Ana Sayfa Blog Sayfa 6191

Calais mülteci kampı boşaltılıyor

Fransa’nın Calais mülteci kampındaki yaklaşık 6 bin 500 mültecinin ülkenin çeşitli yerlerindeki sığınmacı kabul merkezlerine gönderilmesi planlanıyor. Ancak yardım örgütleri kampta yaklaşık 8 bin 100 kişinin bulunduğunu tahmin ediyor. Çoğunluğunu İngiltere’ye geçmek isteyen sığınmacıların oluşturduğu kampın tamamen boşaltılmasının yaklaşık bir hafta sürmesi bekleniyor. İlk günde 3 bin kişinin diğer merkezlere gönderilmesi planlanıyor. Bunun için yaklaşık 60 otobüs hazırlandığı belirtildi. “Cangıl” olarak adlandırılan kampın boşatılması için yaklaşık bin 250 polis memuru görev yapıyor.

Mültecilere kampın boşaltılacağına dair bilgi verilmesine rağmen, pazar gecesi sığınmacılarla polis arasında çatışmalar yaşandı. Kampta bir gece önce de çatışma çıkmıştı. Çok sayıda mültecinin polise taş atması üzerine emniyet güçleri göz yaşartıcı bomba ile karşılık verdi. Pas-de-Calais Valisi Fabienne Buccio, mültecilerin yeterince yer olmadığını düşündüğünü, ancak bunun gerçeği yansıtmadığını ifade etti. Buccio, yaklaşık 7 bin 500 mülteci için yer bulunduğunu kaydetti. Mültecilere çağrıda bulunan Buccio, insanların gönüllü olarak yeni oluşturulan göç merkezine giderek, kayıt yaptırmasını istedi. Burada mültecilerin Fransa’nın iki bölgesi arasında seçim yapabileceğini belirten Buccio, “Bu insanları kabul edeceğiz” dedi.

Calais’de dün gece mülteciler ile emniyet görevlileri arasında çatışma çıktı.

Buccio, Fransa devletinin, insani koşullarda barınma olanaklarının sağlanması için sığınma başvurusunda bulunulması gerektiğini defalarca tekrarladığını, sığınma başvurusu kabul edilmeyenlerin de sınır dışı edileceğini ifade etti.

İngiltere hayali

Kamptaki mültecilerin çoğunu Afganistan, Sudan ve Eritre’den gelenler oluşturuyor. Mültecilerin çoğu İngiltere’ye gitmeyi hayal ediyor. Fransa Göç Dairesi’nden Didier Leschi “Bu insanların bazılarını başka bir yere yerleştirilmeyi kabullenmeleri ve İngiltere hayalinden vazgeçmeleri için ikna etmemiz gerekiyor” dedi.

Vali Buccio ise artık mültecilerin çoğunun farklı düşündüğünü, zira Manş Denizi’ndeki durumun geçen yıllarda değiştiğini belirtti. Buccio, “İngiltere sınırı kapalı. Birleşik Krallık’a geçmeye çalışmak çok tehlikeli, bazı sığınmacılar bunu hayatlarıyla ödedi” dedi. 2015 yılından beri bölgede 33 sığınmacı hayatını kaybetti. Bu mültecilerin bir kamyonun üzerinde İngiltere’ye geçmeye çalışırken veya kampta sığınmacılar arasında çıkan çatışmalarda yaşamını yitirdiği belirtildi.

© Deutsche Welle Türkçe

dpa/ AFP, JD/BK

 

Venezuela’da iktidar kavgası tırmanıyor

Parlamentodaki muhalif çoğunluğun imzaladığı bir bildirgede, seçim komisyonunun planlanan referandumu durdurma kararının „ülkenin anayasal düzeninin çökmesi“ ve „Maduro rejiminin darbe yaptığı“ anlamına geldiği belirtildi. Muhalefet liderlerinden Henrique Capriles “Venezuela’nın bir darbe yaşadığı” açıklamasında bulundu ve çarşamba gününden itibaren ülke çapında protesto gösterileri düzenleneceğini ilan etti. 

Bildirgede imzası bulunan muhalif vekiller Venezuela halkını anayasayı „aktif savunmaya“ çağırdı ve uluslararası topluluğu Maduro hükümetine daha fazla baskı yapması yönünde harekete geçirmek istediğini açıkladı. Ancak söz konusu bildirgenin sembolik nitelikte olduğu, refandumun bloke edilmesini düzeltme yaptırımı bulunmadığı belirtiliyor.

‘Ulusumuzu ortadan kaldırmak için krizi kullanıyorlar’

Maduro yanlısı vekiller de Venezuela Parlamentosu’nda yapılan bugünkü hararetli oturumda aynı şekilde muhalefete darbe girişiminde bulunduğu suçlamasını yönelttiler. Earle Herrera adlı vekil „muhalefet ulusumuzu ortadan kaldırmak için ülkenin içinde bulunduğu krizi kullanmayı deniyor“ ifadesini kullandı. 

Muhalefet ülkenin adalet ve diğer resmî makamlarının Maduro yanlısı olduklarını, devlet başkanına görevden el çektirme davasında süreci savsaklamak ya da engellemek istedikleri suçlamasında bulunuyor. Seçim komisyonu geçen hafta perşembe günü aldığı kararla karmaşık referandum sürecini süresiz olarak rafa kaldırdığını açıklamıştı.     

Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS) ağır eleştiri

Amerikan Devletleri Örgütü’nden (OAS)  referandum sürecinin bloke edilmesini sert bir dille eleştirdi. Örgütün Genel Sekreteri Luis Almagro, “Sadece diktatörler vatandaşlarının haklarını gasp ederler, parlamentoyu tanımazlar ve ülkede siyasi tutuklu bulundururlar” diye konuştu ve “Venezuela’nın demokrasi ile bağlarını koparttığına bugün daha fazla inanıyoruz” ifadesini kullandı. 

Venezuela petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ağır kriz yaşıyor

Petrol üreticisi Venezuela dünya piyasalarında petrol fiyatlarının düşmesi nedeniyle ağır bir ekonomik krize sürüklenmişti. Halkın ihtiyaçlarının karşılanmasında çıkan güçlükler nedeniyle Latin Amerika ülkesi Venezuela’da son dönemlerde huzursuzluklar ve yağma olayları yaşanmış, protesto gösterilerinde çok sayıda insan yaşamını yitirmişti. Muhalefet ülkenin içinde bulunduğu ekonomik sorunlardan Maduro hükümetini sorumlu tutuyor ve Maduro’nun görevden alınmasını dayatmak istiyor. 

©Deutsche Welle Türkçe

afp/dw/ÇA/BÖ

Çatalağzı ve Muslu’daki termik santral başvurusu ile ÇED süreci durduruldu

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Muslu ve Çatalağzı Belediye Başkanlıklarının şikayetini dikkate alarak Eren Enerji’nin yeni termik santral başvurusu ile Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) sürecini durdurdu. Bakan adına Genel Müdür Yardımcısı Ali Rıza Tanas imzası ile Zonguldak Valiliği’ne, Muslu Belediye Başkanlığı ve Atatürkçü Düşünce Derneği’ne sürecin durdurulduğuna ilişkin yazı gönderildi. Gönderiler yazıda, Zonguldak İl sınırları içerisinde yapılması planlanan termik santral projelerinin mevcutta yer alan termik santrallerle birlikte değerlendirilmesi neticesinde, ortaya çıkması muhtemel çevresel problemler ve insan sağlığına ilişkin hassasiyetler sıralanarak belediyelerin şikayetleri dikkate alındı. “ÇED süreci durdurulmuştur” Ali Rıza Tanas imzalı yazıda bakanlığa yapılan başvurunun ardından inceleme ve değerlendirme komisyonunun toplandığı ve neticesinde ÇED sürecinin durdurulduğu dikkat çekildi. Yazıda, şöyle denildi: “Zonguldak Eren Enerji Termik Santrali-IV (700 MWe/707,8MWm/1.677,5MWt) ve Derin Deniz Deşarjı’’ entegre projesi ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliği’nin 8’inci maddesi kapsamında hazırlanan ÇED Başvuru Dosyası ile ilgili olarak 17.04.2015 tarihinde e-ÇED sistemi üzerinden Bakanlığımıza başvuru yapılmıştır. Proje ile ilgili olarak ÇED Yönetmeliği’nin 12’inci maddesi gereğince 27.09.2016 tarihinde gerçekleştirilen 1’inci İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu toplantısı neticesinde bahse konu projeye ilişkin ÇED süreci durdurulmuştur.” Memnuniyetle karşılandı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Çatalağzı ve Muslu beldelerinde yapımı planlanan yeni santrali durduran karar ise memnuniyetle karşılandı. Muslu Belediye Başkanı Sabahattin Adıyaman ve Çatalağzı Belediye Başkanı Adnan Akgün; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, bölgesel hassasiyetleri ve kamuoyunun sağlığına dair duyarlılığına yönelik aldığı ÇED sürecini durdurma kararını memnuniyetle karşıladıklarını dile getirerek, haklı ve samimi mücadelelerinin verdiği bu sonucun tüm Zonguldak halkına hayırlı olmasını dilediler.

Toz Bezi’nde dayanışmayı göstermek istedim

‘Toz Bezi’ filminin Yönetmeni Ahu Öztürk, filmin odağında Kürt alt sınıflarıyla Türkiye’deki orta sınıfın karşılaşmasının da yer aldığını kaydediyor. Aynı sınıf içindeki çelişkileri de işleyen Öztürk, ‘Ben iktidarın her yerde olduğunu düşünüyorum. İktidar dayanışma ile kırılabilir. Ben de Nesrin’in kızına Hatun’un sahip çıkması ile bu dayanışma ağını göstermek istedim’ diyor

Geçtiğimiz günlerde Wan’da düzenlenen 3. Axtamara Wan Film Festivalin’de Ahu Öztürk’ün “Toz Bezi” filmi de yer aldı. İki ev işçisi kadın üzerinden sınıf meseleleri ile birlikte kadın sorununu anlatan Öztürk, filminde Türkiye’deki orta sınıfın Kürtlerle olan karşılaşmalarını da odağına alıyor. Festivalde karşılaştığımız Öztürk ile birçok ödül alan filmine dair sohbet ettik. İktidarın her yerde kurulduğunu söyleyen Öztürk, filmde aynı sınıftan olan insanların kendi aralarında kurduğu iktidar ilişkilerine yer verdiğinin altını çiziyor. Nesrin karakteriyle Kürdistan’dan Türkiye’ye gelmek zorunda kalmış bir kadının hikayesini anlatan Öztürk, filmde bir yere sürgün olmanın ya da kendi içinde hissettiği sürgünlük hikayesini anlatmak istediğini vurguluyor.

Türkiye sinemasında sınıf filmlerini pek göremiyoruz. İki temizlikçi kadının gündelik yaşamı üzerinden sınıfı anlatan bir filmi izliyoruz. Filmi çekme fikri nasıl gelişti?

Benim teyzem ev işçisiydi. İlk onunla evlere giderek ev işçiliğini keşfettim. Bana çok tuhaf gelmişti teyzem. Annemin yaptığı gibi temizlik yapıyor ama o ev ona ait değil. Önce algılayamamıştım onun bir iş olduğunu buradan para kazanıp yaşamını bu işten idame ettirdiğini. Büyüdükten sonra oradaki sömürü alanlarını keşfettim. Ev işçiliği, hukuksuz ve sosyal olarak çerçevesiz bir alan. Ev oldukça özel bir alan kadınlar arasında sınıflar, karşılaşmalar var. Bu sınıfsal karşılaşmalarda bunun çerçevesi hukuki olarak çizilmediği için mesai saati, ne yapıldığı belli değil, kim kime nasıl hitap edecek belli değil, bunlar benim duyarlılığım olan alanlardı zaten. Böyle bir yara gibidir teyzemin meselesi bende. Dolayısıyla filmde hem kadınlık hem de ev işçiliği hikayesi kombine oldu.

Ev işçilerinin yaşadıklarını ortaya koyması anlamında film nerede duruyor?

Aslında bu filmi ev işçileriyle birlikte izledik. Onların anlattığı çok daha ağır hikayeler var. Bana net olarak şunu söylemişti İMC Ev İşçileri Sendikası Başkanı Ayten Kalgır. Sen bizim yaşadıklarımızın sadece yüzde 10’unu yansıtıyorsun. Filme, yaşananların bir bütününü almak mümkün değil. Gerçeği olduğu gibi aldığınızda kahramanının namusunu koruyamamış oluyorsun ya da tam mağdura gönderme yapıyorsun. O bana ters. Biraz yüzleşme istediğim için daha küçük hikayeler buldum. Elimde daha ağır şeyler vardı normalde.

 Gerçeklik ile kurgu arasındaki çizgi çok ince. Gerçek mi, film mi insan bu noktada ayırt etmekte zorlanıyor. Böyle bir gerçeklik algısı oluştururken ne gibi çalışmalarınız oldu?

Gerçeğe çok sadık kaldım. Oyuncular ile 2 sene çalıştım. Mekanlar, aksanlarla titizlikle çalışıldı. Kamereda da alengirli hikayeler olmadı. Sinemagrofik şaşalı planlar çekmedik. Müzik kullanmadım. Reelde bir müzik varsa o kaldı. Sonuçta bir film asla gerçeğin kendisi değil. Ama en gerçekçi haliyle vermek nasıl mümkün ona kafa yordum. Sıradan olmasını istedik.

Karakterleriniz neden Kürt?

Ben Kürdüm. Kürtlüğün orta sınıfla ilişkisine yönelik dertlerim var. Orta sınıf riyakardır. 80’lerde Kürt inkar edilirdi. Sen varım dersen kavga sebebiydi. Şimdi 90’lardan itibaren Kürd’ü kabul var. Orta sınıf bakkalda, minibüse binerken karşılaşıyor Kürtle var olduğunu biliyor ama hoşuna gitmiyor. Hem benim burdan sebep dertlerim var hem de gerçekçiliği en iyi yakalayabileceğimi bildiğim karakterler Kürt kadınlarıydı. Bu yüzden iki Kürt kadını anlatmış oldum.

Ev işçiliğinin, Türk orta sınıfı ile Kürtlerin karşılaştığı önemli alanlardan biri olduğunu belirtiniz. Bu sınıfsal karşılaşmalarda Kürtlük nasıl bir rol oynuyor, her iki tarafın algısını nasıl tarif edersiniz?

Bu, toplumdaki diğer karşılaşmalardan ayrı bir karşılaşma alanı değil aslında. Hangi sınıftan olursa olsun farklı kadınlar ve kadınlık deneyimleri var. Benim filmde de biraz açmaya çalıştığım buydu. Ayten Hanım gibi bir kadın Kürtlüğü hoş bulmazken, Aslı Hanım’ın böyle bir derdi yok. Burada belirleyici olan sanırım kendini öteki hissedenin karşı tarafın algısına göre kendini konumlandırması. Yani Hatun için kaçırılması gereken bir bilgiyken Kürtlük, Nesrin için değil çünkü Aslı Hanım’ın öyle bir derdi yok.

Sınıfsal karşılaşmaların yanında aynı sınıftan insanların iç çelişkilerini de görüyoruz…

Şunu belirteyim. İki ev işçisi kadın kendi aralarında bir takım çelişkiler yaşıyor. Ben iktidarın her yerde kurulduğunu düşünüyorum. Filmde Ayten Hanım vardı, temizliğe gidilen evin sahibi. O Hatun üzerinde kuruyor. Hatun, Nesrin üzerinde kuruyor. Nesrin de kızı Asmin üzerinde kuruyor. İktidar her yerde. Nereden kırılabilir bu. Dayanışma ile en alttan. En ihtiyacı olandan kıralabilecek. Filmde de Nesrin’in kızına Hatun’un sahip çıkması ile bu dayanışma ağını göstermek istedim.

Filmde aynı zamanda Şero ve Hatun karakterleri üzerinden ev içinde kadının geleneksel ilişkiler içinde göreceli olarak söz hakkını kazandığını da izliyoruz?

Evet ama bunun yanında gölgesi olsun yeter anlayışı da var. Hatun’u şöyle ele almak muhtemel. 80’lerde, geldiğinde çok bağımlıydı. Kocasının sözünden çıkmıyordu. Evlere gide gele, orta sınıf kadınıyla karşılaşa karşılaşa, daha iyi semtleri göre göre, başka hayatlar ve duruşları, sınıf meselesini keşfede keşfede aslında olduğun yerin dünya olmadığını görüyorsun. Bir yerdeysen başka bir yeri bilmezsen bütün dünyayı orası sanırsın. O süreç içinde Hatun kendi ekonomik özgürlüğünü kazandıkça Şero’nun iktidarı boşa çıkan bir iktidar oldu.

Şero karakteri ile erkeğin ironik bir şekilde gereksizliğini de vurguluyorsunuz.

Erkeği onu bile yapamaz halde görüyoruz. Hiçleşmiş bir erkek. Bir yandan da kadın ekonomik özgürlük kazandıkça erkek evin ekonomisini de kadının sırtına yükleme gibi bir tavır içine giriyor. Bilindik erkek tavrını görüyoruz. Umarsamaz tavır.

Nesrin başka bir ülkeye gelmiş, başka bir dil konuşuyor. Başka ekonomik ilişkiler içinde. Sürgüne gelmesinde eşini sorumlu tutuyor. Nesrin’i yazarken nasıl bir Türkiye ve Kürdistan gerçekliğinden yola çıktınız?

Nesrin’i yazarken hep 90’larda politik sebeplerle oradan çıkmış eşiyle orada tanışmış oradan İstanbul’a fırlatılmış gibi hissettim. Onu hissederken hep onun gibi gezdim. Gecekonduları gezdim hissetmeye çalıştım. Kendi yaşamımdan da bildiğim şeyler var. Bir yere sürgün olmanın ya da kendi içimde hissettiğim sürgünlük hikayesini Nesrin üzerinden verdim. Bir kez sürgüne düştün mü tutunamazsın gibi geliyor bana. Hele ki tutunmak için araçların yoksa, eğitim gibi, ekonomik özgürlüğün gibi. Dolayısı ile oradan buraya gelen ne ile tutunabilir ne ile var olabilir. Artık geri dönse ne olur. Geri dönecek yer eskisi gibi mi bıraktığı yerden devam edebilir mi gibi sorularım vardı. O yüzden Nesrin ve sonrası ile ilgili bir şey söylemiyorum. Seyirci bulsun o hissetsin istedim.

Sette çalışanların çoğu kadın

Filmin birçok aşamasında kadınların yer alması filme nasıl bir etkisi oldu?

Sette çalışan bir çok insan kadın. Hiç söze gerek duymadan sadece içeride deneyime, sezgiye dayalı şeylerden cevabı alıyorsun. Ezberden gitmiyor gibi geliyor, hikayeyi de ezberden okumuyor ve yazmıyor. Kadının dokunuşu her zaman farklı. Sıcaklık, daha dibi görme, daha damarlara gitme kadınlarla mümkün oluyor gibi geliyor. Hele ki kadın hikayesi anlatıyorsan.

Önder Elaldı

 

‘Ümitsizliğe karşı yola çıktık’

Demokratik Güç Birliği ‘Demokrasi Meclisi’nin oluşturulmasını değerlendiren CHP Eski Milletvekili Binnaz Toprak, muhalefetin yetersiz kalması ve birleşememesinin yarattığı ümitsizliğe işaret ederek, ‘Biz de tam olarak bu ümitsizlikten yola çıktık’ diye konuştu

Demokratik Güç Birliği çağrısı ile “Demokrasi İçin Birlik İnisiyatifi”nin bir araya gelmesinin ardından “Demokrasi Meclisi” oluşturuldu. Alınan kararlar doğrultusunda, OHAL’in sona erdirilmesi ve KHK’lerle yaratılan toplumsal mağduriyetlerin giderilmesi konularındaki mücadele birincil olarak Demokrasi Meclisi’nin gündemine alındı. Buluşmada yer alan CHP Eski Milletvekili Binnaz Toprak değerlendirmelerde bulundu.

Temel ilkeler etrafında

Otoriterleşen iktidar karşısında muhalefetin yetersiz kalması ve birleşememesinin yarattığı ümitsizliğe değinen Toprak, bir araya gelişlerinin amacını, “Demokrasi, özgürlük, barış, hukuk devleti ve herkesin kendi kimliğiyle rahatça yaşayabileceği bir ülke gibi temel ilkeler etrafında birleşip, bir hareket yaratabilmek” diye özetledi. HDP ve CHP birbirine yanaşmadıkça etkili bir muhlefetin oluşmayacağına dikkat çeken Toprak, “Bu durum özgürlükçü, demokrat kesimlerde müthiş bir ümitsizlik yaratıyor. Biz ‘Demokrasi için birlik kurultayını’ toplarken buradan yola çıktık” dedi.

Kartopu gibi

Bütün grupları birleştirerek bir sinerji yaratılması gerektiğinin altını çizen Toprak, “Bunun bir kar topu gibi eklenerek büyümesi lazım. Görünürdeki sayısal çoğunluğun daha büyük bir orana ulaşarak mevcut iktidara da alternatif bir oluşum yaratabilmesi gerekiyor” diye konuştu.

İSTANBUL / JINHA

 

 

 

Demokratik Alevi Dernekleri üyesi kadınlar tutuklandı

20 Ekim günü evlerine baskın yapılarak gözaltına alınan Kürt siyasetçi ve kurum temsilcisi 16 kişiden 5’i mahkemeye sevk edildi.

20 Ekim Perşembe günü Ankara’da gözaltına alınan 16 kişiden 6 kadın emniyetteki işlemlerinin tamamlamasının ardından savcılığa çıkarıldı. Edinilen bilgilere göre, gözaltına alınan kişilerle ilgili iki ayrı dosya hazırlandığı ve ilk dosyadaki kadın çalışmaları nedeniyle suçlanan Halkların Demokratik Partisi (HDP) MYK üyesi Atiye Eren, Tutuklu ve Hükümlü Aileleriyle Yardımlaşma ve Dayanışma Dernekleri Federasyonu (TUHAD-FED) Ankara Temsilcisi Havva Özcan, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) Yenimahalle İlçe Eşbaşkanı Kadriye Ozgan, Demokratik Alevi Derneği (DAD) üyesi Sevgi Kişin ve Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyesi Deniz Akıl savcılığa sevk edildi.

Avukatların hazır bulunduğu savcılık ifadesinde saatler öncesinde gözaltına alınanların yakınları ve onlarca yurttaş gözaltındakilere destek vermek amacıyla toplanmaya başladı.

Sorgu işlemi sırasında savcının demokratik eylem ve basın açıklamalarına dahi tahammül edemediği de ortaya çıktı. Savcının demokratik ve yasal olan KJA’nın öncülüğünde gerçekleştirilen eylemleri sorduğu bilgisi edinilirken, özellikle Pariste katledilen 3 Kürt kadın siyasetçinin anılması ve Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması için yapılan basın toplantıları gözaltına alınanlara sorulan temel sorular oldu. “Yüksel Caddesinde gerçekleştirilen eylemlere neden katıldınız? Sizleri kimler yönlendirdi?” sorularına karşın, gözaltına alınanlar, demokratik haklarını her zaman kullandıklarını ve bundan sonra da kullanacaklarını belirterek bunu da mahkeme huzurunda açıkça söylemekten imtina etmediklerini dile getirdi.

TEM polisleri kadın siyasetçilerinin tamamını illegal olduğunu iddia ettiği KJA ile ilişkilendirirken, savcının  KJA’yı bilmediği ortaya çıktı. Savcının  KJA’yi bilmediği ortaya çıkınca bu sefer avukatlar savcıya KJA tüzüğü verdi.

Sorgulamada Kadriye Özgan savcılık ifadesinin ardından serbest bırakılırken, Havva Özcan’ın  adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Diğer 3 kadın siyasetçi ise tutuklanma talebiyle hakim karşısına çıkarıldı.

Mahkeme, Atiye Eren ile Sevgi Kişin hakkında “örgüt üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklama kararı verirken, Havva Özcan ile Deniz Akıl’ı adli kontrol şartıyla ile serbest bıraktı.

Öte yandan gözaltına alınan isimlerden, HDP PM üyesi Bülent Durukan, Azadiya Welat Çalışanı Barış Boyraz ve diğer 9 kişinin gözaltı işlemi sürüyor.

(sa/kk)

İç Güvenlik Paketinin devamı meclise sunuldu

AKP’nin meclise sunduğu yeni Ceza Yasası ile, avukatlar şüpheli hale getirilirken, kayyım atama ve insanların mülklerine el koyma yasal hale getiriliyor.

İktidarın Ceza Kanunda yaptığı değişikliklere ilişkin tasarı TBMM’ye sunuldu. Adeta kendi ceza yasasını yapan iktidarın teklifi, mallara el konulmasını, avukatları şüpheli hale getirmeyi yasal hale getiriyor.

Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, Milli Savunmaya Karşı Suçlar, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk Suçları ile Terörle Mücadele Kanunu Kapsamına Giren Suçlar, sebebiyle verilen tutuklama kararlarının, askeri tutukevleri dışındaki ceza infaz kurumlarında yerine getirilmesi zorunlu hale getiriliyor. Bununla her türlü alan cezaevine dönüştürülebilecek.

Asker kişilerin işlediği suçun, Türk Ceza Kanunu’nun “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar, Milli Savunmaya Karşı Suçlar, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk suçları” ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamına girmesi durumunda, bu kişiler yakalandıklarında adli kolluk görevlilerine teslim edilecek.

Ensar Vakfı’nda yaşanan cinsel istimrara rağmen vakfı koruyan hükümet yaptığı düzenleme ile, “istismar suçunu ağırlaştırdığı” algısı yaratmaya çalaşıyor. Yeni düzenleme ile çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.
.
Tasarıyla, tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirmesinde uygulanan hapis cezalarında da artışa gidiliyor. 

Yetkili makamlardan gerekli izni almaksızın, patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeyi imal, ithal veya ihraç eden, ülke içinde bir yerden diğer bir yere nakleden, muhafaza eden, satan, satın alan veya işleyen kişi, 3 yıl değil, 4 yıldan itibaren hapis cezasına çarptırılacak.

Tasarıyla patlayıcı madde yapımında kullanılan malzemelerin ihracına ilave olarak ithali, satışı, başkalarına verilmesi, nakli, depolanması, satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması da aynı ceza kapsamına alınıyor. Buna göre yasaklanan çiftçinin gübresi de bu kapsama alınmış oldu.
Ayrıca avukatları da şüpheli hale getiren düzenlemede, “İnfaz kurumuna veya tutukevine yasak eşya sokmak” maddesini de yeniden düzenliyor.

Buna göre, afiş, pankart, resim, sembol, işaret, doküman ve benzeri malzemeler ile örgütsel haberleşme araçlarını, yetkili makamlarca izin verilenler hariç, ses ve görüntü almaya yarayan araçları, ceza infaz kurumuna veya tutukevine sokan, buralarda bulunduran veya kullanan kişi, 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacak.
Mülkiyete el koymak yasallaştırılıyor

Tasarı ile, ceza davalarının ilk duruşmasında iddianamenin tamamının yerine, iddianame yerine geçen belgede yer alan suçlamanın dayanağını oluşturan eylemler ve delillerle suçlamanın hukuki nitelendirmesi anlatılabilecek. Ayrıca firari sanıkların mal varlıklarına sulh ceza hakimliği kararıyla el konulabilecek ve gerektiğinde idaresi için kayyım atanacak. Bu tedbirin uygulanacağı suçlar arasında anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar da yer alacak.

(kk)

İran’dan Türkiye’ye ‘Musul’ uyarısı

Türkiye ile Irak arasında Musul operasyonu nedeniyle yaşanan gerginliğe ilişkin İran’dan üst üste açıklamalar geldi.

İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani terörizmle mücadelenin başka ülkelerin sınırlarını ihlal etmek için bahane olamayacağını belirtti ve dolaylı olarak Türkiye’yi eleştirdi.

Ruhani, Ankara’nın Irak hükümetinin izni olmadan Musul operasyonuna olası katılımı için “çok tehlikeli” ifadesini kullandı.

İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Behram Kasımi’den de benzer bir açıklama geldi.

Kasımi, “Terörizmle mücadele bahanesiyle başka ülkelerin egemenliğini ihlal etmek kabul edilebilir değil” dedi.

Polis Şirnex halkının çadırlarını yıkmaya başladı

Şirnex’te devlet güçleri tarafından evleri talan edilip yıkılan yurttaşlar kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlardan da polisler tarafından zorla çıkarılıyor

Şirnex’te (Şırnak) 14 Mart’ta ilan edilip, 9’uncu ayında süren “sokağa çıkma yasağı”yla başlayan yıkım ve talan nedeniyle kentin çevresine kurdukları çadırlarda yaşam mücadelesi veren yurttaşları polis zorla çadırlardan çıkartıyor. Yurttaşların kendi imkanlarıyla TOKİ Konutları bölgesinde kurdukları çadırların etrafı bugün polis ve askerler tarafından ablukaya alındı. Zırhlı polis araçlarının yanı sıra TOMA’larla ailelerin yaşadığı çadırların etrafını saran polis ve askerler, ailelerden çadırları söküp gitmelerini istedi. Polis ve askerlere karşı çıkan ailelerin zorla çadırlardan çıkarılmaya başlandığı bildirildi.

‘Kerkük’e gidin’ tehdidi

Alanda bekleyiş sürerken, polis ve asker zorla halkın kurduğu çadırları yıkmaya başladı. Zırhlı araçları çadırların arasına getirerek halkı tehdit eden polisler ise “Nereye gidiyorsanız gidin, Irak’a Kerkük’e gidin bizi ilgilendirmiyor. Bu topraklarda bizim de hakkımız var, ya çıkarsınız ya da kepçe ile sizi zorla çıkarırız” diye ilginç tehditlerde bulundu.

‘Kentin yüzde 80’i yıkılmış durumda’

Jin Haber Ajansı’na (JINHA) geçtiği habere göre, konuya ilişkin bilgi veren Halkların Demokratik Partisi (HDP) Milletvekili Aycan İrmez, yaşananları şu sözlerle anlattı: “Şu anda Kumçatı çadır alanındayım. Burada 41 aile vardı. Ancak her biri kalabalık nüfuslu aileler. Tüm çadırlar yıkılıyor. Ailelerin gidecek hiçbir yeri yok. Zaten kentin yüzde 80’i yıkılmış durumda. Kente giriş hala yasak. İnsanlar bu çadırlara sığınmışlardı. Ancak şimdi bu da yok edildi. Bir yetkili ile görüştük, tüm çadırları kaldıracaklarını söyledi. Diğer köylerdeki çadırları da kaldırılıyorlar. Zorbalıktan başka bir şey değil ki bu. İnsanlar şimdi nerede kalacak? Hiçbir alternatif dahi sunulmuyor”

Önceki gece de Besta bölgesinde bulunan Xerbgêbesta (Dereler) köyünde çadır kuran ailelere, helikopterden ateş açılmıştı. Yaklaşık 30 kişinin yaşadığı çadırlarda şans eseri ölen ya da yaralanan olmamıştı.

Kaynak: DİHA – JINHA

‘Kayyum adı altında sivil darbe yapılıyor’

DBP’li belediyelere kayyum atanması, Êlih, Qelqelî, Qoser, Pirsûs ve Xelfetî’de protesto edildi. Yurttaşlar, ‘Kayyum adı altında sivil darbe yapıyor’ dedi

Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) belediyelerine atanan kayyumlar Wan (Van), Mêrdîn (Mardin), Êlih (Batman) ve Riha’da (Urfa) protesto edildi. Êlih’te, DBP, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Kongreya Jinên Azad (KJA) ve belediye çalışanları tarafından “İrademe Dokunma” sloganıyla yapılan ortak basın açıklamasının dördüncüsü düzenlendi. Gülistan Caddesi’ndeki açıklamaya görevden uzaklaştırılan Êlih Belediyesi eşbaşkanları Sabri Özdemir ve Gülistan Akel, İkiköprü Belediyesi Eşbaşkanı Hidayet Tiryaki ile çok sayıda yurttaş da katıldı. Basın açıklamasında konuşan Sabri Özdemir, Batman Valiliği ve kayyum tarafından kendileri hakkında haber yapılmaması için yerel basın üzerinde baskı uygulandığını söyledi. Özdemir, kayyumla beraber belediye ile ilgili ihalelerin yandaşlara peşkeş çekildiğini ve Êlih’teki AKP yöneticilerinin de bu düzenin içerisinde olduğunu dile getirdi. Basın açıklamasını okuyan Hidayet Tiryaki ise, zihinlere kayyum atanamayacağının altını çizerek, şunları aktardı: “Düşünceler, inançlar, aidiyetler direngendir, kayyum kabul etmez, bugünler geçer, kayyumlar gider ancak düşünceleri ve inançları için direnen insanlar kalır” ifadelerini kullandı.

‘Halkın iradesine ihanettir’

Wan’da Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve DBP Qelqelî (Özalp) ilçe örgütleri, belediyeye yönelik kayyum gaspını DBP ilçe binası önünden çarşı merkezine yapılan yürüyüşle protesto etti. “İradene sahip çık”, ”Kayyuma karşı nöbetteyiz” yazılı dövizlerin taşındığı yürüyüşün ardından yapılan basın açıklamasını HDP İlçe Yöneticisi M. Şefik Enistekin okudu. AKP’nin 15 Temmuz askeri darbe girişiminden sonra Türkiye ve Kürdistan’daki tüm muhalif kesimlere yönelik soykırım politikasını devreye koyduğunu belirten Enistekin, bu politika kapsamında DBP’li belediyelerin de kayyum eliyle gasp edildiğini vurguladı. AKP’nin seçimlerde kazanamadığı belediyeleri gasp ettiğini ifade eden Enistekin, “Bu yöntem halkın iradesine ihanettir, lanetliyoruz” dedi.

Riha halkı başkanlarını istiyor

Riha’da Pirsûs (Suruç) Belediyesi’ne kayyum atanması ve Hewag (Bozova), Xelfetî (Halfeti) ve Wêranşar’de (Viranşehir) belediyelerinin tüm çalışma, karar ve yetkilerin kaymakamlıklara devredilmesi protestolarla kınandı. Pirsûs’ta DBP ilçe binası önünde her Pazartesi toplanan belediye çalışanları ve yurttaşlar, eylemlerinin 7’inci haftasında biraraya geldi. HDP, DBP ilçe yönetimi ve Pirsûs Barış Anneleri’nin katıldığı açıklamada konuşan Pirsûs Belediyesi Eşbaşkanı Halil Akbaş, belediyeye atanan kayyumdan sonra çalışanların ve halkın polis baskısı altına alındığına dikkat çekerek, her Pazartesi günü 13.00’da yapılan basın açıklamasına çağrı yaptı.

‘Sivil darbe yapıldı’

Xelfetî Belediyesi’ne fiili olarak atanan kayyumu irade gaspı olarak değerlendiren yurttaşlar, Belediye hizmet binası önünde basın açıklaması yaptı. Xelfetî Belediyesi eşbaşkanları Ayşe Durmuş ile Mustafa Bayram, Belediye Meclis üyeleri, HDP ve DBP ilçe yöneticileri, KJA Bileşenleri ve çok sayıda kişinin katıldığı açıklamada Mustafa Bayram, “Belediyelerimizi demokratik yollar ile alamayan AKP/Saray rejimi hukuksuz bir şekilde kurumlarımızı işgal ederek, kayyum adı altında yapmış olduğu sivil darbe ile gasp etmiştir” diye konuştu.

Kayyumlara karşı oturma eylemi

Mêrdîn’in Qoser (Kızıltepe) ilçesinde belediye çalışanları, belediye eşbaşkanları, DBP eşbaşkanları, MEYA-DER, KURDÎ-DER ve belediye meclis üyeleri, kayyumlara karşı oturma eylemi yaptı. Belediye önünde konuşan DBP İlçe Eşbaşkanı Ali Dinler, AKP’nin demokratik alanı tümden yok etmek istediğini ifade ederek, “Siyasi soykırımla, basını susturmakla, emekçileri işten atmakla kendi iktidarını güçlü kılacağını sanıyor. Bütün bu uygulamaların sonuçları faşizmin kurumsallaşmasıdır. Her türlü faşizan uygulamalara karşı demokratik direnişi yükselteceğiz” dedi. Dinler, kayyumu tanımayacaklarını söyledi.

Kaynak: DİHA