Ana Sayfa Blog Sayfa 6178

Ülkelerin en iyi yaptıgı seyler haritasında Türkiye: Twitter

Dünyada her ülkenin yaptığı ve alanında namını yürüttüğü birçok iş var.

Brezilya iyi futbolcular yetiştirir ya da Almanlar ise biralarıyla meşhurdur. Peki Surinam ya da Papua Yeni Gine neleriyle meşhurdur?

Information is beautiful adlı internet sitesi bir harita yayımlayarak her ülkenin popüler olduğu alanlardaki sıfatlarını belirtti. CIA, Dünya Bankası, Reuters ve Forbes dergisinde yer alan bilgileri kullanarak hazırlanan haritada bilgiler 9 farklı kategoride ayrıldı.

Değerlendirmelere konu olan o kategoriler şöyle: İhracata, ithalata dayalı mal/meta, psikoloji, ekoloji, gastronomi, ekonomi, titizlik, insanlık, teknoloji ve iğrençlik.

Twitter sansüründe Türkiye, en çok kadın işçide Tanzanya

Hazırlanan haritaya göre, Birleşik Krallık en çok milyarderi barındırmasıyla, Amerika ise en çok spam e-mail’in atılmasıyla namını yürütmüş.

Hak ihlalleri konusunda beklenene göre ise Çin en çok gazetecinin mahkum olduğu, Türkiye ise en yaygın Twitter sansürüne sahip olan ülke.

Diğer bir doğu ülkesi Pakistan ise en çok eşcinsel pornosuna sahip olan ülke olarak kayıtlara geçti.

Afrika ülkelerine bakıldığında ise Rwanda, parlamentosunda en çok kadın parlamentere sahip olan ülke, Zambia en çok kadın girişimcinin olduğu ülke ve de Tanzanya ise en çok kadın işçinin olduğu ülke olarak haritada mor rengini aldı.

Londra’da yaşayan yazar ve tasarımcı David McCandless yayımladığı bu ve benzeri haritalar ve analizleri “Knowledge is Beatiful” (Bilgi Güzeldir) adında bir kitapta biriktirerek yayımladı. Kitaba Amazon üzerinden erişmek mümkün.

Bu güzellik yok oldu

Haftasonları Denizli’de çevre gezileri düzenleyen Laodikya Gezi Gurubu, son gezide rotasını Karahayıt Şelalesi olarak belirledi. Karahayıt Mahallesi’nin üst kesimlerinde bulunan, doğal güzelliğiyle kent yaşamından kaçanların uğrak yeri olan Karahayıt Şelalesi’ne gelen grup, kötü bir sürprizle karşılaştı. Şelalenin kuruduğu, çevresinin ise çöplerle kirletildiği görüldü. Laodikya Gezi Grubu kuruyan şelaleyi görüntüledi, çevreye atılan çöpleri temizledi. 

Laodikya Gezi Grubu Sorumlusu Zeki Akakça, “Denizli’nin en gözde turistik mekanlarından biri olan ve yaz kış turizme hizmet veren Karahayıt bölgesinin hemen üst bölümündeki vadide bulunan şelale kurumuş. Yaz kış gürül gürül akan bu şelalenin neden kuruduğuyla ilgili yaptığımız araştırmada, şelaleden akan suyun üst bölgelerde sulama amaçlı kesildiğini, bir diğer sebebin ise kuraklık olduğunu öğrendik. Doğayı seven, onunla dost olan ve adını doğadan alan tüm doğa ortak bileşeninde buluşanları gerçek anlamda doğaya saygılı olmaya ve korumaya davet ediyoruz. Yetkilileri, Karahayıt Şelalesi’nin neden kuruduğu hakkında bilgi paylaşmaya, bölgenin temizliği ve düzenlenmesine ilgi göstermeye davet ediyoruz” dedi.

 

Ceren Özpınar’dan ‘Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı (1970-2010)’

‘Gelenekselden güncel sanata doğru bir akış yaşandı’

– Tarihi nasıl yazdığımızın ne önemi var?
– Bu sorunun yanıtı belki de nasıl yazdığımızla birlikte neden yazdığımız sorusunun içinde gizli. Aslında her bir tarih, belirli bir geçmişi dil aracılığıyla yeniden ve yeniden kuruyor. Historiyografya ya da tarih yazımı da hem bir disiplin olarak tarihin çalışma prensiplerini ve yöntemlerini inceliyor hem de tarihin tarihini araştırıyor. Sanat tarihi yazımı da aynı şeyi sanat tarihi çerçevesinde yapıyor.
 
“ELEŞTİREL YAKLAŞMAMIZ GEREKEN KAVRAMLAR VAR”

– Yola çıkış amacın o değil ama bir yandan süreli yayınlar bazında Türkiye’de sanat yayıncılığının da yakın tarihteki durumunu görmüş oldun. Nasıl bir resim var orada?

– 1960’lar ve özellikle 1970’ler, Türkiye’de sanat dergiciliği açısından çok verimli olmuş. 1970’lerde, bugün de hâlâ var olan, uzun soluklu, Sanat Dünyamız ve Milliyet Sanat gibi sanat dergilerinin yayımlanmaya başladığını görüyoruz. Elbette görsel kültüre dair onlarca başka dergi de 1970 ile 2010 arasında ortaya çıkıyor fakat bunların bir kısmı devam edemiyor. Yayıncılarının yanı sıra editörlerinin özellikle dergiler üzerindeki etkilerini takip etmek mümkün. Ömer Madra, Uğur Tanyeli veya Enis Batur gibi isimler, özellikle 1980’lerden itibaren birçok derginin kurucu kadrosunda yer alıyor. Kimi zaman editörlüklerini de üstlendiklerini görüyoruz. O durumlarda içerik, isim, yazarlar veya tasarım gibi bir dergiyi ilgilendiren her konuda önemli değişikliklerin bu gibi isimlerin dergilerin kadrosuna katılması veya ayrılmasıyla gerçekleştiğini izliyoruz. Enis Batur’un Sanat Dünyamız ile Uğur Tanyeli’nin ise Arredamento ile ilişkisi bu şekilde tarif edilebilir. Yine Sanat Dünyamız, yıllar içinde geçirdiği değişimler açısından ele alınabilecek ilginç bir örnek. İlk yıllarda geleneksel sanatlara ağırlık verirken önce modern sanata, sonra da çağdaş ve güncel sanata yaklaştığı, yıllar içinde takip edilebiliyor.

– Kitapta, 1970’i bir başlangıç noktası alarak sonrasında, sanat tarihi metinlerini kendi içlerinde belirgin dönemlere ayırmadan inceliyor ve 1970 öncesiyle karşılaştırıyorsun. Gerçekten dikkate değer bir değişim var mı? Kırk yılı tek potada düşünmek mümkün mü? 

– 1970 ile 2010 arası uzun bir zaman aralığı olmasının yanı sıra aynı zamanda modern, çağdaş veya güncel sanata dair tarihsel anlatıların birlikte var olduğu bir dönem. Bizim yaşam biçimlerimiz, konjonktür, toplumsal algımız değişirken metinlerin dili, sanatın ele alınma biçimleri, geçmiş üzerine düşünme biçimlerimiz zaman içinde değişiklik gösteriyor. Kimi zaman bu dönüşümlerin metinler üzerindeki etkisi hızlı kimi zamansa yavaş oluyor. Kimi etnik kimliklerin temsil edilme biçimlerinde görebildiğimiz gibi bazen kapsayıcı da olabiliyor. Avrupa-merkezci bakışın değişiklikler göstermesi kendimize yönelttiğimiz sorularla ilgili ve birçok aktüel olayın yanı sıra sosyal bilimlerle çok yakın dirsek temasının neticelerinden biri gibi görünüyor. Kuşkusuz, kesin bir değişimden veya tek bir nedenden söz etmek mümkün değil. Ancak birçok tarihsel anlatı örneğinin ortaya çıktığını saptayabiliyoruz. Bu örnekleri, dönemlere veya aralarındaki farklılıklara ya da benzerliklere, söylemlerine veya içinden konuştukları kuramsal perspektiflere göre gruplayıp dönemlere ayırmak elbette mümkün olabilir. Ancak bu yöntem, anlatıların etiketlenmesi, sınıflandırılması gibi riskleri beraberinde getirebilir. Genel sanat tarihi yazımı zaten birtakım dönemler üzerinde temelleniyor. Bu durum bizim öteden beri bildiğimiz ve tarihi temel okuma-anlama biçimlerinden birini oluştursa da gelişme ve çizgisel tarih gibi belki eleştirel yaklaşmamız gereken kavramları meydana getiriyor.
 
“METNİ, TEZ DİLİNDEN ÇIKARMAK MEŞAKKATLİYDİ”

– Bu kitap bir doktora tezinin kitaplaşmış hali. Bu yüzden ortaya açıkça konan bir yöntemi ve yaklaşımı var. Tanımları net ve sistematik. Kitaplaşırken de dili çok daha okunaklı ve izlenebilir olmuş. Tezden kitaba neler nasıl değişti?

– Tarih Vakfı Yurt Yayınları’nın yayın listesine baktığımızda, sanat tarihi kitaplarına pek fazla yer verilmediğini görüyoruz. Ekonomik tarih, Cumhuriyet tarihi, işçi sınıfının tarihi gibi hem aslında geniş bir yayın skalası hem de belki daha “ağır” diyebileceğimiz tarihsel geçmişleri konu edinen yayınlar var. Dolayısıyla Tarih Vakfı’nın, sanat tarihine dair olan bu kitabı yayımlaması benim için çok büyük önem taşıyor. Türkiye’de sanat tarihinin tarihine bir eleştirel perspektif daha açan, tarihin okuyup öğrenebileceğimiz bir şey olmasının yanı sıra tartışılabilir olduğu düşüncesini de sanat tarihi üzerinden tekrar dile getiren bir kitap bu. Yayınlandığı ilk günden kitabı gidip Vakıf’tan edinen, başta sanat tarihi olmak üzere farklı disiplinlerden öğrencilerin ve sanat tarihi severlerin varlığını buna bağlıyorum. Sanırım kitap, doktora tezinden öncelikle dil bakımından ayrılıyor. Metni tez dilinden çıkarmak meşakkatli oldu fakat kitabın değerli editörü Derya Önder bana çok yardımcı oldu. Ayrıca yeni sanat tarihi, toplumsal tarih gibi genel sanat tarihinin tarihinin anlatıldığı, tezlerde literatür taraması olarak geçen kısım da kitabın odağını ve akıcılığını korumak amacıyla elediğim bir bölüm oldu.

– Kitaba kaynaklık eden araştırma sürecini de biraz anlatır mısın? Ne kadar emek verdin bu çalışmaya. Tezin kabul edildikten sonra neleri çalışmaya başladın? Kitaba bunlar ne kadar yansıdı?

– Kitaba kaynaklık eden doktora süreci içinde, iki yıla yaklaşan bir zaman arşiv ve kütüphanelerde yürüttüğüm araştırmalarla geçti. Yayınların taranması, metinlerin incelenmesi ve tarihsel anlatıların seçilmesi, çalışmanın kapsamının kesinleştirilmesi ve nihayetinde yazım süreciyle birlikte toplamda beş yıla yayıldı. Bir yılı TÜBİTAK bursuyla İngiltere’de geçirdim, hem araştırmayı devam ettirdiğim hem de kendimi sanat tarihi yazımı alanındaki güncel tartışmaların merkezinde bulduğum bir dönem oldu bu. Çalışmamı Griselda Pollock gibi değerli akademisyenlerle paylaşma fırsatı buldum. Tez tamamlandıktan sonra ise yine çalışmanın sunduğu tarih yazımına dair sorulardan hareket eden yeni bir projeye başladım. Bu çalışmayı British Academy desteğiyle Sussex Üniversitesi’nde yürütüyorum. Yine Türkiye’ye ve aynı tarih aralığına odaklanan bu proje bu sefer feminist sanat tarihleri üzerine eğiliyor. Karşılaşmalar, sanat pratikleri, tanıklıklar ve sanat tarih yazımını karşılaştırmalı olarak inceleyerek yeni bir okuma yapmayı deniyor. Böylece, yalnızca Türkiye’de değil hemen hemen her ülkede karşılaşabileceğimiz tekil kanon ve anlatılardan uzaklaşmaya, farklı sanat tarihlerine ve onların sunduğu yeni zamansal dizilimlere bir fırsat tanımaya çalışıyor.
 
Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı (1970-2010) / Ceren Özpınar / Tarih Vakfı Yurt Yayınları / 216 s.

Onur Caymaz’dan ‘Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu’

Soruları olanlar için denemeler…

Arada sırada sevdiğimiz kurgu yazarı ya da şairlerin günlükleri, denemeleri yayınlanır; edebiyat araştırmacısı için ayrı bir önem taşır bu kitaplar. Yazarın yaratısı önündeki perdelerin aralanması gibidir. Kendini edebiyat tarihi içerisinde nerede gördüğünü, üzerinde iz bırakan yazarların kimler olduğunu anlamak için ipuçları verir. Her yazarın aynı zamanda okur olduğunu hatırlatır bize. Hatırla Barbara  Yağmur Yağıyordu böylesi bir kitap, yazar olarak Onur Caymaz’ı tanımamıza hem de şiire, öyküye, romana, denemeye bakışını anlamamıza yardım ediyor. 

 
OKURU ZENGİNLEŞTİRMEK…

Denemeleri siyasetten edebiyata yedi bölüm altında bir araya getirmiş Onur Caymaz ama “Mavi Yolculuk” başlıklı giriş yazısında dediği gibi, aslında Bektaş-ı Veli’nin “her ne arar isen kendinde ara” sözlerinin anlamı etrafında odaklanıyor tüm denemeler. Deneme, düşünmek için en etkin yazı aracıdır. Caymaz’ın denemelerinde bunu hissediyoruz, kendisi için, düşüncelerini netleştirmek için, doğru sonuçlara varmak için yazıyor. Yazarak düşünüyor, hissediyor.
Kitapta yer alan denemeler içinde ithaf taşıyan “tek bir” deneme, aynı zamanda kitabın başlığını aldığı şiir üzerine: Jacques Prévert’in Barbara şiiri. Bu deneme daldan dala atlayarak – aslında tüm denemelerin üslubu bu – şiirdeki Barbara adlı kızın savaş kente ulaşmadan sevdiği erkeğe sarılmasından, “barba”ya, yani sakala, oradan kızıl sakal Barbaros’a, sonra bir sıçramayla Sait Faik’in ölmeden önce yazdığı son öyküsündeki Barba Stanco’ya… Bir sözcüğün izinden giderek bir yolculuğa çıkarıyor okuru.
Zaten giriş yazısının başlığı “Mavi Yolculuk” bir yolculuğa davet niteliğinde (ki bu da Baudelaire’in bir şiiri, “Invitation au Voyage”) ve sanki bir davet var okurla yol almaya. “Aylak okur” diye adlandırdığı okurunu kolundan tutmuş sürükleyerek sözcüklerin, kitapların, yazar dostların, arasında gezmeye götürüyor. “Sürükleyerek” çünkü hep arada uyaran notlar düşerek, okurun aylaklığını, dikkatsizliğini yeriyor; ama bunun kendi yolculuğu olduğunu bize başında söylediği için, hakaretten çok, kendini uyarır gibi görüyoruz. “Okuyorum suskun, yazıyorum suskun. Geçip gidiyor giden… dünyaya sataşmanın bir yolunu buldum! Biriktiriyorum ve zaman içinde biriktirdiklerime karışıyorum bilmeden. Eskiden çok severdim yazmayı, okumanın daha üstün olduğunu keşfettim son on yıldır.”
Kitapta benim elbette en hoşuma giden yazılar edebiyatla ilgili olanlardı. Romandan romana, şiirden resme bir yolculuk bu. Bir roman kahramanı başka bir romanda karşımıza çıkıyor, bunlar arasında bağlantılar kuruluyor. Çok hoş karşılaştırmalar da yer alıyor denemelerin içinde, aynı konuda yazan farklı iki yazarı ya da Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk’un poetikalarını karşılaştıran denemeler ayrı bir tat veriyor okura. Kemal Tahir’in Rahmet Yolları Kesti eseriyle İnce Memed’i, Ursula K. LeGuin’in Mülksüzler’iyle Dostoyevski’nin Ecinniler’i bir araya geliyorlar, yazın geleneğinin parçası oluyorlar. Edebiyat tarihini birbirine kenetlenen, zincirin halkaları gibi bağlanan bir dokuya sahip olduğunu düşünerek okumak, okuru çok zenginleştiren bir şey. Caymaz’ın okumalarındaki bağlantılar özellikle hoş.
 
SANAT SİYASETİ

Yaşadığımız günlerde yayıncıların, yazarların, sanatçıların belki en önem verdikleri konuların başında geliyor sanat siyaseti. Sanat ahlakı artık sadece poetika ile ilgili değil, bugün çok geniş bir açıdan sanatın varlığı ve doğasını tartışma gereği duyuyoruz. Gün geçtikçe koyulaşan bir siyasi mürekkebe batırarak yazıyoruz artık sözcükleri. Sanat kuşkusuz her zaman siyasidir ama bugün her zamandan daha çok. Onur Caymaz’ın denemelerinde en karakteristik özellik bu cesur sözcük seçimi. Her bir satır dünya görüşünü gösteriyor okura. Dünya görüşü derken, kadına, cinselliğe, ezilmişliğe, tarihe bakışını kast ediyorum. Bunu çok başarılı yapan yazarlarımızdan biri Caymaz.
Onur Caymaz’ın kalemi heyecanlı, genç, cesur ve belki bu nedenlerden dolayı argüman yaratma ile oluşturmuyor düşüncelerini, duygularıyla oluşturuyor. Büyük zamanı göremeden yaşamanın kısıtlayıcı halinden yakınıyor “Türkiye, Türkiye’den başka şeyle uğraşmamıza izin vermiyor” fikrinden yola çıkarak, güncel olanı, eğitimin geldiği son noktayı, kavgacı bir ruhla (kavgacı sözcüğünü olumlu anlamda kullanıyorum) dile getiriyor.
Bugün okuduğum bir makalede (Nilüfer Kuyaş “Başkalığa Dokunmak”) Louise Bourgeois’nın bir sözü vardı: sanat, akıl sağlığının garantisidir. Sanat en geniş anlamıyla bizim gibi olmayanları anlama çabamızdır. Bununla kendi sınırlarımızın ötesi çıkabiliriz, küçücük algı dünyamız nefes almaya başlar. Kitaplar da öyle, anlamamız için en güçlü araçlardır. Onur Caymaz şöyle açıklıyor yazma sürecini: “İyi kitaplar yanıt arayanlar için değil, soruları olanlar için. Kaldı ki her yüzyılda birkaç adam özgün şeyler düşünüyor, gerisi onların devamı sadece. Sadece bu mavi yolculukta kaybolurken tuttuğum notlar hayatla ve sanatla yoğrulmak isteyen başka uzak akrabaları, okurlar kaybolacakları yollara çıkarsın istedim.”
 
Hatırla Barbara Yağmur Yağıyordu / Onur Caymaz / Kırmızı Kedi Yayınevi / 296 s.

Murathan Mungan’dan ‘Küre’

‘Kristali görme arzusu’

Amerikalı eleştirmen Michael Riffaterre metinlerarası ilişkiyi “bir metnin parçasının okunmasıyla ilgili olarak bellekte olan, gönderimde bulunan metinlerin tamamı” şeklinde yorumluyor. Bu ifade, farklı sanat disiplinlerinin birbiri üzerindeki etkisini ve temelde aynı kaynaktan beslendiği düşüncesini açıklıkla işaret ediyor aslında. Metinlerarasılığın izlerine, yalnızca edebiyat içerisinde değil, sanatın öteki verimlerinde de rastlarız. Bir tablonun karşısında yaşadığımız tarifsiz duygu, bazen bir öykünün ilk cümlesine dönüşür; bir sinema filminde gördüğümüz sahneyi geçmişte okuduğumuz bir şiirin güçlü imgeleriyle ilişkilendiririz. Türler arasındaki bu geçiş, sanatın sonsuz anlatım olanakları içerisinde tek bir merkezin yer almadığını işaret etmesi ve etkileşimlerle çoğalan bu duygu evreninin gücünü ortaya koyması bakımından da ayrıca önemli.  
 
ŞAİR OLMANIN YÜKÜ

Metinler arasında dolaşmayı seven ve yazdığı hemen her eserde bu geçişi büyük bir ustalıkla kurgulayan Murathan Mungan, yeni kitabı Küre’de bu kez şiire odaklanıyor. Küre, şiirin tanımını, etki alanını, yazılış süreçlerini ve ifade zenginliğini küçük notlar ve çeşitli alıntılar dâhilinde ele alan kısa ama yoğun bir kitap. Mungan bu kitabı, zaman içinde biriktirdiği deneyimlerden süzülüp gelmiş ve şiir sanatı üzerine görüşlerini içeren poetik kitapçıklar dizisinin ilki olarak tanımlıyor. Bu tanımı yaptıktan sonra ise onlarca yıldan bu yana şiir yazdığı halde kendi poetikasını neden açıklamadığını ifade ediyor ve böylesi bir anlayışın şaire ve şiirine katkı sağlayıp sağlamadığı konusu üzerinde duruyor. Mungan burada şiiri tanımsal olarak şiir yapan, onun sınırlarını belirleyen, genişleten bir duruma dikkat çekiyor. Artık “şiir sayılabilecek” bir şiirin, onu yazan şaire ait olup olmadığını belirtecek unsurlara değiniyor ve bu kavramları tıpkı birbirini iten iki zıt kutup gibi ele alıyor. Şairin ifade ettiği bu durum, üslup ve anlama denk düştüğü gibi şiir yazmak ile şair olmak arasındaki bağıntıyı da açıkça gösteriyor. Şiir ile şairin ilişkisi, sanatın öteki verimlerinde karşılaşmadığımız bir durum çünkü. Roman yazana romancı, senaryo yazana senarist, heykel yontana heykeltıraş demenin rahatlığı, şiir yazana şair demenin zorluğunda düğümleniyor. Şair sözcüğünü bir sıfat, hatta bir mevki, makam anlamında düşününce bu ilişki daha da karışır, zorlaşır. Murathan Mungan da derdinin şiir yazmak olduğunu söyleyenlerden. Şair olarak anılmayı, bu yükü ağır bulduğundan, pek kabullenmez.
Kitabın ele aldığı başka bir konu da şiirin “yapılan bir şey” olup olmadığı sorusu. Elbette hislerin, inceliklerin, merakın ve birikimin şiire katkısı oldukça fazla. Fakat işin teknik kısmı, yani formüle dökülmüş hali öğrenilebilir bir süreç Mungan’a göre. Şiiri “yapmanın” tam anlamıyla mümkün olmadığını belirten Mungan, burada etkilenme konusunu ortaya atarak şiir yazma sürecine farklı bir katkı sağlıyor. Etkilenmek, taklit etmenin dışında bir durum çünkü. Okuduğu şairlerden, şiirlerden etkilenmeyi kısa vadede uygun buluyor ve yolun başındaki şaire, en azından kendi sesini, rengini bulana kadar bilincini ve tercihlerini dış etkilere açık bırakması konusunda önemli bir ipucu veriyor. Üstelik kendini etkilenmeye kapatmış birinin bilinçdışında yetersizlik ve özgüven yoksunluğu yer alıyor Mungan’a göre. Şöyle diyor şair: “Etkilenmek bir ‘öğrenme’ yoludur; etkilerden kurtulmak, kendi sesini bulmak ise bir ‘olma’ yolu.”
 
ŞİİRDE BELİRSİZLİK VE ANLAM

Şiirin öteki yazınsal verimlerden farkı nelerdir peki?
Murathan Mungan şiirin ele aldığı, yorumladığı ve ifade ettiği tüm durumları hep ayrı tutar. Şiirin vuruculuğu ve etkisindeki gizilgüç hep daha fazladır ona göre. Şair burada açığa vurma ile saklama/saklanma arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor. Hemen her şair biraz anlaşılmak biraz da saklanmak ister çünkü. Aradaki tartımın değeri, şiirin duygusuna önemli bir katkı sağlıyor. Mungan şöyle diyor bir notunda: “Şiir, saklı olanla açığa vurulan arasındaki ifade geriliminin cisimleştiği en güçlü alandır.” Buradaki gerilimi “tedirgin olma” haliyle bir tutarak “Şiir tereddütleri olanların sanatıdır” diyor örneğin. Bu cümleyi biraz açtığımızda şiirin oluşum ve gelişim süreçlerine katkı sağlayan öteki unsurlara da açıklık getiririz. Şiir serüveni için “yolda olma” halinden söz ediyor Mungan. Bu serüven boyunca yalnız kazandıklarımız değil, yitirdiklerimiz de önemli. Vazgeçilenler, unutulanlar, itilen/bastırılanlar, kısaca hafızamızın arkalarına attığımız tüm o yabancı, oysa bize en yakın, duyguların şiire büyük hizmet ettiğini söylüyor. İşte tedirginliği var eden, şiire ivme katan duygu da tam olarak bu kayıplardan geçiyor. Dolayısıyla şiiri kesinliklerin değil, belirsizliklerin sanatı şeklinde yorumlamak mümkün.
Şiirin yapıtaşlarını genel bir tanımlama dâhilinde; ses, ahenk, ton, bakış, yorum, birikim, bilgi, sezgi gibi başlıklarla özetleyebiliriz. İyi bir şiirde tüm bunların yanında belki de en çok aranan, istenen bir yapı daha var ki o da anlam. Yani başka bir deyişle hikâye. Tıpkı romanı özetlerken istenen o ana düşünce gibi, bir sinema filminin kırılma noktasını tespit etmek ister gibi şiirin de ne anlatmak istediği veya niçin yazıldığını hep merak eder okur. Üstelik bu durum en çok da şiirde böyledir. Kapalı imgelerin, kırık dizelerin, ses boşluklarının veya sıklıkla karşılaşmadığımız ünlemelerin, sembollerin anlamı merak edilir. Şiirin kendisini bir bütün olarak düşündüğümüzde böylesi bir arayışın anlamsızlığı da netleşir. Çünkü şiir, bütün halinde bir yapı. Dolayısıyla bu yapıyı ayakta tutan her bir taşı ayrı ayrı anlamaya, çözmeye çalışmak gereksiz. Murathan Mungan bu ayrım için “Şiirin anlamı yapıtın yalnızca bir ögesidir; varoluş nedeninin tamamı değildir” diyor bir notunda. Şiirin kendisini bir varoluş durumuna eşitlersek anlamın da tıpkı bir hece veya ton kadar yer kapladığını kabul etmiş oluruz. Bu durum, edebiyat türü içerisindeki verimlerle yaptığımız sınıflandırma çabasını getiriyor akla. Şiir ile haiku, roman ile novella arasında yapılan tür tanımlamaları da o eserin niteliği ve gücünün gölgesinde kalan bir tartışma konusu değil mi?
Son olarak kitaba adını veren “küre” sözcüğünün ne anlama geldiğini merak edenler için şu kısa notu paylaşmak gerek. “Küreye benzer şiir. Kendi yasaları içinde ışıyan kristal. Belki de şiir için ilk kamaşma. Kristali görme arzusudur şiir. Işığın yasalarını, aydınlattıklarını anlama arzusu.”
Murathan Mungan’ın Küre’sinde şiir üstüne düşünen, şiiri yaşamının merkezine alan, türler arasında gezindiği halde her seferinde şiiri eserlerinin çekirdeğine yerleştiren bir edebiyatçının notlarına tanıklık ediyoruz. Küre, şairin ışıltılarla dolu kaleminin lezzetine bir kez daha varmak için iyi bir kaynak.
 
Küre / Murathan  Mungan / Metis Yayınları / 116 s.

Susturamazlar sesimizi biz birlik oldukça

METİN ÖZDEMİR

Bir gazetede veya dergide küçük bir köşede yer alan yazı yâda haber, içeriği ne olursa olsun içinde “Alevilik” kelimesinin geçmesi, semah dönen bir canın küçük bir resminin yer alması nasılda heyecanlandırırdı bizleri. Yazılı veya görsel basında böyle bir içeriği görmekten mutluluk duyardık. Çünkü boyalı basında “bize” rastlamak çok mümkün değildir. Yayıncılarımızın kendi kısıtlı imkânlarıyla çıkarttıkları yayınlar dışında hiç bir yerde bize dair doğru şeyler bulmak mümkün değildir. Ne zaman herhangi bir gazetede, güzel bir yazı dizisi hazırlansa ya yarıda kesilir yâda başlamadan sonlandırılır.

Fakat internetin ve sosyal medyanın yoğun olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte bilgi kaynaklarımız çoğaldı. Alevilik merkezli internet sayfaları, haber siteleri kuruldu ve birçoğu yayınlarına aktif olarak devam etmekte.

Ve gün geldi Aleviler kendi televizyon kanallarını kurdular. Yayın içeriklerini beğenelim beğenmeyelim birden çok televizyon kanalı Alevi sıfatıyla yayın yapmaya başladı. Malûm medyada görülmesi zor, ulaşılması güç konular gerçek anlamda bir boşluğu doldurmaya başladı. Sabahtan akşama dek deyişlerimizi, ozanlarımızı ekranlara taşıyor olması bile bizim için “bulunmaz bir nimetti”.

Gazetenin, derginin ulaşmadığı en ücrâ yerde bile parmakların ucundadır televizyon kanalları, basılı ürünlerine göre ulaşılması daha kolaydır. Köyde-kentte insanlar televizyonlarını, radyolarını açtıkları zaman elbette kendilerinden bir şeyler görmek istiyor. Haberleri, etkinlikleri kısacası yayıncıların ekrana sunduğu her şeyi çabucak ve en kolay yoldan takip edebiliyorlar.

Şimdilerde ise birçok televizyon ve radyo kanalı karartılarak, kapılarına mühür vuruldu. Basın özgürlüğü açısından son derece sıkıntılı bir durum olduğu gibi, insanların haber alma haklarının da bir ihlalidir aslında.

Deyiş çalan, türküleri sevdiren bir radyonun kapatılması, “Alevilerin sesi” olan televizyon kanallarının karartılması kabul edilebilecek bir durum değildir. Kapatılan radyo ve televizyonların yeniden yayın hayatına dönmeleri için mücadele verilmektedir. Seslerinin kesilmesine karşı duran canlar bu medya organlarından desteğini esirgemiyorlar.

Kurumlara ve şahıslara düşense birlik ve beraberlik içerisinde bu platformlara olan desteği sürdürmek, mücadeleyi canlı tutmaktır. “Benim gibi düşünmeyenin sesini keserim” diyenlerin karşısında güçlü durmak gerekir. Hayatın her alanında olduğu gibi basınımıza karşı yapılan durdurma politikalarına karşı birlik olmaktan başka çare yoktur. Geriye kalan medya organlarımızın, kapatılan kurumlarla dayanışmayı büyüterek birlikte hareket etmesi, hem canlara güç verir hem de Alevi toplumunun birliğine katkı sağlar.

Sesimizi daha fazla duyurabileceğimiz, söz söyleyebileceğimiz alanların çoğalması umuduyla, platformlarımıza sahip çıkarak daha da çoğalalım. Bizim birlikten başka çaremiz yok. Beraberce, iyi ve güzel günler görmeye daha da yaklaşacağız.

 

WWF: İnsanoğluna tek gezegen yetmeyecek

Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF) insanlığın aşırı müsrif yaşama alışkanlığıyla bütün doğayı tehdit ettiğini savundu. Vakfın ‘2016-Yaşayan Gezegen’ raporunda her yıl yerkürenin barındırdığının 1,6 katı doğal kaynak tüketildiği ve doğanın yağmalanması yüzünden 1970 – 2012 yılları arasında 14 bin omurgalı canlı türünün yüzde 60 oranında azaldığı belirtiliyor.

Rapora göre en çok tatlı sularda yaşayan hayvanların nesli tehlikede. Tatlı su canlılarının sayısı aynı süre zarfında yüzde 80 oranında azalmış. Canlı türlerinin azalmasında öncelikle doğal ortamın hammadde ihtiyacı sürekli artan insan tarafından tahrip edilmesi rol oynuyor. Son 25 yılda ormanların azalma hızının düşmüş olmasına rağmen bu süre zarfında 239 milyon hektar genişliğindeki ormanlık alan yok olmuş. Ormanların azalmasında iklim değişikliği ve çevre kirliliği de etkili oluyor.

Denizlerdeki kirlilik yüzünden mercan kayalıklarının tehlikede olduğu belirtilen Dünya Doğayı Koruma Vakfı raporunda Almanya’daki canlı türlerinin de hızla azaldığına dikkat çekiliyor. Almanya’daki 32 bin hayvan, bitki ve mantar türünün yüzde 30’u tükenme tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Canlı türlerinin yüzde 5,6’sı ise yoğun tarımcılık nedeniyle tamamen kaybedilmiş.

İnsanlara tek dünya yetmeyecek

Vakıf bu şekilde yaşamaya devam edildiği takdirde gıda, su ve enerji ihtiyacını karşılayabilmek için insanlığın 2030 yılında iki yer küreye ihtiyacı olacağını hesaplamış. Hesaplamalara insanın doğayı ekolojik sistemi ne kadar sömürdüğünü gösteren ‘ekolojik ayak izi’ esas alınıyor. Hesaplamalar sonunda ortaya çıkan ‘küresel hektar’ ne kadar küçük çıkarsa doğa o kadar az yıpratılmış sayılıyor.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı Almanya şubesinden Christoph Heinrich insanlığın yeryüzünü hayati tehlikeye sürüklediğini ve bunu durdurabilmek için refah ve başarı tanımlamasının insanın, toplumun ve çevrenin sağlığını da kapsayacak şekilde değiştirilmesi gerektiğini söyledi.

© Deutsche Welle Türkçe

DW, dpa/AG, BK

BM: IŞİD Musul’da 232 sivili öldürdü

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Sözcüsü Ravina Shamdasani, Cenevre’de yaptığı açıklamada, Musul’da öldürülenlerden 190’ının eski Irak Ordusu askeri, polis ya da milis, geri kalanların ise IŞİD’e katılmayı reddedenler olduğunu belirtti. Sözcü, “IŞİD’in talimatlarını yerine getiren bazı kişiler de vuruldu” dedi.

BM sözcüsü IŞİD’in askeri üslerde on binlerce Iraklıyı canlı kalkan olarak kullandığını belirterek, “Bu, askeri saldırılardan korunmak için uygulanan bir strateji” diye konuştu. Sözcü gerçek rakamların çok daha yüksek olabileceğini de vurgulayarak, kendilerine gelen raporun mümkün olduğunca doğrulanmaya çalışıldığını da kaydetti.

BM sözcüsü, Irak Ordusu ve Peşmerge Musul’a yaklaştıkta, IŞİD’in öldürdüğü insan sayısının da arttığını belirtti. Sözcü IŞİD’in Musul’a taşınmayı reddeden insanları da öldürdüğünü, bugüne dek su yüzüne çıkmayan çok sayıda idamın olabileceğini belirterek, “IŞİD onbinlerce insanı evlerini terkederek Musul’a taşınmaya zorladı” dedi.

Birçok ülkenin de destek verdiği Musul’un IŞİD’den kurtarılma operasyonu 17 Ekim’de başladı. Musul’da 5 bine yakın IŞİD militanının olduğu tahmin ediliyor.

© Deutsche Welle Türkçe

afp/dpa, HT/BÖ

Rusya, Suriye ve İran Suriye’yi görüştü

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim ve İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif ile Moskova’da biraraya geldi. Lavrov önce Cevad Zarif ardından ise Velid Muallim ile ayrı ayrı görüştü.

Görüşmenin ardından ortak bir basın toplantısı düzenlendi. Lavrov, görüşmede Suriye’de terörle mücadele, insani durum ve siyasi sürece ilişkin değerlendirmelerde bulunduklarını söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı, Suriye’nin toprak bütünlüğüne desteği bir kez daha dile getirdiklerini söyleyerek, krizin diplomatik yollardan çözümlenmesi gerektiğini kaydetti.

Lavrov’dan ABD’ye mesaj 

Lavrov, Rusya ve rejim güçlerinin 10 gündür halep Halep üzerinde uçmadığını söyleyerek, bunun amacının ABD’ye ılımlı muhaliflerle terörist grupları ayrışması için zaman tanımak olduğunu belirtti. Lavrov, „Bu yönde bir adım görmüyoruz. Bu nedenle muhalif grupların da teröristlerle aynı şekilde hedef sayılmasının zamanı geldi” diye konuştu. 

Görüşmede Musul operasyonunu da ele aldıklarını dile getiren Lavrov, „Bu konuyu Amerikalılar ve koalisyondaki diğer ülkelerle de görüşeceğiz. Teröristlerin Suriye’ye doğru kayması kabul edilemez” dedi. 

Musul operasyonunun Ortadoğu’daki dengeleri tamamen etkileyebileceğini söyleyen Rusya Dışişleri Bakanı, Musul’daki teröristlerin Suriye ve diğer ülkelere geçme tehlikesini dile getirdi. Lavrov, Rusya, İran, Irak ve Suriye’nin daha önce Bağda’ta kurduğu koordinasyon merkezinin Musul operasyonu süresince daha gerekli hale geleceğini belirtti. 

Muallim: ABD çözüm istemiyor

Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, Suriye yönetimi ile ABD öncülüğündeki koalisyon güçleri arasında hiçbir temas olmadığını dile getirdi. Halep’deki operasyonlara devam edeceklerini söyleyen Muallim, sivillere yönelik güvence verilmesi durumunda çatışmasızlık durumuna dönmeye hazır olduklarını söyledi.  Muallim, çatışmasızlık halini ABD’nin sona erdirdiğini savunarak, „ Amerika çözüm istemiyor“ dedi.

İran Dışişleri Bakanı Zarif ise Suriye’deki krizin sadece politik yollarla çözülebileceğine inandıklarını söyledi. 

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/Reuters, HT/BÖ
 

Suriyeli muhaliflerden Halep’te büyük operasyon

Londra merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, Suriyeli muhaliflerin başlattığı operasyonda sadece Halep’in güney batısına 150’den fazla füze ve bombanın atıldığını belirtti. Suriye rejiminin kontrolü altındaki kentin batısında 15 sivilin hayatını kaybettiği belirtildi. Suriye medyası ise sadece beş sivilin öldüğünü duyurdu. Gözlemevi ayrıca bugünkü operasyonlarda muhaliflerin bomba yüklü bir araçlarla intihar saldırıları düzenlediğini de duyurdu. Devlet televizyonu ise dört patlayıcının Suriye Ordusu tarafından imha edildiğini açıkladı. 

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi karadan atılan füzelerin yalnızca Nayrab Hava Üssü’nü değil, Lazkiye’deki Hmeymim Hava Üssü’nün yakınlarındaki bölgeleri de hedef aldığını ifade etti. Batı’nın desteklediği Özgür Suriye Ordusu, eli silah tutan bütün muhaliflerin göreve çağrıldığını kaydetti. 

Suriye Ordusu ve müttefikleri Halep’in muhaliflerin kontrolü altındaki bölgelerini yazdan bu yana kuşatma altına aldı. Suriye Ordusu operasyonlarda Rusya’dan özellikle hava saldırılarında destek alıyor. Halep, savaşın başladığı beş yıldan bu yana bölünmüş durumda. Kentin batısı rejim güçlerinin, doğusu ise muhaliflerin kontrolü altında

Rusya yeni hava saldırıları planlamıyor

Rusya Halep’e yeni hava saldırıları düzenlemeyi planlamadığını açıkladı. Devlet Başkanlığı sözcüsü Dimitri Peskov, Vladimir Putin’in Halep’e hava saldırılarının yeniden başlamasını gerekli görmediğini belirtti. Sözcü bununla, ABD’ye, ılımlı gruplarla teröri grupları ayırabilmesi için zaman tanındığını ifade etti.  

Rusya İran’la birlikte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın en yakın müttefiki. Moskova Suriye yönetimine karşı soruşturma başlatılmasını Güvenlik Konseyi’nde bloke ediyor. BM özellikle Esad rejiminin ülkede kullandığı iddia edilen zehirli gazlarla ilgili soruşturma yürütmek istiyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Reuters/DW, HT/BÖ