak gezginleri tanımıyor. 

“İtalya’da hala ayrıştırılmış kamplar var. Fransa ve İtalya polisi sabah 4’te eve gelip evleri yıkıyor, ‘çekin gidin’ diyor. Romanlar kimyasal fabrika yanı, tek musluklu yerler gibi çok kötü koşullarda yaşamak zorunda bırakılıyor. Çek, Slovakya, Macaristan sürekli Roman çocukları okullarda ayrıştırdıkları için bu sözleşmeleri ihlal ettiler. 

“Avrupa Komsiyonu son değerlendirme raporunda çok netti: sahaya bakınca hiçbir iyileşme olmadığını ve Roman karşıtlığı yükselişe geçtiği için endişesini dile getirdi. 2. Dünya faşizmini andıran üniformalar giyilerek Roman mahallelerinde çeşitli müdahaleler yapılıyor.  Komisyon, ülkelerin Romanlarla ilgili eyleme geçmemelerinin hoşgörüsüzlüğü tetiklediğini belirtti.”

“Ayrımcılık belgede kabul edilmiyor”

ERRC’den Sinan Gökçen, ilk başta Türkiye’deki ulusal strateji belgesi taslağının iyi bir ekiple oldukça iyi şekilde hazırlandığını ancak çıkan belgenin 50 sayfadan 19 sayfaya düşerek eksikliklerle dolu olduğunu söyledi. 

Gökçen, belgede ayrımcılığın ortak kesen olarak kabul edilmediğini söyleyerek “Ayrımcılık olduğu için diğer sorunlar var zaten. Romanlar yoksul diye mi ayrımcılığa uğruyor, yoksa uzun süredir ayrımcılığa uğradığı için mi yoksul? Romanlar yoksullluk halkasını kırma potansiyeline sahip değil” dedi. 

“Romanlar kalifiye olsa iş bulacak mı?”

Roman Hakları Derneği’nden Yücel Tutal, strateji belgesinde bir bütçe planı olmadığını beliterek istihdam başlığına dikkat çekti. 

“Roman mahallelerinin yüzde 90’ı işsiz. ‘Kalifiye değiller’ deniyor. Sanki kalifiye olsa iş bulacak. Siz ayrımcılığı kabul etmezseniz hiçbir sorunun çözümünü bulamayız.” 

Bu noktada Roman dernek yöneticileri Kuştepe, Kore gibi Romanların yaşadığı mahallelerde çalışanların Oxford mezunu olsa da iş bulamayacığını, Roman kadınlarının evleğe temizliğe dahi çağrılmadığını belirterek istihdam sorununun sadece eğitimle çözülemeyeceğini belirttiler. Ayrıca belediyede çalışan Romanların kendilerini ispat etmek için iki kat çalıştığını her an kovulma korkusu yaşadıklarını ifade ettiler. 

“Okulu dönüştürmüyorlar”

Eğitim Reform Girişimi’nden Işık Tüzün, strateji belgesi eğitim başlığı için “hak temelli değil, sorunu Romanlarda görme eğilimi baskın ve Romanları homojen bir grup olarak görüyor” dedi. 

Tüzün, şartlı eğitim yardımlarının beslenme ve sağlığı kapsaması gerektiğini belirterek strateji belgesinde okulu dönüştürmek yerine sadece cazip kılmaya yönelik yetersiz çözümler sunulduğunu söyledi. 

Çocuk işçiliği meselesine de değinen Tüzün, “Belgede çocuk işçiliği engellenecek deniyor, peki tarlada çalışan çocuklar ne olacak, somut hiçbir şey yok” dedi. 

“Bütün Roman mahalleleri risk altında”

ERRC’den avukat Sinem Hun ve ERRC’den Hacer Foggo, strateji belgesinde barınma başlığının çözüm konusundaki muğlaklığına dikkat çektiler. Hun, kentsel dönüşüm kapsamında Afet Yasası nedeniyle Roman mahallelerinin tamanının yıkım riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi. 

Foggo, Ümraniye Belediyesi’nin geçtiğimiz günlerde Romanların çadırlarını yıkıp yerine yerleşmesinler diye çukurlar açtığını hatırlattı. Foggo, Sulukule örneği üzerinden kentsel dönüşümün istihdamla, çocukların eğitimiyle bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini ancak strateji belgesinde böyle çözümler sunulmadığını ifade etti. 

“Bağımsız izleme şart”

Son olarak Berbard Rorke, strateji belgesi uygulamalarında sivil toplum denetiminin önemine dikkat çekti. 

“Belgedeki diplomatik dil kağıtta güzel ancak mesela ‘Roman aileleri geleceği inanmıyor’ deniyor. Bunu neye göre söylüyorsunuz, Romanların hayallerini düşük tutmalarının nedeni yoksulluk ve ayrımcılık. Bu sebeple aileler ile çocukları suçlamak yanlış.

“Öte yandan, etnik veriler çok önemli, kaliteli hizmete nasıl bütçe ayrılacak, izleme nasıl olacak, başlangıç verisi ne olacak? gibi bir sürü soru işareti var. Şu anki belge niyet belgesinden öteye geçemiyor, gereken ayrıntılar yok.

“Bağımsız bir sivil toplum denetimi çok önemli, çünkü ‘ilerledim’ diyecek ama neye göre ilerledi, hesapverebilir olmalı. Mesela Slovakya’da bağımsız izleme olmasaydı Roman kadınların doğum sırasında tartaklandığını hiçbir zaman öğrenemeyecektik.” 

Çalıştay, bağımsız bir izleme kurulu oluşturulması tartışmasıyla devam etti. (NV)

Nilay Vardar

Galatasaray Üniversitesi Gazetecilik mezunu. 2011 yılından beri bianet’te muhabir/editör olarak çalışıyor. Kent, ekoloji, engelliler ve azınlık haberleriyle özel olarak ilgileniyor.

Yeşil Yol direnişi belgesel oldu

Yeşil Yol Projesi’ne yönelik direnişin anlatıldığı ‘Gözyaşı Yolu’ isimli belgesel, festivallerde 12 ödüle layık görüldü. Belgeselde, ‘Havva Ana’ diye bilinen Rabia Özcan’ın, ‘Ben varsam devlet vardır. Ben yoksam devlet neye yarar’ sözleri dikkat çekiyor

Karadeniz’in yaylalarını birbirine bağlayarak doğallığını bozacak olan Yeşil Yol Projesi’ne karşı yükselen ses, “Gözyaşı Yolu” isimli belgeselde anlatılıyor.

Şimdiye kadar 12 ödüle layık görülen belgesel, izleyiciye Karadeniz’in doğasına tanık olma imkanı verirken, kültürel yapıya da adeta bir etnik müzik şöleni ile selam veriyor. Müzisyen Ayşenur Kolivar’ın söylediği şarkı ile başlayan belgesel, yaylacılığın yöre insanı üzerindeki etkisinin anlatıldığı görüntüler ile devam ediyor. Trabzonlu Yazar Sunay Akın ve Yeşil Yol Projesi’nde yaşam savunucularının avukatlığını yapan Yakup Okumuşoğlu’nun görüşlerine de yer verilen belgesel, 30 dakika sürüyor. Belgeselde, direnişin geniş kesimlere duyulmasında etkisi tartışılmaz olan, “Havva Ana” olarak bilinen Rabia Özcan da, kendi sözü ile mesajını veriyor: “Ben varsam devlet vardır. Ben yoksam devlet neye yarar?”

‘Kızılderililerden örnek aldık’

Belgesel, adını Amerika’da 1830’larda maden şirketine karşı mücadele eden Kızılderili kabilelerinin başına gelen hikayeden alıyor. Bölgelerine maden aranmasına izin vermeyen Kızılderililer, ne kadar inat etse de ABD’li yetkilerinin referandum önerisini kabul etmişlerdi. Bir oy ile referandumu kaybedince Kızılderililer o bölgeden göç etmişlerdi. Göç sırasında o kadar çok kişi yaşamını kaybetmiş ki ilerledikleri yolun adı ‘Gözyaşı Yolu’ olmuştu. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde okuyan, belgeselin Yönetmeni Engin Türkyılmaz da, filmin adının Kızılderililerin mücadelesinden alındığını ifade ederek, “Karadenizliler’in başına da benzer bir durum gelmez umarız” vurgusu yapıyor.

Kadınlar direnişin öncüsü

Trabzon’a 1900’lü yılların sonunda Yunanistan’a olan mübadeleyi çekmek için gidince, aynı zamanda aktivisti olduğu Karadeniz İsyandadır Platformu’nun (KİP) Yeşil Yol Direnişi’ni duyan ve bu belgeseli çekmeye karar veren Türkyılmaz, önce tek başına yola çıksa da belgeseli, 4 kişilik bir ekip tamamlıyor. Türkyılmaz, Karadenizli kadınların direnişin öncüsü olduğunu söylüyor.

‘Başkalarını rahatsız edeceğiz’

“Başkalarını rahatsız eden filmler yapmak istiyoruz” diyen Türkyılmaz, “Bunu illa onlar rahatsız olsun diye değil, biz rahatsız oluyoruz ki rahatsız ediyoruz. Bu nedenle yapıyoruz” diyor. Toplumu dönüştürme gücünün sanattan geçtiğini söyleyen Engin Türkyılmaz, son olarak şunları söylüyor: “İnsanları en çok etkileyen şeylerin acılar olduğunu düşünüyorum, birleştiren de acılardır. Karadeniz’de de böyle acılar vardır. Mübadele acısı mesela. Kürt illerinde de acılar var. Onlar da acıyı farklı dilde yaşıyor. Eğer o acıyı karşındaki kişinin kalbinde yakalarsa, o empatiyi kurdurabilirsek evet, biz yapmışızdır. Bu nedenle de hep dişe dokunan filmler yapmak istiyoruz.” RİZE/ANF

Kentsel talanın kapıları açıldı

Afet riskli alanlarda kentsel dönüşüm yönetmeliğindeki değişiklik Resmi Gazete’de yayımlandı. Kentlerdeki talana hız vermek için yapılan değişikliklere göre bir bölgedeki yapıların üçte ikisi riskli olarak tespit edilirse bölgenin tamamı riskli alan ilan edilebilecek. Ayrıca değişikliğe göre kentsel dönüşümde bakanlıklara verilen rol de arttı. Böylece Cizîr (Cizre), Nisêbîn (Nusaybin) ve Sûr gibi savaşın yıktığı bölgeler, Bakanlar Kurulu tarafından kentsel dönüşüm sürecine dahil edilebilecek

Yayımlanan değişiklikte en çok dikkat çeken, bir bölgenin riskli alan ilan edilebilmesi için bölgedeki yapıların yüzde 65’i hakkında ‘denetime tabi tutulmadığı ve standartlara uygun malzeme ile yapılmadığı’ kararının alınmasının yeterli olması oldu. İlerihaber’deki habere göre riskli alan ilanında alanın en az 15 bin metrekare büyüklüğünde olmasını gerektiren sınır da kaldırıldı. Yeni düzenlemeyle birlikte ‘riskli alan’ ilan edilen bölgelerde yer alan binaların dönüşüme açılması için hak sahiplerinin anlaşması beklenmeyecek, 2 aylık denetimlerden sonra yıktırılmayan binalar kolluk kuvveti nezaretinde yıktırılacak. Değişiklik öncesinde, hak sahipleri içinde 3’te 2 çoğunluk sağlanamadığı takdirde yapıların dönüşüme açılamıyordu.

Artık her şey mümkün

Düzenlemede TOKİ’ye de ‘riskli alan’ tespiti yapabilme başvurusu yetkisi verilirken, Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu kapsamına giren kültür mirası niteliğindeki taşınmazlarda da kentsel dönüşüm yapılabilmesinin önü açıldı. Yeni düzenlemenin en büyük etkisini, yaşanan çatışmaların ardından büyük bir yıkım geçiren Cizîr, Nisêbîn ve Sûr gibi kentlerde göstereceği belirtiliyor. Daha önce yapılan düzenlemelerle, kentsel dönüşüm sürecinin hızlandırılması için riskli alan tespiti konusunda yetki Bakanlar Kurulu’na devredilmişti. Yeni değişiklikler kapsamında, çatışmalar sonucu yıkılan kentlerde ‘afet riski altındaki alanlarda dönüşüm’ kapsamında gerçekleştirilecek uygulamalarının önü açılacak. HABER MERKEZİ

Kanser asıl diptekileri vuruyor

Amerikan Kanser Derneği (ACS) ile The Lancet Dergisi’nde yayınlanan iki ayrı rapora göre özellikle kadınlar arasında kanser ölümleri ciddi artış gösteriyor. Kanser ölümlerinin en fazla görüldüğü ülkelerdeki teknik yetersizliklerin giderilmesi ve önlemlerin arttırılması sayesinde her yıl milyonu aşkın ölümün önüne geçilebileceği öneriliyor. ACS tarafından yayınlanan rapora göre 2012 yılında dünya genelinde 8 milyon kişi, kanserden yaşamını yitirirken, bu kişilerin 3,5 milyonu kadınlardan oluşuyordu.

The Lancet’te yayınlanan diğer rapora göre ise son yıllarda yıllık ortalama 1.7 milyon kadına meme kanseri teşhisi konulduğu ve bu sayının 2030’a kadar yılda 3,2 milyona ulaşacağı uyarısı yapıldı. Rapora göre, rahim kanseri teşhislerinin ise en az yüzde 25 artarak 2030’a kadar yılda 700 bini geçeceği vurgulandı. ACS raporunda da kanser türlerinin halen dünyadaki kadın ölümlerinin yüzde 14’ünden sorumlu olduğu kaydedilirken, meme kanserinin 2012’de 522 bin, akciğer kanserinin ise 491 bin kadının yaşamını yitirmesine yol açtığı belirtildi.

Her iki rapora göre her 10 rahim kanseri vakasından 9’u Afrika, Güney ve Orta Amerika, Güneydoğu Asya ve Doğu Avrupa ülkelerinde görülüyor. Yine meme kanserine yakalanan kadınlar arasında iyileşme oranı Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkelerde yüzde 80 iken, Güney Afrika veya Hindistan’da bu oran yüzde 50’ye kadar düşüyor. Ayrıca kanser vakalarının yüzde 60 yoksul ülkelerde görülürken, bu ülkeler radyo terapi araçlarının ise sadece yüzde 32’sine sahip. HABER MERKEZİ

Metropoller dünyanın gırtlağını sıkıyor

İki binli yılların başında insanlığın vardığı metropolleşme düzeyi artık korkunç bir seviyeye ulaştı. Kırsal alanları yaşanmaz hale getirip yoksullaştırarak insanları kentlere yığan sistem, muazzam nüfus birikmelerine yol açarak dünyayı uçuruma sürüklüyor

Dünya nüfusunun büyük kentlere doğru yığılması, çözülmesi zor sorunları da beraberinde getirerek ekolojik sistemi çökertiyor. BM’nin tahminlerine göre dünya nüfusu, 2050’ye kadar 9 milyara ulaşacak ve bunların üçte ikisi şehirlerde yaşayacak. Bu nedenle şehirler altyapı, uygun fiyatlı konut, su, sanitasyon, istihdam, sağlık hizmetleri ve ulaşım gibi talebin artacağı sorunlarla başa çıkmak zorunda.

Dünyanın en kalabalık kentleri, Tokyo, Yeni Delhi, Shangai, Mumbai ve Sao Paulo. BM’den yapılan açıklamada, ekonomik büyümenin kentleşmeyi de etkileyeceği vurgulanarak, 2050 yılına kadar Hindistan, Çin ve Nijerya’nın kırsal bölgelerinin büyük bölümünün kentleşeceği ve 2 buçuk milyar kişinin daha kentli nüfusa ekleneceği belirtildi. Mega kentlerin mevcut nüfuslarına yer verilen raporda, en kalabalık kentler olarak 38 milyon nüfusla Tokyo, 25 milyon nüfusla Yeni Delhi, 23 milyonla Shanghai, 21’er milyon nüfusla Mumbai ve Sao Paulo sıralandı. Tokyo’nun 2030’da 37 milyona düşeceği ancak dünyanın en kalabalık şehri olmaya devam edeceği belirtilen raporda, halen 25 milyon nüfusla ikinci sırada olan Yeni Delhi’nin ise 2030’da 36 milyon nüfusa yükselmesinin beklendiği ifade edildi.

Artan gecekondular

Bazı yerlerdeki hızlı kentleşme gecekondu bölgelerinin artmasına yol açıyor. Güney Afrika’daki Khayelitsha’da olduğu gibi. Afrika, Asya ve Güney Amerika’da milyonlarca insan, çoğunlukla içme suyu ve iş imkanlarının olmadığı kenar mahallelerde yaşıyor. Bu kesimlerdeki altyapı sorunları ise gitgide derinleşiyor.
Bu arada hava kirliliği de, şehirler için önemli bir sorun ve bazı yerlerde sağlığı tehdit eder boyutlarda. Mexico City yüksek hava kirliliğiyle biliniyor. Bu yılın başlarında hava kirliliği ürkütücü boyutlara ulaştı ve yetkililer otomobillerin trafiğe çıkmasını yasaklayarak halka evde kalmaları çağrısı yaptı.

Temiz su sıkıntısı

İçme suyu ihtiyacını güvence altına almak için şehirler genellikle nehirler ve yeraltı su kaynaklarına yakın kurulmuştur. Hızla artan şehir nüfusunun ihtiyacını hesaplı, güvenilir ve sürdürülebilir şekilde karşılayabilmek geleceğin en önemli ödevlerinden biri. Hindistan’daki birçok şehir genellikle su sıkıntısından muzdarip ve başka bölgelerden su getirmek zorunda. Öte yandan, kentleşme, özellikle gelişmekte olan ülkelerde sınırlı olan doğal kaynaklar üzerinde baskı oluşturuyor. Yoksulluk çoğunlukla sağlıklı gıdaya erişimin önünde engel oluşturuyor. Aslında genel olarak metropolleşme, yoksulların dünyasını daha çok vuruyor.