Ana Sayfa Blog Sayfa 6197

Faşizmin büyük blöfü: Roma yürüyüşü

Kara Gömlekliler (Camicie nere ya da Squadristi), I. Dünya Savaşı sırasında ve onu izleyen II. Dünya Savaşı’nın sonlanmasına kadar İtalya’da yarı askeri faşist örgüt. Mussolini’nin doğduğu Romagna bölgesi köylülerinin geleneksel kıyafetinden isimlerini alan çetenin simgesi kara gömlekleri ve gümüş kamalarıydı. İmparatorluk hasretiyle yanıp tutuşan çete, Centurion, Legatus gibi Roma İmparatorluğu rütbelerini kullanıyordu.

Sonraları kendisini Duçe (Şef) ilan edecek olan şu dazlak kafalı tuhaf adam, aslında o zamanlar sanıldığı kadar da güçlü biri değildi. Henüz 1920’lerden söz ediyoruz. İtalyan Sosyalist Partisi’nin sendikalist kanadından gelen ve o vakitler “Bayrak denilen şey, pislik yığını üzerine çekilen bir paçavradır” gibi laflar etmeyi pek seven Benito Mussolini, 1915’ten sonra iyice sapıtıp kendi faşist örgütünü kurduğunda da çok güçlü değildi.

Mussolini, 1919’da Milano’da Faşist Mücadele Birliklerinin İttifakı’nı (Fascio di Combattimento) kurduğunda biraz daha güçlenecek ve faşizm, yavaş yavaş bir kitle hareketine dönüşerek, 1921’de Ulusal Faşist Parti’ye evrilecekti. Partiyi destekleyenler arasında bürokrasi, kilise ve ordu bulunuyordu ama asıl güç, sokakta örgütlenmiş olan ve sayıları gitgide artan “Kara Gömlekliler” çetesiydi.

 Adım adım yükseliş

Nihayet 1922 seçimlerine gelindiğinde ilk sıçrama gerçekleşti. Bu seçimde, “Kara Gömlekliler” ilk kez parlamentoda koltuk sahibi oldu. Ama bu yalnızca bir başlangıçtı; Mussolini büyük oynuyordu.

İktidarı ele geçirmeyi amaçlayan Mussolini için 15 Ekim 1922’de iyi bir fırsat doğdu. Bu tarihte hükümet istifa edince siyasal bunalım gündeme geldi. 18 Ekim’de Milano’da, Faşist Parti şeflerinin yaptığı gizli bir toplantıda, Mussolini planını ortaya koydu: İktidarı zorla almak! Eli silah tutan bütün faşistler silahlandırılacak, Napoli’de bir merkez kurularak savaşa hazırlık yapılacaktı.

21 Ekim’de Mussolini, “Milli Faşist Kongresi” için Napoli’ye geldi. 22 Ekim akşamı ise “Kara Gömlekliler” Napoli ve çevresinde hareketlenmeye başladı. 24 Ekim’de kongre toplandı. 26 Ekim’de ise Mussolini faşistler için bir “genel seferberlik” ilan etti. Kara Gömlekliler, aynı gün taşra il ve ilçelerinde posta merkezlerini, yerel yönetimlere ait binaları, istasyon ve yol kavşaklarını işgal etti.

 Yürüyüş başlıyor

28 Ekim 1922 sabahı, faşist birlikler Roma’ya doğru yürümek üzere Napoli’den ayrıldılar. Düzenli bir eğitim almamış, ellerinde derme çatma silahlar olan 30 bin faşist 30 Ekim günü Roma kapılarına varacaktı.

Aslında Roma, 12 bin kişilik bir ordu tarafından korunuyordu ve ellerindeki uyduruk silahlarla faşist çetenin şansı yoktu. Ama ordu içerisinde faşizm güçlü bir eğilimdi ve Roma’yı savunacak ordunun generalleri de tam bir pısırıklık gösterdiler. Ayrıca ne hükümetten, ne de kraldan istedikleri emirler de gelmedi. Taşra valileri ise zaten çoktan faşizme teslim olmuşlardı. Nihayetinde kral da faşistlere askeri müdahaleyi reddedecek ve iktidarı Mussolini’ye teslim edecekti.

Aslında o “muazzam yürüyüş” olup olacağı 30 bin kişiden ibaretti ama Mussolini’nin blöfü tutmuş ve 29 Ekim’de bir çete reisi olarak girdiği saraydan yeni hükümetin başbakanı olarak çıkmıştı. Saraydan çıkan Duçe alanda toplanan çetesi tarafından alkışlanırken şöyle söyleyecekti: “Vatandaşlar, birkaç saate kadar bir hükümete değil, gerçek bir hükümete kavuşacaksınız. Yaşasın Faşizm! Yaşasın Kral!”

Sonrası ise biliniyor… Bütün solun kazınması, faşist bir rejimin inşası ve Hitler’le birlikte girilen savaş maceraları…

Ve nihayet, kaçınılmaz akıbet: Milano’da bacağından asılmış bir diktatör cesedi… Bütün dikta heveslileri için tarih dersi!

Ama öte yandan, aslında bir başka bakımdan ‘Roma Yürüyüşü’ de bir tarih dersidir. Korkaklık yüzünden kıytırık bir faşist çeteye devletin nasıl teslim edildiğini öğrenmek isteyenler için…

Derleyen: Arif Mostarlı

Direniyoruz, yaşamı savunuyoruz

Doğa talanının önünü açan 80. Madde’yi protesto eden yaşam hakkı savunucuları, doğa talanına karşı mücadele edeceklerini vurguladı. Yaşam ve doğa alanlarını talan edilmesine onay veren Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6745 sayılı kanun içinde yer alan Madde 80’e karşı 8 kentte eş zamanlı eylem düzenlendi.

Rize’de Fırtına İnisiyatifi üyeleri, Madde 80’e karşı Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde bulunan Makrevis Köprüsü üzerinde eylem yaptı. Fırtına İnisiyatifi üyeleri, açıklamanın ardından köprü üzerinde tulum eşliğinde horon vurdu.

Asla vazgeçmeyeceğiz

İstanbul’daki eylem ise Galatasaray Meydanı’nda gerçekleştirildi. Yaşam hakkı savunucuları, “Madde 80’e karşı yaşamı savunuyoruz, direniyoruz” yazılı pankart açtı. OHAL uygulamalarını, doğa talanını ve Madde 80’i protesto eden dövizler taşındı.

Yaşam savunucuları adına açıklama yapan Sıla Saltı, yıllardır HES’lere, termik, nükleer santrallere, yaşamı yok eden tüm politikalara karşı durduklarını ifade etti. Saltı, “Hukuksal ve toplumsal mücadelelerimizden tüm engellemelere rağmen hiç vazgeçmedik” dedi.

Ankara’da ise Karadeniz İsyandadır Platformu ve Yaylaların Kardeşliği Platformu üyeleri, Mülkiyeliler Birliği’nde ortak basın açıklaması yaptı. Toplantıda konuşan çevre aktivisti Çevriye Belik, 80. Madde ile birlikte hukukun yok hükmüne geldiğini vurguladı. Belik, “80’inci Madde, AYM’den ya geçecek ya da dönecek. Bizler ise kentleri, doğayı ve yarınları hiçe sayan iktidar, bürokrat ve şirketlere karşı her türlü mücadeleyi sürdürmeye devam edeceğiz” dedi.

Antalya’da da Alakır Nehri Kardeşliği Aktivistleri, Bakanlar Kurulu’na her türlü altyapı yatırımı için “izin, tahsis, ruhsat, lisans ve tescil” yetkisi veren 6745 sayılı yasanın 80. Maddesi’nin yürürlüğe girmesini protesto etti. Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda bir araya gelen çevre gönüllüleri, yasaya dönük tepkilerini açtıkları pankart ve dövizlerle gösterdi.

HABER MERKEZİ

 

ABD Savunma Bakanı Barzani ile görüştü

Ankara ve Bağdat ziyaretlerinin ardından Hewler’e giden ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, devam eden Musul operasyonu kapsamında KDP Lideri Mesut Barzani ile görüştü

ABD Savunma Bakanı Ashton Carter, Ankara ve Bağdat ziyaretlerinden sonra bugün saat 10.30’da Hewler’e ulaştı. Carter, Hewler Havalimanı’nda Güney Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani tarafından karşılandı. Güney Kürdistan Bölgesi yetkilileriyle bir dizi görüşme yapması beklenen Carter, Hewler’e bağlı Selahaddin’de KDP Lideri Mesut Barzani başkanlığındaki heyetle görüştü. Görüşmeden sonra Güney Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanlığı’nın resmi internet sitesinde yapılan açıklamada, Carter’in gerek Bağdat gerekse de Kürdistan bölgesi yetkilileriyle yaptığı görüşmelerde Musul’un kurtarılması operasyonu çerçevesinde Irak ordusu ve Kürt güçleri arasındaki yakalanan uyumdan memnuniyetini dile getirdiği belirtildi.

Carter’in ayrıca hem Mesut Barzani ve hem de Iraklı yetkililerle yaptığı görüşmelerde, TSK askerlerinin Irak topraklarındaki varlığı ve yaşanan sorunlara da değindiği öğrenildi.

Kaynak: DİHA

Baro seçiminde ‘Kahraman protestosu’

İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda oy kullanan Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Özgürlükçü Çağdaş Avukatlar tarafından ‘Katil Kahraman barodan defol’ sloganıyla protesto edildi

İstanbul Barosu Genel Kurulu’nda başkanlık seçimi, oy verme işlemiyle devam ederken, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, oy kullanmasının ardından avukatlar tarafından protesto edildi. Kahraman’ın oy kullanmasının ardından Özgürlükçü Çağdaş Avukatlar (ÖÇAV) grubu üyesi bir grup avukat, Kahraman’ı, “Katil Kahraman barodan defol” sloganıyla protesto etti. Avukatlar ayrıca, Kahraman’ın enternasyonel devrimci Che Guevera için sarf ettiği “katil ve eşkıya” sözlerine de, “Hepimiz Che’nin yoldaşlarıyız” sloganıyla tepki gösterdi.

AKP yanlısı avukatların oluşturduğu Hukukun Üstünlüğü Platformu üyesi avukatların karşılık vermesi üzerine ÖÇAV’lılar, “Hırsız, katil AKP” sloganını atarak protestosunu sürdürdü. Kahraman oy kullanmasının ardından Haliç Kongre Merkezi’nden ayrıldı.

Öte yandan; Sandıkların % 97’si açıldı. Buna göre “Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu” nun adayı Mehmet Durakoğlu Baro’nun yeni başkanı oldu. Mehmet Durakoğlu, 23 bin 92 oyun 13 bin 19’unu alarak (yüzde 54.42) baronun yeni başkanı oldu

Kaynak: DİHA

‘Demokrasi Meclisi’ kararı

‘Demokrasi İçin Birlik Buluşması’na katılan siyasetçi, sendikacı, sanatçı, gazeteci ve insan hakları savunucusu, birlikte mücadeleyle başarı elde edileceğinin mesajını vererek, ‘Öncelikli görevimiz barışın sağlanmasının koşullarını oluşturmak’ dedi. Verilen mesajların ardından sonuç bildirgesi açıklandı. Bildirge’de  ‘Demokrasi Meclisi’ karar altına alındı

“Demokrasi İçin Birlik Buluşması” İstanbul’da Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapıldı. Buluşmaya siyasetçi, sendikacı, sanatçı, gazeteci ve insan hakları savunucusı birçok kişi katıldı. Buluşmada, kapatılan Özgür Gündem gazetesinin tutuklu Yayın Danışma Kurulu üyeleri yazar Aslı Erdoğan ve dilbilimci Necmiye Alpay’dan gelen mesajlar sanatçı Gültan Kaya tarafından okundu.

Erdoğan: ‘Gerçek’ kimsenin tekelinde değil

Aslı Erdoğan’ın gönderdiği mesajda, şu ifadelere yer verildi: “Bizler, şu an cezaevlerine takılmış yüz yirminin üzerinde gazeteci, yazar, artık akıl sınırlarını zorlayan bir hukuksuzluğun, zorbalığın, acımasızlığın mağdurlarıyız ve devletin ‘gerçeği’ ve ‘hakikati’ kendi tekelinde tutma çabasına karşı çıktığımız için buradayız. Oysa ‘gerçek’ ya da ‘hakikat’ kimsenin tekelinde değildir, olamaz. Bunu anlamakla başlar demokrasi… Yolumuz uzun, yükümüz ağır, ama hep birlikte yürümekten başka şansımız kalmadı. Herkese selam ve sevgilerimi gönderiyorum.”

Alpay: Bütün kalbimizle yanınızdayız

Necmiye Alpay da mesajında, “Demokrasi İçin Birlik… Bu başlık epeydir hepimizin özlemini duyduğu bir girişimi işaret ettiği için son derece sevindirici. Emek verenlere sonsuzca teşekkür. Şu an toplumumuzu toparlamak için başlıkta söylenen dışında bir yol yok. Cezaevlerindeki gazeteci ve yazarlar olarak bizler dahil, hangi devlet gücünün hangi hukuka göre nasıl bir yasama, yürütme, yargı çalışması yaptığı sorusunun cevabını bilemiyoruz. Sorumluluk her zamankinden fazla, yurttaşlar olarak hepimize düşüyor. Evrensel hukukun saygın temsilcilerinin bu harekette yer alması güç veriyor bize. Bütün kalbimizle yanınızdayız” ifadelerine yer verdi.

Bilgen: Kürtlerle dayanışmayı aşıyor

Buluşmada konuşan HDP Sözcüsü Ayhan Bilgen, konuşmasına Hrant Dink ve Tahir Elçi’yi anarak başladı. Demokrasi istedikleri için tutuklanan akademisyen ve gazetecileri de selamlayan Bilgen, “İdeolojik motivasyonuyla ya büyür ya küçülürüz noktasında devlet katında bir anlaşma sağlanırsa bunun doğuracağı sonucu bilerek tartışmak zorundayız. Kürtlerle dayanışmayı aşan bir durumla karşı karşıyayız. Mesele artık Türkiye’nin her yerinde kendi kimliklerimizle var olma ya da yok olmakla karşı karşıyayız. Başkanlık referandumuna karşı yürüteceğimiz kampanya dilini ve tutumu şimdiden belirlememiz lazım. Yeni kampanya dilinin karşı bloku kıracak bir dille netleştiremezsek sonrasında sesimizi topluma duyurma imkanı bulamayabiliriz. Taşları tek tek döşenmiş bir kampanyaya doğru sürükleniyoruz. Yeniden silkelenmek eski ezberleri bozacak bizim birlikteliğimizin gerekli ama yeterli olmadığı bir siyaset tarzını da belirlemek zorundayız” dedi.

Çerkezoğlu: İsteme değil kurma zamanı

DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, demokrasi için mücadele etmenin ortada olduğunu ifade ederek, “Artık var olan iktidardan isteme zamanı değil, yeniyi kurma zamanıdır. Bu ülke bizimdir diyerek yola çıkmalıyız” diye konuştu.

Özgen: Mücadele azmi ve direnci ortaklaştırılmalıdır

KESK Eşbaşkanı Lami Özgen, günümüzde var olan diktatörlüğe kaşı, içeride ve dışarıda devam eden savaşa karşı birlik olarak demokrasinin inşa edilebileceğini söyledi. Özgen, birlikteliğin sağlanmaması durumunda “Faşizmin zindanlarında bir araya geleceğiz” dedi. Özgen, mücadele azmi ve direncinin ortaklaştırılmasının yeni demokrasi hattının örülmesinin önünü açacağını söyledi.

Türkali: Bir ışık doğurdu içime

Oyuncu Deniz Türkali, “Bu toplantıya geldiğimde heyecanlandım. Uzun zamandan sonra ilk defa heyecanlandım. İlk defa bir muhalefet sağlayabileceğiz bu defa. Bu muhalefet partilerine de umarım bir örnek olur. Önemli olan demokrasi için, savaşsız bir dünyanın koşullarını yaratmaktır. O açıdan bu toplantı bu karanlık, kuytu günlerde bir ışık doğurdu içime. Umarım sadece bir düş olmaz” diye konuştu.

Türkdoğan: Hepimize keyfiyetçilik uygulanıyor

İHD Genel Başkanı Öztürk Türkdoğan ise, “İnsan hakları kavramları çok araçsallaştırıldı. Demokrasi adına kullanılarak insanlık dışı uygulamalar sergileniyor. Bu araçsallaştırma politikasından çok şikayetçiyiz. Şu anda Türkiye bir savaşta. Ortadoğu’da bir savaşta ve Kürtlerin siyasi statü kazanmaması için bir sıcak savaşta. Gerçeklik bu. Karşımızda bir cephe oluşmuş durumda. Peki bizler ne yapacağız. Öncelikli görevimiz barışın sağlanmasının koşullarını oluşturmak” diye konuştu. PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerinde derinleşerek devam eden ağırlaştırılmış tecride de değinen Türkdoğan, “Uygulanan tecridin var olan savaş ile doğrudan bir bağlantısı var. Yasal haklarını uygulamıyor. Bütün dünya buna sessiz kalıyor. Biz buna sessiz kalamayız. Bir kişiye uygulanan keyfiyetçilik hepimize uygulanıyor” dedi.

Dilek Dündar da, “Sözün tükendiği yere doğru gidiyoruz. Bir şey yapalım” şeklinde konuştu.

Yağmurdereli: Kürtler huzur bulmadan…

Gazeteci-yazar Eşber Yağmurdereli, var olan bütün statülerin dağıldığını ifade ederek,”Bölgemizde de var olan statüler dağılıyor” dedi. Bugün her zamankinden daha da şanslı olduklarını dile getiren Yağmurdereli, “Artık bilinen anlamda bir Türkiye Cumhuriyeti yoktur. Bir Anayasa’sı yoktur. Hukuk devletinin olmadığı bir diktatörlükle yönetiliyoruz. Bölge yeniden şekilleniyor. Kürt halkı huzur bulmadan ne Türkiye, ne de Ortadoğu huzur bulabilir” diye konuştu.

Oran: Muazzam mağdur kitlesi oluşturdular

EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ise yaptığı konuşmada, birlikte mücadele vurgusu yaptı. Akademisyen Baskın Oran da “Şimdiye kadar hiç bu kadar zor durumda kalmadık. Öyle bir kin ve nefret saldırdılar ki muazzam bir mağdur kitlesi oluşturdular” dedi.

Sonuç bildirgesi açıklandı

Verilen mesajların ardından sonuç bildirgesi açıklandı.  Bildirgede “Demokrasi Meclisi” karar altına alındı.

Bildirgede, darbe girişiminin bütün yetkileri elinde toplayacak olan başkanlık rejimi için fırsata dönüştürüldüğüne yer verildi. Topluma terör ve korkunun egemen kılınmak istendiği belirtilen bildirgede, “Barış, dostluk, dayanışma duyguları yerine kin, düşmanlık, nefret ve kutuplaşma kışkırtılmaktadır. Toplum demokratik davranış normlarının yeşeremeyeceği kaotik bir yaşama mahkum edilmektedir” denildi.

‘Ortak ve yeni bir güç yakıcı hale gelmiştir’

Toplumun yeni bir umut ve güç arayışı içerisinde olduğunun altı çizilen bildirgede, şöyle devam edildi: “Demokrasiden yana olan bütün güçleri bir araya getirerek ortak ve yeni bir güç odağı yaratmak ihtiyacı yakıcı hale gelmiştir. Ortak hedef doğrultusunda birlikte hareket edebilmek için sürekliliği sağlayacak bir yapıya gereksinim bulunmaktadır.”

“Demokrasi İçin Birlik Buluşması”nın sonuç bildirgesi, şu başlıklardan oluştu:

“OHAL ile KHK’lerle ülkeyi yönetmekte adam yönetimini kalıcı hale getirmek için atılan adımlar karşısında OHAL’in sona erdirilmesi ve KHK’lerle yaratılan toplumsal mağduriyetlerin giderilmesi konularında ki mücadele birincil önemdedir.

‘Referanduma toplumsal muhalefet karşı çıkmalı’

Önümüzdeki günlerde ‘Türk tipi başkanlık sistemi’ adı altındaki ‘Tek adam yönetimine geçiş için Anayasa değişikliği adından referandum gündemdir. Yasaları, uluslararası anlaşmaları, hukuku yok sayanların ‘tek adam yönetimi’ne geçiş referandumuna tüm toplumsal muhalefetle kapsamlı şekilde karşı çıkılmalıdır.

Dünya deneyimleri Kürt sorununun çözümünün barışçıl ve demokratik yollarla olması gerektiğini göstermektedir. Türkiye’nin savaş kışkırtıcılığı yapmak yerine komşuları ve tüm dünya ile barışçıl ilişkiler içerisinde yaşayacağı bir politikanın hâkim kılınması için mücadele edilecektir. Ezilen inanç topluluklarının, eşit yurttaşlık hakkı yanında demokrasinin temeli olan Laiklik için mücadele edilecektir.

‘Buluşmamız demokrasi için önemli bir adımdır’

23 Ekim buluşmamız demokrasi için atılmış önemli bir adımdır. Türkiye’nin siyasal yaşamında yeni bir başlangıç niteliği taşımaktadır. Bu buluşmaya katılanlar bir Demokrasi Meclisi oluşturmuşlardır. Bu meclis önümüzdeki günlerde toplanarak, yukarıdaki hedefler doğrultusunda demokratik ve meşru yollarla denetleme, dayanışma ve direnme hakkını kullanacaktır.

Gücümüz yalnız birlikteliğimizden değil, yeni bir siyaset anlayışıyla demokratik mücadeleleri birleştirici bir güç odağı yaratma hedefimizden kaynaklanmaktadır.”

Sonuç bildirgesi üzerinden yapılacak tartışmalar ardından önümüzdeki günlerde daha geniş bir açıklama kamuoyu ile paylaşılacak.

Kaynak: DİHA

 

Korucular silah bıraktı

Çelê’de ‘Çocuklarımıza silah çekmeyiz’ diyerek istifa eden korucuların ardından, Gever’e bağlı Doskî mıntıkasında da çok sayıda korucu silah bıraktı

Colemêrg’in (Hakkari) Gever (Yüksekova ) ilçesine bağlı Doskî mıntıkasındaki operasyonlara katılan çok sayıda korucunun silah bıraktığı öğrenildi. Dicle Haber Ajansı’nın (DİHA) yerel kaynaklara dayandırdığı heberine göre; devam eden askeri operasyonlar kapsamında ön mevzilere gönderilmeyi kabul etmedikleri için askerlerin hakaretlerine maruz kalan çok sayıda korucu silahlarını mevzilerde bırakarak, operasyon bölgesinden ayrıldı. Silah bırakan korucu sayısı hakkında net bilgiye ulaşılamadı.

Öte yandan dün de Çelê’ye (Çukurca) bağlı Aşût (Çığlı) köyünde askeri operasyonlara katılmayı kabul etmeyen 83 korucu, “Çocuklarımıza silah çekmeyiz” diyerek silah bırakmıştı.

COLEMÊRG

Antalya Film Festivali’nde ödüller sahiplerini buldu

Antalya Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde bu yıl 53’üncüsü düzenlenen Uluslararası Film Festivali’nde Yaratıcı Ödüller ve Antalya Film Forumu ödülleri sahiplerini buldu. Rixos Land of Legends’ta düzenlenen törende konuşan Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı AKP’li Menderes Türel, siyaset ve sanatın popüler olan ve olmayan yanları olduğunu söyledi. Son yıllara kadar kortejin festivalin en popüler kısmı olduğunu belirten Türel, “Ben, festivalin uluslararası boyutuna önem verdiğimde eleştirildim. Oysa sanatta biraz popülizm gereklidir. Sadece popülizm olursa, bu da doğru değil. Antalya Film Forumu’yla bir fidan diktik ve bu fidan dev bir çınar olacak. Festivalin zenginleştiğini görmek beni mutlu ediyor. Katılım da beklediğimizden iyi oldu” diye konuştu.    ‘ŞEHİT ÖMER HALİSDEMİR BELGESELİ’ ÖDÜLLENDİRİLDİ   Belgesel dalında bu yıl ödülü, 15 Temmuz darbe girişiminde şehit düşen Astsubay Ömer Halisdemir’in hayatının anlatıldığı ‘Ben Ömer’ adlı belgesel aldı. Belgeselin yönetmeni Mesut Gengeç, “Bu ödülü Halisdemir ailesi adına alıyorum. Çok zorlu bir süreçte, güçlükle bu belgeseli yaptım. Amacım genç neslin böyle bir kahramanı bizden izlemesi” dedi.   ‘ŞİŞMAN OLDUĞUM İÇİN İŞ BULAMADIM’   Rengahenk Seçkisi’nde ödül alan ‘Yağmurlarda Yıkansam’ filminin yönetmeni Gülten Taranç ise şişman olduğu için iş bulamadığını söyledi. Taranç, “Kredi çekerek filmimi yaptım. Erkekler tarafından öldürülen kadınları anlattım. Şişman kadınlar vardır” dedi.   ÖDÜLLER
En İyi İlk Film: Babamın Kanatları- Kıvanç Sezer
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Toz- Haji Gül Aser
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Babamın Kanatları- Kübra Kip
En İyi Kurgu: Genç Pehlivanlar
En İyi Sanat Yönetmeni: Rauf- Devrim Ömer Ünal
En İyi Görüntü Yönetmeni: Rauf- Vedat Özdemir
FİLM-YÖN Derneği En İyi Yönetmen: Tereddüt- Yeşim Ustaoğlu
Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: Genç Pehlivanlar
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Babamın Kanatları   İZLEYİCİ ÖDÜLLERİ   Belgesel Film Seçkisi İzleyici Ödülü: Ben Ömer
Kısa Film Seçkisi İzleyici Ödülü: 7 Santimetre
Rengahenk Seçkisi İzleyici Ödülü: Yağmurlarda Yıkansam   ANTALYA FİLM FORUM ÖDÜLLERİ   Antalya Film Forum Kurmaca Pitching Platformu Ödüllü: Kız Kardeşler ve Güven filmlerine
Antalya Film Forum Belgesel Pitching Platformu Ödüllü: Ben de Buradayım ve Kim Mihri filmlerine 
Antalya Film Forum Work in Progress Ödülü Dijifilm: Daha
Antalya Film Forum Work in Progress Ödülü: Mr Gay Suriye
Antalya Film Forum Villa Kult Ödülü: Anadolu Leoparı
Antalya Film Forum TRT Proje Geliştirme Ödülü: Şahmerdan   FESTİVAL YARIN SONA ERECEK   15 Ekim’de kortej geçişiyle başlayan festival, yarın Expo 2016 Antalya Kongre Merkezi’nde düzenlenecek kapanış töreniyle tamamlanacak.

Yüksekdağ’dan Erdoğan’a: En kötüsü diktatör gibi ölmek

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Kadın Meclisi’nın “Kadınlar Yerel Yönetimleri Tartışıyor” başlıklı konferansına katılan Yüksekdağ, 103 DBP’li belediyede resmi olarak eş başkanlık temsiliyeti olduğunu hatırlatarak “Bunlar kadın özgülük mücadelesinin birikimidir” dedi.

HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ, Cumhurbaşkanı  Tayyip Erdoğan’ın “Bir gün ölmeyecek miyiz? Öleceğiz. Bir adam gibi ölmek var, bir de madam gibi ölmek var. Ölelim ama adam gibi ölelim” sözlerine tepki gösterdi. Yüksekdağ, “Kadınların ölümlerini bile ayırarak Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar, Türkiye’yi kadın mezarlığına dönüştürmüştür. Bu siyasi iktidarın abluka siyaseti sonucunda direnişçi kadınların cansız bedenleri soyulup teşhir edilmiştir. İnsanlar, adam olarak, erkek olarak ya da kadın olarak ölebilir. Biz ölümü sevmiyoruz. Bizler ölümü değil, yaşam seçiyoruz. En kötü ölüm bizim nezdimizde bir diktatör gibi ölmektir. Önemli olan insan ve onurunla yaşamak ve ne olursa olsun bir diktatör gibi bir zalim gibi ölmemektir” ifadelerini kullandı. Yüksekdağ, “Bizim siyasi eksenimiz barış ve yaşam. Onların ki savaş ve ölüm” sözlerini kaydetti.

 ‘Eşitlik tüm toplumun ihtiyacıdır’
 
Figen Yüksekdağ, “Eşitlik sadece kadın hareketinin bir istemi değildir. Eşitlik ve eş yaşam anlayışı tüm toplumsal yapının ihtiyacıdır ve demokratik siyasi seviyemizi güçlendirecek temel bir formdur. Yani halkların eşitliği, ezilen sınıfların eşitliğini esas alarak kadının eşitliği fikrinin, yeni toplum anlayışının fikridir. Bu 103 belediyede de yeni yaşam anlayışının, yeni yaşamın temelleri atıldı” ifadelerini kullandı.

‘Erkek egemen sistem meyve veren ağaçlarımızı taşladı’
 
“Kadının yerel yönetimler deneyimiyle yönetilen değil, yöneten pozisyona geldiğini” dile getiren Yüksekdağ, şunları dile getirdi:

“Bizler o nedenle siyasi temsiliyette kadının elde ettiği başarıyı demokrasi mücadelesinin başarısı olarak değerlendiriyoruz. Kadın özgürlük mücadelesi olmasaydı kadınlar bu kadar güçlü bir temsilliyette yer almayacaktı. Bunlar bizim mücadelemizin meyvesidir. Ancak, erkek egemen sistem meyve veren ağaçlarımızı taşladı. Belediyelerimize kayyum atanması da bu yaklaşımlardan biridir. Kayyum atanmasının iki temel amacı var. Halkın demokratik hakkına darbe ve aynı zamanda kadının siyasetteki iradesine bir darbe yapılmış oldu.

Kayyum atanan yerde ilk yaptıkları şey eş başkanlık sistemini berhava etmektir. İlk darbe vurukları yer eş başkanlık ve ikincisi de kadının yaşamına darbe vurulmuştur.
 

‘Kendi tarihimiz yazacağız’
 

“Bizler toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışıyla belediyecilik yapıyoruz. Cins eşitliğini sağlama görüş açısı var bizim belediyelerimizde. İşte buna darbe indirmeye çalışıyorlar. Kayyum atanan tüm yerler tıkanıyor. Bu bizlerin uzun yıllar boyunca elde ettiği kazanımların tırpanlanmasıdır, boğulmaya çalışılmasıdır. Kadına dönük darbe karşısında çok daha güçlü ve örgütlü durmanın zamanıdır. Dünün kadının tarihte adı hiç yazılmadı. Kadın, bugün eline kendi tarihini yazdı. Artık tarihte adı yazılmayan olmayacağız.

AKP-Saray iktidarı o karanlık sayfayı bir daha açamayacak. Çünkü bizim gibi mücadele eden kadınlar var. Artık, bizler kendi tarihimizi kendi kalemimizle yazacağız. Bugün bizim elimizdeki kalemi kırıp atmaya çalışıyorlar. Ama bilmiyorlar ki bizim kalemlerimiz sokaklarımızda, kalbimizde. Artık, Türkiye’de yepyeni özgür ve sınır tanımayan bir kadın hareketi var. Ve yerinde durmuyor bu hareket.”
 

‘Bizler her yerdeyiz’
 
“Bugün bizim belediye binalarımız gasp edenler, kadınlara sadece ‘madam gibi ölümü’ reva görenler bilsinler ki bu mevzileri siz bize lütfetmediniz, biz dişimizle tırnağımızla söke söke aldık ve asla size bırakmayız. Onlar, 24 belediyeye kayyum atadılar, çalışanları bir polis merkezine girer gibi giriyor. Ama hayat, bizim varlığımız belediye binalarının dışında akmaya devam ediyor. Sizler sadece belediye binalarında varsınız ama bizler her atölyede, her buluşmada her yerdeyiz ve olmaya da devam edeceğiz.
 

‘Onların ölümü bile ayrımcı’
 
Adam ya da madam gibi öleceğiz. Türkiye halklarına sundukları tek şey ölümdür. Onlar ölümde bile ayrımcı. Türkiye’deki siyasi iktidarın temsilcisi Saray’daki zata mahsustur. Bu cümle toplumlara karşı hakaret eden erkek egemenliğin tavan noktasıdır. Bizler de kolay vazgeçen bir güç değiliz. Bizler ölümlerden ölüm beğenmek istemiyoruz.

Bizim siyasi eksenimiz barış ve yaşam. Onların ki savaş ve ölüm. Bugün bu iki eksenin mücadelesi var. Bizler savaş ve ölüm siyaseti yapanların karşısında güçlü siyaset yapmalıyız. AKP-Saray iktidarı tüm Türkiye halklarına tükenmişlik sendromu yaşatmaya çalışıyor. İşte böyle bir kuşatmanın içinde direniş enerjisi kuşanan kadınların enerjisi buz kıran rolü oynar. Cesur kadınlar olduğu müddetçe toplumun bu cesaret damarını kırmayı başaramayacaklar. Baskıya, eşitsizliğe karşı mücadeleyi ilerletmeye çalışacağız.”
 
‘Önemli olan onurlu yaşamaktır’
 
“Kadınların ölümlerini bile ayırarak Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar, Türkiye’yi kadın mezarlığına dönüştürmüştür. Bu siyasi iktidarın abluka siyaseti sonucunda direnişçi kadınların cansız bedenleri soyulup teşhir edilmiştir. 2016’nın ilk aylarında 200’e yakın kadın erkekler tarafından katledildi. İktidar bu memlekette ölmüyormuş gibi kadınların ölümünü aşağıladı.

Bu ülkede her ay en az 30 kadın siyasi iktidar yüzünden öldürülüyor. İnsanlar, adam olarak da erkek olarak da kadın olarak da ölebilir. Biz ölümü sevmiyoruz. Bizler ölümü değil, yaşam seçiyoruz. Kadınlar da adil bir yaşamı seçti. En kötü ölüm bizim nezdimizde bir diktatör gibi ölmektir. Önemli olan insan ve onurunla yaşamak ve ne olursa olsun bir diktatör gibi bir zalim gibi ölmemektir.”

Silivri Cezaevi’nde ‘iğneli’ işkence

HÜSEYİN ŞİMŞEK

İstanbul Sarıgazi’de 17 Ağustos’ta ev baskını ile gözaltına alınan Grup Yorum Korosu üyesi 22 yaşındaki Kübra Sünnetçi, 25 Ağustos’ta tutuklanarak götürüldüğü Silivri Cezaevi’nde yoğun şiddete maruz kaldı. Sünnetçi’nin cezaevinde iken gardiyanların saldırısı sonucunda kolunun kırıldığını ifade eden anne Şenay Sünnetçi, işkencelerle gündeme gelen Silivri Cezaevi’nde yaşananları BirGün’e anlattı.

Kızını görmeye gittiği sırada parmaklarındaki şişliği fark ettiğini anlatan anne Sünnetçi, kızının kolunun kırıldığını burada öğrendiklerini söyledi. Sünnetçi, cezaevinde yaşanan işkencelere, “Vücuda iğne saplama”nın da eklendiğini belirtti.

Sünnetçi, kızının gözaltına alınma anını ve Silivri Cezaevi’nde yaşananları şöyle anlattı:

“Kızımın baskın yapılıp gözaltına alındığı evin ortasında kan izleri bulundu. Polisler bu kan izlerini açıklayamadılar. Bir hafta gözaltında kalan kızım, daha sonra tutuklandı. Ardından götürüldüğü Silivri Cezaevi’nde yoğun işkencelerin olduğunu öğrendik. Ne zaman görüş yapılacağını bilmiyoruz. Ekim ayındaki açık görüş hakkımızı OHAL nedeniyle kullandırmadılar. Yeni yeni işkence tekniklerini mahkûmların üzerinde uyguladıklarını öğrendik. Kadın gardiyanların kadın mahkûmlara gücünün yetmediğini iddia ederek erkek gardiyanlarla saldırmışlar. Artık dayak atarken bir yandan da mahkûmların vücutlarına dikiş iğnesi saplıyorlar.”

BirGün istiyor Yeni Şafak geliyor

“Silivri Cezaevi’nde mahkûmların kitap, boncuk, boya almaları yasak. BirGün, Cumhuriyet, Evrensel gazetelerini isteyenlere Yeni Şafak gazetesini veriyorlar. Gazeteleri istemeyenleri ise dövüyorlar.”

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Enis Yavuz Yıldırım, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’nda cezaevlerindeki hak ihlalleri ve işkencelerle ilgili iddiaları kabul ederek, “Çıplak arıyoruz. İşkenceler münferit olaylar. Kitapları topluyoruz, gerektiğinde çıplak arama yapıyoruz” demişti.

birgün

Misak-ı Milli, Lozan ve yalanın saltanatı

FATİH YAŞLI

Milli Mücadelenin mimarı Mustafa Kemal 1881 doğumluydu. Mücadeleyi yürüten önder kadrodan Kazım Karabekir 1882’de, İsmet İnönü 1884’de, Rauf Orbay 1881’de, Refet Bele 1881’de, Fuat Cebesoy 1882’te doğmuştu. On dokuzuncu yüzyılın bitmesine yirmi yıldan az bir süre vardı ve bu kuşağın mensupları koskoca bir imparatorluğun dağılışına tanıklık ederek büyümüşler, bu dağılma sürecinde asker olmuşlar, cepheden cepheye koşmuşlar, siyasi bilinçlerini de böylesi karanlık ve kasvetli bir atmosferde edinmişlerdi.

1918’e gelindiğinde, yani Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, milyonlarca kilometrekare toprak kaybedilmiş, elde kala kala Anadolu kalmıştı. Avrupa’da “barbar Türkler”i geldikleri yere geri göndermekten, Orta Asya’ya sürmekten söz ediliyordu. Sevr Antlaşması, Osmanlı için başkenti İstanbul olan küçücük bir toprak parçası ve ordusuz, maliyesiz, her türlü egemenlik haklarından yoksun bırakılmış sözde bir devlet öngörüyordu.

20. Yüzyılın başında Anadolu kapkara bir yoksulluğun içinde çırpınıyordu, uzun yıllar boyu süren savaşlar neticesinde erkek nüfus azalmıştı, 1915 büyük felaketinde korkunç katliamlar yaşanmıştı, sanayileşme zaten hiç olmamıştı, sağda solda üç beş fabrika vardı, onlar da ilkel teknoloji ile çalışıyorlardı, doğru dürüst tarım dahi yapılamıyordu. İşte Milli Mücadele bu “yokluklar tarihi”nin belirleyiciliğinde yapıldı; para, asker, sanayi, tarım, hiçbiri yoktu. Osmanlı, Kemal Tahir’in ünlü romanındaki gibi bir “Yorgun Savaşçı”ydı.

Misak-ı Milli, bu karanlığın ortasında açıklanan bir irade beyanıydı ve Milli Mücadele’nin programını teşkil ediyordu. Hayalperestçe değildi, gerçekçi, rasyonel ve tutarlıydı; “Bizimdir” denilen topraklar bugünkü sınırların biraz daha ötesine uzanıyordu ve bu iddia da buralarda yaşayan nüfusun çoğunluğunu Türk ve Müslümanların teşkil etmesi olgusu üzerine temellendiriliyordu.

Misak-ı Milli savaşın başındaki irade beyanı, Lozan ise savaşın neticesinde ortaya çıkan durumun uluslararası toplum ve uluslararası hukuk açısından tescillenmesi anlamına geliyordu. Misak-ı Milli’de üzerinde hak iddia edilen toprakların hepsi Lozan’da alınamadı; çünkü bu, neticede bir güç meselesiydi. Az önce söylediğim üzere koca bir imparatorluğun yıkımına tanıklık ederek büyüyen ve yokluklar içinde savaş veren kadrolar hakikatin farkındaydılar, durumu kabullendiler, yeni maceralar peşinde koşmadılar, Anadolu coğrafyası üzerinde yeni bir ülkenin inşasına soyundular.

Lozan, Kemalist tarih yazıcılığının anlattığı gibi “Yedi düvele diz çöktürdüğümüz” bir anlaşma değilse de, fesli meczupların peşinde koşan cahil yeni-Osmanlıcıların iddia ettiği gibi bir “hezimet” asla ve asla değildi. Lozan, Milli Mücadele’nin neticesinde, İngiltere’nin arzusu hilafına olarak, Anadolu’da yeni bir ulus-devletin doğumunun uluslararası kabulüydü ve emperyalizmin bölgeye dair planlarını alt üst etmişti. Yani bugün “derin tarih” etiketli hokkabazların ve takipçilerinin zırvaladıkları gibi ne Mustafa Kemal “İngilizlerin adamı”ydı, ne de Türkiye Cumhuriyeti’ni İngiltere kurdurmuştu. Bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eden ise bugünün yeni-Osmanlıcı cahillerinin yere göğe sığdıramadığı Vahdettin’di.

Cehalet ve yalanın birlikte hüküm sürdüğü yeni Türkiye’de bugün Misak-ı Milli’den “Musul’daki haklarımızın belgesi” olarak söz ediliyor ki, bu düpedüz bir uydurma. Çünkü Misak-ı Milli az önce belirttiğimiz üzere, bir niyet beyanıydı ve diğer taraflar açısından fiili ve hukuki herhangi bir bağlayıcılığı yoktu. Aynı şekilde, yine Musul bağlamında yandaş medyada dile getirilen büyük yalanın aksine, 1926 tarihli Ankara Anlaşması’nın herhangi bir yerinde, “Irak’ta yaşanacak bir istikrarsızlıkta Türkiye’nin Musul ve Kerkük’e müdahale hakkı doğar” gibi bir ibare yer almıyordu. Dolayısıyla bugün ortada Lozan’ı tartışmaya açacak ve üzerine iddia yürütülecek herhangi bir hukuki belge ve zemin bulunmuyor, “Lümpen kitlelerin güç istencini ve emperyal heveslerini manipüle etme” üzerinden işleyen iktidarın hegemonyasının tesisi adına toplum kocaman bir yalana inandırılmak isteniyor.

İşin trajikomik olan yanı ise şu: Bir devlet, belki de ilk kez, kendisini uluslararası hukuk açısından meşru kılan ve bu anlamda kesinlikle “tapu senedi” niteliği taşıyan bir belgeyi, bizzat kendi yöneticileri aracılığıyla ve o yöneticilerin ikbali adına tartışmaya açıyor. Bu ise bizzat ülkenin varlığının tartışmaya açılması anlamına geliyor ve korkunç bir aymazlığa tekabül ediyor. Bugün “1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz” diyenler Türkiye’yi 1923’ün öncesinden de daha büyük bir felakete doğru adım adım sürüklüyorlar. Bu gidişata nasıl “Dur” deneceği sorusu ise acil yanıt verilmesi gereken bir soru olarak karşımızda duruyor.

birgün